AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
E.O.- TÜRKİYE DA VASI  
(Başvuru no: 2 8497/9 5)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ İŞLEMLER  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no :2 8497/95) başvuru no'lu  
davanın nedeni Türkiye Cumhuriyeti uyruklu E.O. ("Başvuran"), 26 Temmuz  
1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinin  
"AİHS" ("Sözleşme") 25. maddesi gereğince Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi'ne "AİHM" yaptığı başvurudur.  
Başvuran avukat yardımından yararlanarak İstanbul'da avukat olan Sn.  
M.Kozan, G.Yoleri ve F.Ertekin tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
1942 doğumlu başvuran İstanbul'da ikamet etmektedir. Başvuran Mart  
1995'de ölen H.O.'nun annesidir.  
Başvurana göre oğlu 21 Mart 1995 tarihinde kaybolmuştur. Merhumun  
kız kardeşlerinden biri olan A.O. 25 Mart 1995 tarihinde kardeşinin nerede  
olduğunu ve göz altına alınıp alınmadığını öğrenmek amacıyla İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi "DGM" Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda  
bulunmuştur. Aynı gün savcı A.O.'ya göz alında bulunan kişilerin listesinde  
kardeşinin ismine rastlanılmadığı konusunda bilgi vermiştir.  
Başvuran oğlunun nerede olduğunu öğrenmek amacıyla bir çok defa  
İstanbul Polisi Antiterör Şubesine gitmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü  
Antiterör Şubesinde göz altında bulunan iki kişi 23 ve 28 Mart 1995 tarihleri  
arasında başvuranın oğlunu gördüklerini doğrulamışlardır. Diğer iki kişi,  
H.O.'nun adının parmak izi alınan kişilerin listesinde bulunduğunu öne  
sürmüşlerdir. Başvuran, 28 Mart 1995 tarihinde Küçükçekmece savcılığına  
oğlunun göz altına alınmasından sorumlu kişiler hakkında şikayette  
bulunmuştur.  
Küçükçekmece savcılığı 18 Mayıs 1995 tarihinde yetkisiz olduğunu  
belirterek şikayeti Beykoz savcılığına göndermiştir.  
Başvuran ve diğer aile üyeleri 2 Nisan 1995 tarihinde H.O.'nun göz  
altından sorumlu kişiler olan Emniyet Müdürlüğü, Antiterör Şubesi ve Antiterör  
Şubesi "TIM-3" polisleri hakkında İstanbul savcılığında yeniden şikayette  
bulunmuştur.  
İstanbul İnsan Hakları Demeği temsilcisi 3 Nisan 1995 tarihinde DGM  
Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda bulunmuştur. Temsilci, H.O.'nun  
Emniyet Müdürlüğü Antiterör Şubesinde göz altında olduğu hususunda  
tanıklık yapacak kişilerin isimlerini vermiştir.  
DGM Cumhuriyet Başsavcısı 4 Nisan 1995 tarihinde yetkisizlik kararı  
vererek dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısına göndermiştir.  
Başvuran oğlunun akıbetini ve nerede olduğunu öğrenmek için İstanbul  
Valiliği, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Adalet Bakanlığına  
başvuruda bulunmuştur.  
Başvuranın oğlu 15 Mayıs 1995 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu  
tarafından çekilen fotoğraflardan kardeşini teşhis etmiştir.  
H.O.'nun cesedinin 26 Mart 1995 tarihinde Beykoz'da (İstanbul)  
bulunduğu hakkında başvurana bilgi verilmiştir. Tespit tutanağında jandarma  
tarafından yapılan araştırmalarda kanıt unsuruna rastlanılmadığı yer almıştır.  
Aynı gün Beykoz Cumhuriyet Başsavcısı adli tabiple beraber olay mahalline  
gelmiş ve cesette morlukların bulunduğu ancak kimliğinin tespit edilmesinin  
mümkün olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca dört adli tabip ceset üzerinde otopsi  
yapmış ve yüzde morlukların bulunduğunu onaylayarak H.O.'nun boğulduğu  
sonucuna varmışlardır. Doktorlar raporlarını 20 Nisan 1995 tarihinde  
düzenlemişlerdir.  
Başvuranın temsilcisi ve diğer aile fertleri 17 Mayıs 1995 tarihinde Fatih  
savcılığına başvuruda bulunarak H.O.'nun Emniyet Müdürlüğünde göz altına  
alındığını onaylayan kişilerin dinlenilmesini talep etmişlerdir.  
