CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĠ  
AVRUPA ĠNSAN HAKLARI MAHKEMESĠ  
YAĞMURDERELĠ -TÜRKĠYE DAVASI  
(Başvuru no: 29590/96)  
KARARIN ÖZET ÇEVĠRĠSĠ  
STRAZBURG  
4 HAZĠRAN 2002  
____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2002. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları  
Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı, AKGYna atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
Başvuran 1945 doğumlu, T.C. vatandaşı, hukukçu, yazar, felsefe doktorudur, gözleri  
görmemektedir.  
8 Mart 1985’te başvuran Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme suçundan mahkum  
edilmiş, 1 Ağustos 1991’de şartlı olarak tahliye edilmiştir.  
8 Eylül 1991’de İnsan Hakları Derneği İstanbul’da Adide-i Hürriyet Meydanında «Temel Hak  
ve Özgürlükler» konulu bir miting düzenlenmiş, mitinge katılan bir çok katılımcı İnsan  
Hakları konusunda çeşitli demeçler vermiş, 3713 sayılı terörle mücadele kanununa  
göndermede bulunmuşlardır. Başvuran da bir konuşma yapmıştır.  
Mezkur konuşmayı müteakip, İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı 3713 sayılı kanunun 8.  
maddesi uyarınca ulusal birliğe ve devletin toprak bütünlüğüne değin bölücü propaganda  
yapmak suçuyla başvuran aleyhinde dava açmıştır.  
23 Haziran 1994’te biri askeri olmak üzere toplam üç hakimden oluşan Devlet Güvenlik  
Mahkemesi, konuşmasında bölücülük propagandası yapmak eyleminden suçlu bulmuş ve  
başvuranı bir yıl sekiz ay hapis ve 41 666 666 T.L. para cezasına çarptırmıştır.  
Başvuran 23 Haziran 1994’te Yargıtay’a giderek karşı dava açmıştır.  
2 Şubat 1995’te Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu söz konusu kararı bozmuş, DGM’nin  
3713 sayılı kanunun 8. maddesine dayanarak yaptığı niteleme sonucunda verilen cezanın  
geçerli olamayacağının altını çizmiş, yapılan konuşmada TCK’nın 312 § 2 maddesince etnik  
köken ayrımı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahkir ve tekzip eden unsurların yer aldığını  
belirtmiştir.  
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 2 Şubat 1995 tarihli Yargıtay Ceza Daireleri Kurulunun  
kararına karşı olarak temyize başvurmuştur.  
3 Nisan 1995’te Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu, Başsavcının talebini reddetmiş, ilk derece  
mahkemesinin mezkur suçla ilgili olarak yapmış olduğu nitelemelerde bir yanlışlığın  
olmadığını belirmiş, DGM’nin 23 Haziran 1994’te vermiş olduğu kararı onamıştır.  
3713 sayılı yasada değişiklikler öngören yasa 27 Ekim 1995 tarihli ve 4126 sayılı kararla  
resmen neşretmiş, DGM başvuranın davasını yeniden incelemiştir.  
DGM, 15 Aralık 1995 tarihli kararında «Kürdistan» ulusal toprak bütünlüğüyle ilgili bir  
bölüm ile PKK’nın «demokrasi ve özgürlük adına yaptığı eylemlerin» yer aldığı nitelemelerle  
ilgili ithamlara dayanarak 23 Haziran 1994’te aldığı kararla aynı yönde karar vermiş, ve  
başvuranı on ay hapis ve 83 333 333 T.L. para cezasına çarptırmıştır.  
28 Mayıs 1997’de Yargıtay bu kararı onamıştır.  
11 Temmuz 1997’de Samsun Ağır Ceza Mahkemesi başvuran hakkında verilen şartlı  
salıverme kararını bozarak yeniden mahkum etmiştir.  
2
3 Eylül 1999 tarihli ve 4454 sayılı yasa 12 Temmuz 1997’den önce sözlü veya basın yoluyla  
yazılı olarak işlenen suçlara dönük cezai uygulamalarının ertelenmesini öngörmektedir.  
11 Ocak 2001 tarihli ve 4454 ve 4616 sayılı yasaları göz önünde bulundurarak DGM,  
başvuranın üç yıllık ceza süresinin uygulanmasının ertelendiğini bildirmektedir.  
18 Ocak 2001’de başvuran serbest bırakılmıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AĠHS’NĠN 10. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI  
Başvuran 3713 sayılı yasanın 8. maddesince mahkum edilmesinin AİHS’nin 10. maddesinin  
ihlali anlamına geldiği görüşünü savunmaktadır.  
