CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĠ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
SADAK VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96)  
NİHAİ KARARIN ÇEVİRİSİ  
____________________________________________________________________________________________  
© T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı, 2001. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları  
Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı, AKGYna atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Selim Sadak, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Orhan  
Doğan'ın, ("başvuranlar"), 17 Ocak 1996 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri  
Korumaya Dair Sözleşmenin ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine  
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptıkları başvurudur (Başvuru no:  
29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96).  
OLAYLAR  
Eski milletvekili olan başvuranlar, 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından  
kapatılan Demokrasi Partisi'nin ("DEP") üyesi idiler.  
Ankara DGM Başsavcısı, başvuranların TCK'nun 125. maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle,  
27 Kasım 1991, 16 Aralık 1992, 25 Mayıs 1993 ve 2 Temmuz 1993 tarihlerinde,  
milletvekillik dokunulmazlılıklarının kaldırılmasını talep etmiştir.  
2 Mart 1994 tarihinde, TBMM, Anayasa'nın 83. maddesine istinaden başvuranların  
dokunulmazlıklarını kaldırmıştır.  
Ankara DGM Başsavcısının emri üzerine Dicle ve Doğan 2 Mart 1994, Zana ise 4 Mart 1994  
tarihlerinde gözaltına alınmışlardır. Birkaç gün sonra Savcı gözaltı süresini 16 Mart 1994  
tarihine kadar uzatmıştır. 16 Mart 1994 tarihinde, üç başvuran Ankara DGM'nin huzuruna  
çıkarılarak tutuklanmışlardır.  
16 Haziran 1994 tarihinde, Anayasa Mahkemesi DEP'i kapatmış ve parti üyelerinin  
milletvekilliklerini düşürmüştür. Sadak, 1 Temmuz 1994 tarihinde gözaltına alınmış ve 12  
Temmuz 1994 tarihinde tutuklanmıştır.  
21 Haziran 1994 tarihinde, DGM Savcısı başvuranların, PKK'nın faaliyetlerini öven  
beyanatlarda bulundukları ve PKK'ya yardım yataklık yaptıkları gerekçesiyle ve TCK'nun  
125. maddesi cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açmıştır. Başvuranlara yöneltilen  
suçlamalar 21 Haziran 1994 akşamı TRT 1'de yayınlanan haber bülteninde açıklanmıştır.  
Başvuranlar, Ankara DGM'deki son oturumda, savcılığın suçlandıkları faaliyetlere TCK'nun  
168. maddesi çerçevesinde yeni bir tanımlama getirdiğini öğrenmişlerdir. Mahkeme,  
başvuranlardan bu yeni tanımlamaya ilişkin görüşlerini talep etmiştir. Başvuranların  
avukatları, DGM'nin talep ettikleri bir usule ilişkin bir tedbir almayı reddetmesini protesto  
etmek için bu duruşmaya katılmamışlardır.  
8 Aralık 1994 tarihinde, Ankara DGM, başvuranları silahlı örgüt üyesi olmaktan TCK'nun  
168§2. maddesi gereği 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, TCK'nun 125.  
maddesine istinaden yöneltilen ve Devlet'in bütünlüğüne ihanet halinde idam cezası öngören  
temel suçlamayı reddetmiştir.  
Mahkeme, başvuranların, Türkiye'nin Güneydoğu ve Doğu bölgelerinde bir Kürt Devleti  
kurmayı hedefleyen ayrılıkçı silahlı örgüt PKK'nin yöneticilerinden aldıkları talimatlar  
doğrultusunda, yoğun bir "ayrılıkçı" faaliyet yürüttüklerinin sabit bulunduğuna karar  
vermiştir.  
2
Mahkeme bu bağlamda, 1991 yerel seçimleri öncesinde başvuranlarının, "Yasasın PKK" ya  
da "Vur gerilla vur, Kürdistan'ı kur" gibi sloganların atıldığı mitinglerde PKK bayrağı altında  
konuşmalar yaptıklarını; halkı kışkırttıklarını ve Devlet'in gücüne zarar verecek bir ortam  
yarattıklarını; Kasım 1991’de TBMM'deki milletvekili yemin töreninde PKK'nm renklerini  
taşıdıklarını; siyasi partileri HADEP ve DEP'in kongrelerinde, Türk bayrağı asılmazken PKK  
bayrağı asıldığını ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin işgalci ve düşman olarak tanımlandığını;  
dört başvuru sahibinden üçünün Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesindeki aşiret reisleriyle  
yaptıkları görüşmelerin kayıtlarından, aşiret reislerini PKK'ya katılmaları ya da destek  
vermeleri için tehdit ettiklerinin ortaya çıktığını; başvuranlardan birinin bir PKK militanını  
milletvekili lojmanında barındırdığını ve belgelerde sahtecilik yoluyla hastane masraflarını  
Devlet'e ödettiğini; başvuranlardan birinin, bölgede faaliyette bulunan diğer militanlara  
katılmaya hazırlanan PKK militanlarını evinde barındırdığını; başvuranların yurtdışında PKK  
adına açıklamalar yaptıklarını ve PKK'nın görüşlerini desteklemek amacıyla Devlet'i hedef  
alan yalan beyanlarda bulunduklarını belirtmiştir. DGM aynı zamanda, başvuranlar ile birlikte  
yargılanan sanıklardan birinin, bir aleyhte tanığın dinlenmesi talebini de, tanığın bu nedenle  
PKK saldırısına uğrayabileceği gerekçesiyle reddetmiştir.  
DGM, sözkonusu suçu TCK'nun 125. maddesinin değil, 168. maddesinin ihlali olarak  
tanımlayarak, 125. maddenin bir "amaç" suçu, 168. maddenin ise bir "vasıta" suçu  
öngördüğüne dair içtihadı hatırlatmış; TCK'nun 125. maddesinde tanımlandığı şekliyle  
Devlet'in bütünlüğüne ihanet suçunun, ancak Devlet'in varlığını sürdürmesini gerçekten tehdit  
etmiş olan eylemlerin tespit edilmesi halinde sabit görülebileceğini belirtmiştir. Şiddet ve  
terör eylemleri ancak böyle bir tehlikeyi yaratacak kadar vahim olduklarında 125. maddenin  
kapsamına girebilirler. Buna karşılık 168/2. madde, sadece 125. maddeye aykırı bir amaçla  
daha önceden kurulmuş silahlı bir örgüte katılmayı cezalandırır. Bu suçun temel unsuru,  
sanıkların yukarıda tanımlanan türde, disiplinli bir yönetimi ve hiyerarşik bir yapısı olan  
silahlı bir örgüte üye olmalarında yatar. Bu bağlamda, sanıkların bizzat Devlet'in varlığını  
tehlikeye sokacak eylemlerde bulunmuş olmaları gerekmez. 168. Madde ayrıca özel bir  
manevi unsurun bulunduğunu, yani sanıkların yasadışı bir örgüte üye olmanın bilincinde  
olduklarını da varsayar.  
