AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ BÖLÜM  
TURNALI / TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no. 4914/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
7 Nisan 2009  
Kararın Kesinleştiği Tarih  
06/11/2009  
İşbu karar, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.  
_________________________________________________________________________  
© T.C. Adalet Bakanlığı, 2013. Bu gayriresmi çeviri, Adalet Bakanlığı, Uluslararası  
Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, İnsan Hakları Daire Başkanlığı tarafından  
yapılş olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Adalet  
Bakanğı, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, İnsan Hakları Daire  
Başkanlığına atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
Turnalı / Türkiye davasında,  
Başkan,  
Françoise Tulkens,  
Yargıçlar,  
Ireneu Cabral Barreto,  
Vladimiro Zagrebelsky,  
Danutė Jočienė,  
András Sajó,  
Nona Tsotsoria,  
Işıl Karakaş,  
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passos’un  
katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci  
Bölüm), 10 Mart 2009 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde  
anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.  
USUL  
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no. 4914/03) davanın  
temelinde, Türk vatandaşı olan Yıldız Turnalı’nın (“başvuran”) 7 Kasım  
2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34.  
maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.  
2. Başvuran, İzmir’de görevli Avukat A. Akyıldız tarafından temsil  
edilmektedir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından  
temsil edilmektedir.  
3. Başvuran, özellikle soy bağının kurulması yönündeki talebinin yerel  
mahkemelerce reddedilmesi nedeniyle Sözleşme’nin 8. ve 6. maddeleri ile  
Sözleşme’ye Ek 1 nolu Protokol’ün 1. maddesi tarafından güvence altına  
alınan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.  
1
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
4. Mahkeme, 8 Nisan 2005 tarihinde başvuruyu Hükümete tebliğ  
etmeye karar vermiştir. Sözleşme’nin 29. maddesinin 3. fıkrası gereğince,  
Daire tarafından davanın kabul edilebilirliği ve esasının aynı anda  
incelenmesine karar verilmiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
5. Başvuran, 1954 doğumlu olup İzmir’de ikamet etmektedir.  
6. Başvuran, annesinin, zengin bir iş adamı olan ve yasal olarak  
çocuğunu tanımayan Hasan Yavaş ile evlilik dışı ilişkisi sonucunda dünyaya  
geldiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu kişiyle arasında de facto soy  
bağının bulunduğu kanısındadır. Hasan Yavaş, geride büyük bir miras  
bırakarak 8 Temmuz 2000 tarihinde vefat etmiştir.  
7. Diğer yandan, başvuran İzmir Güzelyurt Mahalle Muhtarı tarafından  
24 Mayıs 1973 tarihinde düzenlenen belgeyi ibraz etmiştir. Belgeye göre  
başvuranın (Yildiz Matatya) medeni durumu bu tarihte kaydedilmiştir. Aynı  
belgeye göre başvuran, Luna Matatya ve Hasan Yavaş arasındaki evlilik dışı  
ilişki sonucunda dünyaya gelmiştir. Ayrıca 7 Eylül 2000 tarihinde  
düzenlenen nüfus cüzdanı örneğinde, Hasan Yavaş ismi başvuranın baba  
ismi olarak yer almaktadır.  
8. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte dava açarak, evlilik dışında doğan  
çocukların herhangi bir ceza uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmesine izin  
veren düzenlemeden yararlanmayı talep etmiştir. Yetkili Asliye Hukuk  
Mahkemesi, 21 Eylül 1979 tarihli kararla, başvuranın davasından  
vazgeçmesi nedeniyle davayı sınıflandırmaya karar vermiştir.  
9. Başvuran, Hasan Yavaş’ın vefat etmesinin ardından 9 Ağustos 2000  
tarihinde İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak yasal mirasçı  
2
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
sıfatının kabul edilmesini talep etmiştir. Ardından 15 Ağustos 2000  
tarihinde, yasal mirasçı sıfatını gösteren bir belge elde etmek amacıyla dava  
açmıştır.  
10. Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Şubat 2001 tarihinde başvuranın soy  
bağının ilk sorunu teşkil ettiği kanaatine vararak davayı ertelemiştir.  