Başvuran ve diğer aile fertleri 18 ve 22 Mayıs 1995 tarihinde Fatih  
savcılığına H.O.'nun ölümünden sorumlu kişiler hakkında şikayette  
bulunmuşlardır.  
Başvuran 24 Temmuz 1995 tarihinde Beykoz Cumhuriyet Başsavcısına  
Beykoz Jandarması hakkında şikayette bulunmuştur. Başvuran, oğlunun  
vücudunun 26 Mart 1995 tarihinde bulunmasına rağmen yetkililerin 17 Mayıs  
1995 tarihine kadar kimliğinin tespiti için parmak izini almadığını belirtmiştir.  
Başvuran oğlunun parmak izinin daha önceki göz altı sırasında alındığını  
bunun için Emniyet Müdürlüğü arşivlerinde parmak izinin bulunduğunu  
belirtmiştir.  
Jandarma tarafından düzenlenen bir fişte kimliği belirlenemeyen bir  
cesede ait parmak izinin 26 Mart 1995 tarihinde alındığı yer almıştır.  
Cumhuriyet Başsavcısı 12 Eylül 1995 tarihinde başvuranın 24 Temmuz  
1995 tarihinde yaptığı cezai şikayet hakkında muhakemenin men-i karan  
almıştır.  
Başvuran 10 Ekini 1995 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi  
Başkanı önünde muhakemenin men-i kararına itiraz etmiş ancak başvurusu 8  
Kasım 1995 tarihinde reddedilmiştir.  
Bu arada başvuran 26 Temmuz 1995 tarihinde Fatih Cumhuriyet  
Başsavcısına Emniyet Müdürlüğü parmak izi araştırma ve kimlik tespiti  
şubesinde bulunan sorumlu kişiler hakkında şikayette bulunarak 24 Temmuz  
1995 tarihli başvurusunda yer alan iddialarını yinelemiştir. Fatih Cumhuriyet  
Başsavcısı 1 Kasım 1995 tarihinde muhakemenin men-i kararı vermiştir.  
Başvuran Adalet Bakanlığına başvuruda bulunarak Fatih ve Beykoz  
Cumhuriyet Başsavcıları hakkında şikayetçi olmuştur. Adalet Bakanlığı Ceza  
İşleri Müdürlüğü 11 Aralık 1995 tarihinde bu talepleri reddetmiştir.  
Başvuran oğlunun ölümüne ilişkin gazete kupürlerini mahkemeye  
sunmuştur.  
AİHM Önündeki Delil Unsurları  
Hükümet, başvuranın ve diğer aile fertlerinin şikayeti üzerine İçişleri  
Bakanlığının yürüttüğü idari soruşturmaya ilişkin belgelerin fotokopilerini ve  
Cumhuriyet Başsavcısının başlattığı tahkikat dosyasında bulunan belgeleri  
sunmuştur.  
Soruşturma yapan kişi aralarında merhumun babası B.O.'nün, kız  
kardeşlerinden biri olan A.O.'nün, erkek kardeşi H.O.'nun, İstanbul İnsan  
Hakları Derneği temsilcileri Suna Yaşar, Asiye Bas, Bilgi Camekan, Baki  
Düzgün ve Veysel Ceylan'ın, merhumun bir diğer kız kardeşi M.O.'nün  
tutuklama tutanağım düzenleyen polislerin ve Asiye Bas'ın bulunduğu on  
dokuz tanığı dinlemiştir. Bu kişiler aleyhlerine yapılan suçlamaları reddederek  
H.O. ile hiç bir zaman karşılaşmadıklarını belirtmişlerdir.  
Soruşturmayı yürüten müfettiş 28 Nisan 1995 tarihinde sunduğu  
soruşturma raporunda tetkikleri çerçevesinde Emniyet Müdürlüğündeki  
Sorgulama Bölümü gibi yerlere gittiği ve kayıtlan incelediği yönünde beyanda  
bulunmuştur. Tanıkların verdiği ifadelerin birbirini tutmadığını ve toplanan  
belgelere göre H.O.'nun 21 Mart 1995 tarihinde polis tarafından göz altına  
alınmadığını gözlemlemiştir.  
Fatih Cumhuriyet Başsavcısı, H.O.'nun yakınları ve İstanbul İnsan  
Hakları Derneği temsilcisi tarafından 3 Nisan 1995 tarihinde sunulan  
başvuruda isimleri yer alan kişileri dinlemiştir.  