Başvuranlar ve Ankara DGM Savcısı, 8 Aralık 1994 tarihli kararı temyiz etmiştir. Savcı,  
suçlamanın dayanağının TCK'nun 125. maddesi kapsamında olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuranlar ise kendilerine yöneltilen suçlamaların siyasi amaç taşıdığını ifade etmektedirler:  
Kürt davasını savunan milletvekillerinin görüşlerinden dolayı cezalandırıldığını,  
kendilerini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin olağanüstü, siyasi nitelikli bir  
mahkeme olduğunu ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak nitelendirilemeyeceğini öne  
sürmektedirler.  
Başvuranlar aynı zamanda, özellikle iddia ve savunma araçlarının eşitliği sağlanmadığı için  
adil bir yargılanma sürecinden yararlanamadıklarını da öne sürmektedirler. Özellikle, onbeş  
günlük gözaltı süreleri boyunca, bir avukatla görüşme olanağından yararlanamadıklarını; ön  
soruşturma süresince dava vekillerinin dosyadaki delillere ulaşamadıklarını; yaptıkları  
savunma Devlet'in gizli servislerince hazırlanan raporlara konu olduğu ve zaman zaman  
duruşma salonuna girişleri engellendiği için, dava vekillerinin hükümet tarafından baskı  
gördüğünü; vekillerinin hiçbir talebinin DGM tarafından kabul edilmediğini; savcılığın  
soruşturma sırasında dinlediği tanıklara ve görevlendirdiği bilirkişilere mahkemede soru  
soramadıklarını; savcılık tarafından yapılmış olan ses ve görüntü kayıtlarının incelenmesi  
taleplerinin, DGM tarafından geçerli bir gerekçe olmaksızın geri çevrildiğini;  
3
mahkumiyetlerinin dayandırıldığı delillerin, duruşmalarda okunmadığını ve başka tanıkların  
dinlenmesi ve yeni bilirkişi incelemesi yapılmasıyla ilgili taleplerinin, DGM tarafından kabul  
edilmediğini ifade etmişlerdir. Başvuru sahipleri bazı avukatların ve kimi yabancı heyetlerin  
mahkeme salonuna girebilmeleri konusunda karşılaşılan zorlukların da, davanın kamuya açık  
niteliğine zarar verdiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar son olarak, DGM'yi, yasal ya da  
yasadışı tüm Kürt yanlısı örgütlerin faaliyetlerini kendilerine mal etmek ve kendilerine  
yöneltilen suçlamalarla ilgili hiçbir kanıt değeri olmayan siyasi nitelikli tespitleri dikkate  
almakla suçlamaktadırlar.  
26 Ekim 1995 tarihli kararıyla Yargıtay, başvuranların suçluluğuna ve cezalandırılmalarına  
ilişkin birinci derece mahkemesinin kararını onamıştır. Buna karşılık, Ankara DGM'nin 8  
Aralık 1994 tarihli kararında anılan bazı gerekçelerin kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir: 8  
Kasım 1994 tarihinde ve Ankara DGM'de yapılan son duruşmada, savcı başvuranlar  
aleyhinde yeni iddianame hazırlayarak başvuranları TCK'nın 168. maddesi uyarınca silahlı  
çete oluşturmaktan yargılanmalarını talep etmiştir.  
8 Aralık 1994 tarihli kararıyla, Ankara DGM başvuranları TCK'nın 168§2 maddesi  
kapsamında silahlı çete oluşturmaktan 15 yıl ağır hapis cezasına çaptırmış ve TCK'nın 125.  
maddesi bağlamında ileri sürülen iddiaları ret etmiştir.  
Zana ile ilgili olarak Yargıtay, PKK’nın Bekaa kampında eğitim aldığını, Bucak aşiretinin  
reisine, aşiretin tamamının PKK’ya katılmasını sağlamak amacıyla, “genel sekreteri” Öcalan  
ile görüşmesi ve PKK’ya katılması için davette ve baskıda bulunduğunu; başka bir aşiret  
reisine, ”Kürdistanı kurmak için gelip PKK’ya katılma” çağrısı yaparak, baskı uyguladığını;  
evine sığınan ve görüşlerine ters düşen kişiyi PKK’ya teslim ettiğini; Cizre’deki bir gösteri  
esnasında topluluk tarafından atılan sloganların (“Yaşasın Kürdistan”, “Yaşasın Apo”,  
“Yaşasın Zana”), Kürdistan halkının çoğunluğunun ortak görüşü olduğunu iddia ederek  
bunlara karıştığını; bir Alman televizyon kanalına verdiği demeçte Türkiye’de kendisini  
yabancı gibi hissettiğini ve Türkiye “halkını” yok etmek için kararlar almak üzere olduğunu  
iddia ettiğini; PKK’nın himayesi altında, Brüksel’de yapılan yürüyüşe ve PKK’nın üyeleri  
tarafından düzenlenen basın toplantısına katıldığını belirtmektedir.  
Orhan Doğan ile ilgili olarak Yargıtay, PKK kamplarına katılımını sağlamak maksadıyla bir  
teröristi evinde sakladığını; Zana ile birlikte bir teröriste yataklık yaptığını; sahte evrak  
düzenlediğini ve kullandığını; elçiliklere gönderilen mektuplarda Hükümetin PKK’ya karşı  
savaşmak için Kürtlere baskı yaptığını söylediğini; bir miting sırasında, Türk Devleti'nin Kürt  
halkını birçok yöntemle ezdiğini ifade ettiğini ve aynı zamanda PKK'yı de ordu olarak  
tanımladığını belirtmektedir.  
