COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BİRİNCİ KISIM  
AKKOÇ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no : 22947/93 ve 22948/93)  
KARAR  
STRAZBURG  
10 Ekim 2000  
İşbu Karar, Sözleşme’nin 44/2 maddesi hükümleri uyarınca kesinlik kazanmaktadır.  
Karar metni, Mahkeme’nin seçilmiş karar ve hükümleri resmi raporlarında nihai  
şekilde yayınlanmasından önce Sekreterya revizyonuna tabidir.  
____________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2000. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme‟yi bağlamamaktadır. Bu  
çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması  
koşulu ile Dışişleri Bakanlığı, AKGYna atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla  
alıntılanabilir.  
1
Akkoç - Türkiye davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Birinci Dairesi),  
Sn. E. Palm, Başkan  
Sn. W. Thomassen,  
Sn. L. Ferrari Bravo,  
Sn. C. Birsan,  
Sn. Casadevall,  
Sn. R. Maruste, yargıçlar,  
Sn. F. Gölcüklü, ad hoc yargıçlar,  
ve Kısım Sekreteri Sn. M. O'Boyle'un katılımı ile Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi Heyeti olarak toplanmış,  
20 Haziran ve 19 Eylül 2000 tarihlerindeki gizli görüşmesi sonucunda,  
yukarıda  
anılan  
tarihte  
benimsenmiş  
olan  
aşağıdaki  
karara  
varmıştır:  
USULE İLİŞKİN İŞLEMLER  
1. Davanın nedeni, bir Türk Vatandaşı olan Nebahat Akkoç'un ("başvuran"), 01 ve 22  
Kasım 1993 tarihlerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski  
25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na  
("Komisyon") yaptığı başvurulardır (başvuru no.22947/93 ve 22948/93).  
2. Adli yardım alan başvuran, İngiltere'de çalışan Sn. A. Reidy tarafından temsil  
edilmektedir. Türk Hükümetini ise Ajan Yardımcısı Sn. Akçay temsil etmektedir.  
3. Başvuran, gazetede yayınlanan bir makalesinden dolayı disiplin cezası aldığını,  
Hükümet'in sorumlu olduğu bazı durumlara bağlı olarak kocasının öldürüldüğünü;  
kocasının ölümüyle ilgili olarak bir mahkemeye ulaşmaktan ve etkili iç hukuk yolu  
kullanımından mahrum bırakıldığını; gözaltında işkenceye maruz kaldığını, AİHK‟na  
başvurusundan dolayı polisin kendisini taciz ettiğini öne sürmüştür. Başvuran  
Sözleşme'nin 2, 3, 10, 13 ve eski 25. maddesinin yanısıra sonradan vazgeçtiği, 1.  
Protokol'un 1. maddesiyle 14 ve 18. maddelerini ileri sürerek şikayetçi olmuştur.  
4. Yapılan başvurular, 11 Ekim 1994 tarihinde Komisyon tarafından kabuledilebilir  
bulunmuştur. 23 Nisan 1999 tarihli raporunda Komisyon, (Sözleşme'nin eski 31.  
maddesi), Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiğini (oybirliğiyle), 13. maddesinin  
ihlal edildiğini (27'ye karşı 2 oyla), 14. maddeyle ilgili ayrı bir konunun olmadığını  
(oybirliğiyle), 1. Protokol'ün 1. maddesinin ihlal edilmediğini (oybirliğiyle),  
Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini (oybirliğiyle), 18. maddesinin ihlal  
edilmediğini (oybirliğiyle) ve Türkiye'nin Sözleşme'nin 25. maddesinde belirtilen  
sorumluluklarına uymadığını ilan etmiştir. 11. Protokol'ün 5 § 4 maddesi uyarınca  
dava, Birinci Daire'ye sevk edilmiştir.  
5. Kısımda, davayı inceleyacek olan Daire, Türkiye için res‟en (ex officio) seçilmiş  
bulunan hakim Sn. R. Türmen (Sözleşme‟nin 27 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü  
26 § 1 (a) ) ve Mahkeme Başkanı Sn. E. Palm (İçtüzük 12 ve 26 § 1 (a) maddesi)  
tarafından oluşturulmuştur. Daireyi tamamlamak için atanan diğer üyeler, Sn.  
Thomassen, Sn. Ferrari Bravo, Sn. Birsan, Sn. Casadevall ve Sn. Maruste‟dir.  
6. Mahkeme'de Türkiye'yi temsil eden Sn. Yargıç Rıza Türmen davadan çekilmiştir.  
(İçtüzük madde 28) Bunun üzerine Hükümet Sn. Feyyaz Gölcüklü'yü Sn. Rıza  
2
Türmen'in yerine ad hoc yargıç olarak atamıştır (Sözleşme'nin 27§2 ve İçtüzüğün  
29§1 maddeleri).  
7. Başvuran ve Hükümet, davanın esasına ilişkin görüşlerini göndermişlerdir.  
8. 29 Şubat 2000 tarihinde Daire, bir duruşma yapılmasına karar vermiştir.  
9. 20 Haziran 2000 tarihinde Strazburg İnsan Hakları Binası'nda halka açık bir  
duruşma yapılmıştır. (İçtüzük 59 § 2 maddesi)  
Mahkeme huzurunda :  
(a) Hükümet adına  
Sn. Akçay, Ajan Yardımcısı,  
Sn. Emüler,  
Sn. Akyüz,  
Sn. Varol, Danışmanlar;  
(b) başvuran adına  
Sn. Reidy, Avukat,  
Sn.Tanrıkulu,  
Sn. Aslantaş,  
Sn. Müller, Danışmanlar.  
Mahkeme, Sn. Reidy ve Sn Akçay'ın konuşmasını dinlemiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN ŞARTLARI  
A. Disiplin Kovuşturmasıyla ilgili olarak  
10. Başvuran, emekli bir öğretmen ve Eğit - Sen Diyarbakır şubesinin eski başkanıdır.  
Başvuran 31 Ekim 1992'de Diyarbakır Söz gazetesine 27 Ekim 1992 tarihinde  
kendisi, Eğit - Sen'in bir delegesi ve Milli Eğitim Müdürü arasında yapılan toplantıyla  
ilgili bir demeç vermiştir. Demecinde başvuran, polisin, öğretmenlere sözlü olarak  
kötü davrandığını, saldırdığını ve rahatsız ettiğini belirtmiştir. Bu ifadeler  
"Diyarbakır'da 11 öğretmen gözaltına alındı" başlıklı bir makalede yayınlanmıştır.  
11. 14 Mayıs 1993 tarihinde Diyarbakır Bölge Milli Eğitim Disiplin Kurulu, izin  
almadan gazeteye verilen bu demeçten dolayı 'devlet memurlarının gerekli izin ve  
yetki olmadan basına, haber ajanslarına, radyo ya da televizyona bilgi vermek veya  
beyanatta bulunmalarını yasaklayan 657 sayılı Kanunun 125-D/g maddesi' ne  
dayanarak başvurana bir yıl kıdem ilerlemesinin durdurulması cezası vermiştir.  