Üç Avrupa İnsan Hakları Komisyonu temsilcisi 12-16 Nisan 1999 tarihleri  
arasında ve 2 Haziran 1999 tarihinde Ankara'da, başvuran E.O., H.O.'nun  
babası B. O., kız kardeşleri M.O. ve A.O., erkek kardeşi H.O, Bilgi Camekan,  
Asiye Bas, Hasan Polat, Suna Yaşar, Hüseyin Erkan, Mehmet Koçum, Zekai  
Özbek, Sedat Çakar, Ali Demir, Özcan Özel, Hasan Pelit, Reşat Altay,  
Bayram Kartal, Algan Hacaloğlu ve Hasan Çankaya'nın sözlü ifadelerini  
almıştır.  
II. TARAFLARIN SUNDUĞU BELGELER  
A. Yerel soruşturmaya ilişkin belgeler  
Hükümet, jandarmanın, idari müfettişlerin ve yetkili savcılıkların  
oluşturduğu soruşturma dosyasında bulunan belgeleri sunmuştur.  
B. Susurluk Raporu  
Başvuran "Susurluk raporuna" atıfta bulunmuştur. Raporun önsözünde  
söz konusu bu belgenin, ön soruşturmanın ürünü veya soruşturma raporu  
olmadığı belirtilmiştir. Rapor bilgi amaçlı olup siyasiler, hükümete bağlı  
kurumlar ve yeraltı örgütleri arasındaki üçlü yasadışı çıkar ilişkilerinin varlığını  
doğrulayıcı ve Türkiye'nin güney-doğusunda yoğunlaşan bazı olayları ortaya  
koymaktadır.  
Rapor, ölüm emirleri, tanınmış veya kurt yanlısı kişilerin öldürülmesi  
veya devlet adına çalıştığı ileri sürülen grupların söz konusu bölgedeki  
terörizmle mücadele ve bundan doğan özellikle uyuşturucu kaçakçılığı  
alanındaki gizli ilişkiler arasındaki bağı ortaya koyma amacı olan önceden  
tasarlanmış eylemler gibi gelişen olaylar zincirinin analizini yapmaktadır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHM'nin Delilleri Değerlendirmesi  
AİHM, başvuranın iddialarını AİHS'nin özel hükümleri çerçevesinde  
incelemeden unsurlarının değerlendirilmesinin uygun olacağına karar  
vermiştir.  
AİHM, başvuranın şikayetlerine ilişkin yerel mahkemelerce olay  
değerlendirmesinin yapılmayışı nedeniyle vermiş olduğu kararları, Komisyon  
heyetleri önünde verilen sözlü ifadelere ve yargılama süresince yazılı olarak  
sunulan unsurlara dayandırmıştır. AİHM bu bağlamda söz konusu unsurları  
değerlendirmek için "kuşku götürmeyen" delil ilkesini benimsemiş ancak bu  
türden bir kanıtın bir çok ipucu veya yeterince önemli, kesin ve birbiriyle  
çelişmeyen çürütülmemiş karinelerin sonucu olarak ortaya çıkabileceğini  
eklemiştir; ayrıca bu durumda kanıtların araştırılmasında tarafların tutumu  
önem taşımaktadır (Bkz. İrfan Bilgin-Türkiye, no:25659/94, §122, 2001-VIII).  
Kanıtların değerlendirilmesinde AİHM'nin ikincil bir rolü vardır ve verilen  
davanın özel koşullan gerektirmediği sürece AİHM, olayları değerlendirmesi  
gereken mahkemenin rolünü hiç bir şekilde kendisi üstlenemez.  
H.O.'nün iddia edilen tutulu durumu hakkında  
AİHM, başvuranın iddialarının genel inandırıcılığını inceleyerek  
iddiaların, sadece göz altında bulundukları sırada Emniyet Müdürlüğünde  
H.O.'yu gördüklerim belirten kişilerin beyanlarına dayandırıldığı sonucuna  
varmıştır. Ancak bu beyanlar başka hiç bir delil unsuru tarafından açık bir  
şekilde desteklenmemiştir. Ayrıca bu beyanlar birbirine uymamakta hatta bazı  
noktalarda çelişmektedir.  
AİHM, H.O.'nun aile fertlerinin verdiği beyanlara ilişkin olarak bu  
beyanların karinelere dayandığını ve başvuranın iddialarına ilişkin olarak hiç  
bir ayrıntı vermediklerini kaydetmiştir.  
