AVR UPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
MEHMET CEV HER İLHAN - TÜRKİYE DAV ASI  
(Başvuru no: 15719/03 )  
KARARIN ÖZET ÇEV İRİSİ  
STRAZBURG  
13 Ocak 2009  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
___________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları  
Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme‟yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı, AKGYna atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USUL  
T.C. vatandaşı Mehmet Cevher İlhan (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 1  
Nisan 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin  
Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan  
15719/03 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara barosu avukatlarından  
M.A. Aslan tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1954 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran olayların meydana  
geldiği dönemde Türkiye’de ve yurtdışındaki çeşitli ülkelerde yayımlanan Yeni Asya  
gazetesinin Ankara temsilcisiydi.  
17 Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye’nin kuzey-batısında meydana gelen şiddetli bir deprem  
on binlerce kişinin ölümüne neden olmuştur.  
Başvuranın, sırasıyla Af ve Deprem Dersi, Zelzele Sualleri, Derin Deprem, Enkaz ve  
Pişkinlik, İnadına Gaflet, Bîzar Devlet, Maneviyati İhmal, Başörtüsü ve Deprem, Öyle bir  
musibetten çekininiz ki... başlıklı dokuz makalesi 19, 20, 23,25 Ağustos ve 10, 16 Eylül 1999  
tarihlerinde Yeni Asya gazetesinde yayımlanmıştır.  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, 7 Aralık 1999 tarihli iddianamesinde Türk  
Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak başvuranla birlikte, iki din adamı  
ve Yeni Asya gazetesi yazarlarından oluşan on iki kişiyi halkın dini inançlarını kullanarak kin  
ve düşmanlığa teşvik etmekle suçlamıştır. Felaketin, islami ahlakın dejenerasyona uğratılması  
ve hükümetin Müslümanlar aleyhine aldığı tavıra karşı ilahi gücün verdiği bir ceza olarak  
niteleyen tüm bu söylem ve makaleler, 17 Ağustos depreminden sonra dile getirilmiş ve  
yayımlanmıştır.  
İddia makamına göre başvuran, halkın bir kesimini ülkenin kuzey batısını yerle bir eden  
depremin müsebbibi olmakla suçlayarak halkı bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler  
olmak üzere ikiye bölmeyi ve bu iki kesim arasında düşmanlık yaratmayı amaçlamıştır. Savcı,  
Yargıtay’ın konuyla ilgili içtihadında, bu tür söylemlerin dini inançları kuvvetli olan halkın  
psikolojisini ciddi şekilde bozduğunu ve mantıklı ve akılcı düşünmesini zayıflattığını tespit  
ettiğini anımsatmıştır. Savcı, bir gösteri sırasında türbanlı öğrencilerin taşıdığı ve üzerinde  
« (Richter ölçeğine göre) 7.4, size yetmedi mi ? » yazan pankartları buna örnek olarak  
göstermektedir.  
Başvuran, 26 Ocak ve 31 Mayıs 2000 tarihlerinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne  
sunduğu layihalarında, bu dava dosyasında Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine göre suç  
teşkil eden unsurların oluşmadığını ileri sürmüş ve iddianamede yer alan bölümlerin  
söylemlerinin gerçek amacını yansıtmadığını ve bu bölümler üzerinden genel bir  
değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca başvuran,  
demokrasilerde, hiçbir kurum, fikir ve düşüncenin, aşırı da olsa eleştiriden masun olmadığını,  
2
kendisinin yazar olarak halkı ilgilendiren konularda yorum yapmasının çok doğal olduğunu  
ileri sürmektedir.  
11 Mart 2002 tarihli kararında DGM, yukarıda belirtilen bazı makalelerin yazarı olması  
dolayısıyla başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrası gereğince, iki yıl bir  
ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yine aynı mahkeme, diğer dört makaleyle ilgili olarak  
kabul edilebilir eleştiri sınırında kaldıkları gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Karar  
gerekçesinde DGM, başvuranın söylemlerinde Ceza Kanunu’nun 312. maddesi anlamında  
nefrete teşvik bulunduğunu ve kendisinin bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler olmak  
üzere halkı ikiye bölmeyi amaçladığını bildirmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göre  
başvuran, özellikle halk arasında düşmanlığı teşvik etmiş ve hükümetin radikal islamcı  
hareketlerle mücadele kapsamında ve laiklik ilkesini korumak amacıyla aldığı önlemlerin 17  
Ağustos 1999 depreminin yegâne sebebi olduğunu okurlarına aşılamak ve Marmara  
Bölgesi’nde on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu felaketin ilahi gücün verdiği bir ceza  
niteliği taşıdığına onları inandırmak istemiştir.  
