Denetim yetkisini kullanırken AİHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu
söylemlerin muhtevası ve yayınlandıkları bağlam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.
Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meşru hedeflerle orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi
haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup
olmadığını belirlemek AİHM’nin görevidir. Bu maksatla AİHM, ulusal makamların sözkonusu
olayları makul bir şekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun
kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.
Bunu yaparken AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri
kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiş olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır.
Dini inanç ve görüşler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına başkalarına karşı gereksiz
tarzda hakaretamiz, dolayısıyla başkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün
olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).
Bununla birlikte hoşgörüsüzlüğe dayalı nefreti haklı göstermeye, desteklemeye, teşvik etmeye
ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik
toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koşul’ ‘kısıtlama’ ya
da ‘cezaların’ izlenen meşru amaçla orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).
Tüm bu olgular ışığında AİHM, başvuranın, 17 Ağustos 1999 depreminin ertesinde
yüksek tirajlı bir günlük gazetede yayımlanan birçok makalesi nedeniyle mahkûm olduğunu
tespit etmektedir. AİHM, başvuranın – kendisiyle birlikte suçlanan diğer meslektaşları gibi -
aynı temayı günlerce işlediğini ve hatta bazı günler hem kendi imzasını ve hem de takma
adını kullanarak iki makale yazdığını gözlemlemektedir. Başvuran yazılarında, depremin
gelişini hazırlayan bazı siyasi, dini ve manevi koşullarla ilgili düşüncelerini Kur’an ayetleriyle
destekleyerek aktarmaktadır. Başvurana göre, hükümetin üniversitelerde türban takılmasını
yasaklayan, Kur’an kurslarının kapatılmasını ve bazı subayların irticai faaliyetlerde
bulunduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmasını öngören ve halk arasında « 28 Şubat
süreci » olarak bilinen bu önlemleri alması ile depremin meydana gelişi arasında açık bir
bağlantı bulunmaktadır. Depremin diğer bir sebebi ise, yine başvurana göre, yukarıda bahsi
geçen ve « başörtüsü ve deprem » ve « öyle bir musibetten çekininiz ki » başlıklı
makalelerinde vurguladığı gibi bir kesim halkın benimsediği yaşam ve giyim tarzıdır.
AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerinde depremi, bir kesim Türk halkının da inandığı
gibi ruhani bir olay olarak tanımladığını gözlemlemektedir. Başvuranın güncel olaylar
hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için depremi bir fırsat olarak gördüğü ve bunu « ilahi
gücün cezası » olarak nitelendirdiği anlaşılmaktadır. AİHM, başvuranın kendi yorumları da
dahil olmak üzere ihtilaflı makalelerde işlenen konu ve olguların kamu menfaatini ilgilendiren
hususlar olduğunun altını çizmektedir.
AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerde işlediği konuların iki farklı eleştiri üzerine
kurgulandığını ve bunlardan birincisinin daha genel anlamda siyasi ve dini içerikli olduğunu
ve özellikle « 28 Şubat süreci » kapsamında aldığı önlemler nedeniyle hükümete karşı
yönlendirildiğini tespit etmektedir. İkinci eleştiri ise, daha ziyade sosyal ve manevi içerikli
olup, başvuranın bazı mekânlardan çıkmayan, eğlenceyi seven veya belirli bir giyim tarzını
benimseyen ve de « dindar olmayan kesim » diye adlandırılan bir grup insanın yaşam tarzıyla
ilgili düşüncelerini aktarmaktadır.
AİHM ayrıca, başvuran tarafından hükümete ve sıradan vatandaşlara karşı yöneltilen bu iki
farklı eleştirinin potansiyel etkilerinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
6