AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
GÖÇMEN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 72000/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
17 Ekim 2006  
İşbu karar AİHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Sekli bazı  
düzeltmelere tabi olabilir.  
© T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı  
tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı  
bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (72000/01) başvuru no'lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı olan Sabahattin Göçmen'in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne  
(AİHM) 24 Mayıs 2001 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Temel İnsan  
Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Adli yardımdan faydalanması kabul edilen başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından M. Ayzit tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. OLAYIN KOġULLARI  
Başvuran, 1966 yılında doğmuştur ve halen Bursa Cezaevinde tutulu bulunmaktadır.  
29 Aralık 1992 tarihinde saat 20.45'e doğru, başvuran A.I. adlı kişi yanmdayken polis  
tarafından yakalanmış ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde gözaltına  
alınmıştır. Başvuran, yasadışı bir örgüt olan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyesi olmaktan  
suçlanmıştır.  
2 Ocak 1993 tarihinde, başvuranın evinde kendisi de hazır bulunduğu sırada arama  
yapılmıştır. Arama sırasında, 7.65 mm. çapında bir silah, yasadışı örgüt dokümanı olarak  
nitelendirilen yazılar ve propaganda amaçlı olan video kasetleri ele geçirilmiştir.  
5 Ocak 1993 tarihinde, bir bilirkişi raporu, başvuranın yazısının, evinde ele geçirilen  
bazı dokümanların üzerindeki yazıya uyduğu sonucuna varmıştır.  
Pişman olan A.I, Emniyet Müdürlüğü birimlerinde 7 Ocak 1993 tarihinde alman  
ifadesinde başvuranla beraber yasadışı eylemlere katıldığını itiraf etmiştir. A.I. başvuranın  
sözkonusu örgütün sorumlularından olduğunu ve bu örgüt adına para toplama kampanyası  
yürüttüğünü belirtmiştir. A.I. aynı şekilde, 7.65 mm. çapında bir silahın ve propaganda amaçlı  
video kasetlerin başvuranda bulunduğunu belirtmiştir.  
Başvuran, 8 Ocak 1993 tarihinde Emniyet Müdürlüğü birimlerinde alman ifadesinde,  
PKK üyesi olduğunu kabul etmiş ve yasadışı eylemlere katıldığını itiraf etmiştir. Başvuran,  
özellikle silah bulundurduğunu, örgüt adına para topladığını ve propaganda yaptığını kabul  
etmiştir.  
Olayların gerçekleştiği dönemde yürürlükte olan mevzuat uyarınca, başvuran gözaltı  
sırasında bir avukat yardımından yararlanamamıştır.  
2
12 Ocak 1993 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)  
Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Başvuran, Emniyet Müdürlüğü'nde verdiği  
ifadeyi kısmen onaylamıştır ve video kasetlerinin ve silahın kendi evine "Gözlük?' kod adlı bir  
kişi tarafından bırakıldığını belirtmiştir. Başvuran, söz konusu örgütün üyesi olmadığını ama  
bu örgütle ilişkisi olduğunu beyan etmiştir.  
-•'  
'
Aynı tarihte, Cumhuriyet Savcısı içlerinde başvuranın da olduğu on beş şüphelinin  
İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun bir doktoru tarafından muayene edilmelerini emretmiştir. Aynı  
günkü raporunda, adli tabip, incelenen kişilerin vücutlarında hiçbir şiddet izine rastlamadığını  
belirtmiştir.  
Yine, 12 Ocak 1993 tarihinde, başvuran, kendisini sırası gelince dinleyen ve tutuklu  
yargılanmasına hükmeden DGM yedek hâkimi önüne çağrılmıştır. Başvuran, hâkim önünde,  
savcı önünde verdiği ifadesini yinelemiştir.  
13 Ocak 1993 tarihinde, başvuran, İstanbul Cezaevi doktoru tarafından incelenmiştir.  
15 Ocak 1993 tarihinde Eyüp Adli Tıp Kurumu üyesi bir doktor tarafından düzenlenen rapora  
göre, acıyla birlikte ilgilinin omuzlarında, dirseklerinde, bileklerinde hareket azalması  
bulunmaktadır. Başvuran aynı şekilde, omuzlarının elle muayenesinde ve de sırt bölgesinde  
özellikle el parmaklarını bükerken acı duymaktaydı. Aynı şekilde, aşağıdaki izler belirtilmişti:  
Kalçalarında yayılmış ekimozlar, oyluklarının ön tarafında 1 - 3 cm. ebadında kabuklu  
yaralar, rengi açılmaya başlayan biri diğerine paralel, 0,5 - 2 cm. genişliğinde koltukaltlarının  
ön taraflarında ve sağ tarafta daha belirgin olmak üzere iki sıra kahverengimsi ekimoz, sol  
uyluk kemiğinin iç ve dış taraflarında başka dağınık ve kahverengimsi renkte ekimoz, iki  
kalça üzerinde yayılmış renk değiştirmeye başlayan ekimoz, özellikle sağ dizin 2 - 3 cm.  
üzerinde, her iki dizin altında, iki oyluk üzerinde ön ve orta bölgede bazı yerlerde kabuğu  
düşmeye başlayan sıyrıklar. Başvuran, bunun dışında, bacağındaki ağrılardan, kasların  
devindirmesinde önemli bir azalma hatta aktif olarak iki omuz, kollar, önkollar ve bileklerin  
hareketlerini gerçekleştirmemekten sıkıntı çekiyordu. Aynı şekilde, başvuran, bir uyuşma  
hissettiğini ve genel olarak his kaybı olduğunu iddia etmektedir. Başvurana on beş günlük iş  
göremezlik raporu verilmiş ve bu raporda, ilgilinin hayati tehlikesi olmadığı sonucuna  
varılmıştır.  
25 Ocak 1993 tarihinde sunulan bir iddianameyle, Cumhuriyet Savcısı, Devlete ve  
kamu güçlerine karşı suç işleyebilecek silahlı örgüt oluşumunu cezalandıran Türk Ceza  
Kanunu'nun (TCK) 168. maddesine dayanarak başvuran aleyhinde bir ceza davası açmıştır.  