Müteveffanın miras paylaşımı kısmen gerçekleştirilmiş ve mirasın bir kısmı  
ilk sorun çözülünceye dek saklı pay olarak ayrılmıştır.  
11. Aynı zamanda, başvuran 1 Şubat 2001 tarihinde İzmir Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde babalığın tespiti davası açmıştır. Başvuran, Hasan Yavaş ile  
arasında soy bağının kurulmasını talep etmiştir. Bu amaçla, özellikle DNA  
araştırması yapılmasını talep etmiştir.  
12. Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Temmuz 2001 tarihinde, bu tür bir  
talebin temel bir hak olarak yorumlanması gerektiği ve tespit davasının  
zamanaşımına elverişli olmadığı kanaatine vararak, başvuranın soy bağının  
kurulması amacıyla delillerin toplanmasına karar vermiştir.  
13. Ancak, Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Ekim 2001 tarihli kararla, 3  
Temmuz 2001 tarihli kararından vazgeçmiş ve başvuranın talebini  
zamanaşımı kuralına uyulmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.  
14. Mahkeme, gerekçesinde, öncelikle 21 Eylül 1979 tarihli kararla  
sonuçlanan davanın evlilik dışında doğan çocukların herhangi bir ceza  
uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmelerine izin veren düzenlemeyle ilgili  
olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla davacı tarafın ilgili dönemde  
davasından vazgeçmesi, soy bağının tanınması hakkına bundan böyle sahip  
olmadığı anlamına gelmemektedir.  
Ancak mahkeme, özellikle Medeni Kanunun 443. maddesinde  
belirtilenler (aşağıda belirtilen 22. paragraf) ve söz konusu talebin hukuki  
sonuçları dikkate alındığında, ilgili tarafından açılan davanın yalnızca soy  
bağının kurulması yönünde bir talep olarak değerlendirilemeyeceği  
kanaatine varmıştır. Dolayısıyla başvuranın davasının, Medeni Kanunun  
296. maddesi aşağıda geçen 19. paragraf) anlamında, bu hükmün somut  
3
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
olayda riayet edilmeyen zamanaşımı kuralını gerektirmesi nedeniyle babalık  
davası olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. Mahkeme, ayrıca bu pozitif  
hakkın temel bir hakkı teşkil eden soy bağının kurulmasının önemiyle  
bağdaşmadığının altını çizmiştir.  
15. Başvuran, bu karara karşı temyize başvurmuştur.  
16. Bu arada, başvuranın davası Yargıtay önünde derdest olmasına  
rağmen, 1 Ocak 2002 tarihinde Yeni Medeni Kanun kabul edilmiştir  
(aşağıda geçen 20 ve 21. paragraflar).  
17. Yargıtay, 18 Şubat 2002 tarihinde 16 Ekim 2001 tarihli kararı  
onamıştır. Aynı şekilde karar düzeltme talebi 9 Mayıs 2002 tarihinde  
reddedilmiştir.  
18. Ardından, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Haziran 2002 tarihinde  
mirasa ilişkin saklı payın Hasan Yavaş’ın yasal mirasçıları arasında  
paylaştırılmasına karar vermiştir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK  
19. Olayların meydana geldiği dönemde, Medeni Kanunun 296. maddesi  
aşağıdaki şekilde öngörmektedir:  
“Babalık davası çocuğun doğumundan sonra bir sene içinde açılmalıdır. Çocuğa kayyım  
atanşsa bir yıllık zamanaşımı süresi bu atama tarihinden itibaren işlemeye başlar.”  
20. 22 Kasım 2001 tarihli 4721 sayılı kanunla değiştirilen Yeni Medeni  
Kanunun hükümleri 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer  
taraftan, 3 Aralık 2001 tarihli 4722 sayılı kanun, yeni medeni kanunun  
yürürğü ve uygulama şekline ilişkin koşulları düzenlemiştir. 4722 sayılı  
kanunun 13. maddesinin birinci bendi aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:  
“Medenî Kanununun yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan babalık davaları, bu  
Kanun hükümlerine göre karara bağlanır (yani Yeni Medeni Kanun).”  