Başvuran, 14 Haziran 2002 tarihinde kararı temyiz etmiştir.  
2 Ekim 2002 tarihinde, Yargıtay bu başvuruyu reddetmiş ve dolayısıyla ilk derece  
mahkemesinin verdiği kararı tüm hükümleriyle birlikte onamıştır.  
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi 14 Ocak 2005 tarihinde verdiği kararda, eski Ceza  
Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 402. maddesi gereğince geriye kalan cezasının yasalarda  
yapılacak reformlara uygun olarak yeniden hesaplanması için başvuranın mahkumiyetini  
ertelemiştir.  
Aynı mahkeme, 13 Aralık 2005 tarihli ek kararıyla, başvurana verilen cezayı 1 Haziran  
2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Ceza Kanunu’nun 216. ve 218. maddelerine  
uygun olarak bir yıl üç ay on sekiz gün hapis cezasına indirmiştir.  
Başvuran, bu son kararı da temyiz mahkemesine götürmüştür.  
Dosyada yer alan bilgilere göre, söz konusu karar alındığı tarihte Yargıtay önüne getirilen  
davayı henüz sonuçlandırmamış olup, başvuran yine o tarihte ilk mahkûmiyeti kapsamında  
verilen hapis cezasının sadece iki gününü tamamlamıştır.  
HUKUK  
I. ANLAŞMAZLIĞIN KONUSU HAKKINDA  
Başvuran, siyasi görüşü nedeniyle ayrımcılığa uğradığını ve ceza mahkemesi tarafından  
mahkûm edilmek suretiyle düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran AİHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 9. ve 10. maddelerine atıfta bulunmakta,  
ancak 14. maddeyle olan bağlantıya açıklık getirmemektedir.  
AİHM, başvuranın anlattıklarını ve davanın oluşma koşullarını dikkate alarak, bu şikâyetin  
sadece AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelemesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır.  
Başvuran, Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde muğlak ifadeler bulunduğunu ve dolayısıyla  
AİHS’nin 7. maddesinde öngörülen zorunlulukları karşılamadığını öne sürmektedir. AİHM,  
3
bu şikâyetin daha ziyade AİHS’nin 10. maddesi bağlamında müdahalenin öngörülebilir olup  
olmadığı yönünden incelenmesi gerektiği kanaatindedir.  
Başvuran, AİHS’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak, ulusal mahkemelerin delilleri  
gerektiği  
gibi  
değerlendirmediklerini  
ve  
verdikleri  
kararların  
yeterince  
gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.  
II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN  
1. AİHS’nin 6. maddesi  
AİHM, şikâyetleri AİHS’nin 6. maddesi bakımından incelemiş ve mevcut dava dosyasında  
yeralan unsurların daha önce benzer şikâyetler için verilen kararlardan farklı bir karar  
verilmesini gerektirecek herhangi bir özellik taşımadığı kanaatine varmıştır. Yerleşik  
içtihadına atıfta bulunan AİHM, bu şikâyetleri dayanaktan yoksun bularak, AİHS’nin 35.  
maddesinin 3. ve 4. fıkraları gereğince kabuledilemez ilan etmektedir (delillerin gerektiği gibi  
değerlendirilmediği yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, diğerleri arasından, Gürcistan  
aleyhine Omar Kérétchachvili davası (karar), no 5667/02, 2 Mayıs 2006 ; kararların yeterli bir  
gerekçeye dayandırılmadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, İspanya aleyhine  
García Ruiz davası [GC], no 30544/96, prg. 26-29, CEDH 1999-I ; yine bakınız Türkiye  
aleyhine Kutlular davası, no 73715/01, prg. 31, 29 Nisan 2008).  
2. AİHS’nin 10. maddesi  
AİHM, bu şikâyetin AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında mesnetsiz olmadığını  
tespit etmekte ve başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını  
vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
III. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, kendisinin Yeni Asya’da yayımlanan makaleleri yazan gazeteci olduğu için ceza  
mahkemesi tarafından mahkûm edilmek suretiyle, AİHS’nin 10. maddesi anlamında ifade  
özgürlüğü hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.  
AİHM, başvuranın AİHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla koruma altına alınan ifade  
özgürlüğü hakkının bu ihtilaflı müdahale yüzünden engellendiği konusunda taraflar arasında  
bir ihtilaf bulunmadığını vurgulamaktadır.  
Başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun muğlak ifadeler içeren 312. maddesinin keyfi kararlar  
verilmesine müsait olduğunu ileri sürmektedir.  
AİHM, suçun işlendiği dönemde yürürlükte olan versiyonuyla muğlak ifadeler içerdiği  
söylenen bu maddenin, başvuranın konuyla ilgili davranışlarını, gerektiğinde avukat yardımı  
da alarak düzenlemesine imkan sağlayacak kadar açık olduğu ve dolayısıyla öngörülebilirlik  
şartının yerine geldiği kanaatindedir. AİHM’nin görüşüne göre, başvuranın AİHS’nin 10.  
maddesi bağlamındaki hakkına yapılan müdahale yasayla öngörülmüştür.  
Diğer taraftan AİHM, söz konusu müdahalenin, AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında  
öngörülen kamu düzeninin sağlanması ve/veya başkalarının haklarının korunması gibi meşru  
amaçlardan birini gözettiğini gözlemlemektedir.  
4
AİHM bu durumda, müdahalenin « demokratik bir toplumda » gerekli olup olmadığı  
konusunda bir ihtilaf bulunduğunu tespit etmektedir (benzer bir metin örneği için bakınız,  
Türkiye aleyhine Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş. davası, no 6587/03, 27 Kasım  
2007, ve Türkiye aleyhine Kutlular davası, ilgili bölüm).  
Bu konuyla ilgili olarak başvuran, ifadelerinin din propagandası olduğunu kabul etse de,  
halkı şiddete teşvik ettiği suçlamalarını reddetmektedir. Başvurana göre, ihtilaflı makalelerin  
tamamı ele aldığında, halkın bir kesimini dini inançlarına dayanarak diğerine karşı kışkırtan  
herhangi bir unsur bulunmadığı görülmektedir. Başvuran ayrıca, hiç kimsenin bu makaleler  
yüzünden tahrik olmadığını ve kamu düzenini bozacak herhangi bir şiddet olayının vuku  
bulmadığını vurgulamaktadır.  
Başvuran, AİHM’ye sunduğu görüşlerine Kur’an, Tevrat ve İncil’den alıntılar eklemiş ve  
Hükümetin savlarının kabul edilmesi halinde bu kutsal kitapların toplatılıp yok edilmesi  
gerektiğini ifade etmiştir.  
Başvuran son olarak, buna benzer söylemlerin bazı kişiler tarafından birçok kez  
kamuoyuna açıklandığını, Diyanet İşleri Başkanı’nın bile depremin takdiri ilahi olduğunu  
söylediğini, bu kişilerin cezalandırılmadığını ileri sürmektedir.  
Hükümet, ihtilaflı makalelerin yayımlanma koşullarına dikkat çekerek: on binlerce kişinin  
ölümüyle sonuçlanan bir felaketin ertesinde barışı ve kamu düzenini sarsacak duygusal  
yoğunluğun olduğu bir ortam sözkonusuydu. Halk özellikle deprem nedeniyle insan kaybının  
ve maddi hasarın vehameti karşısında çok etkilenmiş ve sorumluları ortaya çıkarma eğilimine  
girmiştir. Hükümete göre, başvuranın söylemlerinin etkisi bu özel durum karşısında daha da  
fazla olmuştur.  
Hükümet, bu nedenle başvurana verilen cezanın zorunlu bir sosyal ihtiyaç olduğu  
kanaatindedir.  
Hükümet son olarak, mevcut davadaki müdahalenin amaçlanan meşru hedefler ile orantılı  
olduğu kanaatindedir.  
AİHM, bu konuyla ilgili olarak içtihadında ortaya çıkan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır  
(bakınız, diğerleri arasında, Birleşik Krallık aleyhine Handyside davası, 7 Aralık 1976 tarihli  
karar, seri A no 24, sayfa 23, prg. 49 ; Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı davası ilgili  
bölüm, prg. 25-29, Türkiye aleyhine Gündüz davası, no 35071/97, prg. 40, CEDH 2003-XI ;  
Fransa aleyhine Giniewski davası, no 64016/00, prg. 44 ve 52, CEDH 2006-...).  
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin  
ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHS’nin 10. maddesinin 2.  
fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya  
önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici  
bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,  
hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.  
AİHS’nin 10/2 maddesi bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’ varlığı  
kastedilmektedir. İfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin ‘zorunluluğu’  
ikna edici surette ortaya konulmalıdır.  