12. Bu karar Diyarbakır İdare Mahkemesi tarafından 4 Ekim 1994 tarihinde  
onaylanmıştır. Mahkeme, 657 sayılı Kanunun 15. maddesinin, bakan tarafından  
yetkilendirilen memurlar hariç, devlet memurlarının görevleriyle ilgili basına  
açıklama yapmalarını yasakladığını belirtmiştir. Anayasal haklar çeçevesinde tüm  
vatandaşlar düşüncelerini basına açıklamakta serbest olmasına rağmen memurlar bu  
hakkı aynı derecede kullanamamaktadırlar. Danıştay 8. Dairesi‟nin 14 Aralık 1993  
tarihli (1993/4214) kararında da belirtildiği üzere, devlet memurları ifade  
özgürlüklerini kullanırken amirleriyle veya devlet memurlarıyla ilgili ifadelerinde  
daha ölçülü bir tarz ve daha dikkatli bir dil kullanmalıdırlar. Bu durumda, başvuran,  
öğretmenler ve polisler arasında süregelen sürtüşmeler ve tartışmalar üzerine yaptığı  
gözlemlere dayanarak olumsuz düşünce beyan ettiğinde idareyi suçlamış ve eleştirmiş  
oluyordu. Dolasıyla, hizmetiyle ilgili aldığı disiplin cezasının kanuna aykırı bir yönü  
3
bulunmamaktadır. Başvuranın bu kararın iptali için Danıştay'a yaptığı başvuru  
oybirliğiyle reddedilmiştir.  
13. Başvuran, Danıştay'a itirazda bulunmuş ve 5 Aralık 1995 tarihinde mahkeme  
yalnızca verilen cezanın şiddetinin tekrar gözden geçirilmesi için dosyayı İdare  
Mahkemesi'ne geri göndermiştir. Bu mahkeme de devlet memurlarının ifade  
özgürlüğü haklarını kullanırken amirleri ve kamu görevleriyle ilgili yapacakları  
açıklamalarda daha dikkatli ve hassas olmaları gerektiği görüşüne katılmıştır.  
Başvuran Devlet Memurları Kanunu'na aykırı olarak idareyi eleştirmesinden ötürü  
disiplin cezası alması uygundur ama suç ile ceza arasında adil bir denge olmalıydı,  
dolayısıyla daha hafif bir ceza verilmeliydi.  
14. 3 Nisan 1996 tarihinde İdare Mahkemesi, kararı açıklamış ve başvuranı  
cezalandırmıştır. Başvuran bunun üzerine tekrar Danıştay'a itirazda bulunmuştur.  
15. 16 Ekim 1998 tarihinde Danıştay, 657 sayılı Kanunun 15. maddesinin devlet  
memurlarının kendi yetki, görev ve sorumluluklarına dair basına demeç vermeyi  
yasakladığına dikkati çekmiştir. Başvuran, verdiği demecin görev, yetki ve  
sorumluluklarıyla ilgili olmadığını sadece anayasanın kendisine tanıdığı düşünce ve  
ifade özgürlüğü hakkını kullanarak güncel konular üzerine şahsi düşüncesini  
açıkladığını belirtmiştir. Bu, yukarıda belirtilen madde kapsamına girmediğinden,  
disiplin cezası uygulanmasına da gerek yoktur. Sonuç olarak, 657 sayılı Kanunun  
125/ D – g maddesine göre verilen bir yıl terfi durdurma cezası kanunsuzdur ve İdare  
Mahkemesi‟nin verdiği karar doğru değildir. İdare Mahkemesi‟nin kararı bu yüzden  
iptal edilmiştir.  
16. 17 Şubat 1999 tarihinde İdare Mahkemesi, Danıştay‟ın kararını benimsemiş ve  
başvurana verilen disiplin cezasını kaldırmıştır.  
B. Başvuranın kocasının ölümüyle ilgili olarak  
17. Başvuranın kocası Kürt kökenli bir öğretmen olup Eğit – Sen‟in faaliyetlerine  
katılmıştır. 13 Ocak 1993 sabah saat 7.00 sularında, Zübeyir Akkoç ilkokuldaki  
dersine giderken vurularak öldürülmüştür. O anda kendisine eşlik etmekte olan  
Ramazan Aydın Bilge de öldürülmüştür. Kendisine otopsi yapılmamıştır. Cinayeti  
telsizle öğrenen iki jandarma olay mahalline gitmiştir. Faillerin hangi yöne  
kaçtıklarını araştırmak için hiçbir girişimde bulunmamışlardır. Yalnızca Zübeyir  
Akkoç‟u taksiye bindirip hastaneye göndermeye yardım eden Abdullah Elgören‟in  
ifadesine başvurmuşlardır.  
18. Kocasının ölümünden önce ve Milli Eğitim Müdürlüğü‟ndeki olaydan sonra  
başvuran telefonda çok sayıda tehdit almış ve güvenlik güçlerince rahatsız edilmiştir.  
Telefonda kendisine “Şimdi senin sıran seni de öldüreceğiz” denilmiştir. Yapılan  
tehditleri savcıya şikayet etmesine rağmen ilgi gösterilmemiştir. Kocası, ölümünden  
önce, polis tarafından birkaç kez gözaltına alınmıştır. Başvuran Şubat 1994‟te  
gözaltına alındığında güvenlik gücü mensuplarının kocasını kendilerinin öldürdüğünü  
söylediğini iddia etmiştir.  
19. Cumhuriyet savcısı, 1993/339 sayısıyla bir dosya açıp cinayeti „fail-i meçhul‟  
olarak tanımlamıştır. 27 Mart 1997‟de savcı, bir öğrenci olan Seyithan Araz‟a yönelik  
altı cinayet olayına ve birçok saldırıya karıştığına ilişkin suçlamaları içeren bir  
iddianame hazırlamıştır. Bu suçlamalar arasında Zübeyir Akkoç‟u öldürmek de vardır  
ama Ramazan Aydın Bilge‟yi öldürmek yoktur. Seyithan Araz, Hizbullah‟ın  
eylemlerine katılmakla suçlanmıştır. 17 Mart 1997 tarihli ifadesinde Seyithan Araz,  
Hizbullah üyesi olmadığını söylemiş ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle  
4
Mücadele Şubesi‟nde işkence altında alınan ve kendisine imzalatılan 26 sayfalık  
ifadesini yalanlamıştır.  
20. 4 Haziran 1997 tarihinde Seyithan Araz, 4 numaralı Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi‟nde de itirazlarını sürdürmüştür. 14 Ağustos 1997‟de iddianamede adı  
geçen üç mağdurun tanıklığına başvurulmuş ve bu şahıslar sanıklardan hiçbirini teşhis  
edememiştir. 10 Aralık 1997‟de mahkeme, Seyithan Araz‟ın delil yetersizliğinden  
salıverilmesini emretmiştir.  
21. 23 Eylül 1999‟da mahkeme, Seyithan Araz‟ı delil yetersizliğinden beraat etmesine  
karar vermiştir.  
C. Başvuranın gözaltına alınıp sorgulanmasına ilişkin  
22. Davanın bu kısmına ilişkin olaylar, özellikle gözaltındaki olaylar taraflar arasında  
ihtilaf konusu olmuştur.  
Komisyon, başvuranın 13–22 Şubat arasında gözaltında işkence gördüğüne ilişkin  
iddiası ve 13-22 Şubat 1994, 26-27 Eylül 1995, 14 Ekim 1995 tarihlerinde gözaltına  
alındığında kişisel başvuru hakkına müdahale edildiği iddiası bakımından bazı  
şahısların sözlü şahitliğine başvurmuştur. Komisyon üyeleri, başvuranı, annesini,  
Ramazan Sücürü‟yü (Diyarbakır Terörle Mücadele Dairesi Başkanı), Taner Şentürk‟ü  
ve Hasan Pişkin‟i (13-22 Şubat 1994 tarihindeki gözaltında başvuranı sorgulayan  
memurlar), Dr. Buldağ‟ı (gözaltından sonra başvuranın tıbbi raporunu imzalayan  
doktor) ve son olarak Enver Atlı‟yı (26 Eylül 1995‟de başvuranla birlikte gözaltına  
alınan eski bir müdür) dinlemiştir. Başvuranı serbest bırakıldığı 22 Şubat 1994‟den  
önce gören savcı da tanık olarak çağrılmış olsa da kendisi duruşma gerçekleşmeden  
vefat etmiştir.  