Cumhuriyet Savcısı, bu bağlamda, kişilerin güvenliğinin hedef alınması, adam öldürme, adam  
3
öldürmeye teşebbüs ve iştiraken adam öldürmeye ilişkin düzenlemelerin ve Terörle  
Mücadeleye ilişkin 3713 sayılı Kanun'un 5. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir.  
DGM önündeki 19 Mart 1993 tarihli ilk duruşmada, başvuran masumiyetini ileri  
sürmüş, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ve polisler tarafından itiraflar  
içeren ifadeyi imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Başvuran, kötü muamele iddialarını  
desteklemek için, 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunu sunmuştur. Başvuran, bununla birlikte,  
gözaltı sırasında avukat yardımından faydalanmadığını beyan etmektedir. Bunun dışında,  
başvuran, Cumhuriyet Savcısı ve DGM yedek hâkimi önünde verdiği ifadeyi kabul etmiştir.  
26 Nisan 1993 tarihinde, DGM, mahkeme heyeti yeniden oluşturularak, başvuranın,  
evindeki arama sırasında ele geçirilen silahın kendisine ait olmadığını ve bundan da öte  
silahın çalışıp çalışmadığını bilmediğini beyan ettiği bir duruşma düzenlemiştir. Başvuran, bu  
silahın evine, dinlemesini talep ettiği A.I. adlı kişi tarafından konmuş olabileceğini ileri  
sürmüştür. 5 Ocak 1993 tarihli bilirkişi raporu hakkında sorgulanan başvuran, gözaltı  
sırasında bazı belgeler yazmaya zorlandığını beyan etmiştir. Başvuran, aynı zamanda,  
yakalama ve arama tutanaklarını düzenleyen kişilerin dinlenmesini talep etmiştir.  
9 Haziran 1993 tarihli duruşmada, başvuranın avukatı, A.I. adlı kişinin dinlenmesi  
talebini yinelemiştir. DGM, A.I. adlı kişi Diyarbakır'da yargılandığı için söz konusu kişinin  
dinlenmesine istinabe ile başlanmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, DGM, yakalama ve  
arama tutanaklarım tutanların dinlenmeleri için çağrılmalarına hükmetmiştir. DGM, bunun  
dışında, dosyaya delillerin, özellikle başvuranın evinde ele geçirilen video kasetlerin  
eklenmesini talep etmiştir.  
21 Temmuz 1993 tarihli duruşmada, bünyesinde yeni bir hâkim bulunan DGM,  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin A.I. adlı kişinin istinabe ile dinlenme talebi  
hakkında cevap vermediğini tespit etmiştir. DGM, başvuranın ve A.I. adlı kişinin ifadeleri  
akabinde, suç ortaklarının evlerinde yapılan aramalara katıldığını beyan eden bir polis  
memurunu dinlemiştir. DGM, yeniden, başvuranın evinde ele geçirilen video kasetlerin  
dosyaya eklenmesine hükmetmiş ve suçun niteliğini ve kanıtların durumunu göz önüne alınca,  
başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesine karar vermiştir.  
8 Eylül 1993 tarihinde, DGM bir duruşma düzenlemiştir. DGM, bu duruşma sırasında  
dosyaya video kasetlerin eklendiğim tespit etmiştir. DGM, A.I. adlı kişinin istinabe ile  
dinlenme talebinin cevabını beklemeye karar vermiştir ve tanığın güvenliği gerekçesiyle  
davada hazır bulunmasının gerekli olmadığı kanaatindedir.  
1 Kasım 1993 tarihinde, DGM, yeni bir hâkimle toplanmıştır. Bu duruşma sırasında,  
başvuran, DGM'nin dikkatini A.I. adlı asıl tanıkla karşılaşılmasının ve onun dinlenmesinin  
4
önemi üzerine çekmektedir. DGM, bununla birlikte, güvenlik güçlerinin, Diyarbakır  
Cezaevi'nden Bitlis Emniyet Müdürlüğü birimlerine naklini talep ettikleri başvuranın, A.I. adlı  
kişinin salıverilmesinin koşulları hakkındaki ek bilgi talebini dinlemiştir.  
24 Aralık 1993 ve 25 Şubat 1994 tarihlerindeki duruşmalarda, her seferinde farklı bir  
heyetle toplanan DGM, A.I. adlı kişinin salıverildiğini tespit etmiş ve istinabe yoluyla alınan  
ifadeyi tekrar okumuştur. Başvuran, A.I. adlı kişinin beyanlarını, onu, yasadışı örgütün idare  
kadrosunda bulunmakla suçlayarak reddetmiştir.  
18 Nisan 1994 tarihli duruşmada, DGM, başvuranın evindeki aramaya katılan polis  
memurlarından birini dinlemiştir. Söz konusu polis memuru başvuranın evinde video  
kasetlerin ve bir silahın ele geçirildiğini teyit etmiştir. Öte yandan, DGM, başvuranın  
avukatının yeni bir bilirkişi raporu alınmasına ilişkin talebini reddetmiştir. DGM, aynı  
zamanda, başvuranın A.I. adlı kişiyle yüzleştirilmesi talebini reddetmiş ve atılı suçun niteliği  
ve delillerin durumunu göz önüne alarak başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesine  
karar vermiştir.  
13 Haziran, 22 Temmuz, 26 Ağustos ve 19 Ekim 1994 tarihlerinde, DGM başvuranın  
hazır bulunmadığı dört duruşma düzenlemiştir. Bu duruşmalar sırasında, DGM, özellikle,  
başvuranı yakalayan polislerden birini dinlemiştir. Bu duruşmalar sırasında, DGM, iki kez  
başka bir heyetle toplanmıştır ve suç ortaklarından biri olan M.A. adlı kişinin doğru adresinin  
belirlenmesine hükmetmiştir.  