Hatip Dicle ile ilgili olarak Yargıtay, başka aşiretlere PKK’ya katılmaları için baskı  
yaptığını; Diyarbakır’da bir toplantı sırasında toplantıya katılanları zorunlu olarak güvenlik  
güçleri ile çatışma esnasında ölen PKK militanları için bir dakikalık saygı duruşunda  
bulundurduğunu ve Türk ordusunun bu bölgede Kürt halkını bastırmak için bulunduğunu  
belirttiğini; Belçika'da yayınlanan bir günlük gazetenin kendisiyle yaptığı bir röportajda,  
amaçlarının bir Kürt Devleti kurmak olduğunu ve Lozan Anlaşması'ndan (1923) beri bir  
bağımsızlık savaşı verdiklerini söylediğini; PKK'yi, kökleri halka inen bir hareket olarak  
tanımladığını; yaşamlarına mal olsa bile, topraklarından kendilerine karşı olan herkesi  
atmaları gerektiğini, Kürt halkının varlığını sürdürebilmek için silahlı bir direniş  
gerçekleştirdiğini ve sözde terörizme karşı yürütülen savaşın Kürtlerin ulusal taleplerinin yok  
edilmesinden başka birşey olmadığım söylediğini; uluslararası savaş haklarına ilişkin  
4
sözleşmelerde üniforma giyen herkesin hedef olabileceğini söyleyerek, Piyade Okulu  
öğrencilerine yönelik, 4 ölü, 20 yaralı ile sonuçlanan bir suikastı övdüğünü; ve partisinin bir  
toplantısında, Devlet'in Kürt sorununu PKK'yi dışlayarak çözemeyeceğini söylediğini  
belirtmektedir.  
Selim Sadak ile ilgili olarak Yargıtay, Sadak'ın Türkiye'nin Güneydoğusundan bir aşiret  
reisine, PKK buyruğu altına girmeyi kabul etmesi için baskı yaptığını; Türkiye'nin  
güneydoğusunda bulunan Şenoba köylülerine, Kürdistan topraklarında bulunduklarını ve  
faşist Türk Devleti'ne karşı Kürdistan ulusal kurtuluş savaşının yakında başlayacağını  
söyleyerek, köylülerden koruculuğu bırakmalarını istediğini; PKK militanlığı yaptıklarından  
şüphelenilen kişilere gözaltında eşlik eden polislere "işkenceci" dediğini ve Türklerin Kürtlere  
yaptıkları baskılara engel olacağını, Kürtlerin bu baskıların hesabını soracağını söylediğini;  
PKK'nin Neuchatel'de (İsviçre) düzenlediği bir toplantıda, PKK'yi Kürdistan'ın ve Kürt  
halkının kurtuluşu için savaşan bir ordu olarak tanımladığını; ve Türkiye'de bulunan  
elçiliklere gönderilen bir bildiride, Ağustos 1992'de Şırnak'ı terkeden köylülerin, aslında  
Devlet güçlerinden kaçtığını söylediğini belirtmektedir.  
HUKUK  
Başvuranlar, Ankara DGM tarafından yapılan yargılamanın adil olmadığından, bu  
mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığından ve ifade özgürlüklerinin ve dernek kurma ve  
toplantı özgürlüklerinin ihlal edildiğinden şikayet etmekte ve siyasi görüşlerinden dolayı  
ayrımcılığa maruz kaldıklarını öne sürmektedirler.  
1. SÖZLEġME'NĠN 6. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN  
A) DGM'nin bağımsız ve tarafsız olmadığına iliĢkin  
Başvuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin bünyesindeki hakimlerden  
birinin asker kökenli olmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  
yargılanmadıklarını iddia etmişlerdir. Bu konuda Sözleşme'nin 6§1. maddesine atıfta  
bulunmaktadırlar.  
Başvuranlar, DGM’nin olağanüstü yetkilere sahip olduğunu ve bu mahkemelerde görev yapan  
askeri hakimlerin, ortak kararname ile atandıklarını ve yürütmeye bağlı olduklarını  
belirtmektedirler. Bu hakimlerin sicil, terfi ve atamaları birinci derecede yürütmenin, ikinci  
derecede ise ordunun yetki alanındadır. Yürütmeyle ve orduyla olan ilişkileri, yargı  
görevlerini bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirmelerini olanaksız kılmaktadır.  
Hükümet, Anayasanın 143. maddesi çerçevesinde DGM'lerin kurulmasına ilişkin karar  
alındığında ulusal güvenliği açısından Türkiye'de hüküm süren duruma özel bir dikkat  
gösterilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Güvenlik güçlerinin terörizme karşı mücadele  
konusunda elde ettikleri deneyimler gözönüne alındığında, makamlar mezkur yargıyı  
güçlendirmek amacıyla askeri hakimler atayarak bu mahkemelerin desteklenmeyi gerekli  
görmüşlerdir. Hükümet, DGM bünyesinde yer alan askeri hakimlerin tarafsızlıklarının ve  
bağımsızlıklarının Anayasa güvencesi altında olduğunu vurgulamaktadır.  
5
Hükümet, 1999 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile askeri hakimlerin DGM bünyesinde  
çıkarılması nedeniyle başvuranların şikayetlerinin hukuki bir gerekçesi kalmadığını  
düşünmektedir.  
Geçmiş kararlara istinaden (Çiraklar veya Incal Kararları), Mahkeme DGM bağımsızlığına  
ve tarafsızlığına ilişkin herhangi bir eksiklik tespit etmediğini ancak başvuranlar tarafından  
dile getirilen mahkemenin oluşumu dikkat çekmiştir.  
Komisyona göre, bu durumda, Ankara DGM, Sözleşme’nin 6§1 maddesi anlamında bağımsız  
ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul edilemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin benzer  
konuda vermiş olduğu Incal Kararına atıfta bulunan Komisyon’a göre, silahlı kuvvetlerin iç  
düzenini hiç ilgilendirmeyen davalarda sivillere karşı başlatılan yargı süreçlerine, bu yargı  
süreçlerinin olağan dışılığını ortaya koymaktadır ve askeri güçlerin, askeri olmayan hukuksal  
alana müdahalesi olarak da değerlendirilebilir. Bu alanın demokratik bir ülkede her türlü  
bağımsızlık ve tarafsızlık kuşkusundan uzak kalması gerekmektedir.  
Başvuruda müdahil olarak görüş bildiren Parlementolararası Birlik (PAB) de, Mahkeme'nin  
içtihatlarına dayanarak, DGM'nın bünyesinde yer alan askeri hakim nedeniyle sözü edilen  
mahkemenin Sözleşmenin 6. maddesi anlamda bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak  
kabul edilemeyeceğini düşünmektedir.  