1. Komisyon’un olaylara ilişkin görüşleri  
(a) 13 – 22 Şubat arasındaki gözaltına ilişkin  
23. 13 Şubat 1994 tarihinde, geceyarısından sonra, polis memurları başvuranın evine  
gelip kendisini sorgulamışlardır. Polisler, başvuranın kazağını başına geçirerek  
kendisini götürmüşlerdir. Başvuran bir doktor muayenesinden sonra, 22 Şubat 1994‟e  
kadar gözaltında tutulacağı Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele  
Dairesi‟ne götürülmüştür.  
24. On günlük gözaltı süresi boyunca kendisine cinsel taciz ve psikolojik baskı dahil  
çeşitli kötü muamele yöntemleri uygulanmıştır. Başvuran, polis tarafından PKK‟ya  
katılmakla suçlanmış, yaklaşan seçimler hakkında sorgulanmış ve kendisinin de aday  
olup olmadığı sorulmuştur. Ayrıca başvuran, Komisyon‟a yaptığı başvurudan dolayı  
sorgulanmış ve bunun dağdaki PKK militanlarına katılmaktan bir farkı olmadığı  
söylenmiştir.  
25. Gözaltı süresince başvuran, şu muamelelere tabi tutulmuştur; hücresinden  
çıkarılırken çoğunlukla gözleri bağlanmış; birçok kere çırılçıplak soyulup bu halde iki  
sıra halinde dizilen ve kendisine vuran, sözlü olarak taciz eden polislerin arasından  
geçmek zorunda bırakılmış; çıplak fotoğrafları çekilmiş; birçok defa bir odaya  
götürülüp çok tazyikli sıcak ve soğuk su sıkılmış; göğüs ve ayak parmak uçlarından  
elektrik verilmiş; tavana kollarından asmaya yeltelenilmişse de midesinin üzerindeki  
yara izini görülünce bundan vazgeçilmiştir; kendisini yere düşürecek kadar kuvvetli  
çenesine yumruklar atılmış; hücresine projektör ışığı ve yüksek ses verilmiş, işkence  
çeken insanların sesleri zorla dinletilmiş; bir kapıya iki gün iki gece kelepçelenmiş;  
5
saçı çekilmiş ve sopayla dövülmüştür. Başvurana çocuklarının da gözaltına alındığını  
ve işkence gördükleri söylenmiştir.  
26. 18 Şubat 1994‟de başvuran, kendisinin PKK üyesi olduğunu ve bu örgütün çeşitli  
propaganda faaliyetlerine katıldığını belirten, polisin düzenlediği bir ifade  
imzalamıştır. İfade, başvuranın Komisyon‟a kocasının ölümü için başvurduğu  
bilgisini de içeriyordu.  
27. 22 Şubat 1994‟de başvuran ve diğer 16 tutuklu Diyarbakır Devlet Hastanesi Acil  
Servisine götürülmüş ve burada Dr. Buldağ tutukluların herhangi bir fiziksel darbeye  
maruz kalmadıklarına dair rapor vermiştir. Başvuran, doktorun toplu şekilde herhangi  
bir şikayetleri olup olmadığını ve muayene isteyip istemediklerini polislerin yanında  
sorduğunu belirtmektedir. Doktora kafasındaki ve parmak uçlarındaki yaraları  
gösteren başvuran muayene istemiştir. Sonra savcıya çıkarılmıştır. Savcıya yara ve  
berelerini göstererek kendisine kötü muamelede bulunulduğunu söylemiş ve baskı  
altında ifadesinin alındığını belirtmiştir. Savcı başvuranın serbest bırakılmasını  
emretmiştir.  
28. Serbest bırakılmasından birkaç gün sonra başvuran tedavi görmüştür. Özellikle  
çenesinde şiddetli ağrılar olmuştur. Bir röntgen uzmanı çene kemiğinin filmini almış  
ama başvuran daha öncesinde gözaltında olduğunu söyleyince raporu imzalamamıştır.  
Başvuran başka yerde bir röntgen filmi çektirmiş ve üniversite hastanesinde tedavi  
görmüştür. Başvuran, çene kemiğinin kırıldığına inanmakta olup Mardin Ağır Ceza  
Mahkemesi‟nden PKK ile ilişkisi olduğuna dair iddialardan yargılanırken röntgen  
filmlerini mahkemeye sunmuştur. Bu röntgen filmleri daha sonra Komisyon‟a  
sunulmuştur. Taraflar, bu filmlerde herhangi bir kırık olmadığında mutabıktırlar.  
29. Başvuran, gözaltından sonra kulağında ekzama, bulaşıcı hastalık ve bacağında  
ağrılar gibi birçok sağlık problemi yaşamıştır. Bu konuda Komisyon‟u gerekli reçete  
ve raporlarla bilgilendirmiştir. 30 Ekim 1995‟de psikolojik tedavi için Ankara‟da  
bulunan İnsan Hakları Vakfı‟nın Tedavi Merkezi‟ne gitmiştir. Başvuran unutkanlık,  
ellerin titremesi, kararsızlık, ağrı, vücudunun bazı bölgelerinde uyuşma ve uykusuzluk  
gibi rahatsızlıklardan şikayetçi olmuştur. Psikolojik muayenede „fazla endişelenme‟,  
kötümserlik, ayakta duramama, dikkat ve konsantrasyon eksikliği ve kendine güven  
yokluğu gibi sonuçlar ortaya çıkmıştır. Başvurana kronik post-travmatik stres tanısı  
konmuş ve (fluoxetin ve bir anxiolitic) ilaçlar verilmiştir. Başvuran daha sonra, 12  
Aralık 1995‟de, 12 Ocak 1996‟da ve 14 Nisan 1996‟da kontol edilmiştir. Son  
seferinde şikayetleri iyice azalmış ve ilaçlara iki ay daha devam edilmesi önerilmiştir.  
30. Komisyon başvuru ile ilgili birtakım bulgulara varırken, başvuranı aklı başında  
bulmuş, dürüst ve inandırıcı izlenimi verdiğinden de ifadesini kabul etmiştir. İfadesi  
İnsan Hakları Kuruluşu Tedavi Merkezi raporlarıyla ve annesinin başvuranın  
gözaltından sonra çok kötü durumda olduğunu söylemesi ile desteklenmiştir.  
Komisyon, polis memurlarının ifadelerini kaçamaklı, tutarsız ve güvenilmez  
bulmuştur. Tutukluların kalabalık acil servisteki muayenelerinin üstünkörü ve  
isteksizce yapıldığını ve kötü muamele şikayetlerini dinlenmediğini dikkate alarak Dr.  
Buldağ‟ın güvenilmez olduğu sonucuna varmıştır.  
(b) 26 – 27 Eylül 1995 arasındaki gözaltına ilişkin  
31. 26 Eylül 1995‟de başvuran, iş arkadaşı Enver Atlı ile birlikte gözaltına alınmıştır.  
İki arkadaş bir doktora, ardından da Emniyet Müdürlüğü‟ne götürülüp soyulup  
aranmışlardır. Gözleri bağlanmış ve 1994‟deki kötü muamele hakkında  
sorgulanmışlardır. Avrupa‟ya şikayet etmesinin bahsi geçmiştir. Çok soğuk bir  
hücreye kapatılmıştır. Enver Atlı da gözleri bağlı olarak başvuranla yakınlığı ve PKK  
6
ile bağlantısının olup olmadığı hakkında sorgulanmıştır. İkisi de 27 Eylül 1995 günü  
saat 18.30‟da serbest bırakılmışlardır. O tarihteki resmi kayıtlarda başvuranla Enver  
Atlı‟nın PKK‟ya üye olup olmadıklarının sorgulandığı yazılı olmasına rağmen yapılan  
incelemede üye olmadıkları ortaya çıkmıştır.  