25 Kasım 1994 tarihli duruşmada, başvuran, yakalandığı zaman, ailesi ve vergi  
dairesine beyan edilmiş mesleği olan öğrenci olduğunu ileri sürerek yasadışı bir örgütle tüm  
ilişkilerini inkâr etmiştir. Başvuran, pişman olmuş bir kişinin ifadeleri temelinde  
yakalandığını beyan etmiştir.  
23 Ocak ve 15 Aralık 1995 tarihli duruşmalarda, DGM, her seferinde oluşumunu  
değiştirmiştir ve M.A. adlı kişinin istinabe yoluyla dinlenme talebinin cevapsız kaldığını tespit  
etmiştir. Bu sırada, başvuranın avukatı, tanıkların dinlenmemesinden dolayı davanın uzadığını  
açıklamıştır ve yeniden yazı incelemesi talep etmiştir.  
30 Ekim 1995 tarihinde, Savcı, iddianamesini sunmuştur. Savcı, başvurana karşı  
TCK'nm 125. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Bir sonraki duruşmada, 15 Aralık  
1995 tarihinde, başvurana savunmasını hazırlaması için ek süre verilmiştir. Öte yandan yazı  
incelemesi talebi tekrardan reddedilmiştir.  
14 Şubat, 15 Nisan ve 19 Haziran 1996 tarihli duruşmalar sırasında, başvuran esasa  
ilişkin savunmasını, A.I. adlı kişi kendi esasa ilişkin savunmasını sunduktan sonra sunacağını  
beyan etmiştir. Bu beklemeyi haklı göstermek için başvuran, A.I. adlı kişinin ifadelerinde yer  
5
alanların dışında, isnat edilen suçların gerçekleşmediğini ve aleyhte tanık olmadığını  
vurgulamıştır.  
12 Ağustos 1996 tarihli duruşmada, başvuran savunmasını sunduğunu beyan etmiş ve  
öğrenci olması dolayısıyla durumunun kendisine özel olarak zarar verdiğini eklemiştir. Son  
olarak, başvuran, tutuksuz yargılanmasını talep etmiş, bu talebi reddedilmiştir.  
1 Ekim 1996 tarihinden 14 Kasım 1997 tarihine kadar olan dönem boyunca, DGM,  
dokuz duruşma düzenlemiştir ve bu duruşmalar sırasında altı kez oluşum değiştirmiştir. Bu  
duruşmalar sırasında, DGM, A.I. adlı kişinin esasa ilişkin savunmasının bulunmadığını tespit  
etmiştir ve gıyaben yakalanmasına hükmetmiştir.  
17 Eylül ve 14 Kasım 1997 tarihlerinde, DGM, iki duruşma düzenlemiştir. DGM, bu  
duruşmalar sırasında, suç ortaklarından biri açısından davanın başka bir ceza davasıyla  
birleştirilmesine karar vermiştir.  
26 Aralık 1997 tarihli duruşma sırasında, başvuranın avukatı davanın bütünü ve  
aleyhteki kanıtların durumundan dolayı, başvurana isnat edilen suçun TCK'nun 125.  
maddesine aykırılık olarak nitelendirilemeyeceğini vurgulamıştır. Başvuranın avukatına göre,  
davada, sadece TCK'nun 169. maddesinin uygulanabilmesi mümkündür.  
4 Mart ve 6 Kasım 1998 tarihleri arasında, DGM, beş duruşma düzenlemiştir. Bu  
duruşmalardan ikisinde başvuran hazır bulunmamıştır. Bu dönem boyunca, DGM dört kez  
farklı bir oluşumla toplanmıştır ve suç ortaklarından biri açısından dosyayı tamamlamıştır.  
29 Ocak 1999 tarihli duruşma sırasında, dosyayla ilgilenen yeni Cumhuriyet Savcısı  
iddianamesini sunmuştur. Yeni Cumhuriyet Savcısı, temel suçlamaları, TCK'nun 168 § 1, 31,  
33, 40 maddesi ve 3713 sayılı Kanunun 5. maddesine dayanarak yinelemiştir.  
Aynı gün, başvuranın avukatı, TCK'nun 168 § 1 maddesiyle öngörülen suçun kurucu  
unsurlarının birleştirilmiş olmadığı gerekçesiyle, TCK'nun 168 § 2 ve 169 maddeleri uyarınca  
suçun cezai bakımdan yeniden tanımlanmasını talep etmiştir.  
29 Ocak 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı yeni bir iddianame sunmuştur.  
Cumhuriyet Savcısı, bu iddianamenin sonunda başvuranın Türk Ceza Kanununun 168 § 1  
maddesinin uygulanması uyarınca mahkûm edilmesini talep etmiştir.  
22 Şubat 1999 tarihinde, başvuran suçsuz olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran,  
gözaltından sorumlu güvenlik güçlerinin gözetimindeyken işkencelere maruz kaldığını ileri  
sürerek, polis önünde verdiği ifadelerin bütününü inkâr etmiştir. Aynı şekilde, başvuran,  
pişman olan A.I. adlı kişinin beyanlarında bulunan unsurların, söz konusu kişinin diğerlerini  
suçlayarak beraat ettirilmeyi amaçladığı ölçüde, güvenilir kanıtlar olarak kabul  
edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte, başvuran, gözaltında bulunduğu sırada, 8  
6
Ocak 1993 tarihinde, sekiz sayfasının dört sayfası 7 Ocak 1993 tarihinde alman A.I. adlı  
kişinin ifadesindekilerle tamamen aynı olan bir ifade imzalamaya zorlandığına dikkat  
çekmiştir. Öte yandan, başvuran, talep edilen karşılaştırmanın gerçekleşmediğinin altını  
çizmiştir. Böylece, başvuran, 168. maddenin uygulanmasına itiraz etmiştir ve tutuksuz  
yargılanmasını talep etmiştir.  
9 Nisan 1999 tarihli duruşmada, oluşumunda bir askeri hâkim bulunan DGM,  
başvuranın esasa ilişkin savunmasını almıştır. DGM, özellikle isnat edilen suçların niteliği ve  
dosyanın içeriği bakımından başvuranın serbest kalma talebini reddetmiştir.  