AİHM, başvuranın 3713 sayılı yasanın 8. maddesi gereğince mahkum edilmesinin açıkça  
ifade özgürlüğüne müdahale edildiği anlamına geldiğini ve Hükümetin bunu kabul etmediğini  
dile getirmektedir.  
Benzer müdahale, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10. Maddenin 2. Fıkrasında  
belirtilen haklı sebeplerden bir veya birkaçına dayandığı ve anılan hedef ve hedeflerin elde  
edilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” olanların haricinde, 10. Maddenin ihlalini  
teşkil etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla inceleyecektir  
A.«Yasayla öngörme»  
3713 sayılı yasanın 8. maddesince verilen mahkumiyet kararı karşısında AİHM, AİHS’nin  
10§2 maddesince «yasayla öngörme» hali olmadığına kanaat getirmektedir.  
B. Meşru amaç  
Başvuran AİHS’nin 10. maddesinin ikinci paragrafında yer alan meşru amaca yapılan  
müdahale ile ilgili bölümü yadsımamaktadır.  
Hükümet başvuranın meşru amaçlar dahilinde yapmış olduğu söylemi nedeniyle mahkum  
edilmesinde, kamu düzeninin korunması, ulusal güvenliğin sağlanması, Devletin toprak  
bütünlüğünün ve bölünmezliğinin sağlanmasının gözetildiği görüşünü savunmaktadır.  
AİHM, Türkiye’nin Güneydoğusundaki güvenlik durumunun hassasiyetini (bkz. 25 Kasım  
1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10. Madde) ve yetkililerin  
gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte olma gereğini de dikkate alarak,  
başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün  
korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi olmak üzere, Hükümet tarafından belirlenen  
belli amaçların uzantısı olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin  
şiddet kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği  
tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.  
3
C. «Demokratik bir toplum için gereklilik»  
AİHM son olarak başvurana yönelik alınan önlemlerin «demokratik bir toplum için gerekli»  
olup olmadığını incelemeyi kararlaştırmıştır.  
Mahkeme bu anlamda temel prensiplerle ilgili içtihatları hatırlatmaktadır (Bkz. 23 Nisan 1992  
tarihli Castells-İspanya kararları, seri:A no:236, § 46; sözü edilen Zana kararı,s.2547-2548, §  
51; Fressoz ve Roire-Fransa kararı no:29183/95, § 45, AİHM 1999-I;Ceylan-Türkiye  
no:23556/94, § 32, AİHM 1999-IV; Öztürk-Türkiye no:22479/93, § 64, AİHM 1999-VI; son  
olarak, İbrahim Aksoy, §§ 51-53).  
a) Tarafların görüşleri  
AİHM’nin içtihatlarını referans gösteren Hükümet, toprak bütünlüğünü tehdit eden terörizmle  
karşı karşıya kalan devletin, sözkonusu davadaki gibi yalnızca bireysel değil, geniş çapta  
önlem alma zorunluluğu bulunduğunu ifade etmiş, PKK’nın terörizm geçmişini dikkate  
alarak, Hükümet başvuranın 3713 sayılı yasanın 8. maddesi kapsamında mahkum edilmesinin  
haklı olduğunu ve başvurana karşı alınan önlemlerin, bu alandaki otoritelerin inisiyatif  
marjına girdiğini ifade etmiştir. Böylece, müdahalenin AİHM’nin 10§2 maddesi kapsamında  
meşru kılındığını belirtmiştir.  
Hükümete göre, İnsan Hakları Derneğinin İstanbul’da düzenlemiş olduğu miting sırasında  
yapılan konuşma siyasi sorumluluktan uzaktır. Davaya neden olan başvuranın konuşmasının  
içeriği yapıcı olmaktan uzak olup Türkiye’de meydana gelen olayları nitelerken kullanmış  
olduğu «savaş» sözcüğü kine ve şiddete tahrik etmektedir. Diğer yandan mezkur konuşma ne  
bir düşüncenin dile getirilişidir ne de edebi bir yön içerir, yalnızca sosyal sınıflar arasında  
isteyerek şiddet unsuru yaratma amacını içerir. Bu durumda bu yaklaşım AİHM’nin dile  
getirmiş olduğu demokratik değerler ve demokrasi ile bağdaşmamaktadır. Sonuç olarak  
yapılan yasal müdahale bu bağlamda başvuran tarafından dile getirilen «zaruri sosyal bir  
ihtiyaç» unsuruna yanıt vermekte ve meşru amaçları taşımaktadır.  