32. Hükümet, başvuranın evrakta sahtecilik suçlamasıyla sorgulandığını öne  
sürmüştür. Bununla birlikte Komisyon, bu iddiayı destekleyecek bir kanıta  
ulaşamamıştır. Başvuranın Komisyon‟a yaptığı başvurudan dolayı gözaltına  
alındığına dair yeterli kanıt yoktur. Başvuranın PKK üye olmak suçlamasıyla  
gözaltına alınmasını haklı çıkaracak somut delillerin olmamasına dayanarak, olayın  
somut delillere dayanmayan bir uygulama olarak gözükmektedir.  
(c) 14 Ekim 1995 tarihindeki gözaltı  
33. Başvuran savcıya ifade vermek üzere çağrılmıştır. Savcı başvuranı, pazartesi  
gününe, 16 Ekim 1995, kadar görmek istememesine rağmen polis kendisini 14 Ekim  
1995, Cumartesi günü sabah erken saatlerde Emniyet Müdürlüğü‟ne götürmüştür.  
Başvuran üst düzey bir görevli öğleden sonra kendisini serbest bırakana kadar bir  
divanda uyumuştur. Başvuran 16 Ekim 1995 günü sabah saat 9‟da annesiyle tekrar  
Emniyet Müdürlüğüne gelmiştir. İkisi öğleden sonra savcı tarafından İnsan Hakları  
Derneği‟nin bir yayını hakkında sorguya alınıncaya kadar bir odada kilitli  
tutulmuşlardır.  
(d) İç hukuk yollarıyla ilgili  
34. 3 Mayıs 1995 günü Diyarbakır Cumhuriyet savcısı, başvurana işkence yapmakla  
ve çenesini kırmakla suçlanan Mustafa Tarhan Şentürk ve Hasan Pişkin isimli  
memurlar hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Karar, sanıkların suçlamaları  
reddetmesine ve serbest bırakıldığında başvuranda herhangi bir darp izi olmadığına  
ilişkin doktor raporuna istinaden verilmiştir. Delil yetersizliğinden kovuşturmaya  
gerek olmadığına karar verilmiştir.  
35. Hükümet, konuyla ilgili ayrıca bilgi vermiştir. 25 Mayıs 1999 tarihli kararında  
Diyarbakır Cumhuriyet savcısı başvuranın sorgulama esnasında işkence gördüğüne  
ilişkin iddiaları hakkında yetkisizlik kararı vererek davayı Diyarbakır Bölge İdare  
Mahkemesi‟ne göndermiştir.  
II. SÖZLEŞME ORGANLARININ ÖNÜNDEKİ BELGELER  
A. İç Hukukta Soruşturma Belgeleri  
36. Başvuranın kocasının ölümüyle ilgili soruşturma dosyası Komisyon önüne  
gelmiştir. Seyithan Araz hakkındaki kovuşturmayla ilgili belegeler de Mahkeme‟ye  
sunulmuştur.  
B. Susurluk Raporu  
37. Başvuran, Komisyon‟a Başbakanın emri üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu  
Başkan Yardımcısı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan ve Susurluk Raporu olarak  
bilinen raporun bir kopyası Komisyon‟a sunulmuştur. Başbakan Ocak 1998‟de, onbir  
sayfası ve bazı ekleri hariç, raporu halka açıklamıştır.  
38. Giriş bölümünde raporun yargısal bir kovuşturma olmadığı ve resmi bir  
soruşturma raporu olarak görülemeyeceği belirtilmektedir. Rapor bilgilendirmek  
amacıyla, Türkiye‟nin güneydoğusunda meydana gelen bazı olayları araştırmak ve  
bölgedeki siyasilerin, hükümet kuruluşlarının ve bazı gizli grupların arasındaki  
ilişkilerin varlığını doğrulamak için yazılmıştır.  
7
39. Raporda, verilen emirlerle işlenen cinayetler; ünlü veya Kürt yanlısı kişilerin  
öldürülmesi; Devlet adına çalıştığı söylenen “itirafçılar”ın gizli faaliyetleri ve bölgede  
terörizmin kökünü kazımak için yapılan mücadele ile özellikle uyuşturucu kaçakçılığı  
alanında yeraltı ilişkileri arasında bir bağ olduğu şeklinde yorumlanıyor. Raporda,  
Ahmet Demir veya “Yeşil” olarak da bilinen, güneydoğuda kanunsuz eylemlere  
karışan ve MİT ile ilişkisi bulunan Mahmut Yıldırım‟a atıfta bulunulmaktadır.  
“... Yeşil ve etrafında topladığı itirafçı grubu bölgede gasp, zorla el koyma, tecavüz,  
evlere saldırı, hırsızlık, işkence ve adam kaçırma gibi suçların faili olduğu bilinmekle  
beraber devlet yetkililerin bu şahısla işbirliği yapmasını açıklayabilmek çok daha  
zordur. MİT gibi saygın bir kurum sade bir insanı kullanabilir... MİT‟in Yeşil‟i bir  
çok kez kullanması gerektiği düşüncesi kabuledilemez... Antalya‟da Metin Güneş  
adıyla, Ankara‟da Metin Atmaca adıyla eylemler yapan ve Ahmet Demir adını  
kullanan Yeşil‟in varlığı ve eylemleri hem MİT hem polis tarafından bilinmekteydi....  
Devlet‟in sessiz kalmasın nedeniyle bu alan hala çetelere açıktır. (sayfa 26).  
... Yeşil ayrıca içlerinde jandarmayla birlikte çok sayıda korucu ve itirafçıların olduğu  
JİTEM ile de işbirliğine girişmiştir. (sayfa 27).  
...Diyarbakır Cinayet Masası‟na yaptığı itirafta, ... Sayın G.... Ahmet Demir‟in zaman  
zaman Behçet Cantürk‟ü ve aynı şekilde öldürülen PKK ve mafya üyelerini  
öldürmeyi planladığını söylediğini belirtmiştir. (sayfa 35) Musa Anter cinayeti de A.  
Demir tarafından planlanmış ve işlenmiştir. (sayfa 37)  
İlgili tüm Devlet organlarının bu eylem ve operasyonlardan haberi vardı. Sözkonusu  
operasyonlarda öldürülen kişilerin özellikleri incelendiğinde, OHAL bölgesinde  
öldürülen Kürt destekçiler ile öldürülmeyenler arasındaki fark öldürülmeyenlerin  
ekonomik gücünden kaynaklanmaktadır. Bu etkenler, PKK yanlısı bir eylemci ve  
uyuşturucu kaçakçısı olan Savaş Buldan‟ın öldürülmesinde de rol oynamıştır. Aynı  
faktörler, Medet Serhat Yoş, Metin Can ve Vedat Aydın için de geçerli olmuştur. Ne  
yapıldığına ilişkin tek görüş ayrılığımız, yargılama usulü ve sonuçları üzerinedir.  
Musa Anter‟in öldürülmesi tüm bu olayları onaylayanlar arasında bile pişmanlık  
yaratmıştır. Musa Anter‟in silahlı mücadeleye karışmadığı, meselenin felsefi yönüyle  
ilgilendiği ve ölümünün hayattaki olmasından daha fazla etki yapdığı ve onu öldürme  
kararı bir hata olduğu söylenmektedir. (Bu insanlarla ilgili Ek 9.‟da bilgi verilmiştir.)  