4
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
21. Eski Medeni Kanunun 296. maddesine karşılık gelen (Yeni)  
Medeni Kanunun 303. maddesi aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir:  
“Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı,  
doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.  
Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın  
kayyıma tebliği tarihinde; hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte  
işlemeye başlar (…)  
Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan  
kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.”  
22. Eski Medeni Kanunun 443. maddesi, 14 Kasım 1990 tarihli 3678  
sayılı kanunla değiştirildiği üzere, aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:  
“Gayri meşru çocuklar, meşru çocuklarla aynı miras haklarına sahiptir.”  
23. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 18 Ekim 2004 tarihli kararında, in fine  
303. madde uyarınca bir yıllık süre geçse bile gecikmeyi haklı kılan  
sebepler varsa babalık davası açmanın mümkün olduğu kanısına varmıştır.  
Ancak hâkim bunu kendiliğinden dikkate almayabilir ve davacı tarafın bu  
koşulları ileri sürmesi gerekmektedir.  
24. Hükümet, 27 Eylül 2005 tarihinde sunduğu görüşlerinde, olayların  
meydana geldiği dönemde, Türk hukukunda, babasıyla arasında soy bağının  
kurulmasını isteyen bir kişinin iki yola başvurabileceğini ileri sürmüştür:  
ilgili, bir yandan, gayrimeşru babalığa ilişkin dava açabilmektedir (Medeni  
Kanunun 296. maddesi), diğer yandan da, Medeni Kanunun genel  
hükümleri uyarınca, tespit davası sayesinde babalığın tespiti imkânına  
sahiptir. Tespit davası konusunda kanunla herhangi bir süre öngörülmemiş  
ve bu tür bir tespit, üçüncü kişiler bakımından herhangi bir hukuksal sonuç  
doğurmaştır.  
5
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
25. Hükümet, 11 Nisan 2007 tarihinde, Mahkeme tarafından sorulan  
sorunun ardından ek görüşlerini sunmuştur. Hükümet, özellikle Medeni  
Kanunun 303. maddesi uyarınca başvuranın gecikmesini haklı gösteren  
nedenlerin bulunması halinde, başvuranın bu nedenlerin ortadan  
kalkmasından itibaren bir ay içinde yeni bir dava açabileceğini ileri  
sürmüştür.  
HUKUKİ DEĞERLENDİRME  
I. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
26. Başvuran, soy bağının kurulması yönündeki talebinin mahkeme  
tarafından reddedilmesi nedeniyle özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal  
edildiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri  
sürmektedir:  
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına  
sahiptir.  
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin  
yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin  
ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağğın veya ahlakın  
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması  
durumunda söz konusu olabilir.”  
27. Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir.  
28. Başvuran, evlilik dışı çocuğu tanımlayan unsurları kullanamasından  
şikâyet etmektedir. Başvuran, aynı zamanda gayrimeşru babasıyla  
arasındaki soy bağının tanınması imkânına sahip olmaması nedeniyle ciddi  
zarara maruz kaldığını ifade etmektedir.  
6
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
A. Kabul edilebilirlik hakkında  
29. Hükümet, başvuranın fili ve hukuki durumunun Sözleşme’nin 8.  
maddesi kapsamına girmediği kanısındadır. Hükümet, ilgilinin evlilik  
ilişkisi dışında doğması nedeniyle gayrimeşru çocuk sıfatı taşıdığını ve  
babasıyla arasında soy bağının kurulmadığını ileri sürmüştür. Hükümet,  
babasının hayattayken bu anlamda herhangi bir talepte bulunmadığını  
kaydetmektedir. Bu bağlamda, Hükümet özellikle Haas / Hollanda (no.  
36983/97, AİHM 2004-I) kararına atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla  
Hükümete göre başvuran, esasen, meşru veya tanınan gayrimeşru bir çocuk  
olması halinde bu imkâna sahip olmasına rağmen babasından miras  
alamamasından şikâyet etmektedir.  
30. Diğer taraftan, Hükümet, başvuranın başlıca amacının soy bağının  
kurulmasını sağlamak olması halinde, bu anlamda açmış olduğu davadan  
vazgeçmemesi gerektiğini değerlendirmektedir (yukarıda geçen 7. paragraf).  
31. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu ileri  
sürmektedir. İlgili, Hükümetin, kendisinin varsayılan babası Yavaş ile  
hukuki bağlarının belirlenmesini ve sonuç olarak mirasçıcı olarak  
tanınmasını talep ettiği yönündeki iddiasını gerçekten reddetmemektedir. Bu  
bağlamda, başvuran, yalnızca doğumundan sonraki birkaç yıl boyunca  
gayrimeşru babasıyla beraber aynı çatı altında yaşamış olsa bile, babasıyla  
sürekli olarak aile hayatı sürdürdüğünü iddia etmektedir. Başvurana göre  
birçok tanık, ilgilinin babasıyla ölene dek kurduğu sıkı bağları  
doğrulayabilmektedirler. Başvuran, bu bağlara güvenerek, babası ölmeden  
önce soy bağının kurulması amacıyla herhangi bir talepte bulunmadığını  
belirtmektedir. Başvuran, açıkça aynı gerekçeyle, evlilik dışında doğan  
çocukların herhangi bir ceza uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmesine izin  
veren düzenlemeye dayanan davasından geçmişte vazgeçmiştir. Diğer  
taraftan, başvuran yalnızca 1973 yılında on dokuz yaşındayken nüfus  
kütüğüne kaydedildiğini ifade etmektedir. Buna göre, başvuranın her  
7
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
halükarda Medeni Kanunun 296. maddesinde öngörülen zamanaşımı  
kuralına riayet edilmesi çerçevesinde babalık davası açması imkânsızdır.  
32. Mahkeme, babalık davalarının Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına  
girdiğini birçok kez söylediğini hatırlatmaktadır (Bk., örneğin, Rasmussen /  
Danimarka, 28 Kasım 1984 tarihli karar, seri A no. 87, p. 13, § 33 ve  
Keegan / İrlanda, 26 Mayıs 1994 tarihli karar, seri A no. 290, p. 18, § 45).  
Sözleşme’nin 8. maddesinde esas alınan “aile hayatı” kavramı, yalnızca  
evliliğe dayalı ilişkiler ile sınırlı olmayıp bir ilişki yeterli ölçüde süreklilik  
arz ettiği takdirde diğer de facto “aile bağlarını” da kapsayabilmektedir  
(Bk., örneğin, Kroon ve diğerleri / Hollanda, 27 Ekim 1994 tarihli karar,  
seri A no. 297-C, pp. 55-56, § 30).  
33. Somut olayda, başvuran hukuki yolla babasının kimliğini tespit  
etmeye çalışan ve evlilik dışında doğan bir çocuk olduğunu ileri  
sürmektedir. Mahkeme, babalığın tespiti davasıyla, başvuranın varsayılan  
babası Yavaş ile arasında hukuki bağların kurulmasının ve sonuç olarak  
mirasçı olarak tanınmasının amaçlandığını gözlemlemektedir. Ancak bu  
dava, başvuranın talebi esas bakımından incelemeye konu olmaksızın,  
zamanaşımı süreleri nedeniyle hukuk mahkemeleri tarafından kesinlikle  
reddedilmiştir.  
34. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın yalnızca soy bağının kurulmasını  
değil aynı zamanda varsayılan babasının mirasından faydalanmayı da ümit  
etmesinin, soyunu tespit etme imkânından yoksun bırakılmasını haklı  
göstermek için yeterli olmadığı kanısındadır. Bu çerçevede, anılan Haas  
davasında (§44), Haas’ın miras hakkına ilişkin davadan bağımsız olarak  
yasal babalık beyanını talep etme imkânının bulunduğunu kaydetmek  
gerekmektedir. Oysa mevcut davada, yerel mahkemeler başvuran tarafından  
açılan babalığın tespiti davasını babalık davası olarak nitelendirmiş ve  
davayı kesin olarak reddetmiştir. Dosyaya ve Hükümet görüşlerine (Bk.,  
özellikle yukarıda geçen 25. paragraf) göre, ilgilinin soy bağının  
8
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
kurulmasını talep etmek amacıyla diğer hukuk yollarına sahip olduğu  
sonucuna varılmamaktadır.  