Başvuran hükümetin savına karşı çıkmaktadır. Başvurana göre “Kürdistan” sözcüğü coğrafi  
ve tarihi boyutuyla ele alınmıştır, konuşma metninde geçen «demokrasi ve özgürlük için  
mücadele vermek» ve «dağlarda sayımız çok» sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Sol  
içerikli yan anlamda kullanılan kelimler edebi ve bilimsel bir çizgide olup bir süre önce  
yürürlüğe giren antiterör yasasını eleştirmeye yöneliktir.  
b) AĠHM’nin değerlendirilmesi  
AİHM, dava unsurları ışığında yetkililer tarafından yapılan «yasal müdahale»’nin kapsam  
olarak «meşru amaca yönelik» ve «yerinde ve yeterli» olup olmadığının incelenmesi  
gerektiğini belirtmektedir (Bkz. sözü edilen Fressoz ve Roire kararı). Bunun dışında davanın  
türü ve verilen cezanın ağırlığı yapılan müdahalenin orantılılığı ölçmek açısından dikkate  
alınması gereken unsurlardır.  
AİHM, dava konusu olan konuşmanın içerik açısından olduğu kadar kullanılan kelimeler  
açısından da siyasi bir konuşma niteliğinde olduğunu hatırlatmakta, başvuranın konuşmasını  
3713 sayılı terörle mücadele kanununun yürürlüğe girdiği 1991 tarihinden yaklaşık beş ay  
önce yaptığını belirtmektedir.  
4
Bu açıdan başvuranın savının siyasi / ve sosyal hakların elde edilmesine yönelik verilecek  
mücadeleye bir çağrı niteliği olduğu gözükmektedir.  
DGM, 23 Haziran 1994 ve 15 Aralık 1995 tarihli kararlarında yapılan konuşmaların yerini ve  
temel amaçlarını bütünüyle değerlendirmiş ve suç unsuru teşkil ettiği kanaatine varmıştır.  
Bu unsurların yeterli olup olmadığı sorusuna gelince AİHM, davanın temelinin terörle  
mücadele kanunu hususunda kamuoyunda geniş bir tartışma konusu yarattığını  
gözlemlemektedir. AİHM, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin  
siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam  
olduğuna işaret etmektedir. (Bkz. bahse konu Wingrove ve Sürek-Türkiye kararları  
(no:26682/95), § 61, AİHM 1999-IV). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu  
görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet  
otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja  
sahiptir.  
AİHM sözkonusu konuşma metnindeki bazı bölümlerin altını çizmektedir. Mahkeme bu  
satırların «nötr» olarak değerlendirilemeyeceği tespitinde bulunarak başvuranın yasadışı  
güçlere karşı mücadele eden ve dağlarda yaşayan insan sayısının arttığına dikkat çektiğini  
belirtmiştir. Bu tespitin üstü kapalı olarak bazı gruplara siyasi haklar arama yönünde bir çağrı  
niteliği taşıyabileceği dile getirilmektedir. Her ne kadar «dağlar» sözcüğüne yapılan  
gönderme açıkça olmasa bile yine de bu söylemlerin konuşma metni bağlamında şiddet  
kullanımına yönelik bir çağrı niteliği ve halk arasında husumet yaratma etkisi taşıyabileceği  
söylenebilir. AİHM, yapılan bu çağrıların kan dökmeye dönük bir intikam, şiddete ve kine  
tahrik etme amacının olmadığını belirtmektedir. (Bkz. a contrario, Sürek davası (no:1) §§ 62-  
65).  
Kukusuz, kamuya duyurulan buna benzer söylemlerin farklı amaçlar ve niyetler taşıdığı  
sonucu çıkarılamaz ; AİHM, yetkililerin terörle mücadeledeki hassasiyetini ve endişelerini ve  
yerel makamların başvuranın konuşmasının meşru amaçlar doğrultusunda gerçekleşip  
gerçekleşmediğinin incelemesini doğal karşılamaktadır. (Bkz. mutatis mutandis, anılan  
Öztürk kararı, §§ 68-69). Bununla birlikte yapılan konuşmanın farklı bir amaca hizmet  
ettiğine dair somut bir kanıtın olmaması nedeniyle AİHM, bu yönde bir şüpheyi gerekli  
görmemektedir.  
AİHM, başvuranın konuşmasını terörle mücadele kanununun kabul edilmesine müteakip,  
İstanbul’da art niyetten uzak barışçıl amaçlarla bir araya gelen topluluğa «ulusal güvenlik» ve  
«toprak bütünlüğünü» gözeten sınırlar dahilinde yaptığını gözlemlemektedir.  