Yukarıda isimleri verilenler dışında da gazeteciler öldürülmüştür. (sayfa 74)”  
40. Rapor, güvenlik güçleri birimlerinin arasında koordinasyon ve iletişimin  
geliştirmesini, yasadışı faaliyetlere katılan güvenlik görevlilerin belirlenip işlerine son  
verilmesini, itirafçıların kullanımının sınırlandırılmasını, köy korucularının sayısının  
azaltılmasını, Özel Harekat Dairesi‟nin güneydoğu bölgesi dışında kullanımının  
durdurulup polisle işbirliğinin sağlanmasını, şüpheli çeşitli olaylar hakkında  
soruşturmalar açılmasını, çetelerin ortadan kaldırılmasını ve uyuşturucu  
kaçakçılığının önlenmesine yönelik adımlar atılmasını ve son olarak Meclis Susurluk  
araştırmasının gerekli işlemlerin yapılması için ilgili mercilere yollanmasını öneriyor.  
C. Meclis Araştırma Komisyon Raporu 1993 10/90 No. A.01.1.GEC  
41. Başvuran, TBMM‟nin bir Araştırma Komisyonu‟nca hukuk dışı veya fail-i  
meçhul cinayetler hakkında hazırlanmış 1993 tarihli bir raporu sunmuştur. Rapor,  
dokuzu gazeteci, 908 çözümlenmemiş cinayetle ilgilidir. Güneydoğu bölgesinde  
halkın kamu görevlilerine güvenmediğini ve Batman bölgesinde Hizbullah‟ın bir  
kampı olduğunu ve burada güvenlik güçlerinin Hizbullah militanlarını siyasi ve askeri  
yönden eğittiklerini ifade eden rapor, bölgede idari yönden bir sorumsuzluğun olduğu  
ve kamu görevi yapan bazı grupların cinayetlere karışmış olabileceği sonucuna  
varmaktadır.  
III. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
8
42. Kanuna aykırı eylemlerden doğan sorumluluklara ilişkin usul ve hükümler  
aşağıdaki gibidir.  
A. Cezai Kovuşturma  
43. Türk Ceza Kanununa göre, cinayetin her çeşidi (448‟den 455. maddeye kadar) ve  
cinayete teşebbüs (61. ve 62. maddeler) suç teşkil etmektedir. Ceza Muhakemeleri  
Usulü Kanununun (CMUK) 151, 152, 153. maddeleri, böyle suçlarda ve ihmallerde  
yetkilileri soruşturma açmakla sorumlu kılmaktadır. İşlenen suçlar, savcılıklara  
bildirileceği gibi aynı zamanda yetkililere, güvenlik güçlerine de bildirilebilir. Şikayet  
yazılı veya sözlü yapılabilir.Suçlara dair ihbarlar, şifahi veya yazılı olarak Cumhuriyet  
Savcılığına, zabıta makam ve memurlarına ve sulh hakimlerine yapılabilir (151.  
madde). Bir ölümün tabii sebeplerden ileri gelmediği şüphesini verecek emareler olur  
yahut meçhul bir şahsın ölüsü bulunursa zabıta ve belediye memurları veya köy  
muhtarları durumu derhal Cumhuriyet Savcılığına veya yukarıda gösterilen  
makamlara bildirmekle yükümlüdür (152. madde). TCK 235. maddesine göre,  
memurlardan biri görevini yaptığı sırada görevine ilişkin olarak kamu adına  
kovuşturmayı gerektiren bir suç işlendiğini öğrenip de ilgili daireye bildirmeyi ihmal  
eder ya da geciktirirse hapis cezasına çarptırılır. Cumhuriyet Savcısı, ihbar veya  
herhangi bir suretle bir suçun işlendiği zehabını verecek bir hale muttali olur olmaz  
kamu davasını açmaya mahal olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin  
hakikatini araştırmaya mecburdur (153. madde).  
44. Suçun, terör suçları kapsamına girmesi halinde, Türkiye‟de görev yapan Devlet  
Güvenlik Mahkemelerinin savcı ve hakimleri bu davaya bakarlar.  
45. Zanlı eğer bir kamu görevlisi ise ve suçu görevini yaptığı sırada işlemişse, ön  
soruşturma, savcının yetkisini kovuşturma safhasında sınırlayan 1914 tarihli  
Memurun Muhakematı kanununa göre yürütülür. Böyle davalarda, zanlının durumuna  
göre il veya ilçe idare kurulu, ön soruşturmayı yürütür ve zanlının yargılanıp  
yargılanmayacağına karar verir. Ancak yargılanma kararı verilmesinden sonra savcı  
davaya ilişkin soruşturmaya başlayabilir.  
Kurulun kararına idare mahkemesinde itirazda bulunulabilir. Yargılanma kararı  
çıkmazsa, dava kendiliğinden bu mahmemeye gider.  
46. 10 Temmuz 1987 tarihli 285 sayılı kanun hükmünde karanamenin 4. maddesinin  
1. paragrafı uyarınca, 1914 tarihli kanun (bkz. 45. paragraf) olağanüstü hal bölge  
valisinin emrinde görev yapan güvenlik güçleri mensuplarını da kapsamaktadır.  
47. Zanlı eğer bir silahlı kuvvetler mensubu ise, uygulanacak kanun suçun cinsine  
göre belirlenmektedir. Böylece suç, eğer Askeri Ceza Kanununa (1632 sayılı Kanun)  
göre bir "askeri suç" teşkil ediyorsa, cezai kovuşturma, askeri mahkemelerin kuruluş  
ve işleyişini düzenleyen 353 sayılı kanuna göre yapılır. Eğer bir silahlı kuvvetler  
mensubu adi bir suçtan yargılanacaksa, TCK hükümleri uyarınca yargılanır. (bkz.  
Anayasanın 145. maddesi ve 353 sayılı kanunun 9-14 kısımları)  
Askeri Ceza Kanunu, silahlı kuvvetler mensubunun emre itaat etmeyerek, bir kişinin  
hayatını tehlikeye atmasını, askeri bir suç sayar. (89. madde) Böyle davalarda sivil  
şikayetçiler şikayetlerini, CMUK‟ta belirtilen ilgili makamlara ya da suçlunun amirine  
sunarlar.  
B. Suçlardan doğan idari sorumluluk  
48. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü kanunun 13. maddesi uyarınca, idari  
eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri  
yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yılda ve  
herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının  
9
yerine getirilmesini istemeleri gerekmektedir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen  
reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek  
hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten, dava  
süresi içinde dava açılabilir.  
49. Anayasanın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkrasına göre :  
"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır....  
İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."  
Devlet, eğer kamu düzenini ve güvenliğini sağlayamamışsa, vatandaşların can ve  
mallarını koruyamamışsa, yetkililerin işkenceye yönelik hareketleri olsun ya da  
olmasın, kanun, Devletin sorumluluğunu kesin bir dille belirtmektedir. Bu kanunlar  
çerçevesinde, meçhul şahısların vatandaşa verdiği zararı Devlet tazmin etmekle  
yükümlüdür.  
50. 16 Aralık 1990 tarihli 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 8. maddesi de  
yukarıda bahsedilen kanundan esinlenmiştir. Bu kararname şöyledir:  
"Bu Kanun Hükmünde Kararname ile İçişleri Bakanına, Olağanüstü Hal Bölge  
Valisine ve olağanüstü hal bölgesi dahilindeki il valilerine tanınan yetkilerin  
kullanılması ile her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar hakkında cezai, mali  
veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla bir yargı merciine  
başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz uğradıkları zararlardan dolayı Devletten tazminat  
talep etme hakları saklıdır."  
