CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĠ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÜÇÜNCÜ DAİRE  
YALÇINER - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 64116/00)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
21 ġubat 2008  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
____________________________________________________________________________________________  
© T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı, 2008. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları  
Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı, AKGYna atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 64116/00 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı  
Mehmet Mustafa Yalçıner’in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 27  
Ekim 2000 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan  
Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından  
K. T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOġULLARI  
Başvuran 1950 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.  
Emeğin Partisi yönetim kurulu üyesi olan başvuran 15 ve 16 Eylül 1993 tarihinde  
Halkevlerinin Ankara’da düzenlediği bir toplantı sırasında bir konuşma yapmıştır.  
İddianamede başvuranın yapmış olduğu konuşmadan bölümlere yer verilmiştir.  
Başvuran 27 Eylül 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısına vermiş olduğu ifadede sözkonusu  
toplantıda yaptığı konuşmanın içeriğini hatırlamadığını belirterek sözkonusu metindeki  
ifadeleri söylediğini reddetmiştir. Başvuran konuşmasında özellikle «gerilla» ve «Kürdistan»  
kelimelerini hiçbir surette telaffuz etmediğini ileri sürmüştür.  
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 23 Ekim 1996 tarihli bir  
iddianame ile 3713 sayılı Kanun’un 8/1 maddesinde öngörülen suç kapsamında başvuranı  
Devletin toprak bütünlüğüne ve Türk ulusunun bölünmez birliğine karşı propaganda yapma  
suçu ile itham etmiştir.  
DGM önünde başvuran bahse konu konuşmayı yaptığını inkâr etmemiş fakat hakkında  
yapılan suçlamaları kabul etmemiştir.  
Aralarında askeri bir hakimin de yer aldığı DGM, 27 Temmuz 1998 tarihli bir karar ile  
başvuranı hakkında yapılan ithamlardan suçlu bulmuş ve TCK’nın 312. maddesi uyarınca bir  
yıl bir ay hapis ve para cezasına çarptırmıştır. DGM kararını iddianamede yeralan konuşma  
metnine dayandırmıştır.  
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran temyize gitmiş ve bilhassa açık duruşma yapılmasını talep  
etmiştir.  
Yargıtay 19 Nisan 1999 tarihinde duruşma yapılması talebini reddetmiş, suç unsurunu  
oluşturan konuşma kaydında bilirkişi incelemesinin yapılması gerektiği gerekçesiyle kararı  
bozmuştur.  
22 Haziran 1999 tarihli ve 4390 sayılı Kanun ile yapısı değişen Devlet Güvenlik Mahkemesi  
27 Aralık 1999 tarihinde bu defa sivil hakimlerden oluşan haliyle toplanmış ve Yargıtay  
tarafından belirtilen hususlara uygun olarak davayı yeniden ele almış ve başvuranı halkı sınıf,  
2
ırk, din mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan suçlu  
bularak önceki kararında olduğu gibi bir yıl bir ay hapis ve üç bin TL. para cezasına  
çarptırmıştır.  
Başvuran temyize gitmiş, temyiz gerekçelerinde AİHS’nin hükümlerine yer vermiştir.  
Dosyadaki bilgilerden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın görüşünün başvurana tebliğ  
etmediği sonucu çıkmamaktadır.  
Yargıtay 1 Mayıs 2000 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.  
Başvuran kararın kesinleşmesinden sonra kaçak yaşamaya başlamıştır.  
DGM 16 Ocak 2001 tarihli bir kararla 4454 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak başvuran  
hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.  
HUKUK  
I. AĠHS’NĠN 6. MADDESĠ’NĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA  
Başvuran kendisini yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde askeri bir hakimi  
bulundurması ve bazı sivil hakimlerin yürütme erkine bağlı bir merci tarafından atanmış  
olmaları  
nedeniyle bu mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak  
nitelendirilemeyeceğini iddia etmektedir. Başvuran bir yanda Yargıtay Cumhuriyet  
Başsavcısı’nın görüşünün tebliğ edilmemesi, diğer yanda açık duruşma yapılması talebinin  
reddedilmesi doğrultusunda silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir.  