Bunu göz önünde bulundurarak, yapılan yasal müdahalenin «demokratik bir toplum için  
zaruriyet» olarak nitelendirilemeyeceğine emsal gösteren AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin  
ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
II. AĠHS’NĠN 6 § 1 MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI  
Başvuran AİHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunarak mahkumiyet kararını veren İstanbul  
DGM’nin bünyesinde bulundurduğu askeri hakim nedeniyle eşit yargılanma hakkından  
yararlanmadığından şikayetçi olmaktadır.  
5
Hükümet DGM’lerin istisnai mahkemeler olmadığını, devletin bütünlüğüne karşı işlenmiş  
suçlara karşı oluşturulduğunu, mahkeme üyeleri arasında bir askeri hakimin bulunduğu özel  
mahkemeler olduğunu, bu hakimlerin Anayasa Mahkemesinin sivil yargı erkine tanımış  
olduğu aynı tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerine sahip oldukları görüşünü savunmaktadır.  
Üstelik Hükümet Devlet Güvenlik Mahkemelerince alınan kararlarda yalnızca hukuki değil  
aynı zamanda esasa ilişkin olarak Yargıtay’da temyize gidilebileceğini görüşünü  
savunmaktadır.Yargıtay’ın 24 Şubat 1996 tarihli kararıyla başvuranın mahkumiyetini  
onamasından dolayı başvuran tarafından yapılan itiraz yalnızca temelden yoksun değil aynı  
zamanda geçersiz bulunmaktadır.  
Hükümet başvuranın devletin bölünmez bütünlüğüne karşı bölücü propaganda yapma  
suçundan DGM tarafından mahkum edildiğini, AİHS’nin 10 § 2 maddesinde yer alan  
hükümleri aştığını ileri sürmektedir. Bunun dışında Yargıtay aynı davayı üç kez ele almış ve  
incelemiştir. Sonuç olarak başvuranın Yargıtay nezdinde yapmış olduğu değerlendirmeler  
objektiflikten uzaktır.  
Başvuran Hükümetin savlarına karşı çıkmış, Incal davasına bir kez daha atıfta bulunmuş,  
mahkemelerin tarafsız ve yansız olmadıklarına ilişkin şikayetlerini yinelemiştir.  
AİHM, ilk olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yapısındaki değişiklikleri hatırlatmış (27.  
madde), bu bağlamda başvuran aleyhinde açılan davada hazır bulunan askeri hakime dikkat  
çekmiştir.  
AİHM, sözü edilen 28 Ekim 1998 tarihli (bşv. 1998-VII) Incal, Çıraklar-Türkiye davalarını  
hatırlatarak Hükümetin benzer bu iki davada mahkemeye sunmuş olduğu delilleri incelemiş,  
(Bk. son olarak Altay-Türkiye kararı, no: 22279/93, §§ 72-75, 22 Mayıs 2001) Mahkeme bu  
kararlarda DGM bünyesinde hazır bulunan askeri hakimlerin kimi tarafsızlık ve bağımsızlık  
ilkelerini sağladıklarını (Bkz. anılan Incal kararı s.1571, § 65) buna karşın, askeri hakimlerin  
bir yandan yürütmüş oldukları askerlik görevi nedeniyle tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin  
teminatı yasalar gereği kimi güvenceleri beraberinde getirmektedir (ibidem, § 68).  
AİHM, Hükümet tarafından sunulan kanıtlar ışığında in abstracto olarak DGM’lerin nasıl  
oluşturulması gerektiğine dair bir görev üstlenmemekte, fakat eşit yargılanma hakkı  
gözetilerek bu mahkemenin nasıl işlediğini, başvuranın İstanbul DGM’deki yargılanmasında  
tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin yerine getirilip, getirilmediğini incelemektedir. (anılan  
Incal kararı, s. 1572, § 70).  
Bu anlamda AİHM, Incal ve Çıraklar davalarının sonuçlarından ayrı tutulacak bir yan  
bulamamaktadır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı ulusal bütünlüğe karşı  
bölücülük propagandası yapmak suçlamasıyla yargılamış, mezkur yargılamada sebepsiz yere  
yabancı mütalaalara başvurmuştur. Bir başka deyişle, başvuranın yapmış olduğu itirazlar  
tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin eksikliği nedeniyle objektif olarak değerlendirilebilir.  
Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
III.AĠHS’NĠN 41. MADDDESĠNĠN UYGULANMASI ÜZERĠNE  
Sözleşmenin 41. maddesinde yer alan unsurlar.  