51. Borçlar Kanununa göre, yasadışı bir eylem veya cürüm nedeniyle zarar gören bir  
kimse, bu zararın tazmini amacıyla maddi (41-46 maddeler) ve manevi (47. madde)  
tazminat talebi için gerekli girişimlerde bulunabilir. Ceza mahkemesi kararı, kusurun  
takdiri ve zararın miktarının tayini konusunda dahi hukuk hakimini bağlamaz. (53.  
madde)  
Bununla beraber, Devlet memurlarıyla ilgili 657 sayılı kanunun 13. bölümüne göre,  
kişiler, kamu hukuku tarafından düzenleneneylemlerden kaynaklanan zararlardan  
dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava  
açarlar. (bkz. Anayasanın 129 § 5 maddesi ve Borçlar Kanununun 55 ve 100.  
maddeleri). Ancak, bu kesin bir kural değildir. Bir eylem, yasadışı veya bir cürum  
niteliğinde ise yani artık "idari bir eylem" değilse, mağdur olan kişinin, memurun  
işvereni olması nedeniyle ortak sorumlu sayılan kurum aleyhine dava açma hakkına  
dokunulmaksızın, verdiği zarardan dolayı, ilgili memur aleyhine dava açma hakkı  
vardır. (50. madde)  
IV. İLGİLİ ULUSLARARASI RAPORLAR  
A. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin yaptığı incelemeler (CPT)  
52. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT), Türkiye'ye yedi ziyaret  
gerçekleştirmiştir. 1990 ve 1991 tarihindeki ziyaretler özel amaçlı ziyaretlerdir. Bu  
ziyaretlerin yapılması bir bakıma zorunlu olmuştur, çünkü gözaltındaki insanlara  
işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin CPT'ye birçok iddia ve çeşitli  
kaynaklardan raporlar ulaşmıştır. 1992 yılının sonunda üçüncü periyodik ziyaret  
gerçekleşmiştir. Sonraki ziyaretler, Ekim 1994, Ağustos ve Eylül 1996 ve Ekim  
1997‟de gerçekleştirilmiştir. CPT‟nin raporları kamuoyuna açıklanmamıştır. Çünkü  
açıklanması sözkonusu Devletin iznine bağlıdır ve Türkiye bu izni vermemiştir. CPT,  
Türkiye‟ye yaptığı ziyaretlerle ilgili olarak iki kez kamuoyuna açıklamada  
bulunmuştur.  
1. İlk Basın Açıklaması  
10  
53. 15 Aralık 1992 tarihinde yaptığı açıklamada CPT, işkence ve diğer kötü muamele  
çeşitlerinin polis gözaltısının temel özellikleri olduğunu bildirmiştir. 1990 yılındaki  
ilk ziyaretinde, aşağıdaki kötü muamele çeşitlerinin sürekli olarak uygulandığı rapor  
edilmiştir. Bunlar, filistin askısı, elektrik şoku, falaka, tazyikli soğuk su sıkılması, ve  
havasız, karanlık, dar hücrelerde hapsetmek gibi kötü muamele örnekleridir.  
Müfettişler özellikle, Diyarbakır Terörle Mücadele Dairesi‟ndeki polislerin fiziksel  
veya psikolojik işkenceye ve çok çeşitli kötü muamele tekniklerine başvurduğunu  
ortaya çıkarmıştır.  
1991 yılında ikinci ziyaretinde CPT, işkence ve kötü muameleyi önlemek ve bertaraf  
etmek adına hiçbir ilerleme sağlanmadığını gözlemlemiştir. Birçok insan cop veya  
sopalarla dövüldüklerini ve vücutlarında ciddi yaralanmalar meydana geldiğini ileri  
sürmüştür ve iddialarına kanıt olarak muayenede yara bere izlerini göstermiştir.  
Diyarbakır Terörle Mücadele Dairesi‟nde işkence ve diğer kötü muameleler  
azalmadan devam etmiştir. 22 Kasım – 3 Aralık 1992 tarihleri arasında yaptığı  
ziyarette CPT delegeleri, çok fazla sayıda işkence ve kötü muamele iddiasıyla  
karşılaşmıştır. Birçok insanın doktor muayenesi de bu iddiaları desteklemiştir. Bu  
gelişinde CPT, Adana Cezaevi‟ni ziyaret etmiştir. Burada, bir mahkum, falakaya  
maruz kaldığına ve copla dövüldüğüne delil olarak ayaklarının altındaki morlukları ve  
tavanda asılı duran ipleri göstermiştir. Ankara ve Diyarbakır polis merkezlerinde  
işkence aletleri bulunmuştur ve doğal olarak bunun da herhangi bir inandırıcı  
açıklaması yapılamamıştır. CPT raporu, "işkence ve kötü muamele Türkiye'de hala  
yaygın olarak uygulanmaktadır" ifadesiyle son bulmaktadır.  
2. İkinci basın açıklaması  
54. 6 Aralık 1996 tarihinde yayınlanan ikinci basın açıklamasında CPT, dört yıl  
aradan sonra bir kısım ilerleme sağlandığını kaydetmiştir. Bununla birlikte, 1994  
yılındaki ziyaretinden sonraki bulguları, işkence ve diğer kötü muamele usullerinin  
hala polis gözaltısının en belirgin özellikleri olduğunu gözler önüne sermiştir.  
1996'daki ziyaretleri esnasında, CPT delegeleri, polisin işkence ve diğer kötü  
muamele yöntemleri uyguladığına ilişkin belirgin deliller bulmuştur. CPT, Eylül  
1996'da Adana, Bursa, İstanbul'daki polis merkezlerine yaptığı ziyaretlere ve  
gözaltından yeni çıkmış üç kişiyle Adana ve İstanbul'da yaptığı görüşmelere atıfta  
bulunmaktadır. Delegasyonun adli tabiplerinin birçok kişiyi muayene etmesi  
neticesinde, bu kişilerin iddialarını destekler nitelikte darp ve yara izlerine  
rastlanmıştır. Özellikle, falaka izleri ve buna benzer olarak el ve kollarda morarmalar  
tespit edilmiştir. İstanbul Eminiyet Müdürlüğü'nde gözaltında tutulup yakın bir  
zamanda salıverilen yedi kişinin durumu tüm bunların arasında en çarpıcı olanıdır.  
CPT bu kişilerin kollarından asıldığı için kollarını hissetme ve hareket kabiliyetlerini  
büyük ölçüde yitirdiklerini, hatta iki kişinin kolunu hiçbir şekilde kullanamadığını  
belirlemiştir. Sonuç olarak CPT, Türkiye'deki polis merkezlerinde işkence ve kötü  
muamele yöntemelerine sıkça başvurulduğunu belirlemiştir.  
55. CPT, doktorların engelleyici rollerine ağırlık vermiştir:  
"Devlet tarafından atanan doktorların adli tıp görevlerini yürütmelerine özellikle  
dikkat çekmek gerekir. Gözaltında bulunan insanların polis gözetimi sonunda rutin  
olarak bir adli tıp doktoru tarafından muayene edilmesi, kötü muameleye karşı önemli  
bir önlemdir. Bununla beraber, bazı koşulların yerine getirilmesi: doktorun resmi ve  
fiili olarak bağımsız olması gerekir; bu konuda özel bir eğitim alması gerekir. Bu  
koşular kaşılanmazsa -ki genelde bu böyledir- şu andaki sistemin işkence ve kötü  
muameleyle mücadelede olumsuz bir etkisi olabilir.  
Bu konuda Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı genelgeler vardır; özellikle, 22 Aralık  
1993 tarihli Sağlık Bakanlığı genelgesi – daha sonra 16 Şubat 1995 tarihinde İçişleri  
Bakanlığı tarafından da desteklenmiştir – gözaltından sonraki adli tıp raporlarının  
11  
içeriğini düzenlemiştir. Buna karşın, CPT, son üç yıldır incelediği raporlarda bu  
genelgenin gereklerine uyulmadığını gözlemlemiştir.  
Yukarıda bahsedilen genelgelerin uygulanması için gerekli tüm önlemler alınmalıdır  
ve doktorlar adli tıp görevlerini yürütürken müdahaleden bağımsız olmalı ve gerekli  
eğitimi almaları için de yeterli kaynak sağlanmalıdır.  