AİHM, ayrıca davada İnsan Haklarından sorumlu devlet bakanının  
olayların geçtiği dönemde verdiği beyanın güvenlik güçlerinin sorumluluklarını  
direkt olarak etkilemediğini ortaya koymuştur.  
Buradan yola çıkarak, dosyada bulunan unsurlar, AİHM'nin hiç şüphe  
götürmeksizin H.O.'nun olaylar sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü  
Antiterör Şubesinde tutulu olduğu sonucuna varmasını sağlamamaktadır.  
II. AİHS'nin 2. maddesinin iddia edilen ihlali hakkında  
Başvuran, oğlunun ölümünden devletin sorumlu olduğunu iddia ederek  
AİHS'nin 2. maddesini öne sürmüştür.  
A. Tarafların İddiaları  
1. Başvuran  
Başvuran, oğlunun güvenlik güçleri veya anlaşmalı olduğu kişiler  
tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir. Başvurana göre dava konusu  
saldırılardan sorumlu kişilerin kimlikleri ortaya çıkmasa bile raporun içinde  
önemli itiraflar bulunmakta ve herhangi bir grubun üstlenmediği ve "kimliği  
belirsiz" adı altında yer alan saldırıların güvenlik güçleri tarafından açıkça emir  
verilerek yapıldığı, bunun da işbu davada açıkça görüldüğü kabul  
edilmektedir. Başvuran, savcıların güvenlik güçleri hakkında yapılan  
şikayetleri etkili bir şekilde araştırmaktan uzak olduklarım ortaya koymak  
amacıyla AİHS organları tarafından belirlenen yasadışı cinayetler üzerine  
yürütülen soruşturmalardaki boşlukları öne sürmüştür. Bütünüyle ele  
alındığında, bu unsurlar güvenlik güçlerinin ve kontrolleri altında veya  
onaylarıyla hareket edenlerin cezalandırılmadığını ortaya çıkarmakta ve  
başvurana göre bu da adaletin üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmamaktadır.  
Başvuran, Komisyon heyetinin tanıkları dinleyerek hiç şüphesiz güvenlik  
güçlerinin oğlunun Öldürülmesine karıştığım ortaya koyan yeterli unsurları  
temin ettiğini savunmuştur.  
2.  
Hükümet  
Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ve  
dosyada hangi sebeple güvenlik güçlerinin oğlunun öldürülmesine  
karışabileceğim kanıtlayacak hiç bir unsurun bulunmadığım savunmuştur.  
B. AİHM'nin değerlendirmesi  
1. Başvuranın oğlunun ölümü hakkında  
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin sözleşmenin önemli maddeleri arasında  
yer aldığım ve 3. maddeyle beraber Avrupa Konseyini oluşturan demokratik  
toplumlarının temel değerlerinden birine yer verdiğim hatırlatmıştır (Bkz.  
Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, §86, 1999-IV). Aynca AİHM, 2. maddede yer  
alan korumanın önemini kabul ederek yaşam hakkına ilişkin şikayetleri  
hassasiyetle inceledikten sonra bir görüş bildirmesi gerekmektedir.  
AİHM, H.O.'nun olaylar sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Antiterör  
Şubesinde tutulu bulunduğu kanaatinin olmadığını hatırlatmıştır.  
AİHM, başvuranın iddialarının somut ve kanıtlanabilir olaylara  
dayanmadığım ve hiç bir tanık ifadesi veya diğer kanıt unsurları tarafından  
desteklenmediğini ortaya koymuştur.  
Aynca AİHM, Yaşa-Türkiye davasında (2 Eylül 1988 tarihli karar, 1998-  
VI, s. 2437-2438, §95-96) elde bulunan kanıt seviyesiyle, özel bir olaya devlet  
görevlilerin  
karıştığını  
ortaya  
koymak  
için  
Susurluk  
raporuna  
dayanılamayacağına karar verdiğini hatırlatmıştır. AİHM, başbakanın emriyle  
düzenlenen ve kamuoyuna duyurulan bu raporun, terörle mücadele hakkında  
bilgi vermek ve bu konuya bağlı sorunların genel analizini önermekle birlikte  
önleyici ve araştırma tedbirlerini ortaya koymak için ciddi bir girişim olarak  
değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmiştir. İşbu dava hakkında AİHM,  
söz konusu raporun, başvuranın oğlunun ölümüne sebep olan kişi veya  
kişilerin teşhis edilmesini sağlayan unsurlara yer vermediğini kaydetmiştir.  