14 Haziran 1999 tarihli duruşmada, oluşumunda son kez askeri bir hâkim bulunan  
DGM, başvuranın son görüşlerini almış ve başvuranın tutuksuz yargılanma talebini, suçun  
niteliğini, dosyanın içeriğini ve kanıtların durumunu göz önünde bulundurarak reddetmiştir.  
27 Ağustos 1999 tarihinde, üç sivil hâkimden oluşan DGM, bir duruşma  
düzenlemiştir ve başvuranın tutuklu yargılanmasının devamına karar vermiştir.  
20 Ekim 1999 tarihli duruşmada, üç sivil hâkimden oluşan DGM, başvuranın, TCK'nm  
168. maddesinin öngördüğü suçu işlediğini beyan etmiş ve kanıt yetersizliğinden dolayı  
başvuranı adam öldürme suçundan beraat ettirmiştir ve başvuranı on sekiz yıl dokuz ay hapis  
cezasına mahkûm etmiştir.  
Bu sonuca ulaşmak için, DGM, ilk önce, başvurana isnat edilen olaylara ilişkin olarak  
diğer suç ortaklarının beyanlarının tutarlı olduklarım tespit etmiştir. Bunun dışında, özellikle  
sözkonusu beyanlara, bilirkişi raporlarına, arama tutanaklarına ve başvuranın evinde ele  
geçirilen belgelere ve silaha dayanarak, DGM, başvuranın suçluluğunun kesin olduğuna  
kanaat getirmiştir. Öte yandan, DGM, ilgilinin gözaltı sırasında verdiği ifadeleri, N.G., H.T.  
ve özellikle A.I. adlı kişiler içeriğini teyit etikleri için, aleyhte kanıt olarak göz önüne almıştır.  
28 Kasım 2000 tarihinde, Yargıtay, 20 Ekim 1999 tarihli kararı onamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I.  
KABULEDĠLEBĠLĠRLĠK HAKKINDA  
Hükümet, bir yandan iç hukuk yollarının tüketilmediğine ve diğer yandan da altı aylık  
süreye uyulmadığına ilişkin kabul edilemezlik defilerini ileri sürmektedir.  
İlk önce, Hükümet, AİHM'nin içtihadına atıfta bulunarak {Cardot-Fransa, 19 Mart  
1991 tarihli, A serisi 200 noTu karar) başvuranın, davadan haberdar olan hukuk makamlarının  
önünde hiçbir zaman, mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına ve davanın süre0sine  
7
ilişkin şikâyette bulunmadığı ölçüde, iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğuna uymadığı  
kanaatindedir.  
AİHS'nin 3 ve 13 maddelerine ilişkin şikâyet hakkında, Hükümet, başvuranın, bir iç  
hukuk yolunun bulunmadığını iddia ettiğine göre, gözaltına almışının sona erdiği 12 Ocak  
1993 tarihini takip eden altı aylık süre zarfında başvurusunu yapması gerektiğini ileri  
sürmektedir.  
AİHM, davanın süresine ilişkin olarak, daha önce, Türk Hukuk Sisteminin  
yargılanabilir kişilere bir dava süresince şikâyette bulunmalarına imkân sağlayacak, AİHS'nin  
13 maddesi uyarınca etkin bir başvuru yolu sunmadığını tespit etme fırsatı olduğunu  
hatırlatmaktadır (Tendik ve diğerleri-Türkiye, 23188/02 no Tu, 22 Aralık 2005 tarihli karar).  
Sonuç olarak, başvuranın, şikâyetine çare olacak nitelikte bir başvuru yoluna sahip olduğu  
kesin değildir. Buradan, Hükümetin itirazının kabul edilemeyeceği sonucu çıkmaktadır.  
Mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin şikâyet için, AÎHM, DGM’lerin  
oluşumunda askeri bir hâkimin varlığını dönemin bir anayasal düzenlemesinden  
kaynaklandığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu itirazın kabul edilmesi mümkün değildir.  
Altı aylık sürenin ihlal edilmesine ilişkin olarak, AİHM, başvuran, gözaltından  
sorumlu polis memurları aleyhinde kötü muamelelere maruz kaldığı gerekçesiyle resmi olarak  
şikâyette bulunmamış olsa da, hemen, birçok kez DGM önünde şikâyetini ileri sürdüğünü  
tespit etmektedir. Bu iddia tıbbi kanıtlarla desteklenmiş olsa da, ulusal mahkemelerin dikkatini  
çekmemiştir. Sonuç olarak, AİHM, Yargıtay kararını, başvuranın, iddiaları için iç hukuk  
yollarının bundan böyle faydasız olacağını düşünmesine imkân verecek nitelikte bir durum  
olarak dikkate almaktadır (bkz, aynı şekilde, Ö.Ö. ve S.M.-Türkiye, 31865/96 no Tu, 28 Mayıs  
2002 tarihli karar ve Önder-Türkiye, 39813/98 no'lu, 1 Nisan 2003 tarihli karar, a contrario,  
Kabasakal ve Atar-Türkiye, 70084/01 no'lu, 1 Temmuz 2003 tarihli karar). Yargıtay kararım  
28 Kasım 2000 tarihinde verdiğine göre, mevcut davanın 24 Mayıs 2001 tarihinde açılması  
AİHS'nin 35 § 1 maddesinde belirtilen altı aylık süre zarfında gerçekleşmiştir.  
AİHM, AİHS'nin 3, 6 ve 13 maddelerine ilişkin şikâyetlerin AİHS'nin 35 § 3 maddesi  
uyarınca belirgin olarak kötü temellendirilmiş olmadıklarını ve esasa ilişkin bir inceleme  
konusu olmaları gerektiğini tespit etmektedir. Öte yandan, AİHM, bu şikâyetlerin başka hiçbir  
kabul edilemezlik gerekçesine takılmadıklarım tespit etmektedir.  
II.  