56. CPT, savcıların kendilerine gelen işkence ve kötü muamele iddialarına bir an önce  
yanıt verip harekete geçmeleri ve azami gözaltı süresinin kısaltılması gerektiğini  
beyan etmiştir.  
3. 5 – 17 Ekim 1997 tarihleri arasındaki ziyaretlerine ilişkin CPT raporu  
57. Bu raporunda CPT, gözaltındaki insanların bir doktor tarafından muayene  
edilmesinin kötü muameleye karşı önemli bir koruma sağladığına dikkat çekmekte, bu  
iş için görevlendirilen doktorun resmi ve fiili olarak bağımsız çalışması, yetkilerinin  
geniş olması ve gerekli eğitimi almasının önemini vurgulayarak bu konudaki  
endişelerini dile getirmiştir. Birçok adli tıp servisinde adli tıp muayene standartlarının  
belirtildiği 25 Şubat 1995 tarihli Sağlık Bakanlığı genelgesine uyulmamıştır.  
Doktorlar, gözaltındaki kişinin iddialarını dikkate almadan bulgularını küçük kağıtlara  
yazarak bu konuda bir ihmal sergilemişlerdir. CPT, düzenlenen raporların, tarafsız ve  
kapsamlı bir muayenenin sonuçlarını, gözaltındaki kişilerin şikayetlerini ve bu  
şikayetlerle bulgular arasındaki tutarlılığın değerlendirmesini içermesi gerektiğine  
dikkat çekmektedir.  
58. CPT, genel adli tıp standartlarının gözaltına alınan kişilerin toplu muayene  
edilmesine bir son vereceğine dair umudunu ifade etmiştir. Muayene işleminin,  
gözaltına alan polis memurlarının gözetiminde yürütüldüğüne ve doktorun, raporun  
bir kopyasını gözaltındaki kişiyle birlikte polise verdiğine işaret etmektedir. Sadece  
doktorun istediği durumlar hariç, muayenenin herzaman polislerin duyamayacağı ve  
göremeyeceği şekilde yapılması gerektiğine işaret edilmektedir. CPT, adli tıp  
raporlarının güvenceye alınması yönünde savcıya ve ilgili polis merkezine mühürlü  
bir zarfta gönderilmesini ise memnuniyetle karşılamaktadır.  
HUKUK  
I. Disiplin kovuşturmasıyla ilgili olarak  
A. Hükümetin ön itirazı  
59. Hükümet, başvuranın basında çıkan bir ifadesinden dolayı disiplin cezası almasına  
yaptığı itirazla ilgili idari işlemler sonuçlanmadığından Sözleşme‟nin 35§1  
maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmektedir. Bu  
şikayeti, iç hukuk yolları tükenmeden incelediği için Komisyonu eleştirmektedir.  
60. Başvuran, Hükümetin bu noktayı Komisyon huzurunda dile getirmediğine işaret  
etmektedir. Başvuran her halükârda kendisinin bir kez Danıştay‟a itirazda  
bulunduğunu ve iki kez itirazda bulunma zorunluluğunu sıradan bir iç hukuk yolu  
işlemi olarak görmediğine işaret etmektedir.  
61. Mahkeme, Komisyon‟un Hükümetin talebine binaen süre uzatımına gitmesine  
rağmen Hükümetin kendisine yapılan başvuruya cevap vermemesi üzerine başvuranın  
başvurunun bu kısmını 11 Ekim 1994 tarihinde kabuledilebilir bulduğunu göz  
12  
önünde bulundurmaktadır. Mahkeme, kendi içtihadı uyarınca Hükümet‟in bu noktada  
kabuledilebilirliğe ilişkin itirazda bulunmasını dikkate almamıştır (bkz. Raporlar  
1997-VI, s.1885, §58, 28 Temmuz 1997 tarihli Aydın-Türkiye kararı).  
B. Sözleşme’nin 10. maddesi  
62. Başvuran kendisinin basında çıkan bir ifadeden dolayı disiplin cezası almasının  
10. maddeyle garanti altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlali anlamına  
geldiğinden şikayet etmiştir. 10. maddenin sağladıkları:  
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüne sahiptir. Bu hak, kanaat  
özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın  
haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo,  
televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  
toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün  
veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin  
önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya  
yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim  
koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”  
63. Başvuran, İdare Mahkemesi‟nin cezasını 17 Şubat 1999 tarihinde iptal etmesine  
rağmen bu hükmün ihlalinin bir kurbanı olduğunu iddia edebilmektedir. İşlemlerin  
neredeyse altı yıl sürdüğünü ve bu geçen zamanda hem yaptırımların sonucunun hem  
mükerrer itirazların getirdiği yükün kendisini yıprattığına işaret etmiştir. Bu  
zorlukların kendisini erken emekli olmaya yönlendirdiğini ve çektiği güçlükleri  
artırdığını örneğin, pasaport almasını zorlaştırdığını ifade etmiştir. Ona göre,  
Danıştay‟a İdare Mahkemesi‟nin kararı için iptal başvurusunu iki defa yapması  
zorunluluğu tashih için normal veya etkili bir yol değildir. Başvurana göre kendisi,  
avasına yaklaşımları tamamen değişen mahkemelere güvenemezdi ya da kararları  
tahmin edemezdi.  
64. Hükümet, başvuranın artık herhangi bir hakkına müdahale edildiğini iddia  
edemeyeceğini öne sürmüştür. Başvuran kendisine sağlanan iç hukuk yollarını  
kullanmıştır ve disiplin cezası iptal edilmiştir. İfade özgürlüğü doğrulanmış geriye  
herhangi bir mesele kalmamıştır.  
65. Mahkeme, kendisinin insan haklarını koruma ve kollamada öncelikle ulusal  
sistemlere denetimsel ve yardımcı bir organ olduğunu tekrar eder. İç hukuk yollarının  
tüketilmesi kuralı ve garanti altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlallerine dair 13.  
madde ile belirtilen Devletlerin etkili iç hukuk yolları sağlaması kuralı, Sözleşme ile  
korunan haklara müdahaleleri araştırmanın ve tazmin etmenin Âkit Devletlerin ilk ve  
öncelikli rolü olduğu ilkesini yansıtır. (bkz. Raporlar 1996-IV, §65 , 16 Eylül 1996  
tarihli Akdıvar ve diğerleri – Türkiye kararı).  
66. Bu davada başvuran kendisine verilen öğretmen olarak bir yıllık terfi  
durdurulması cezasına karşı mevcut tashih yollarından yararlanmıştır. Mahkeme,  
İdare Mahkemesi‟nin kararını tashih için Danıştay‟a yapılan iki itirazın, Türk sistemi  
bağlamında, olağanüstü bir işlem olarak kabul etmemiştir. Mahkeme, işlemlerin  
süresinin uzunluğunun – 14 Mayıs 1993 tarihinden 17 Şubat 1999 tarihine kadar –  
sağlanan iç hukuk yolunun artık etkili olmadığını ortaya çıkaran bir faktör olarak  
görülebileceğini ve başvuranın kendisinin hatalı bir biçimde uygulanan önlemin bir  
kurbanı olmasını iddia edebileceğini düşünmektedir.  