AİHM, bu koşullarda başvuranın oğlunun cinayetinin devlet görevlileri  
veya suç ortaklan tarafından işlendiği yönünde varılan sonucun hipotez ve  
spekülasyon olmaktan çıkarak güvenilir bulgu olarak değerlendirilebileceği  
kanaatine varmıştır. AİHM, elinde bulunan unsurların böyle bir sonuca  
ulaşmak için yeterli olmadığı kanaatindedir.  
AİHM, dosyada bulunan unsurların H.O.'nun güvenlik güçleri veya  
anlaşmalı olduğu kişiler tarafından öldürüldüğü sonucuna varmasını  
sağlamadığı kanaatindedir.  
Buradan AİHS'nin 2. maddesinin önemli ölçüde hiç bir ihlalinin  
bulunmadığı söylenebilir.  
2. Yürütülen araştırmaların özelliği  
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı yaşam hakkının korunması  
zorunluluğunun 1. madde gereğince devletin üzerine düşen genel göreviyle  
beraber güce başvurmanın bir insanın ölümüne neden olduğu durumda, etkili  
soruşturmanın yürütülmesini gerektirdiğini hatırlatmıştır (Bkz. mutatis  
mutandis, McCann ve diğerleri, 27 Eylül 1995 tarihli karar, seri A no:324, s.  
49, §161 ve Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-1, s.329, §105).  
AİHM, bu zorunluluğun sadece devlet görevlisinin ölüme yol açtığının  
ortaya konulduğu durumlar için geçerli olmadığını kaydetmiştir. Sadece  
yetkililerin ölüm hakkında bilgisinin olması, 2. maddeden doğan bu olayın  
meydana geldiği koşullar hakkında etkili soruşturma yürütme zorunluluğu ipso  
facto ortaya çıkarmaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz  
1998 tarihli karar, 1998-IV, s.1778, §82, Yaşa, s.2438, §100, Hugh Jordan-  
İngiltere, no:24746/94, §107-109, 2001-III ve Sabuktekin-Türkiye,  
no:27243/95, §98, 2002-11).  
AİHM ayrıca, soruşturmanın minimum etkililiği özelliğine cevap veren  
incelemenin niteliği ve derecesinin davanın koşullarına bağlı olduğu kanaatine  
varmıştır ve süregelen olayların tümü temel alınarak ve soruşturma işleminin  
uygulanmasındaki gerçeklikler göz önünde bulundurularak değerlendirilir.  
Meydana gelebilecek durumların çeşitliliğini basit bir soruşturma eylemi  
listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz.  
mutatis mutandis, Velikova-Bulgaristan, no:41488/98, §80, 2000-VI).  
AİHM, başvuranın oğlunun iddia edilen göz altına alınması hakkında,  
dosyada bulunan unsurlardan hukuki ve idari mercilerin başvuranın şikayeti  
hakkında bilgisi olur olmaz konu hakkında soruşturma başlattıklarını ortaya  
koymuştur. Müfettiş, yaptığı sorgulamalar çerçevesinde Emniyet Müdürlüğüne  
giderek kayıtları incelemiş ve on dokuz tanığı dinlemiştir. Ayrıca, H.O.'nün  
yakınları ve başvuranın başvurusunda sözünü ettiği kişiler Cumhuriyet  
Başsavcısı tarafından dinlenmiştir.  
Başvuranın ölümüne ilişkin soruşturma hakkında dosyada bulunan  
unsurlardan cesedin bulunmasından sonra 26 Mart 1995 tarihinde  
jandarmalar olay yeri araştırması yaptığı ancak hiç bir kanıt bulamadıkları  
anlaşılmaktadır.  
Ancak AİHM, soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet  
Koçum'un parmak izi karşılaştırılarak cesedin kimliğinin tespit edilmesi için  
hızlı bir şekilde gerekli adımlan atmadığı ve nüfus kayıtlarına ilişkin hiç bir  
ayrıntı belirtmediğini kaydetmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı H.O.'nun  
kayboluşuna ilişkin basında önemli kayıtların olduğunu ve haberlerin  
gazetelerin baş sayfalarında yer aldığını belirtmiş ancak kimliği  
belirlenemeyen cesedin bulunmasıyla bir ilişki kuramamıştır. Gerekli  
araştırmaları savcının yapması gerekirken ancak ailenin girişimiyle H.O.'nun  
cesedi teşhis edilebilmiştir.  