5
Denetim yetkisini kullanırken AİHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu  
söylemlerin muhtevası ve yayınlandıkları bağlam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.  
Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meşru hedeflerle orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi  
haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup  
olmadığını belirlemek AİHM’nin görevidir. Bu maksatla AİHM, ulusal makamların sözkonusu  
olayları makul bir şekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun  
kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.  
Bunu yaparken AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri  
kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiş olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır.  
Dini inanç ve görüşler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına başkalarına karşı gereksiz  
tarzda hakaretamiz, dolayısıyla başkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün  
olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).  
Bununla birlikte hoşgörüsüzlüğe dayalı nefreti haklı göstermeye, desteklemeye, teşvik etmeye  
ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik  
toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koşul’ ‘kısıtlama’ ya  
da ‘cezaların’ izlenen meşru amaçla orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).  
Tüm bu olgular ışığında AİHM, başvuranın, 17 Ağustos 1999 depreminin ertesinde  
yüksek tirajlı bir günlük gazetede yayımlanan birçok makalesi nedeniyle mahkûm olduğunu  
tespit etmektedir. AİHM, başvuranın – kendisiyle birlikte suçlanan diğer meslektaşları gibi -  
aynı temayı günlerce işlediğini ve hatta bazı günler hem kendi imzasını ve hem de takma  
adını kullanarak iki makale yazdığını gözlemlemektedir. Başvuran yazılarında, depremin  
gelişini hazırlayan bazı siyasi, dini ve manevi koşullarla ilgili düşüncelerini Kur’an ayetleriyle  
destekleyerek aktarmaktadır. Başvurana göre, hükümetin üniversitelerde türban takılmasını  
yasaklayan, Kur’an kurslarının kapatılmasını ve bazı subayların irticai faaliyetlerde  
bulunduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmasını öngören ve halk arasında « 28 Şubat  
süreci » olarak bilinen bu önlemleri alması ile depremin meydana gelişi arasında açık bir  
bağlantı bulunmaktadır. Depremin diğer bir sebebi ise, yine başvurana göre, yukarıda bahsi  
geçen ve « başörtüsü ve deprem » ve « öyle bir musibetten çekininiz ki » başlıklı  
makalelerinde vurguladığı gibi bir kesim halkın benimsediği yaşam ve giyim tarzıdır.  
AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerinde depremi, bir kesim Türk halkının da inandığı  
gibi ruhani bir olay olarak tanımladığını gözlemlemektedir. Başvuranın güncel olaylar  
hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için depremi bir fırsat olarak gördüğü ve bunu « ilahi  
gücün cezası » olarak nitelendirdiği anlaşılmaktadır. AİHM, başvuranın kendi yorumları da  
dahil olmak üzere ihtilaflı makalelerde işlenen konu ve olguların kamu menfaatini ilgilendiren  
hususlar olduğunun altını çizmektedir.  
AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerde işlediği konuların iki farklı eleştiri üzerine  
kurgulandığını ve bunlardan birincisinin daha genel anlamda siyasi ve dini içerikli olduğunu  
ve özellikle « 28 Şubat süreci » kapsamında aldığı önlemler nedeniyle hükümete karşı  
yönlendirildiğini tespit etmektedir. İkinci eleştiri ise, daha ziyade sosyal ve manevi içerikli  
olup, başvuranın bazı mekânlardan çıkmayan, eğlenceyi seven veya belirli bir giyim tarzını  
benimseyen ve de « dindar olmayan kesim » diye adlandırılan bir grup insanın yaşam tarzıyla  
ilgili düşüncelerini aktarmaktadır.  
AİHM ayrıca, başvuran tarafından hükümete ve sıradan vatandaşlara karşı yöneltilen bu iki  
farklı eleştirinin potansiyel etkilerinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiği kanaatindedir.  
6
AİHM, yazarın bu dava dilekçesinin konusunu oluşturan dört makalesindeki söylemlerinin  
kendi inanç ve düşüncelerine katılmayan insanlar için onur kırıcı ve rahatsız edici olmasına  
rağmen, söz konusu söylemin bütün olarak değerlendirildiğinde, belirli bir kesime karşı derin  
bir kin duygusu uyandıracak ve şiddet uygulamaya teşvik edecek belirgin bir unsur  
taşımadığını gözlemlemektedir (bakınız, mutatis mutandis, Nur Radyo ve Televizyon  
Yayıncılığı, ibidem ; Kutlular, ilgili bölüm, prg. 49; bakınız, a contrario, Sürek (no 1) [GC],  
no 26682/95, prg. 62, CEDH 1999-IV).  