Mahkeme, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar ve Incal kararlarını hatırlatarak konuyla ilgili benzer  
şikayetleri incelediğini belirtmektedir. Söz konusu davalarda, DGM'de görev yapan askeri  
hakimlerin statülerinin bazı özelliklerinin, bağımsızlık ve tarafsızlıklarına gölge düşürdüğünü  
belirtmektedir. Mahkeme, bu hakimlerin ordu mensubu olmayı sürdüren askerler olduklarına  
ve ordunun da yürütmeye bağlı olduğuna, ilgili hakimlerin ordu disiplinine tabi kaldıklarına  
ve atamalarının ve sicillerinin büyük ölçüde idarenin ve ordunun katılımını gerektirdiğine  
işaret etmektedir.  
Bu konuda, Mahkeme, başvuranlar gibi her ikisi de sivil olan Incal ve Çıraklar için vardığı  
sonuçtan ayrılmak için hiçbir neden görmemektedir. Bu davada, başvuranların, Devlet’in  
bağımsızlığına ve bütünlüğüne kastetmek suçlamasıyla yargılandıkları DGM’de, aralarında  
bir askeri hakimin de bulunduğu hakimlerin karşısına çıkmaktan tedirgin oldukları anlaşabilir  
bir olgudur. Mahkeme heyetinde askeri bir hakim bulunması nedeniyle, başvuranlar Ankara  
DGM'nin yersiz olarak, davanın niteliğiyle ilgisi olmayan görüşlerce yönlendirilmesinden  
haklı bir endişe duyabilirlerdi. Kısaca, başvuranların bu mahkemenin bağımsızlığı ve  
tarafsızlığı ile ilgili endişelerinin nesnel olarak doğrulandığı kanısına varılabilir (Anılan Incak  
Kararı, s 1573, par. 72).  
Sonuç olarak Mahkeme, Ankara DGM'nin başvuranları yargıladığı ve mahkum ettiği sırada  
Sözleşme'nin 6. maddesi anlamında bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar  
vermiştir.  
B. Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargı sürecinin adilliği hakkında  
1. Genel olarak  
6
Mahkeme daha evvel başka davalarda da bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu tespit  
edilmiş bir mahkemenin, hiç bir varsayımda, o mahkemede yargılanan şahıslara adil  
yargılama güvencesi sunamayacağına ve bundan dolayı, bu mahkemedeki yargı sürecinin adil  
olmadığına ilişkin şikayetleri incelemeye gerek olmadığına hükmetmiş olduğunu  
hatırlatmaktadır (birçok karar arasında, Bkz. AİHM, Çıraklar k. Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli  
karar. Derleme l998, s. 14 par. 44-45'de yayınlanacak).  
Mahkeme davanın özel koşullarını dikkate alarak başvuranların adil yargılanmadıklarına  
ilişkin şikayetlerini, DGM'lerin statüleri konusundan bağımsız olarak incelemeyi sürdürmeyi  
gerekli görmektedir. Nitekim Mahkeme, başvuranların, adil yargılanmış olsalardı kendilerine  
yöneltilen silahlı çete mensubu olma suçlamasının kanıtlanmasının mümkün olamayacağı  
yönündeki başlıca iddialarının özünü öğrenmenin ancak bu şekilde mümkün olacağını  
belirtmektedir. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşmenin 10, 11 ve 14 maddelerine istinaden  
şikayetleri incelemesinin, başvuranların mahkum edilmelerine temel oluşturan olayların adil  
bir mahkeme tarafından tespit edilip edilmediği sorusuna bağlı olduğunu gözden  
kaçırmamaktır.  
2. Mahkeme sürecinde suçlamaların niteliğinin değişmesi  
Başvuranlar, mahkumiyet kararlarının verilmesinden hemen önce olayların niteliğinin yeniden  
tanımlanmış olmasını, Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlali olarak değerlendirmektedirler.  
Mahkeme bu şikayeti, Sözleşme'nin 6. maddesinin 3/a ve b paragrafları çerçevesinde  
inceleyecektir.  
Başvuranlar, özellikle, davanın son duruşmasında aleyhlerinde yöneltilen suçlamaların  
niteliğinin değiştirildiğinden şikayet etmektedirler. Başvuranlara göre, suçlamanın içeriği  
başlangıçta ayrılıkçılık propagandası yapmak ve Devlet'in bölünmez bütünlüğüne zarar  
vermek iken, karar günü, yani 8 Aralık 1994 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi  
kendilerini yeni bir suçlamaya, yani silahlı çete üyesi olmak suçlamasına karşı, hemen  
savunma yapmaya çağırmış; daha sonra, yeni suçlamaya karşı savunma yapabilmek için ek  
süre istemlerini de reddetmiştir. Buna istinaden, başvuranlar uygun biçimde savunma  
yapamadıkları ve bu yeni suçlamaya karşı kendi delillerini sunamadıklarını ileri  
sürmektedirler.  
Komisyon, bu iddiayı kabul etmektedir. Komisyona göre başvuranların suçlamadaki nitelik  
değişikliğinden yeteri kadar erken haberdar edilmedikleri ve kendilerine savunmalarını bu  
değişikliğe göre şekillendirme olanağı tanınmadığı dosyadan anlaşılmaktadır.  
Parlamentolararası Birlik (PAB) başvuranların, başlangıçta Türk Ceza Kanunu'nun 125.  
maddesini ihlal etmekten idam istemi ile yargılanırken, sonuçta Devlet Güvenlik  
Mahkemesinin kendilerini ayrılıkçı örgüt üyesi olmaktan hapis cezasına çarptırdığını tespit  
etmiştir. Bu koşullar altında, ilgililer, hukuksal ölçütlerden çok siyasi ölçütlere dayanan bir  
mahkumiyete çarptırıldıklarını hissetmiş olmalıdırlar.  
Hükümet ise, davanın gidişatı içinde olayları yeniden nitelendirme yetkisini kullanmış olan  
DGM'nin, başvuranlara davanın başında iddia makamı tarafından seçilenden daha hafif bir  
suçlama yönelten bir niteleme yaptığı için suçlanamayacağını öne sürmektedir. TCK'nın 125.  
7
maddesinin idam cezasını öngördüğü, oysa 168. maddenin hapis cezası öngördüğüne işaret  
etmektedir. Hükümete göre, bu durumda, 125 ve 168. maddeler TCK'da "Devlet'e karşı  
işlenmiş suçlar" başlığı altında aynı bölümde yer aldığından, suçun niteliğinin  
değiştirilmesinden söz etmek mümkün değildir. 168. madde, adı geçen bölümde yer alan diğer  
düzenlemelerle "ortak bir düzenleme"dir ve "125. (...) maddelerde sayılan suçları işlemek  
üzere silahlı çete veya örgüt kuranları" hedef almaktadır. 125. Madde, büyük zarar verecek bir  
"amaç" suçu öngörürken, 168. madde, belirlenmiş amaca yönelik bir "vasıta" suçu  
öngörmektedir. Hükümete göre gerçekte, başvuranların TCK'nın 125. maddesi yerine 168.  
maddesinden hüküm giymiş olmaları, delillerin değerlendirilmesi ve savunmanın öne sürdüğü  
delillerin ceza yargısı tarafından dikkate alınmasının sonucudur.  