Başvuran ayrıca Yargıtay’ın kararının gerekçelendirilmemiş olmasından şikayetçi olmakta ve  
son olarak yargılamanın uzunluğunun makul süre ilkesi ile bağdaşmadığını ileri sürmektedir.  
Başvuran bu bağlamda AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe dair  
1. Yargılamanın adilliği  
AİHM yerleşik içtihadından çıkan kriterleri ışığında ve mahkemeye sunulan delillerin  
tamamını göz önüne alarak, başsavcının görüşlerinin tebliğ edilmemiş olması ve Yargıtay  
önünde açık duruşma yapılmamış olması nedenleriyle başvuranın yargılamanın adilliğine  
ilişkin şikayetlerinin esastan incelenmesi gerektiğine itibar etmektedir. AİHM hiçbir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemiştir.  
Yargıtay’ın kararının gerekçelendirilmediği şikayeti konusunda AİHM, Yargıtay’ın kendisine  
sunulan unsurları inceledikten sonra, ilk derece mahkemesinin hakimlerinin esas aldığı  
gerekçeleri dikkate alarak ve dosyanın içeriğine göre temyiz edilen kararı onadığını tespit  
eder. Yerleşik içtihadını dikkate alan AİHM, başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun  
bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun olarak  
reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır (Bkz. diğerlerinin arasında, İbrahim Aksoy-  
Türkiye kararı no: 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 7 Aralık 1999, Van de Hurk-Hollanda  
kararı, 19 Nisan 1994).  
2. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı  
3
AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesindeki sivil hakimlerin sahip oldukları  
anayasal ve yasal güvenceleri dikkate alarak ve bu doğrultudaki yerleşik içtihadı ışığında  
(Bkz. özellikle İrmek-Türkiye kararı, 57175/00, 23 Haziran 2005) başvurunun bu kısmının  
temelden yoksun olması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun  
olarak reddedilmesi gerektiği kanısındadır.  
AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde bulunan askeri hakimin varlığı ile ilgili  
olarak anayasal değişikliğin ardından 1999 Haziran ayında askeri hakimin yerini sivil hakime  
bıraktığını not etmektedir. Nihai hüküm kararı, olayın verisel ve hukuki bütün unsurlarını  
inceleyen üç sivil hakimden oluşan heyet tarafından verilmiştir (Bkz. aynı anlamda Yaşar-  
Türkiye kararı, no: 46412/99, 31 Mart 2005 ve Yılmaz-Türkiye kararı, no: 62230/00, 20 Eylül  
2005).  
Bu koşullar çerçevesinde, yargılamanın bütünü ve başvuranın şikayetini destekleyici herhangi  
bir argümanı sunmadığı dikkate alındığında, AİHM askeri hakimlerin değişmesinin başvuranı  
mahkum eden mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkındaki şüpheleri giderdiğine  
kanaat getirmektedir.  
Başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin  
3. ve 4. maddelerine uygun olarak reddedilmesi gerekmektedir.  
3. Yargılamanın uzunluğu  
AİHM, suç unsurunu oluşturan konuşmanın 25 Eylül 1993 yılında yapıldığını ama savcının  
ön soruşturmayı 11 Haziran 1996 tarihinde açtığını ve başvuranın ifadesini 27 Eylül 1996  
tarihinde aldığını not etmektedir. Yargılama süreci Yargıtay’ın başvuranın mahkumiyet  
kararını onadığı 1 Mayıs 2000 tarihinde sona ermiştir. Yargılama yaklaşık 3 yıl 7 ay 4 gün  
sürmüştür.  