AĠHS'NĠN 3. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA  
Başvuran, AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
8
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, özellikle, 12 Ocak 1992 tarihli tıbbi  
incelemenin başvuranın vücudunda şiddet izini ortaya çıkarmaya imkân vermemesinin  
başvuranın gözaltı sırasında hiçbir işkenceye maruz kalmadığının kanıtı olduğunu ileri  
sürmektedir.  
AİHM, bir kişi gözaltı sırasında, tamamen polis memurlarının kontrolünde olduğu  
sırada yaralandığı zaman, bu dönem boyunca meydana gelen her yaranın güçlü maddi  
karinelere yer verdiğini hatırlatmaktadır (bkz. Salman-Türkiye, 21986/93 no'lu karar).  
Dolayısıyla, söz konusu yaraların menşei hakkında makul açıklama yapmak ve mağdurun  
iddiaları hakkında, özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse, şüphe uyandıracak  
olayları ortaya çıkaran kanıtlan temin etmek Hükümete' düşmektedir ( bkz, diğerleri  
arasından, Selmouni-Fransa, 25803/94 no'lu karar ve Altay-Türkiye, 22279/93 no'lu, 22 Mayıs  
2001 tarihli karar).  
Davada, başvuran, ilk önce, 12 Ocak 1993 tarihinde, gözaltı sona erdiğinde  
incelenmiştir. Bu inceleme, başvuranın vücudunda şiddet izleri olduğunu ortaya çıkarmaya  
imkân verememiştir. Bununla birlikte, başvuranın tutuklu yargılanmak üzere cezaevine  
konmasının ardından, 13 Ocak tarihinde, cezaevi doktoru tarafından düzenlenen rapora göre,  
ilgilinin vücudunda birçok şiddet izi bulunmaktaydı (hareket azalması ve vücudunun değişik  
yerlerinde acılar ve birçok ekimoz). Bu izlere dayanarak, 15 Ocak tarihinde, bir Adli Tıp  
doktoru, başvurana on beş gün iş görmemesini salık vermiştir.  
Dosyadaki hiçbir unsur söz konusu izlerin başvuranın yakalanışıyla veya daha önceden  
üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen eylemlerle meydana gelen olaylardan  
kaynaklandığım göstermemektedir. Öte yandan, bu izlerin başvuranın yakalanmasından  
önceki döneme ait olabilecekleri iddia edilmemiştir.  
Bu eylemlerin, başvuranın polis memurlarının kontrolünde bulunduğu sırada meydana  
gelip gelmediği sorusuna ilişkin olarak, AİHM, 12 Şubat tarihli sağlık raporunun, on beş  
şüpheliye ilişkin, incelenen kişiler hakkında hiçbir belirginlik olmayan çok özet bir belgeden  
ibaret olduğu için güvenilir olduğuna ikna olmamıştır. Öte yandan, kabuk tutmuş birçok yara  
izinin gözaltının sona ermesinden sonra çok kısa bir zaman zarfında ortaya çıkmış olması  
AİHM' ye mantıksız gelmektedir.  
Sonuç olarak, değerlendirmesine sunulan unsurların bütününü göz önüne alınca  
AİHM, davada, 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunda belirtilen izlerin Hükümetin  
sorumluluğunu taşıdığı bir muameleden kaynaklandıklarının kesin olduğuna karar  
vermektedir.  
Bu nedenle, AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
9
III.  
AĠHS'NĠN 13. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA  
Başvuran, yetkililerin, kendisinin ileri sürdüğü kötü muamele iddiaları karşısında etkin  
şekilde harekete geçmediklerini iddia etmektedir. Başvuran, AİHS'nin 13. maddesine atıfta  
bulunmaktadır.  
AİHM, kendi nezdinde oluşturulan kanıtlar temelinde, Savunmacı Devletin AİHS'nin  
3. maddesi bakımından sorumlu olduğuna karar vermiştir. Bundan dolayı, ilgili tarafından dile  
getirilen şikâyet, AİHS'nin 13. maddesinin hedefleri doğrultusunda "savunulabilir"  
niteliktedir. Dolayısıyla, yetkililerin, bu düzenlemenin yükümlülüklerine cevap verecek etkin  
bir soruşturma açmak ve yürütmek zorunlulukları bulunmaktaydı {Batı ve diğerleri-Türkiye,  
33097/96 ve 57834/00 no'lu kararlar).  
Davada, AİHM, başvuranın, aleyhinde açılan dava kapsamında, iddialarına destek  
olarak 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunu sunarak birçok kez, yetkilileri AİHS'nin 3.  
maddesine aykırı muamelelere maruz kaldığı hususunda bilgilendirdiğini gözlemlemektedir.  
Bununla birlikte, bu durum dikkate alınmamıştır. Hâlbuki Türk Hukukuna göre, bu şekil bir  
ihbardan haberdar olan savcıların hemen harekete geçmeleri gerekirdi. Öte yandan, AİHM,  
"etkili başvuru" kavramının, gerçek anlamda bir şikâyet oluşturulmadığı zaman bile, işkence  
veya kötü muamele durumunun varlığını düşündürecek nitelikte f eterince açık belirtiler varsa  
soruşturma açmanın yerinde olduğunu içerdiğini beyan ettiğini hatırlatmaktadır (bkz Bati ve  
diğerleri).  
Her soruşturma eksikliği, AİHM'nin, başvuranın, AİHS'nin 13. maddesi uyarınca etkin  
bir başvuru yolundan faydalanmadığı sonucuna ulaşması için yeterlidir. Bu nedenle, bu  
düzenleme ihlal edilmiştir.  
IV.  
AĠHS'NĠN 6. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDASI HAKKINDA  
Başvuran, birçok bakımdan, aleyhinde başlatılan ceza kovuşturmaları sırasında, adil  
yargılanmadan yoksunluk ve savunma hakları ihlallerine maruz kaldığını ileri sürmektedir.  
Başvurana göre, kendisini yargılayan ve mahkûm eden DGM, oluşumuna bir askeri  
hâkim kısmen katıldığı için "tarafsız ve bağımsız" bir mahkeme teşkil etmemektedir. Aynı  
zamanda, başvuran, davasının makul bir sürede görülmediğinden yakınmaktadır.  