35. Diğer yandan, Mahkeme, soyunu öğrenme hakkının, babalarının  
kimliğinin de yer aldığı kişisel kimliğin önemli yönlerini kapsayan “özel  
hayat” kavramının uygulama alanına girdiğini sık sık dile getirmiştir  
(Odièvre / Fransa [BD], no. 42326/98, § 29, AİHM 2003-III ve Mikulić /  
Hırvatistan, no. 53176/99, § 53, AİHM 2002-I). Her şeyden önce “Özel  
hayat” kavramının evlilik dışında doğan çocuk ile babası arasında hukuki ya  
da biyolojik bağ kurulmasını engellediğinin düşünülmesi için herhangi bir  
neden bulunmamaktadır (Bk., mutatis mutandis, Mikulić, ibidem).  
36. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, somut olayda, başvuranın  
özel hayatı ile soy bağının kurulması arasında doğrudan bir ilişkinin  
bulunduğu sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla davaya ilişkin olayların  
Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girdiği kanaatine varılmaktadır.  
37. AİHM, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası  
anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığınmı saptamaktadır. Ayrıca  
başka açılardan bakıldığında herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi de  
bulunmamaktadır. Dolayısıyla şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmek  
gerekmektedir.  
B. Esas hakkında  
38. Hükümet, Yeni Medeni Kanunun hükümlerine atıfta bulunarak  
Medeni Kanunun 303. maddesinde öngörülen babalık davasının çocuk ve  
varsayılan baba arasında soy bağının kurulmasını amaçladığını  
vurgulamaktadır. Söz konusu dava, yasal süreler içerisinde anne ya da  
çocuk tarafından açılabilmektedir. Bu sürelerin geçmesi halinde, çocuk aynı  
zamanda babalığın tespiti davası açma imkânına da haizdir. Bu tür bir  
talebin dile getirilmesi konusunda yasayla herhangi bir süre  
öngörülmemektedir. Bu dava yalnızca babalığı tespit etmeye imkân  
9
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
vermekte ve talepte bulunan kişi yararına herhangi bir hak  
oluşturmamaktadır. Bu bağlamda, Hükümete göre, Asliye Hukuk  
Mahekmesi’nin, başvuranın mirastan pay alma isteğini göz önünde  
bulundurarak, babalık davasının miras payı talep etme hakkını oluşturacak  
nitelikte bir dava olması nedeniyle, babalığın tespiti davasını babalık davası  
olarak nitelendirmesi olağandır. Hukuk mahkemeleri böylelikle Medeni  
Kanunun 303. maddesinde öngörülen süreleri uygulamış ve başvuranın  
talebini reddetmiştir.  
39. Diğer yandan, Hükümete göre, başvuranın davasının babalık davası  
olarak nitelendirilmesi nedeniyle 303. maddede belirtilen süreler  
uygulanabilmiştir. Aynı zamanda başvuranın erginliğe eriştikten sonra on  
dokuz yaşını geçtiği sırada bu tür bir talepte bulunmasını haklı gösteren özel  
nedenlerin bulunduğunu kanıtlamaması sebebiyle talebi reddedilmiştir.  
40. Başvuran, Hükümetin iddialarını reddetmektedir. Başvuran,  
davasının esas bakımından babalık davasını oluşturduğu kabul edilse bile,  
dava süresinin zamanaşımına aykırı olduğunun 1 Ocak 2002 tarihinde kabul  
edilen yasal değişiklikle tespit edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran,  
Yargıtay’ın ilk derece mahkemesi kararını bozması ve bu yeni hükmü resen  
uygulaması gerektiği kanaatindedir.  
41. Mahkeme, başvuranın Yavaş’ın babası olduğunun belirlenmesine  
yönelik babalığın tespiti davası açtığını saptamaktadır. Ancak miras  
haklarına ilişkin bu talebin hukuki sonuçlarını dikkate alarak, Asliye Hukuk  
Mahkemesi bu talebi, babalık davasının “çocuğun doğumunun ardından bir  
yıl içinde açılması gerektiğini” ifade eden (yukarıda geçen 19. paragraf),  
Medeni Kanunun 296. maddesi anlamında babalık davası olarak  
nitelendirmiştir. Mahkeme, ardından pozitif hakkın temel bir hakkı teşkil  
eden soy bağının kurulmasıyla bağdaşmadığını nazara alarak zamanaşımı  
kuralına uyulmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir (yukarıda geçen 14.  
paragraf).  