Mahkeme, Sözleşme'nin 6§3-a maddesindeki düzenlemenin, ilgiliye "suçlama"yı bildirmek  
konusunda çok büyük özen gösterilmesini gerektirdiğini hatırlatır. Iddianame, ceza  
davalarında belirleyici bir rol oynamaktadır: İddianamenin tebliğinden itibaren, sanık  
kendisine yöneltilen suçlamanın hukuksal ve maddi gerekçeleri hakkında resmi olarak  
bilgilendirilmiş sayılır (19 Aralık 1989 tarihli, Kamasinski k. Avusturya kararı, seri A no.  
168, s. 36-37, par. 79). Ayrıca, Sözleşme'nin 6§3-a maddesi, sanığa sadece suçlamanın  
nedenini, yani kendisine yöneltilen ve suçlamaya temel oluşturan nesnel olaylarla ilgili olarak  
değil, aynı zamanda, ayrıntılı olarak, bu olaylara getirilen hukuksal tanımlamayla ilgili olarak  
da bilgilendirilme hakkını tanımaktadır (Pelissier ve Sassi k. Fransa, 25 mart 1999 tarihli  
karar, [GC], no. 25444/94, AİHK 1999-II, par.51).  
Bu düzenlemenin kapsamı özellikle, Sözleşme'nin 6§1 maddesinin daha genel bir güvence  
altına aldığı adil yargılanma hakkı ışığında değerlendirilmelidir (bkz, mııtatist-mıitundis (esas  
olarak), Deweer k. Belçika, 27 şubat 1980 seri A no. 35 s.30-31, par. 56;Artico k. İtalya, 13  
Mayıs 1980, seri A- no 37, s. 15 p. 32; Goddi k. İtalya, 9 nisan 1984, seri A no. 76, s.11 p.28,  
ve Colozza k. İtalya, 12 Şubat 1985, seri A no.89, s.14 p.26). Mahkeme, hukuk alanında,  
sanığa kendisine yöneltilen suçlamalarla -ve dolayısıyla mahkemenin kendisi ile ilgili olarak  
yapabileceği hukuksal tanımlamayla- ilgili açık ve Komisyonla hemfikirde olan Mahkeme’ye,  
mevcut başvurularda ortaya konan temel hukuksal sorun, başvuranlara yöneltilen  
suçlamaların Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil bir mahkeme tarafından tespit edilip  
edilmediği, tam bir bildirim yapılmasını, adil yargı sürecinin temel bir koşulu olarak  
görmektedir (yukarıda anılan Pelissier ve Sassi karan, p. 52).  
Son olarak, Sözleşme'nin 6§3-b maddesine dayandırılan şikayet hakkında, Mahkeme,  
Sözleşme'nin 6 §3'ün (a) ve (b) bentleri arasında bir ilişki bulunduğu ve yöneltilen suçun  
niteliği ve içeriği hakkında bilgilendirilme hakkının, sanığın savunmasını hazırlama hakkı  
ışığında değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir (yukarıda anılan Pelissier ve Sassi kararı, p.  
54).  
Bu durumda Mahkeme öncelikle, savcılık tarafından 21 Haziran 1994'te sunulan  
iddianamede, başvuranların sadece, TCK'nın 125. madde çerçevesinde. Devletin bütünlüğüne  
ihanet etmekle suçlandıklarını belirtmektedir. Sanıkların PKK ile bağlantıları iddia makamı  
tarafından öne sürüldüyse de, soruşturma süresince bu ilişkiler sadece iddia makamının  
başlangıçta öne sürdüğü suçların kanıtlarını oluşturmak amacıyla incelenmiştir. DGM'de  
gerçekleşen oturumların, son güne kadar, yalnızca Devlet'in bütünlüğüne ihanet suçu  
hakkında olduğu konusuna bir itiraz yoktur.  
8
Bu koşullarda Mahkeme, başvuranlar açısından, başlangıçta kendilerine yöneltilmiş olan  
Devletin bütünlüğüne ihanet suçlamasının, Devleti bölmek amaçlı silahlı bir örgüte üye olmak  
şeklinde yeniden tanımlanabileceğinin yeterince öngörülebilir olup olmadığını araştırmalıdır.  
Mahkeme, TCK'nun 125. maddesi kapsamına giren "amaç" içerikli suçla, 168. madde  
kapsamına giren "vasıta" içerikli suç tanımları için Devlet Güvenlik Mahkemesinin 8 Aralık  
1994 tarihli kararındaki yorumunu dikkate almaktadır. DGM'nin bu yorumunda, bu iki suç,  
maddi unsurları kadar manevi unsurları ile de farklı olarak tanımlanmaktadır:  
Devletin bütünlüğüne ihanet suçu ancak, Devletin varlığını sürdürmesini gerçek anlamda  
tehlikeye sokacak fiillerin işlenmesi halinde gerçekleşebilir. Buna karşılık, TCK'nın 168§2  
maddesi çerçevesinde cezalandırılan suçun maddi dayanağı ise, TCK'nun 125. maddesine  
aykırı faaliyette bulunduğu daha önceden tespit edilmiş olan, disiplinli bir yönetimi ve  
hiyerarşik bir yapısı olan silahlı bir örgüte üye olmaktır. Bu madde kapsamı çerçevesinde  
suçlanan kişilerin kendilerinin bizzat Devletin varlığını sürdürmesini tehlikeye atacak fiiller  
işlemiş olmaları gerekmemektedir. Üstelik, bu suç ayrıca özel manevi bir unsur, yani yasadışı  
bir örgüte bağlı olma bilincini içermektedir (yukarıdaki 18. Paragraf).  
Bundan dolayı, Hükümet'in ileri sürdüğü, TCK'nun 125 ve 168/2. maddelerinin aynı suçun  
farklı derecelerine karşılık geldiği tezinin, Mahkeme tarafından kabul edilmesi mümkün  
değildir. TCK içinde aynı "Devlete karşı işlenmiş suçlar" başlığı altında yer alsalar da, bu iki  
madde, içerdikleri unsurların maddi olduğu kadar manevi özellikleri açısından da belirgin  
olarak farklıdırlar.  