Öte yandan, başvuran, gözaltı sırasında, baskı altında kendisine zorla ettirilen itirafların  
ulusal mahkemelerce dikkate alınmasının sadece hakkaniyetle yargılanma hakkının ihlalini  
10  
değil fakat aynı zamanda masumiyet karinesine saygı gösterilmesi hakkının ihlalini teşkil  
ettiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran, AİHS'nin 6 §§ 1,2 ve 3 b, c, d maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı  
Hükümet, AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediğini savunmaktadır.  
AİHM, (Öcalan-Türkiye, 46221/99 no'lu karar) davada, bir sivilin sadece kısmen de  
olsa askerlerden oluşmuş bir mahkeme heyeti önüne çıkması gerektiği duruma önem verdiğini  
ve bu şekil bir durumun demokratik bir toplumda ulusal mahkemelerin uyandırmayı görev  
bildikleri güveni ciddi şekilde sorguladığına kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır. Daha sonra,  
itiraz edilen mahkemenin davanın tahkikat, duruşma, karardan oluşan üç aşamasının her  
birinde yürütme ve yasama güçlerinden bağımsız görünmesi gerektiğinin altını çizerek,  
AİHM, askeri hâkimin, ilgili ceza davasının devamında geçerli olan bir veya birçok adli  
muamelede yer aldığı zaman, akabinde mahkeme önünde görülen davanın bu şüpheleri  
yeterince ortadan kaldırdığı kesinleşmedikçe, sanığın makul olarak davanın bütününün  
adilliğine ilişkin olarak şüphe duyabileceği sonucuna varmıştır. Daha açık olarak, askeri  
hâkimin, bir sivile karşı düzenlenen duruşmada, davaya bağlı bir adli muameleye katılmış  
olması davanın bütününü bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yürütülmüş olma  
görüntüsünden yoksun bırakmaktadır.  
Davada, AİHM, 25 Ocak 1993 tarihinde, iki sivil ve bir askeri hâkimden oluşan bir  
DGM önünde başvurana karşı bir ceza davası başlatıldığını tespit etmektedir. 27 Ağustos  
1999 tarihinde askeri yerine sivil hâkim gelmesinden önce - kovuşturmaların başlamasından  
yaklaşık altı yıl yedi ay sonra -, esasa ilişkin, diğerleri arasında, tanıkların dinlenmesine,  
başvuranın beyanlarının oluşturulmasına ayrılan birçok duruşma düzenlenmiştir ve birçok adli  
muamele benimsenmiştir. Daha sonra yenilenmeyen bu muameleler, yeni hâkim tarafından  
oldukları şekliyle geçerli kılınmışlardır.  
Bu koşullarda, mevcut dava adı geçen Öcalan davasından hiçbir farkı yoktur ve AİHM,  
davanın sona ermesinden önce askeri hâkimin yerine sivil hâkimin getirilmesinin başvuranın  
kendisini yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin makul şüphelerini  
ortadan kaldırdığım kabul etmesi mümkün değildir.  
Bu nedenle, AİHS'nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.  
B. Davanın hakkaniyeti  
11  
AİHM, başvuranın, aleyhinde başlatılan ceza kovuşturması sırasında, birçok bakımdan  
adil yargılanmadan yoksunluk ve savunma hakları ihlallerine maruz kaldığım ileri sürdüğünü  
tespit etmektedir. Özellikle, başvuran kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararında polisin  
işkence altında ve bir avukat olmaksızın kendisine zorla ettirilen itiraflar ve kendisinden zorla  
alman ifadelerin kullanılmasından, kendisinin ek bir bilirkişi raporu alınmasına yönelik  
talebinin reddedilmesinden ve asıl aleyhte tanığı sorgulamaya ve sorgulanmasını sağlama  
imkânı olmadığından yakınmaktadır.  
AİHM, hemen, özellikle, ceza davası kapsamında AİHS'nin 3. maddesi ihmal edilerek  
toplanan kanıt unsurlarının kullanılmasına bağlı bir soru söz konusu olması bakımından (Hulki  
Güneş-Türkiye, 28490/95 no'lu karar), bu davanın sonunda başvuran, on sekiz yıl dokuz ay  
süreli hapis cezasına çarptırıldığı için, DGM'lerin üyelerinin statüsü sorusundan bağımsız  
olarak davanın hakkaniyetten yoksun olmasına ilişkin şikayetin incelemesini sürdürmesi  
gerektiği kanaatindedir. Sonuç olarak, AİHS'nin 6. maddesinin 2 ve 3 paragraflarının  
gereklilikleri 1. paragrafla garanti altına alman adil yargılanma hakkının özel yönleriyle ilgili  
oldukları için, AİHM, davada tespit edilen soruları birbiriyle ilintili olan bu iki metin açısından  
inceleyecektir (bkz, diğerleri arasından, Van Mechelen ve diğerleri Hollanda, 23 Nisan 1997  
tarihli karar, Hüküm ve Kararların Topla1997-III).  
Hükümet, söz konusu davanın adil olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranın suçluluğunu  
ortaya koymak için, DGM, sadece sanığın itiraflarına ve beyanlarına değil ama diğer suç  
ortaklarının itiraf ve beyanlarına, başvuranın yakalanması sırasında polis tarafından ele  
geçirilen silah ve propaganda video kasetlerine dayanmıştır. Hükümet, DGM önünde olduğu  
gibi Yargıtay önünde de bir avukat tarafından temsil edilen ilgilinin esasa bakan mahkemeler  
önünde oluşturulan kanıtlara ve ön soruşturma sırasında vermiş olduğu ifadelere itiraz edecek  
fırsatı olduğunu tespit etmektedir.  