AİHM, sadece devletin sorumlu olduğu gecikmelerin “makul süre” şartının aşıldığının  
tespitine yol açabilir (Bkz. özellikle Gergouil-Fransa kararı no: 40111/98, 21 Mart 2000 ve  
Papachelas-Yunanistan kararı no: 31423/96). AİHM mevcut başvuruda adli mercilerin  
tutumunun eleştirilecek bir yönü olmadığını hatırlatır. Bahse konu süre dahilinde, Devlet  
Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay (başvuran tarafından yapılan temyiz başvuruları  
çerçevesinde dava sürecine dahil olmuştur) ikişer kere karar vermişlerdir. Yargı erkinin  
etkisiz olduğu çıkarımında bulunulacak herhangi bir dönem mevcut değildir. Yaklaşık yılda  
bir karar ritminde karar vermişlerdir.  
Bu nedenle, mahkemeye sunulan delillerin bütünü ve genel bir değerlendirmeyi gerektiren  
davanın özel koşullarında, AİHM sözkonusu sürecin aşırı olmadığına ve 6/1 maddesinde yer  
alan «makul süre» koşulunun yerine getirildiği sonucuna varmaktadır.  
Başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin  
3. ve 4. maddelerine uygun olarak reddedilmesi gerekmektedir.  
B. Esas hakkında  
AİHM daha önce de bu başvurudakine benzer bir sorun hakkında görüş bildirme fırsatını  
bulduğunu ve başsavcının görüşünün tebliğ edilmemesi ile AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal  
4
edildiği sonucuna vardığını anımsatır (Bkz. Göç-Türkiye kararı, no: 36590/97, Abdullah  
Aydın-Türkiye kararı no: 63739/00, 10 Kasım 2005).  
AİHM mevcut başvuruyu incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu davada farklı bir sonuca  
ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını tespit etmiştir.  
AİHM bu nedenle AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
Yukarıda yer alan gerekçeyle başvuranın hakkaniyete uygun şekilde yargılanma hakkının  
ihlal edildiği neticesine vardığını göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın açık duruşma  
yapılmamasının yargılamanın adilliğine halel getirdiği iddiasını ayrıca incelemeyi gerekli  
görmemektedir.  
II. AĠHS’NĠN 10. MADDESĠ’NĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA  
Başvuran cezai mahkumiyetinin ifade ve dernek kurma özgürlüğüne yönelik bir ihlal  
oluşturduğundan yakınmakta, bu bağlamda AİHS’nin 10. ve 11. maddelerine atıfta  
bulunmaktadır. AİHM, TCK’nın 312. maddesinin uygulanması nedeniyle başvuranın  
partisinden ihraç edilmesinin mahkumiyet kararının doğrudan ve otomatik bir sonucu  
olduğunu not eder. Başvuranın bu şikayeti ile AİHS’nin 10. maddesi arasında bir irtibat  
bulunduğuna itibar eden AİHM, bu şikayetlerin 10. madde çerçevesinde incelenmesi  
gerektiğini ifade etmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvuruların dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurular kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esasa dair  
AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10/1 maddesinin güvence altına aldığı  
başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında ihtilaf konusu  
olmadığını kaydeder. Üstelik müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne ve 10/2 maddesi  
bakımından toprak bütünlüğünün korunması gibi yasal amaç güttüğüne itiraz edilmemektedir  
(Bkz. Yağmurdereli no: 29590/96, 4 Haziran 2002). AİHM, bu değerlendirmeye  
katılmaktadır. Buna karşın, bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı”  
konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.  
Hükümet suç unsurunu oluşturan konuşmanın, sözkonusu konuşmada başvuran güvenlik  
güçlerinin terörist eylemlere karşı yürüttüğü mücadeleyi «kirli savaş», yasadışı örgütün  
teröristlerini «özgürlük savaşçıları» ve örgütün başında bulunan kişiyi «vatansever» olarak  
göstermeye çalışarak, Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet  
idaresinden ayrılmasını desteklediği ve halkı kine ve düşmanlığa teşvik ettiğinden ifade  
özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği görüşündedir.  