Mahkeme, kendilerine zaman tanınmış olsa başvuranların yasadışı silahlı örgüt üyesi olma  
suçlamasına karşı  
geliştirecekleri  
savunma araçlarının  
haklılığını değerlendirmek  
durumunda değildir. Mahkeme sadece, mantıklı olarak bu savunma yollarının, Devletin  
bütünlüğüne ihanet suçlamasına karşı yapılan savunma yollarından farklı olacağının iddia  
edilebileceğini tespit etmektedir. Nitekim, bu suçlamayla ilgili duruşmalar, başvuranların  
faaliyetlerinin Devletin bütünlüğünü tehdit edecek somut bir tehlike oluşturup  
oluşturmadığının araştırılması üzerine odaklanmıştır. Oysa, yasadışı silahlı örgüt üyesi  
olmakla suçlanınca başvuranların, Devlet Güvenlik Mahkemesini bir taraftan PKK'nın  
hiyerarşik yapışı içinde yar almadıklarına ve yönetim disiplinine uymakla yükümlü  
olmadıklarına, diğer taraftan ise, bu örgüte bağlılık bilinciyle hareket etmediklerine ikna  
etmeleri gerekecekti.  
Yukarıda yazılanlar göz önüne alındığında. Mahkeme, yasadışı silahlı örgüt üyeliğinin,  
ilgililere yargı sürecinin başında yöneltilen suçlamanın esasına dair bir öğe olmadığı  
kanısındadır.  
Bu nedenle. Mahkeme, Ankara DGM'nin, tartışmasız sahip olduğu, bulgulara göre olayların  
tanımını yeniden yapma yetkisini kullanırken, bu konuda başvuranların somut ve etkili bir  
savunma yapma haklarını kullanmalarını da, özellikle de bunun için gerekli süreyi tanıyarak,  
sağlamış olması gerektiği görüşündedir. Oysa dosyadan anlaşılmaktadır ki Devlet Güvenlik  
Mahkemesi, örneğin iddianame yeniden tanımlandıktan sonra duruşmayı erteleyebilecekken,  
başvuranlara savunmalarını yeni tanımlama çerçevesinde yeniden şekillendirebilme fırsatı  
vermemiştir. Yeni tanımlama, davanın son günü, kararın açıklanmasından hemen önce  
bildirilmiştir, ki bu da kuşkusuz çok geçtir. Bu duruma başvuranların avukatlarının, son  
oturum günü orada bulunmamaları da eklenmelidir. Bunun nedeni ne olursa olsun  
9
başvuranların olayların yeniden tanımlanması konusunda avukatlarına danışmalarının  
mümkün olmadığı açıktır.  
Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında, Mahkeme, başvuranların kendilerine yöneltilen  
suçlamaların niteliği ve içeriği konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilme ve savunmalarını  
hazırlamak için gerekli zamandan ve olanaklardan yararlanabilme haklarının ihlal edildiği  
sonucuna varmıştır (bkz, esas olarak, yukarıda anılan Pelissier ve Sassi kararları, par. 60-63,  
ve Mattoccia k. italya, 25 Temmuz 2000 tarihli karar, no. 23969/94, (Bol. l), CEDH 2000-IX,  
par. 62-72).  
Buradan hareketle, Sözleşmenin 6§3 a ve b paragrafları ile aynı maddenin adil bir yargılanma  
süreci öngören l. paragrafı bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.  
3. Aleyhte ifade veren tanıklara soru sorabilme ya da sordurabilme olanağı  
Başvuranlar; Selim Sadak, Leyla Zana ve Hatip Dicle ayrıca bazı aşiret reislerinin DGM  
savcısına verdikleri ifadeler doğrultusunda mahkum edilmelerine rağmen, bu tanıklara soru  
sormak ya da sordurmak olanağına sahip olmadıklarından şikayet etmektedirler. Bu konuda,  
Sözleşme'nin 6§l ve 6&3-d maddelerine başvurmaktadırlar.  
Hükümet, sözü edilen tanıkların, başvuranların dinlenmesini istedikleri tanıklar arasında yer  
almadıklarını belirtmektedir. Ayrıca DGM'nin başvuranların PKK üyesi olduğunu saptamada  
başka kanıtlara da başvurduğunu eklemektedir. İddia makamının bazı tanıkların dinlenmesine  
itirazının, bu tanıklara yönelik tehditlerden kaynaklandığı, bu tehditlerin tanıkların PKK  
tarafından yok edilmesine kadar varabileceği, nitekim başvuranlar ile birlikte yargılanan  
sanıklardan biri aleyhinde ifade veren bir tanığın, hapishanede PKK üyesi diğer tutuklular  
tarafından öldürülmüş olduğu belirtilmiştir.  
Üç başvuru sahibi ise, yukarıda anılan aşiret reislerine ait ve ön soruşturma sırasında savcılık  
tarafından askeri tesislerde alınmış olan ifadelerin, kendilerine yöneltilen suçlamaların ana  
unsurunu oluşturduğunu; savunmanın ne soruşturma sürecinde ne de daha sonra dava  
boyunca, savcılık tarafından kasıtlı olarak kendilerine karşı yönlendirildiğini öne sürdükleri  
ifade sahipleri ile yüz yüze gelme olanağı bulamadığını ifade etmektedirler. Ne aleyhte  
tanıklara soru sorabildiklerini, ne de lehte tanık çağırabildiklerini belirtmektedirler.  
Parlamentolararası Birlik, özetle bu savı kabul etmektedir.  
Mahkeme, kanıtların kabul edilebilirliğinin her şeyden önce iç hukuk kurallarına bağlı  
olduğunu ve esas olarak, topladıkları delilleri değerlendirme yetkisinin ulusal mahkemelerde  
olduğunu hatırlatır. Sözleşme çerçevesinde Mahkeme'ye verilen görev, tanıkların ifadelerinin  
kanıt olarak kabul edilmesinin doğru olup olmadığına dair görüş bildirmek değil, kanıtların  
sunulması da dahil olmak üzere, sürecin bütün olarak adil bir nitelik taşıyıp taşımadığını  
araştırmaktır (bkz, başka kararlar arasında, Doorson k. Hollanda, 26 mart 1996 tarihli karar,  
Receuil 1996-II, s. 470, par. 67 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri kararı, s. 711,  
par. 50).  