10  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
42. Mahkeme, başvuranın babalık davası açmak için Türk Medeni  
Kanunu tarafından öngörülen ve adaletin iyi işlemesini ve hukuki güvenlik  
ilkesine riyate edilmesini sağlayan sürelere ratio legis itiraz etmediğini  
gözlemlemektedir (Bk., bu anlamda, anılan, Rasmussen, p. 15, § 41).  
Mahkeme, diğer yandan, Sözleşmeci devletlerin konuya ilişkin olarak belli  
bir takdir yetkisine sahip olduğunu birçok kez dile getirdiğini  
hatırlatmaktadır (Bk., mutatis mutandis, Mizzi / Malta, no. 26111/02, § 110,  
AİHM 2006 - ...). Bu hususta Türk hukukunun diğer Sözleşmeci devletlerin  
birçoğunun hukukundan farklı olduğu iddia edilmemekte veya tespit  
edilmemektedir.  
43. Mahkeme, bununla birlikte, başvuranın hukuki durumunun iç  
hukukta karışıklığa neden olduğunu ortaya koymaktadır. Esasen Hükümetin  
görüşünün aksine, dosyadan başvuranın davasının, Yeni Medeni Kanunun  
303. maddesi uyarınca değil, Eski Medeni Kanunun 296. maddesi uyarınca  
incelendiği anlaşılmaktadır. Başvuranın babalık davası Yargıtay önünde  
derdest olmasına rağmen, çocuğun doğumundan sonra bir yıllık zamanaşımı  
süresini öngören Medeni Kanunun 296. maddesi değiştirilmiştir. Konuya  
ilişkin düzenlenen yeni hüküm, yani Yeni Medeni Kanunun 303. maddesi,  
yargılanabilir kişilerin gecikmelerini haklı gösterebilecek sebeplerin  
bulunduğunu ileri sürmelerine olanak sağlayarak bir yıllık zamanaşımı  
kuralına istisna getirmiştir.  
44. Ancak, yasal değişiklik ilgiliye herhangi bir yarar sağlamamıştır  
(Bk., 4722 sayılı kanunun 13. maddesi, aşağıda belirtilen 20, 21 ve 23.  
paragraflar). Ayrıca başvuranın, gecikmesini haklı kılabilecek görüşlerini  
ileri sürme ve varsayılan babasıyla soy bağının kurulmasına ilişkin talebinin  
esasının mahkeme tarafından incelenmesi imkânına sahip olmamıştır.  
45. Oysa başvuranın talebinin mahkeme tarafından incelenmesine imkân  
verebilecek tek çözüm yolunun Medeni Kanunun 303. maddesi anlamında  
babalık davası olduğu aşikârdır. Esasen, miras haklarına ilişkin hukuki  
sonuçlar nedeniyle tespit davası başarı şansı sunmamıştır (yukarıda geçen  
11  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
14. paragraf). AİHM, Hükümetin, ilgilinin gecikmesini haklı kılabilecek  
nedenleri ileri sürerek babalık davasını Yeni Medeni Kanunun 303.  
maddesinin son bendi uyarınca açabileceği yönündeki görüşüyle (yukarıda  
geçen 25. paragraf) ikna olmamıştır. Aslında bu tür bir hukuk yolunun kesin  
hüküm gücü ilkesiyle bağdaşmama ihtimali bulunmaktadır (Uçar ve  
diğerleri kararıyla (kabul edilebilirlik hakkında karar) kıyaslayınız, no.  
31333/03, 28 Haziran 2008).  
46. Yukarıda ifade edilenler ışığında, AİHM, somut olaya ilişkin özel  
koşullarda, başvuranın, Medeni Kanunun in fine 303. maddesine rağmen,  
babalık davasının açılması hususundaki gecikmesini haklı gösterebilecek  
nedenlerin varlığını ileri sürme imkânından yararlanamamasının  
Sözleşme’nin 8. maddesinin gerekleriyle uyuşmadığı sonucuna varmaktadır.  
