metin bir bütün olarak ele alındığında kin ve düşmanlığa tahrik ettiği söylenemez. Mahkeme, makalenin
bu şekilde yorumlanabilecek bölümleri üzerinde dikkatle durmuştur. Ancak Mahkemeye göre, "savaş",
"düşman" veya "silahlı müdahalelin yasadışılığı" gibi ifadeler, Türkiye'nin güneydoğusundaki resmi
politikaya karşı olanların psikolojisini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, makale, güneydoğudaki
ihtilafın taraflarının çıkarları değerlendirmesi için kamuoyunun yararlanabileceği bir bilgi kaynağıdır
(Bkz, Sürek ve Özdemir Kararı, 8,7,1999, §61).
AİHM, sözkonusu makalenin, uluslararası bir konferans sırasında yapılan sunuşların bir
derlemesi olan bir kitapta yayınlandığını belirtmektedir. Katılımcıların " Kürtler: Kültürel Kimlik ve
İnsan Hakları" konusunda değişik fikirleri olabilir. Makalenin sahibi de bu uluslar arası konferans
çerçevesinde kendi görüşünü belirtmektedir ve bu sunuş çok geniş bir kitleye ulaşmadığından "ulusal
güvenlik", "kamu düzeni" ya da "toprak bütünlüğü" üzerinde bir etkisinin olması ihtimali çok sınırlıdır.
Bu makalenin bazı bölümleri silahlı mücadeleyi övüyor olsa bile mahkemeye göre bu durum
isyana davetten ziyade mevcut politik ortamdaki çaresizliğin bir ifadesidir. Ayrıca kitabın yayıncısı
olan başvuran, uluslararası bir konferans sırasında yapılan sunuşları yayınlamıştır ve bu kitabın da,
ilgilinin serbest bırakılmasıyla sonuçlanan başvuranın DGM'deki ilk yargılamasında olduğu gibi, bir
bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
AİHM elbette ki, yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana bölgenin büyük bir çoğunluğunda
olağanüstü hal ilan edilmesini gerektiren, çok ciddi can kayıplarına yol açan, güvenlik kuvvetleri ile
PKK elemanları arasında ciddi olayların meydana geldiği bölgedeki güvenlik durumunu etkileyecek
sözler ve eylemler konusunda otoritelerin endişesinin bilincindedir (bakınız yukarıda anılan Zana
kararı, s. 2539, 10-11. Maddeler). Ancak, sözkonusu davada yerel otoritelerin, ifade özgürlüğü ve her
ne kadar kendileri açısından kabul edilemez olsa da, Türkiye'nin güneydoğusundaki durumun farklı bir
bakış açısından bildirilmesiyle ilgili kamu haklarını yeterli ölçüde dikkate almadığı anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki hususlar dikkate alınarak, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin ve kendisine verilen
cezanın amaçlanan hedefler açısından orantısız olduğuna ve bu bağlamda "demokratik bir toplumda
gerekli" olmadığına karar vermiştir. Bu durumda AİHS'nin 10. maddesinin ihlali söz konusudur.
III. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, kendisini iki kez mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bünyesinde
asker kökenli bir hakim bulunduğu gerekçesiyle, davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından
dinlenmediğinden şikayetçidir. Bu konuda AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur.
Hükümet, Türk Anayasasının ilgili maddelerine atıfta bulunarak, esas ve vekil üyeleri arasında
askerlerin de yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olağanüstü mahkemeler olmadığını, devlet
bütünlüğünü tehdit eden suçlarla ilgili yargılamanın yapıldığı mahkemeler olduğunu belirtmiştir. Dört
yıl süre ile görevlendirilen askeri hakimler, Anayasaya göre sivil hakimlerle aynı bağımsızlık ve
tarafsızlığa sahiptirler.
Üstelik, Hükümet'e göre, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, incelenen
davalarda yalnızca hukuk sorularının değil, aynı zamanda esas bakımından soruların da yer aldığı,
Yargıtay huzurunda temyiz konusu olabilir. Başvuran tarafından sunulan deliller, yalnız kötü
oluşturulmuş değil aynı zamanda konudan da yoksundur, çünkü başvuranın huzurunda yargılandığı ve
bağımsızlığını ve tarafsızlığım hiçbir zaman kabul etmediği birinci dereceli mahkemesi tarafından
verilen karar, 24 Şubat 1996 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.
Başvuran, Hükümet'in iddialarına itiraz etmiştir. 9 Haziran 1998 tarihli İncal kararma dayanarak,
bu mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığına dair şikayetini yinelemiştir. Diğer taraftan başvuran,
Yargıtay'ın yetkisinin "hukuk" konusuyla kısıtlı olduğunu ve I Iükümetin iddialarının temelden yoksun
olduğunu iddia etmiştir.