Bununla birlikte AİHM, « Öyle bir musibetten çekininiz ki » başlıklı makalesinde  
başvuranın, bir yandan türban takan kadınları yüceltirken, diğer yandan aynı halkın türban  
takmayan ve kendi deyimiyle « kendilerini acınacak halde teşhir eden » kadınlarından oluşan  
diğer kesimine dine hoşgörülü yaklaşmadıkları gerekçesiyle nefret aşıladığını tespit  
etmektedir.  
AİHM, bu söylemlerdeki içerik ve sert üslubun daha sakin bir sosyal ortamda göreceli bir  
etkisi olabilecekse de, büyük bir felaketin hemen akabinde, ayrımcı ve toplumsal barışı tehdit  
edici bir manası olduğunun inkar edilemeyeceği görüşündedir (bakınız, mutatis mutandis,  
Sürek (no 1), ibidem ; a contrario Kutlular, ibidem).  
Bu unsurlar çerçevesinde AİHM, mevcut davanın koşullarında, başvuranın ifade özgürlüğü  
hakkına yapılan müdahalenin zorunlu bir sosyal ihtiyaçtan kaynaklandığı sonucuna  
varmaktadır.  
Öte yandan, AİHM, müdahalenin orantılı olup olmadığını tespit ederken başvurana verilen  
cezanın tür ve ağırlığının dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. AİHM bu konuyla ilgili  
olarak, ihtilaflı beş makalenin tamamı için başvuranın iki yıl bir ay hapis cezasına  
çarptırıldığını, ancak sadece iki gün hapis yattığını anımsatmaktadır.  
AİHM, ceza kanunundaki değişiklikler sonrasında başvuranın dosyasının yeniden  
açıldığını ve davanın Yargıtay’da henüz karara bağlanmadığını gözlemlemektedir. AİHM,  
müdahaleye ilişkin incelemesini dosyada yer alan unsurlarla sınırlı tutacağını, bu çerçevede 2  
Ekim 2002 tarihli nihai kararı esas alacağını ve Yargıtay’da halen derdest olan dava hakkında  
yorum yapmayacağını bildirmektedir (bu yargılamanın mağdurun sıfatı üzerindeki potansiyel  
etkisi için, bakınız Kutlular, ilgili bölüm, prg. 51). AİHM, özellikle verilen hapis cezasının  
ağırlığına vurgu yapmaktadır.  
İhtilaflı müdahalenin amaçlanan hedeflerle makul bir şekilde orantılı olmaması nedeniyle,  
« demokratik toplumda gerekli » olduğu söylenemez. Bu itibarla AİHM, AİHS’nin 10.  
maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran 50.000 Euro maddi tazminat ve 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.  
Bu taleplerini desteklemek bakımından iki gün hapis yattığını ve iç hukukta yedi yıl süren  
davada sekiz avukat için avukatlık ücreti ödediğini ileri sürmektedir. Başvuran ekte avukatı  
ile imzaladığı ve buna güre AİHM’nin kararını müteakip avukatına 3.500 Euro ödeme  
yapması gerektiğini gösterir sözleşmeyi sunmaktadır.  
7
Hükümet bu taleplerin belirsiz ve her halükarda ispat edilmemiş olduğunu belirtmektedir.  
AİHM tespit edilen ihlal kararı ile öne sürülen maddi tazminat arasında hiçbir illiyet bağı  
kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık ekte sunulan avukatlık sözleşmesini  
ve yargılama giderlerini incelemeye alacaktır.  
AİHM başvuranın tespit edilen ihlal nedeniyle belirli bir sıkıntı çektiğinin inkâr  
edilemeyeceğini belirterek başvurana manevi tazminat olarak 1.000 Euro ödenmesini  
kararlaştırmaktadır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için avukatı ile imzalamış  
olduğu sözleşmeyi sunmaktadır.  
Hükümet bu talebi aşırı olarak nitelendirmektedir.  
AİHM içtihadına göre, bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini  
ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda ortaya konduğu sürece elde edebilir. Mevcut  
başvuruda mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen kıstaslar ışığında AİHM nezdinde  
yapılan yargı giderlerinin karşılığı olarak başvurana 1000 Euro ödenmesini uygun  
görmektedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 10. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilebilir, bunun dışındaki şikayetlerin  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından başvurana:  
i.  
manevi tazminat olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine;  
ii.  
yargılama masraf ve giderleri için 1.000 (bin) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
8
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
9