Bu nedenle söz konusu hüküm ihlal edilmiştir.  
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
47. Başvuran, başvurusunun babalık davası olarak nitelendirilmesi  
nedeniyle İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yürütülen yargılamanın  
adil olmamasından ve dolayısıyla zamanaşımı kuralının uygulanmasından  
şikâyet etmektedir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri  
sürmektedir.  
48. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.  
49. Mahkeme, bu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle ilgili olduğunu  
ve aynı zamanda kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini ortaya  
belirtmektedir. Ancak Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin tespit dikkate  
alındığında (yukarıda geçen 46. paragraf), bu hükmün somut olayda ihlal  
edilip edilmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanısındadır.  
12  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
III. SÖZLEŞME’YE EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN  
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
50. Başvuran, aynı zamanda soy bağının kurulması yönündeki talebinin  
yerel mahkemelerce reddedilmesi nedeniyle miras haklarından yoksun  
bırakılmasından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran dolayısıyla Sözleşme’ye Ek  
1 nolu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyete saygı hakkının ihlal  
edildiği kanaatindedir.  
51. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.  
52. Mahkeme, her şeyden önce Sözleşme’ye Ek 1 nolu Protokol’ün 1.  
maddesinin, “yalnızca mevcut mülkler için geçerli olmak üzere, kişilerin  
“kendi” mülklerine saygı gösterilmesi hakkını esas aldığını ve mülkleri ab  
intestat veraset veya bağış yoluyla elde etme hakkını güvence altına  
almağını” hatırlatmaktadır (Marckx / Belçika, 13 Haziran 1979, seri A no.  
31, p. 23, § 50). Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın talebinin reddedilmesi  
neticesinde soyunu öğrenme imkânından yoksun bırakılması nedeniyle  
Sözleşme’nin 8. maddesinin somut olayda ihlal edildiği sonucuna vardığını  
anımsatmaktadır. Ancak Mahkeme’nin talebin esas bakımından incelenmiş  
olması durumunda varılabilecek sonuca dair herhangi bir yorum yapması  
mümkün değildir.  
53. Bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35.  
maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna  
varılmaktadır.  
13  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
54. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,  
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  
ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen  
ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir  
tazmin verilmesine hükmeder.”  
A. Tazminat  
55. Başvuran, babalığın tespiti davası çözüme kavuşuncaya dek  
(yukarıda geçen 10. paragraf) saklı tutmak üzere, maddi zarar için 100 000  
000 TL (TRY) (yaklaşık 47 620 000 Avro) talep etmektedir. Manevi zarar  
için de aynı meblağı talep etmektedir.  
56. Hükümet, bu iddiaların abartılı olduğu kanaatindedir.  
57. Mahkeme, Medeni Kanunun in fine 303. maddesine rağmen,  
başvuranın babalık davasını geç açmasını haklı gösteren nedenleri ileri  
sürebilme imkânından yararlanamaması nedeniyle Sözleşme’nin 8.  
maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Şüphesiz  
Mahkeme’nin talebin esas bakımından incelenmiş olması durumunda  
vraılabilecek sonuca dair yorum yapması mümkün değildir. Bu bağlamda,  
Mahkeme’ye göre somut olayda en uygun çözüm yolu başvurana söz  
konusu imkândan yararlanma olanağı sağlamaktır.  
58. Başvuran tarafından maddi zarar bağlamında talep edilen miktara  
ilişkin olarak AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında  
herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanısıyla bu talebi  
reddetmektedir. İddia edilen manevi zarar hususunda ise AİHM, dava  
koşullarında, ihlal tespitinin tek başına başvuran için yeterli bir adil tazmin  
oluşturduğu kanaatindedir.  
14  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
B. Masraf ve giderler  
59. Başvuran yerel mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraf ve  
giderler için 250 000 TRY (yaklaşık 119 000 Avro) talep etmektedir.  
Başvuran, herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadır.  