Esas olarak, kanıt oluşturan öğelerin tartışılabilmeleri için, sanık huzurunda, açık oturumda  
ortaya konmaları gereklidir. Bu prensibin istisnası yok değildir ancak bu istisna savunmanın  
haklarının korunması koşuluyla kabul edilebilir. Genel kural olarak madde 6'nın l ve 3-d  
10  
paragrafları uyarınca, sanığa, aleyhindeki bir tanıklığa karşı, tanık ifadesini verdiği sırada ya  
da daha sonra itiraz edebilmesi için uygun ve yeterli koşullar sağlanmalı ve tanığa soru  
sorabilme fırsatı tanınmalıdır (Lüdi k. İsviçre, 15 Haziran 1992 tarihli karar, seri A no. 238,  
par. 49 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri kararı, s. 711, par. 51).  
Nitekim, Mahkeme'nin birçok defa belirttiği gibi (bkz., Isgrö k. İtalya, 19 Şubat 1991 tarihli  
karar, seri A no. 194-A, par. 34 ve yukarıda anılan Lüdi k. İsviçre, par. 47), bazı koşullarda,  
yetkili makamların ön soruşturma döneminde alınmış ifadelere başvurmaları gerekebilir.  
Sanığın, verildikleri sırada ya da daha sonra bu ifadelere itiraz etmek için uygun ve yeterli  
fırsatı olduysa, bu ifadelere başvurulması madde 6 par. l ve 3-d’ye aykırı değildir. Ancak bir  
mahkumiyet kararı sadece ya da belirleyici ölçüde, sanığın ne ifadesi alınırken ne de daha  
sonra soru soramadığı ya da sorduramadığı bir kişinin ifadelerine dayanıyorsa, savunmanın  
hakları 6. maddenin güvencesine aykırı olarak kısıtlanmış olmaktadır (bkz. Unterpertinger k.  
Avusturya, 24 kasım 1986 tarihli karar, seri A no. 110, par. 31-33; Saidi k. Fransa, 20 eylül  
1993 tarihli karar, seri A no. 261-C, par. 43-44 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri  
kararı, s. 711, par. 55).  
Komisyon'la birlikte Mahkeme de, ilgili üç başvuru sahibinin suçluluğunun sabit  
bulunmasında, incelenen iki mahkeme kararına da belirleyici bir önem atfederek, bazı  
tanıkların mahkemeden önce Cumhuriyet savcısına verdikleri ve başvuranların PKK'nın  
sözcüleri olarak hareket ettiklerine dair ifadeleri üzerine kurulduğunu tespit etmiştir. Ne var  
ki, ne soruşturma aşamasında ne de duruşmalar sırasında, ilgililerin bu tanıklara soru sorma ya  
da sordurma olanağı olmamıştır. Böylelikle, bu tanıkların inandırıcılıklarını kontrol edememiş  
ve ifadelerine dair bir kuşku dahi belirtememişlerdir.  
Hükümetin, üç başvuru sahibinin, DGM huzurunda açık bir oturumda aleyhte tanıklara soru  
sorma taleplerini açıkça ifade etmediklerine dair tespitine gelince, Mahkeme, Sözleşme  
tarafından güvence altına alınan bir hakkın kullanılmasından vazgeçilmiş olduğunun -yasal  
olduğu kadarıyla- açıkça tespit edilmiş olması gerektiğini hatırlatır (bkz. özellikle yukarıda  
anılan Colozza karan. Seri A no.89, s. 14, par.28). Oysa başvuranlar, Devlet Güvenlik  
Mahkemesinde olduğu gibi, Yargıtay'da da, ne ön-soruşturma sürecinde ne de dava sırasında  
kanıtların yönetimine katılamadıklanndan şikayet etmişlerdir. Ayrıca, sadece savcının  
huzurunda alınmış olan aleyhte ifadelerin güvenilirliğine de itiraz etmişlerdir.  
Ne olursa olsun, 6. maddenin 1. ve 3. paragrafları, Sözleşmeyi imzalamış olan Devletlerin  
olumlu önlemler almasını zorunlu kılmaktadır. Bu önlemler sanığa aleyhinde ifade veren  
tanıklara soru sorma ya da sordurma hakkını sağlamayı da kapsamaktadır (Barbera, Messegue  
ve Jabardo k. İspanya, 6 Aralık 1988 tarihli karar, seri A no. 146, s.33 par. 78). Bu önlemler  
gerçekten de imza sahibi Devletlerin, 6. maddenin sağladığı haklardan etkin olarak  
yararlanılmasını sağlamakta göstermeleri gereken “özen”le ilgilidir (Colozza k. italya, 12  
şubat 1985 tarihli karar, seri A no. 89, s. 15, par. 28).  
Ne var ki DGM, dava sırasında, aleyhte ifade veren aşiret reislerinin ne dinlenmesini, ne de  
ilgili üç başvuru sahibiyle yüzleştirilmelerini kabul etmiştir. Bu noktada Hükümet, iddia  
makamının bu tanıklarının -ki koşulları hapishanede öldürülmüş olan tanıktan farklıdır- DGM  
duruşmalarına katılarak nasıl bir tehlikeye maruz kalacaklarını da açıklamamıştır.  
Özet olarak, başvuranların savunma hakları, adil yargılanabilmelerini engelleyecek şekilde  
ihlal edilmiştir. 6. maddenin 3-d paragrafı ile birlikte l. paragrafının, esas olarak ihlali söz  
konusudur.  
11  
4. Sözleşme'nin 6. maddesinde ifade edilen, davaların adil görülmesi ilkesine dayalı diğer  
şikayetler  
Mahkeme, yukarıda 59. ve 68. paragraflarda belirttiği, daha önceki kararlarına referans  
vermektedir ve bu noktada başvuranların şikayetlerin esas bölümünü oluşturan, ulusal  
mahkemelerde kendilerine karşı izlenen sürecin hakkaniyetiyle ilgili kısmına cevap verdiği  
kanısındadır. Bu nedenle, yargı sürecinin hakkaniyetine ilişkin, 6. maddeye dayanan diğer  
şikayetleri incelemeye gerek olmadığı görüşündedir.  
2. SÖZLEġME’NĠN 10, 11 VE 14. MADDELERĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN  
Başvuranlar, Sözleşme’nin 10, 11 ve 14. maddelerine atıfta bulunarak, milletvekili sıfatıyla  
Türkiye’de yaşayan Kürt asıllı halkın taleplerini dile getirdikleri ve siyasi görüşleri  
bağlamında Türkiye’deki Kürt sorununa barışçı çözümler geliştirdikleri için mahkum  
edildiklerini iddia etmektedirler.  