AİHM, dava hakkında üç savcıya başvuruda bulunulduğunu ancak hiç  
birinin soruşturmanın tümünün sorumluluğunu almadığının altını çizmiştir.  
Dosyada bulunan unsurlarda soruşturmaya bakan merciler arasındaki  
işbölümü ve işbirliğinin eksik olduğu, cesedin kimliğinin tespitini  
kolaylaştıracak olan müteveffaya ait fotoğraflarının yayınlanmadığı ve parmak  
izlerinin karşılaştırılmasının ancak H.O.'nun yakınlarının girişimleriyle  
gerçekleştirildiği belirtilmektedir.  
AİHM, davada varılan sonuçları göz önünde bulundurarak ve alınan  
değişik önlemleri inceledikten sonra yetkililerin H.O.'nun ölümüne ilişkin  
koşullar hakkında yeterli ve etkili soruşturma yapmadığı sonucuna varmıştır.  
Dolayısıyla 2. madde gereğince yaşam hakkını koruma yükümlülüğü bulunan  
devletin zorunlu olduğu yargılama sürecinde eksiklik bulunmaktadır.  
III. AİHS'nin 3 ve 5. maddelerinin iddia edilen ihlalleri hakkında  
AİHM, hiç kuşku yok ki bir devlet görevlisinin veya devlet makamları  
adına hareket eden bir kişinin başvuranın oğlunun iddia edilen cinayeti veya  
tutulu durumda bulundurulmasına karıştığının ortaya çıkarılmadığı sonucuna  
vardığını hatırlatmış dolayısıyla AİHS'nin 3 ve 5. maddesinin ihlal edilmemiştir.  
IV. AİHS'nin 14. maddesinin iddia edilen ihlali hakkında  
Başvuran oğlunun siyasi görüşlerinden dolayı hukuk dışı bir faaliyetin  
kurbanı olduğunu bildirerek AİHS'nin 14. maddesi bağlamında ayrımcılık  
yapılmasından şikayetçi olmuştur:  
AİHM, şikayetine ilişkin başvuranın sunduğu unsurların oğlunun siyasi  
görüşlerinden dolayı cinayete kurban gittiği yönündeki iddiasını  
desteklemediğini ortaya koymuş dolayısıyla bu açıdan AİHS ihlal edilmemiştir.  
V. AİHS'nin 41. maddesinin uygulanması hakkında  
Sözleşmenin 41. maddesi gereğince,  
A. Tazminat  
Başvuran maddi tazminat talebinde bulunmamış ve manevi tazminatı ise  
AİHS'nin takdirine bırakmıştır.  
AİHM, vardığı ihlal sonucunun AİHS'nin 2. maddesinde yer alan  
yargılama zorunluluğuna rağmen yetkililerin başvuranın oğlunun ölümüne  
ilişkin etkili soruşturma yapmadığı hakkındaki başvuruyla sınırlı olduğunu  
hatırlatmıştır. Hakkaniyete uygun olarak AİHM başvurana 25 000 euros (EUR)  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran masraf ve harcamalar için rakam belirtmemiştir.  
AİHM, konu hakkında elinde bulunan unsurlar ve içtihatlar göz önünde  
bulundurarak, bu bağlamda başvurana herhangi bir miktarın tahsis  
edilmesinin gerekmediği kanaatine varmıştır.  
C. Temerrüt faizi  
Mahkeme, gecikme faizi oranının, %3'lük bir artış uygulanan Avrupa  
Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına tabi  
tutulması hükmüne varmıştır.  
BU SEBEPLERDEN ÖTÜRÜ MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE  
Başvuranın oğlunun güvenlik güçleri veya anlaşmalı olduğu kişiler  
tarafından öldürüldüğüne ilişkin iddiası konusunda AİHS'nin 2. maddesinin  
ihlal edilmediğine;  
Başvuranın oğlunun öldürülme koşulları hakkında yerel mercilerin  
yürüttüğü soruşturma konusunda AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
AİHS'nin 3 ve 5. maddesinin ihlal edilmediğine;  
AİHS'nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;  
a) Bu kararın, AİHS'nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflarla  
birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere  
manevi tazminat için Savunmacı Hükümetin 25 000 EUR'yu ( yirmi beş bin  
euros) başvurana ödemesine;  
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre  
için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının kredi faiz oranına  
yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 15 Temmuz 2004 tarihinde,  
İçtüzüğün 77.maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ  
edilmiştir.