Hükümet bu bağlamda olayların meydana geldiği esnada hüküm süren duruma ve Türkiye’nin  
yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana karşı karşıya bulunduğu terör sorununa AİHM’nin  
dikkatini çekmektedir.  
5
AİHM’nin yerleşik içtihadına atıfta bulunan Hükümet başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik  
yapılan müdahalenin AİHS’nin 10. maddesi uyarınca meşru olduğu sonucuna varmaktadır.  
Başvuran Hükümetin iddialarına karşı çıkmakta ve müdahalenin demokratik bir toplumda  
gereklilik arz etmediğini savunmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 10/2 maddesinin siyasi konularda veya kamu menfaatlerine yönelik  
sorunlar alanında ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına cevaz vermediğini hatırlatır (Bkz.  
Wingrove-Birleşik Krallık kararı 25 Kasım 1996). Hükümete yönelik eleştiri sözkonusu  
olduğunda, kabul edilebilir eleştiri sınırı sade vatandaşa ve hatta bir politikacıya yönelik kabul  
edilebilecek eleştiri sınırından daha geniştir. (Bkz. Incal-Türkiye kararı, 9 Haziran 1998). Son  
olarak ihtilaf konusu görüşler bir kişiye, Devletin bir görevlisine veya halkın bir bölümüne  
karşı şiddet kullanımını teşvik ettiğinde, ulusal yetkililer ifade özgürlüğüne karşı bir  
müdahalenin gerekli olup olmadığı hususunu incelerken daha geniş bir takdir yetkisinden  
yararlanmaktadırlar (Bkz. Sürek-Türkiye kararı (no1), no: 26682/95).  
AİHM ayrıca kin içerikli, şiddeti öven veya teşvik eden konuşmaların hoşgörü anlayışı ile  
temel hukuki değerlerle ve AİHS’nin önsözünde dile getirilen barış kavramı ile  
bağdaşmasının mümkün olamayacağını hatırlatmak durumundadır (Bkz. Gündüz-Türkiye  
kararı no: 59745/00).  
Başvuran olayların meydana geldiği dönemde siyasi bir partinin yöneticilerinden biriydi.  
Bahse konu konuşmasında, ayrılıkçı silahlı hareketin düzenli olarak şiddet eylemlerine  
başvurduğu bir bölgede Hükümetin aldığı tedbirleri eleştirmekteydi. . Başvuran bu  
konuşmasında yetkililerin Türkiye’nin güneydoğusundaki eylemlerini kınamakta ve özgürlük  
savaşçılarını bombalar altında ölürken seyretmeye hazırlanmakla suçlamaktaydı. Ayrıca, Türk  
vatandaşlarını bu şekilde tanımladığı durum karşısındaki pasiflikleri nedeniyle eleştirmekte  
ve bu çerçevede «Kürtler öldürülürken Türkler parmaklarını kımıldatmadan duruyorsa, yarın  
olacağı söyleyim size, Türkler öldürülürken Kürtler bişey yapamaz halde olacaklardır» gibi  
kışkırtıcı ifadeler kullanmaktadır.  
AİHM, başvuranın konuşmasında yetkililer tarafından alınacak tedbirler karşısında  
başvurulacak yönteme ilişkin kullandığı ifadelerde bilinçli bir muğlâklık olduğunu not  
etmektedir. Bir yandan siyasi eylem çağrısı yaparken diğer yandan Türkiye’nin  
güneydoğusundaki Türk ordusunu «işgalci» olarak tanımlayarak silahlı mücadeleyi bir ölçüde  
takdir etmektedir. Sonuç olarak, eylem yöntemi olarak açıkça şiddet ve güç kullanımı  
çağrısında bulunmamışsa da şiddete başvurmaya karşı olduğunu açıkça belirtmemiştir.  