AİHM, kanıtların yönetimi ilk başta iç hukuk kurallarının yetki alanına girdiğini ve ilke  
olarak kanıtlarla toplanan unsurları değerlendirmenin ulusal mahkemelerin görevi olduğunu  
hatırlatmaktadır. AİHS'nin AİHM'ye atfettiği görev, bütünü ele alınarak incelenen davanın  
kanıt unsurlarının, sunum şekli de buna dâhil olmak üzere, adil bir niteliğe bürünüp  
bürünmediğini araştırmaktan ibarettir (bkz, diğerleri arasında, Edwards-İngiltere, 16 Aralık  
1992 tarihli, A serisi 247-B no'lu karar). Bunun dışında, AİHM, AİHS'nin 6. maddesi bunu  
açık olarak belirtmese de, susma hakkı ve - onun bileşenlerinden biri olan - kendi  
suçlanmasına katkıda bulunmama hakkının genel olarak kabul edilen, bu maddeyle ele alman  
adil yargılanma kavramının içinde bulunan uluslararası kurallar olduklarım hatırlatmaktadır.  
12  
Bunların varlık nedeni, özellikle, sanığın makamlar tarafından bir usulsüz zorlamaya karşı  
korunmasıdır ve bu, hukuki hataları önler ve AİHS'nin 6. maddesinin amaçlarına ulaşmaya  
imkân verir (John Murray-îngiltere, 8 Şubat 1996 tarihli karar ve Funke-Fransa, 25 Şubat  
1993 tarihli, A serisi 256-A no'lu karar).  
J ''■  
Aynı şekilde, kendi suçlanmasına katkıda bulunmama hakkı bir ceza davasında  
suçlamanın argümantasyonunu, sanığın isteği hiçe sayılarak zorla veya baskılarla elde edilen  
kanıt  
unsurlarına  
başvurmadan  
temellendirmeye  
çalıştığım  
varsaymaktadır  
(Shannon-îngiltere, 6563/03 no'lu, 4 Ekim 2005 tarihli karar).  
AİHM, davada, başvuranın gözaltında iken yaklaşık on dört gün boyunca güvenlik  
güçleri tarafından, daha sonra tutulmasının sonunda savcı ve yardımcı hâkim tarafından  
sorgulandığını tespit etmektedir. Bu dönem boyunca, bir avukat yardımından faydalanmayan  
ilgili, kendisini suçlu duruma düşüren birçok beyanda bulunmuştur. Bu beyanlar daha sonra,  
diğerleri arasında, DGM'nin mahkûmiyet kararının gerekçeleri içinde kanıt unsurları  
olmuşlardır.  
AİHM, başvuranın gözaltında tutulmasının içinde gerçekleştiği koşulların AİHS'nin 3.  
maddesinin ihlal edilmesine yol açtığı sonucuna ulaştığını hatırlatmaktadır. AİHM'nin  
Jalloh-Almanya, 54810/00 no Tu, 11 Temmuz 2006 tarihli kararında belirttiği gibi, "bir ceza  
davası kapsamında AİHS'nin 3. maddesi ihmal edilerek toplanan kanıt unsurlarının  
kullanılması davanın hakkaniyetine ilişkin olarak ciddi sorular ortaya çıkarmaktadır". Bu  
bağlamda, Türk Hukuk Mevzuatının sorgulamalar sırasında elde edilen fakat hâkim önünde  
inkâr edilen itiraflara savunmanın perspektifleri açısından hiçbir belirleyici sonuç atfeder  
görünmediğini gözlemlemek uygundur (Hulki Güneş). AİHM, ceza hukukunda kanıtların  
kabul edilebilirliği sorusunu soyut olarak incelemek görevi olmasa da, davada, DGM'nin  
davanın esasına ilişkin incelemeye başlamadan evvel, ilkönce bu soru üzerinde görüş  
bildirmemesinin üzücü olduğuna karar vermektedir. Bu şekil bir ön incelemenin ulusal  
mahkemelerin aleyhte kanıtların elde edilmesi için kullanılan yasak yöntemleri  
cezalandırmalarına imkan vereceği açıktır (karşılaştırınız Hulki Güneş). Bu bağlamda, AİHM,  
dava boyunca, savunmanın, boş yere uyuşmazlık konusu itirafların ve ifadelerin doğruluğuna  
itiraz etmeye çalıştığını tespit etmektedir (bkz Örs ve diğerleri-rkiye, 46213/99 no Tu, 20  
Haziran 2006 tarihli karar).  
Öte yandan, AİHM, Hükümet uyuşmazlık konusu mahkûmiyetin bir demet kanıta  
dayandığını ileri sürdüğü zaman, Hükümeti takip edememektedir. AİHM, daha önce,  
başvuranın mahkûmiyetinin belirleyici şekilde baskı altında polise verdiğini ileri sürdüğü  
ifadelere dayanıp dayanmadığını araştırmanın gerekli olmadığı kanaatindedir. Ceza  
13  
mahkemelerince olayların ortaya konması işleminin bir bölümünün, başvuranın kötü  
muamelelere maruz kalmasının akabinde ve de bir avukat yardımı olmaksızın elde edilen  
beyanlarına dayandığını tespit etmek AİHM için yeterlidir (Örs ve diğerleri).  
AİHM, davada sunulan yargılama usulüne ilişkin garantilerin, sözde işkence altında,  
bir avukat yardımı olmaksızın ve başvuranın kendisini suçlandırmamak hakkı ihlal edilerek  
elde edilen itirafların kullanımını engelleyecek şekilde rol oynamadıkları görüşündedir.  
Yargıtay bu kusurlara çözüm getirmediği için, AİHM, uyuşmazlık konusu davada, AİHS'nin  
6. maddesiyle istenen sonuca ulaşılmadığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, AİHM, AİHS'nin  
6 §§ 1 ve 3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
AİHS'nin 6. maddesi bakımından ele alman diğer şikâyetlere ilişkin olarak, AİHM,  
ulusal mahkemeler önünde başvuran aleyhinde izlenen davayla ilgili şikâyetlerin başlıca  
bölümüne daha önce cevap verdiği kanaatindedir. Dolayısıyla AİHM, AİHS'nin 6. maddesine  
ilişkin davanın hakkaniyeti hakkındaki diğer şikâyetleri incelemenin gerekli olmadığına karar  
vermektedir.  