60. Hükümet bu iddiaları kabul etmemektedir.  
61. AİHM’in içtihadına göre bir başvuran yalnızca yaptığı masraf ve  
harcamaların doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul  
olduğunu ispatladığı takdirde bu masrafların iadesini talep edebilmektedir.  
Somut olayda, başvuranın talebini desteklemek için herhangi bir kanıtlayıcı  
belge ibraz etmemesi nedeniyle Mahkeme bu talebi de reddetmektedir.  
BU GEREKÇELERLE, AİHM,  
1. 1’e karşı 6 oyla başvurunun Sözleşme’nin 8. ve 6. maddeleri  
bağlamındaki şikâyetlere ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve geri  
kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;  
2. 2’ye karşı 5 oyla Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. 2’ye karşı 5 oyla Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin  
incelenmesine gerek olmadığına;  
4. 2’ye karşı 5 oyla ihlal tespitinin başvuranın maruz kaldığı manevi zarar  
için yeterli bir adil tazmin oluşturduğuna;  
5. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar verir.  
15  
TURNALI / TÜRKİYE KARARI  
Françoise Elens-Passos  
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı  
Françoise Tulkens  
Başkan  
Mevcut kararla ilgili olarak, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ile  
İçtüzüğün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Yargıç Sajó’nun sunduğu  
muhalefet şerhi işbu karar ekinde yer almaktadır.  
F.T.  
F.E.P.  
16  
TURNALI / TÜRKİYE – MUHALEFET ŞERHİ  
17  
YARGIÇ SAJO’NUN MUHALEFET ŞERHİ  
(Çeviri)  
Somut olayda, Mahkeme’nin çoğunluk görüşüne katılamadığım için  
üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Zira bana göre davanın kabul  
edilemez olduğuna karar verilmelidir. Davaya ilişkin olaylar, esasen Haas /  
Hollanda (no. 36983/97, AİHM 2004-I) davasındaki olaylarla benzerlik  
göstermektedir. Başvuran somut olayda miras sebebiyle istihkak davası  
açmıştır. Varsayılan mirasçı sıfatının kabul edilmesinin ön koşulunu yerine  
getirmek amacıyla ardından babalığın tespiti davasını açmıştır. Başvuranın  
esas amacının, aile hayatına saygı hakkı bağlamında bir yaptırım  
uygulanmasını sağlamaktır. Kendi açımdan, başvuranın babası olduğu iddia  
edilen Hasan Yavaş’ın ölümünün hemen ardından söz konusu hakkın nasıl  
etkileneceğini anlamıyorum. Mahkeme kararı, herkesin kişisel kimliğini  
oluşturan unsur olan soybağını öğrenme hakkına atıfta bulunmaktadır.  
Nitekim kişisel kimlik, özel hayat kapsamına girmektedir. Ancak  
Mahkeme’nin Haas kararında (43. paragraf) belirttiği üzere, mirasla ilgili  
olarak açılan bir dava kişisel kimlik bağlamında öngörülen özel hayat  
kapsamına girmemektedir. Başvuranın annesinin kim olduğunu öğrenmeyi  
talep ettiği Odièvre / Fransa davasının aksine, başvuran somut olayda  
babasını tanıdığını ifade etmektedir.  
Turnalı’nın, dava açarak, biyolojik kökenlerini bulmaya çalışğı  
şünülmüş olsa bile, bu düşüncenin dosyadaki belgelerle desteklenmediği  
kanısında olup Türk hukukunu yorumlama ve dördüncü derece mahkemesi  
olarak hareket etme görevinin Mahkeme’ye düşmeyeceğini belirtmek  
isterim. Üstelik bir başvuran iç hukuk yollarını tüketmelidir. Somut olayda  
başvurulan Asliye Hukuk Mahkemesi, bu bağlamda 16 Ekim 2001 tarihli  
kararda, davacı tarafın soy bağının tanınması hakkını kaybettiğini  
vurgulamaktadır. Miras alma hakkı üzerindeki muhtemel etkiye ilişkin  
TURNALI / TÜRKİYE – MUHALEFET ŞERHİ  
18  
sorun, Sözleşme’nin 8. maddesinin bu hakkı güvence altına almaması  
nedeniyle, somut olayda ayrı ve değişik bir problemden kaynaklanmaktadır.