Tazminat  
6
1. Maddi tazminat  
Başvuran uğramış olduğu gelir kaybına karşılık 335.000 Amerikan doları (USD), 7 Kasım, 15  
Aralık 1995 ve 19 Eylül, 9 Kasım 1997, 1 Haziran 1998 ve 18 Ocak 2001 tarihlerindeki  
mahkumiyete karşılık olarak 42.500 Amerikan doları (USD) tutarında tazminat ödenmesi  
talebinde bulunmaktadır.  
Hükümete göre bu miktar aşırı ve spekülatiftir.  
Başvuranın mesleki gelir kaybına uğradığı iddialarına ilişkin olarak AİHM, sözü edilen bu  
durum ile AİHS’nin 10. maddesinde yer alan hüküm arasında yeterli bir illiyet bağı  
kuramamıştır. (Bkz. aynı anlamda Ceylan kararı, § 47). Bununla birlikte, başvuranın maddi  
tazminat adı altında talep ettikleri yeterince açık değildir. Mahkeme sonuç olarak bu talebi  
reddetmektedir.  
2. Manevi tazminat  
Başvuran tanınmışlığını gerekçe göstererek, manevi tazminat olarak 500.000 Amerikan doları  
(USD) ödenmesi talebinde bulunmaktadır.  
Hükümet, hakkaniyete uygun olarak sembolik bir miktarın oluşturulması için AİHM’ye  
çağrıda bulunmaktadır.  
AİHM, başvuranın mezkur olayların gelişimiyle uğramış olduğu mağduriyetinin  
giderilebileceğine itibar ederek AİHS’nin 41. maddesince başvurana manevi tazminat olarak  
7500 Euro (EUR) ödenmesini kararlaştırmıştır.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran, mahkeme masrafları ve harcamaları için vergi de dahil aşağıda belirtilen  
miktarlarda ödeme yapılması talebinde bulunmaktadır.  
-
Avukatlar: Ercan Kanar ve Kemal Keleşoğlu’nun Türkiye’de gerçekleşen süreç  
içindeki avukatlık ücretleri de dahil olmak üzere toplam 60.000 Amerikan doları  
(USD) ;  
-
-
750 Amerikan doları (USD) çeviri masrafları;  
12.500 Amerikan doları (USD) Avukat yolluğu;  
Hükümet bu miktarları aşırı olarak nitelendirmektedir.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesini hatırlatarak yapılan harcamalara ilişkin belirtilen miktarın  
makul ve gerekli olduğu görüşüne varmaktadır (Bkz. Nikolova-Bulgaristan kararı no:  
31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Üstelik 60 § 2 sayılı düzenlemede AİHS’nin 41. maddesinde  
öngördüğü üzere mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören  
tarafın tatminine hükmeder veya reddeder (Bkz. Zubani-İtalya [adil tatmin], no:14025/88, §  
23, 16 Haziran 1999).  
7
Bu bağlamda AİHM başvurana yalnızca Sözleşme organları nezdindeki harcama ve  
masrafların değil ulusal bazdaki yargılamada Mahkemenin öngördüğü veya ihlalin giderilmesi  
için de tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.  
Bu unsurlar ışığında AİHM, eşit ve hakkaniyete uygun tüm masraflar dahil maddi tazminat  
olarak 4.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.  
C. Temmerrüt faizi  
AİHM, Fransa’da yasal olarak belirlenen ve nihai kararın alındığı tarihten itibaren uygulanan  
yıllık temmerrüt faiz oranının % 4,26 olduğunu belirtmektedir.  
BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME,  
1. Bire karşı altı oyla AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;  
2. Oybirliğiyle AİHS’nin 6 §1 maddesinin ihlal edildiğine ;  
3. Bire karşı altı oyla,  
a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın verildiği tarihten itibaren 3 ay  
içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme  
tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere aşağıdaki  
miktarların, davalı Devlet tarafından ödenmesine,  
i) Manevi tazminat için 7.500 (yedi bin beş yüz ) Euro,  
ii) Doğrudan veya dolaylı her türlü vergiden muaf olmak üzere, masraf ve  
harcamalar için 4.000 (dört bin) Euro,  
b) Yukarıda belirtilen üç aylık süreden sonra ödeme tarihine kadar geçecek süre  
için % 4,6 faiz ödenmesine;  
karar vermiştir.  
4. Oybirliğiyle, adil tatmin talebini reddetmiştir.  
İşbu karar, 4 Haziran 2002 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun bir  
biçimde Fransızca verilmiş ve yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
8