C. Davanın süresi  
AİHM, davanın, başvuranın yakalanmasıyla 29 Aralık 1992 tarihinde başladığım ve  
Yagıtaym karar günü olan 28 Kasım 2000 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir. Böylece,  
dava, iki duruşma için yaklaşık yedi sene ve on bir ay sürmüştür.  
Hükümet, davanın koşulları göz önüne alınınca, davanın süresinin makul olmadığının  
kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Hükümet, davanın karmaşıklığının ve başvuran  
aleyhindeki suç kanıtlarının niteliğinin altım çizmektedir. Uyuşmazlık konusu ceza davası  
uzun ve zahmetli incelemeler gerektirmişti. Buna ilaveten, ek iddianamenin akabinde ek  
incelemeler gerekmiştir. Sonunda, ulusal makamlara hiçbir eylemsizlik veya ihmal dönemi  
isnat edilemez.  
Başvuran, bu sava itiraz etmektedir.  
Bir davamn süresinin makul niteliği davanın koşullarına göre ve AİHM'nin içtihadının  
öngördüğü kriterler bakımından, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili  
makamların davranışına göre değerlendirilmektedir (bkz, diğerleri arasında, Pelissier ve  
Sassi-Fransa, 25444/94 no'lu karar).  
Bu ivedilik zorunluluğu, başvuran altı yıl dokuz aydan daha fazla süre boyunca tutuklu  
yargılandığından onun için özel bir önem taşımaktaydı (Kalachnikov-Rusya, 47095/99 no'lu  
karar). Kuşkusuz, başvuranın veya avukatının birçok duruşmaya katılmamış olması, davamn  
14  
biraz yavaşlamasına sebep olmaya elverişlidir. Bununla birlikte, başvuranın savunmasını  
sunduğu 12 Ağustos 1996 tarihiyle dosya hakkında görevli olan yeni savcının iddianamesini  
sunduğu 29 Ocak 1999 tarihi arasında dava önemli bir ilerleme kaydetmemiştir. DGM  
bünyesindeki hâkimlerin ardı ardına değişmeleri ve bazı tanıkların ifadelerinin beklenmesine  
ayrılan süre davayı hatırı sayılır şekilde yavaşlatmışlardır.  
AİHM, kendisine sunulan bütün verileri inceledikten sonra ve konuyla ilgili içtihadını  
göz önüne alarak, olayda, uyuşmazlık konusu davanın süresinin aşırı olduğu ve "makul süre"  
yükümlülüğünü yerine getirmediği kanaatindedir.  
Bu nedenle, AİHS'nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.  
V.  
AĠHS'NĠN 41. MADDESĠNĠN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Zarar  
Başvuran, maddi zarar adı altında 150 000 Euro ve manevi zarar için de aynı miktarı  
talep etmektedir.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
AİHM, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada AİHS'nin 3. maddesine zıt  
muamelelerle ve AİHS'nin 6 §§ 1 ve 3 d) maddesiyle garanti altına alman hakkının ihlal  
edilmesiyle mağdur olduğu sonucuna vardığım hatırlatmaktadır. AİHM, eğer ilgili AİHS'nin  
6. maddesinin öngördüğü garantilerden yararlansaydı davanın sonucunun ne olacağı hakkında  
düşünemeyeceğini kabul ederek, başvuranın gerçek şansları yitirmeye maruz kaldığını  
düşünmenin mantıksız olmadığı kanaatindedir (bkz, diğer birçokları arasından, Hulki Güneş).  
Bu duruma, mevcut kararda bulunan ihlal tespitlerinin çare bulmaya yeterli olmadıkları bir  
manevi zarar eklenmektedir. AİHM, AİHS'nin 41. maddesinin öngördüğü gibi hakkaniyetle  
karar vererek, bütün zararlar için 20.000 Euro ödenmesine karar vermektedir.  
Bunun dışında, AİHM için, davadaki gibi, bir kişi AİHS'nin zorunlu kıldığı bağımsızlık  
ve tarafsızlık koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından mahkûm edildiği zaman,  
ilgililerin talebi üzerine, yeni bir dava veya davanın yeniden açılması ilke olarak tespit edilen  
ihlali telafi etmek için uygun bir yoldur (Öcalan).  
B. Masraf ve harcamalar  
15  
Başvuran, miktarlarını belirtmeksizin, AİHS'nin organları önünde üstlenilen masraf ve  
harcamaların geri ödenmesini talep etmektedir.  
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.  
AİHM, başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHS'nin organları önünde yapılan  
harcamalara ilişkin olarak hiçbir belge sunmadığını tespit etmektedir. Bununla birlikte,  
AİHM, kendi önünde bir avukat tarafından temsil edilen başvuranın, muhakkak, bazı  
masraflar yapmış olduğu görüşündedir. AİHM, davanın koşullarını göz önünde bulundurarak,  
başvurana bu ad altında, Avrupa Konseyinden adli yardım adı altında alman 715 EuroTuk  
miktar düşülmek üzere, 2.000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU NEDENLERLE, AĠHM, OYBĠRLĠĞĠYLE,  
1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Başvuran, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığı için AİHS'nin  
6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;  
5. Başvuran, adil yargılanmadan faydalanmadığı için, AİHS'nin 6 § 3 maddesiyle ilintili  
olarak AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. Davanın hakkaniyetine ilişkin AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunarak yapılan  
şikayetleri incelemeye gerek olmadığına;  
7. Ceza davasının süresine ilişkin olarak AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;  
8. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet tarafından başvurana:  
i. Bütün zararlar için 20.000 Euro (yirmi bin Euro);  
ii. Avrupa Konseyinden adli yardım adı altında alman 715 EuroTuk  
miktar düşülmek üzere masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki bin  
Euro);  
16  
iii. Sözkonusu miktarların, yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf  
tutulmasına;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'mn o dönem için geçerli olan  
faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
9. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve  
3 maddesine uygun olarak 17 Ekim 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
(
17