Parlamentolararası Birlik (PAB) başvuranların savlarını haklı bulmaktadır ve özellikle siyasi  
düşüncelerini açıkladıkları gerekçesiyle mahkum edildikleri düşüncesindedir. PAB, Türk  
yasalarında ifade özgürlüğü alanında bazı gelişmeler sağlandığı, ancak bu özgürlüğün  
Türkiye’de halen önemli kısıtlamalara tabi olduğu görüşündedir. PAB, ulusal mahkemenin  
başvuranları ayrılıkçı örgüt üyeliğinden mahkum etmeyi seçerek, düşünce suçlularına tanınan  
olası erteleme ya da koşullu salıverme olanaklarından yararlanmalarına da baştan engel  
olduğunu belirtmektedir.  
Hükümet ise aksine, ulusal mahkemenin verdiği karara dayanarak, başvuranların konumunun  
herhangi politik bir tavrın barışçıl ifadesinden uzak olduğunun anlaşıldığını, silahlı yasadışı  
bir örgüt mensubu olduklarını ve tüm emirleri bu örgütten aldıklarını açıkça beyan ettiklerini  
savunmaktadır.  
Mahkeme de, Komisyon gibi, mevcut başvurulardaki genel hukuk sorununun, başvuranlarca  
ileri sürülen iddiaların, Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca adil yargılama kapsamına girip  
girmediği  
olduğu görüşündedir. Mahkeme bu nedenle, Sözleşme’nin 10, 11 ve 14. maddelerine  
dayanan şikayetler hakkında ayrı bir incelemeye gerek olmadığı yönündeki Komisyon  
kararına katılmaktadır.  
3. SÖZLEġME'NĠN 41. MADDESĠNĠN UYGULANMASI  
Sözleşme'nin 41. maddesi çerçevesinde  
A. Zarar  
12  
Başvuranlar, tutuklanmış olsalar alacak oldukları milletvekili maaşları tutarına ve vatandaşlık  
haklarına getirilmiş olan kısıtlamalar nedeniyle gelecekte karşılaşabilecekleri gelir kaybına  
karşılık gelen bir maddi zarara uğradıklarını ileri sürmektedirler. Bu miktar her bir başvuran  
için 465.000 ABD Doları olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, manevi tazminat olarak da her bir  
başvuran için 300.000 ABD Doları talep etmişlerdir.  
Hükümet başvuranların bu taleplerinin çok yüksek olduğu ve haksız zenginleşmeye sebep  
olacağı kanısındadır. Hükümet, bir milletvekilin aldığı maaşın özel görevleri yerine getirmesi  
için verildiğini ve halen tutuklu bulunan başvuranların gelir kaybını hesaplamakta baz  
alınamayacağını vurgulamaktadır.  
Mahkemeye göre, bu konuda bir tazminat belirlenmesi için başvurulacak tek temel,  
başvuranların AİHS’nin 6. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanmamış olmalarıdır.  
Mahkeme, başvuranların bu güvencelerden yararlanabilselerdi, davanın nasıl sonuçlanacağına  
ilişkin varsayımda bulunabilecek durumda olmadığı ve ilgililerin gerçek bir fırsattan yoksun  
kaldıklarını düşünmenin mantıksız olmadığı kanısındadır. (Colozza ve Bubinat-İtalya, 12  
Şubat 1985 tarihli karar, Zielinski ve Pradal ve Gonzales-Fransa). Mahkeme, Sözleşmenin  
41. maddesinde öngörüldüğü üzere, hakkaniyet çerçevesinde bir değerlendirme yaparak,  
başvuranların her birine tüm zararlarına karşılık 25,000 ABD Doları ödenmesine karar  
vermiştir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuranlar, davalarını Sözleşme kurumları önüne getirebilmek için yaptıkları harcamaları  
karşılamak üzere 3,460 ABD Doları talep etmişlerdir. Bu miktar, posta, faks ve çeviri  
giderlerini içermektedir. Yargılama masraflarına gelince, başvuranlar, bu dava için avukatları  
Sn. Alataş’ın iç yargılama sırasında 681 saat ve Strazburg organlarında ise 189 saat çalışması  
karşılığı 174.000 ABD Doları talep etmişlerdir. Ayrıca, aynı süre çalışma karşılığı, iç hukuk  
sürecinde görev alan ve Strazburg'da izlenen yargı sürecinde Av. Alataş’a yardımcı olan Av.  
Özmen için de 164.538 ABD Doları talep etmişlerdir.  
Hükümet, özellikle avukatların çalışma saatlerine ilişkin miktarların çok abartılı olduğunu  
belirtmektedir.  
Mahkeme de, davanın ne kadar karmaşık olduğunu kabul etmekle birlikte, yukarıda anılan  
çalışma saatlerinin çok fazla olduğu düşüncesindedir. Mahkeme, başvuranlara her türlü  
masraf dahil toplam 10.000 ABD Doları verilmesini kararlaştırmıştır.  
C. Temerrüt Faizi  
Mahkeme, ödenmesine karar verilen ABD Doları tutarı üzerinden yıllık % 6 temerrüt faizi  
işletilmesinin uygun olacağını düşünmektedir.  
Bu nedenden dolayı, Mahkeme, Oybirliğiyle,  
13  
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı gerekçesiyle  
Sözleşme'nin 6 maddesinin ihlal edildiğine;  
Başvuranların, aleyhlerinde ileri sürülen iddiaların yeniden tanımlanması konusunda  
zamanında bilgilendirmedikleri ve kendilerine, aleyhlerinde ifade veren tanıklara soru sorma  
ve soru sordurma imkan tanınmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6§3 a) ve b) maddesinin ihlal  
edildiğine;  
Sözleşme'nin 6. maddesine dayandırılan diğer şikayetlerini incelenmesine gerek olmadığına;  
Sözleşme'nin 14., 11. ve 10. maddelerine dayanan şikayetleri incelenmesine gerek  
olmadığına;  
(a) Kararın verildiği tarihten itibaren 3 ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve  
masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere  
aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından ödenmesine,  
(i) her türlü zararı kapsayan tazminatı için başvuranların her birine 25,000 ( yirmi beş  
bin)ABD veya toplam 100,000 (yüz bin ) ABD Doları;  
(ii) masraf ve harcamalar için toplam 10,000 (on bin) ABD Doları;  
(b) Yukarıda belirtilen üç ay süreden sonra ödeme tarihine kadar geçecek süre için %6 faiz  
ödenmesine;  
Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve Mahkeme’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 17 Temmuz 2001 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
14