AİHM’nin yerleşik içtihadına atıfta bulunan Hükümet başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik
yapılan müdahalenin AİHS’nin 10. maddesi uyarınca meşru olduğu sonucuna varmaktadır.
Başvuran Hükümetin iddialarına karşı çıkmakta ve müdahalenin demokratik bir toplumda
gereklilik arz etmediğini savunmaktadır.
AİHM, AİHS’nin 10/2 maddesinin siyasi konularda veya kamu menfaatlerine yönelik
sorunlar alanında ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına cevaz vermediğini hatırlatır (Bkz.
Wingrove-Birleşik Krallık kararı 25 Kasım 1996). Hükümete yönelik eleştiri sözkonusu
olduğunda, kabul edilebilir eleştiri sınırı sade vatandaşa ve hatta bir politikacıya yönelik kabul
edilebilecek eleştiri sınırından daha geniştir. (Bkz. Incal-Türkiye kararı, 9 Haziran 1998). Son
olarak ihtilaf konusu görüşler bir kişiye, Devletin bir görevlisine veya halkın bir bölümüne
karşı şiddet kullanımını teşvik ettiğinde, ulusal yetkililer ifade özgürlüğüne karşı bir
müdahalenin gerekli olup olmadığı hususunu incelerken daha geniş bir takdir yetkisinden
yararlanmaktadırlar (Bkz. Sürek-Türkiye kararı (no1), no: 26682/95).
AİHM ayrıca kin içerikli, şiddeti öven veya teşvik eden konuşmaların hoşgörü anlayışı ile
temel hukuki değerlerle ve AİHS’nin önsözünde dile getirilen barış kavramı ile
bağdaşmasının mümkün olamayacağını hatırlatmak durumundadır (Bkz. Gündüz-Türkiye
kararı no: 59745/00).
Başvuran olayların meydana geldiği dönemde siyasi bir partinin yöneticilerinden biriydi.
Bahse konu konuşmasında, ayrılıkçı silahlı hareketin düzenli olarak şiddet eylemlerine
başvurduğu bir bölgede Hükümetin aldığı tedbirleri eleştirmekteydi. . Başvuran bu
konuşmasında yetkililerin Türkiye’nin güneydoğusundaki eylemlerini kınamakta ve özgürlük
savaşçılarını bombalar altında ölürken seyretmeye hazırlanmakla suçlamaktaydı. Ayrıca, Türk
vatandaşlarını bu şekilde tanımladığı durum karşısındaki pasiflikleri nedeniyle eleştirmekte
ve bu çerçevede «Kürtler öldürülürken Türkler parmaklarını kımıldatmadan duruyorsa, yarın
olacağı söyleyim size, Türkler öldürülürken Kürtler bişey yapamaz halde olacaklardır» gibi
kışkırtıcı ifadeler kullanmaktadır.
AİHM, başvuranın konuşmasında yetkililer tarafından alınacak tedbirler karşısında
başvurulacak yönteme ilişkin kullandığı ifadelerde bilinçli bir muğlâklık olduğunu not
etmektedir. Bir yandan siyasi eylem çağrısı yaparken diğer yandan Türkiye’nin
güneydoğusundaki Türk ordusunu «işgalci» olarak tanımlayarak silahlı mücadeleyi bir ölçüde
takdir etmektedir. Sonuç olarak, eylem yöntemi olarak açıkça şiddet ve güç kullanımı
çağrısında bulunmamışsa da şiddete başvurmaya karşı olduğunu açıkça belirtmemiştir.
Bu koşullarda bir siyasetçi tarafından yapılan konuşmanın ülkede sivil barışı tehlikeye
sokabileceği cihetle, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin, devletlerin ifade özgürlüğü
konusundaki sınırlı takdir hakkı çerçevesinde bile gayet makul olarak “ciddi bir sosyal
ihtiyaca” cevap verdiğini kabul edilebilir. Yetkililerin başvuranın mahkumiyetine ilişkin
gerekçeleri «ilgili ve yeterlidir».
AİHM, müdahalenin orantılılığını ölçebilmek için verilen cezanın niteliğinin ve ağırlığının da
dikkate alınması gerektiğini belirtir. AİHM bu bağlamda başvuranın olayların meydana
geldiği dönemde ilk derece mahkemesi tarafından bir yıl bir ay hapis cezası ve bir Euro’ya
karşılık gelen para cezasına çarptırıldığını not etmektedir. Başvuranın bu cezası infaz
edilmemişse de, ilk dönemlerde hapse girmemek için kaçak yaşamak zorunda kalmıştır.
İkinci aşamada yasaya uygun olarak başvuranın cezasının infazı ertelenmişse de sözkonusu
süre içinde hareketlerine otosansür yapma zorunluluğu, kamusal tartışmada varlığı
6