Bu koşullarda bir siyasetçi tarafından yapılan konuşmanın ülkede sivil barışı tehlikeye  
sokabileceği cihetle, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin, devletlerin ifade özgürlüğü  
konusundaki sınırlı takdir hakkı çerçevesinde bile gayet makul olarak “ciddi bir sosyal  
ihtiyaca” cevap verdiğini kabul edilebilir. Yetkililerin başvuranın mahkumiyetine ilişkin  
gerekçeleri «ilgili ve yeterlidir».  
AİHM, müdahalenin orantılılığını ölçebilmek için verilen cezanın niteliğinin ve ağırlığının da  
dikkate alınması gerektiğini belirtir. AİHM bu bağlamda başvuranın olayların meydana  
geldiği dönemde ilk derece mahkemesi tarafından bir yıl bir ay hapis cezası ve bir Euro’ya  
karşılık gelen para cezasına çarptırıldığını not etmektedir. Başvuranın bu cezası infaz  
edilmemişse de, ilk dönemlerde hapse girmemek için kaçak yaşamak zorunda kalmıştır.  
İkinci aşamada yasaya uygun olarak başvuranın cezasının infazı ertelenmişse de sözkonusu  
süre içinde hareketlerine otosansür yapma zorunluluğu, kamusal tartışmada varlığı  
6
reddedilemez şekilde yeri olan, kamuya açık bir eleştiri yapma yeteneğini büyük ölçüde  
sınırlamıştır (Bkz. Güzel-Türkiye kararı (no3) no: 6586/05, 24 Temmuz 2007, Erdoğdu-  
Türkiye kararı no: 25723/94).  
Yukarıda söz edilen gerekçe ışığında, sözkonusu mahkumiyet kararı öngörülen amaçlarla  
«orantılı» olarak nitelendirilememektedir. Başvuranın ifade özgürlüğüne karşı yapılan  
müdahale bütün olarak ele alındığında «demokratik bir toplumda gereklilik» arz  
etmemektedir. Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna  
varmaktadır.  
III. AĠHS’NĠN 41. MADDESĠ’NĠN UYGULANMASINA ĠLĠġKĠN  
AİHS’nin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine  
karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  
edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil  
tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran maruz kaldığı manevi zarar için 5.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmesine ilişkin manevi zarar ile ilgili olarak  
başvuranın olayların mezkur koşulları nedeniyle bazı sıkıntılar yaşadığına itibar etmektedir.  
AİHS’nin 41. maddesine uygun olarak AİHM başvurana manevi tazminat olarak 2.000 Euro  
ödenmesini kararlaştırmıştır. 6. maddenin ihlal edilmesi sonucu uğranılan manevi zarar  
konusunda AİHM, ihlal tespitinin adil tatmin bakımından yeterli olacağına kanaat  
getirmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran iç hukukta ve AİHM nezdinde yapmış olduğu yargı giderleri için 3.000 Euro talep  
etmektedir.  
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Bu başvuruda AİHM, başvuranın yargılama  
giderlerine dair kanıtlayıcı belgeleri sunmadığını gözlemlemekte ve bu başlık altında bir  
ödeme yapılmasını gerekli görmemektedir. Dolayısıyla bu talep reddedilmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĠRLĠĞĠYLE,  
7
1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesine, açık duruşma  
yapılmamasına ve başvuranın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine dair şikayetlerin  
kabuledilebilir olduğuna;  
2. Başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;  
3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle AİHS’nin 6/1  
maddesinin ihlal edildiğine ve Yargıtay önünde halka açık duruşma yapılmaması hakkındaki  
şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;  
4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 6. maddesinin ihlalinin tespitinin kendi başına uğranılan manevi zarar açısından  
adil bir tatmini oluşturduğuna;  
6 a) AİHS’nin 44 / 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvurana uğradığı manevi zarar  
için 2.000 (iki bin) Euro tazminat ödemesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĠġTĠR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 21 Şubat 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
8