67. Mahkeme, beş yıl dokuz ayın oldukça uzun bir süre olduğunu kabul etmekle  
birlikte sürenin uzunluğunun tashihi sağlamada iç hukuk yollarından mahrum  
bırakmadığı kanısındadır. İdare Mahkemesi disiplin cezasını, geriye dönük olarak  
13  
durdurarak ve başvuranın ifade özgürlüğünü doğrulayarak iptal etmiştir. Başvurana  
tazminat verilmemekle beraber kendisi de karar sonucunda uğradığı maddi kayba  
dair herhangi bir şey belirtmemiştir. Öğretmenlikten ayrılma kararında ve otoritelerle  
yaşadığı sıkıntılarda bu müeyyidenin oynadığı role başvuranın yaptığı atıf, disiplin  
cezası ile tashih hakkı sağlanmaması arasında bir neden-sonuç ilişkisinin kurulmasına  
yeterli değildir.  
68. Mahkeme, başvuranın bu şartlar altında Sözleşmenin 10. maddesi uyarınca ifade  
özgürlüğüne müdahale edilmiş bir kurban olduğu iddiasını öne süremeyeceği  
sonucuna varmıştır. Bundan dolayı, bu hükmün ihlali sözkonusu değildir.  
II. Başvuranın kocasının ÖLDÜRÜLMESİYLE ilgili  
A. Hükümetin Ön İtirazı  
69. Hükümet, başvuranın, kocası Zübeyir Akkoç‟un öldürülmesiyle ilgili olarak  
suçlanmış olan Seyithan Araz‟a karşı sivil bir taraf olarak herhangi bir cezai işleme  
katılmamış olmasından dolayı Sözleşmenin 35§1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarını  
tüketmediğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca zarara uğradığına ilişkin idari  
kovuşturma açılması için bir iddiada bulunmamıştır.  
70. Başvuran, davasındaki koşullar için etkili iç hukuk yollarının mevcut olmadığını  
iddia etmiştir.  
71. Mahkeme, bu itirazlarla ilgili olarak Komisyonun daha önce vermiş olduğu 11  
Ekim 1994 tarihli kabuledilebilirlik kararına Hükümetin herhangi bir itirazda  
bulunmadığını hatırlatır. Yukarıda (bkz. 61. paragraf) belirtildiği üzere, Hükümet, bu  
gerekçeleri öne süremez.  
B. Sözleşme’nin 2. maddesi  
72. Başvuran, fail-i meçhul cinayete kurban giden kocası Zübeyir Akkoç‟un hayatını  
korumada Devletin üstüne düşen yükümlülükleri yerine getirmede ve ölümü hakkında  
etkili bir soruşturma yürütmede başarısız olduğunu öne sürmektedir. Başvuranın ihlal  
edildiğini öne sürdüğü 2. madde aşağıdaki gibidir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile  
cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine  
getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk  
haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış  
sayılmaz:  
(a) Bir kimsenin yaşadığı şiddete karşı korunması için;  
(b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan  
bir kişinin kaçmasını önlemek için;  
(c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
1. Koruyucu önlemlerin alınmadığına dair iddia  
a) Tarafların İddiaları  
73. Başvuran kocasının, kendisiyle olan bağı ve kocasıyla kendisinin Eğit-Sen ile  
ilgileri olduğundan ve bir ölçüde Türkiye‟nin güneydoğusundaki Kürt öğretmenlere  
yönelik Devletin resmi baskı politikasından dolayı, güvenlik güçleri adına hareket  
eden kişiler tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir. Mahkeme, cinayeti işleyenin  
güvenlik güçleri ya da ajanları adına veya onların bilgisi dahilinde hareket ettiğine  
dair Komisyon‟un şüphe duyulması gerektiğine ilişkin düşüncesini kabul etmenin  
yanısıra, bu davanın koşulları altında 2. maddenin gerektirdiği şekilde kocasının  
hayatının otoritelerce korunamadığına ilişkin sonuca da katılmaktadır.  
14  
74. Başvuran, Komisyonun Mahkeme tarafından önceki iki dava ile de desteklenen  
kararına (28 Mart 2000 tarihli Kılıç-Türkiye ve Mahmut Kaya kararları Raporlar  
2000) atıfta bulunmakta ve 1993‟te Türkiye‟nin güneydoğusundaki yasal organların  
kontrolü altında veya izni dahilinde bulunan güvenlik güçlerinin çoğu zaman  
sorumsuz davrandığını belirtmektedir. Başvuran kocasının Kürt olması ve kendisiyle  
beraber yetkililer tarafından kanunsuz görülen sendika faaliyetlerde bulunması  
nedeniyle risk altında olduğunu ifade etmektedir. İkisi de telefonda ölüm tehditleri  
almış ve bu durumu yetkililere şikayet etmelerine rağmen hiçbir şey yapılmamıştır.  
Başvurana göre yetkililere muhalefet edenlerin, Kamu görevlileri veya onların adına  
ya da rızası dahilinde hareket eden kişilerce hedef gösterilmesinden kaynaklanan bir  
risk sözkonusudur. Bu güçlü şüphe dikkate alındığında, başvuranın kocasını  
korumada yetkililerin bir ihmali vardır.  
75. Hükümet, bahsedilen zamanda bölgedeki çatışmaların şiddetinden dolayı herkesin  
kanunsuz şiddetin riski altında olduğuna işaret etmiştir. Bölgede görev yapan  
güvenlik güçleri toplumun genelini korumaya yönelik faaliyette bulunduğundan her  
cinayeti engellemeleri beklenemez. Bölgede 116‟sı öğretmen olmak üzere 30.000  
insan yaşamını yitirmiştir. Hükümet, okulların ve öğretmenlerin PKK‟nın özellikle  
hedefi olduğunu iddia etmiştir. Başvuran da bir terör mağduru olarak görülmüş ve  
terörle mücadele ile ilgili kanunların kapsamında kendisine dul ve yetim aylığı  
bağlanmıştır.  
76. Hükümet bu nedenlerden dolayı, başvuranın kocasını korumada gerekli önlemleri  
almadığına dair iddiayı reddetmiştir. Örneğin, telefondaki ölüm tehditlerinin ciddiyeti  
konusunda hiçbir kanıt yoktur. Hükümet ayrıca, Komisyon‟un 28 Şubat 1994  
tarihinde başvuranın yaşamına yapılan tehditlere karşı özel koruma isteğini 2.  
maddeye göre reddettiği kabuledilebirlik kararına işaret etmektedir.  
b) Mahkeme’nin değerlendirmesi  
77. Mahkeme, Sözleşme‟nin 2§1 maddesinin ilk cümlesini hatırlatır. Bu madde,  
Devleti kasti ve kanunsuz olarak yaşama son vermekten alıkoyduğu gibi aynı  
zamanda yetkisi dahilinde bulunanların yaşamlarını korumak için gerekli önlemleri de  
alma zorunluluğu getirir. (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli L.C.B.- İngiltere kararı,  
Raporlar 1998-III, s.1403, § 36) Bu, Devlete yaşama hakkının güvence altına  
alınması için öncelikli bazı görevler verir; Devlet, kanun gücü ile korunan kişiye  
karşı suç işlenmesini caydırmak için ceza kanunu hükümleri koyar. Bu hükümlerin  
ihlaline karşı gerekli önlem ve cezaları uygular. Bu aynı zamanda bazı durumlarda,  
yetkililere bireyi ya da bireyleri bir diğer bireyin suç içeren fiilerinden korumak için  
önleyici tedbirler almayı gerektiren müspet bir sorumluluk getirir. (bkz. 28 Ekim 1998  
tarihli Osman-İngiltere kararı, Raporlar 1998-VIII, s.3159, § 115)  
78. Modern toplumları denetlemenin zorlukları, insan davranışlarının tahmin  
edilebilmezliği, kaynak ve önceliklere göre yapılması istenen seçimler ve müspet  
sorumluluk kapsamı, otoritelere imkansız veya orantısız sorumluluklar yüklemeyecek  
şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, her iddia edilen ölüm tehdidinin önlenmesi için  
otoriteler, Sözleşmenin bir şartı olarak önlemler almak zorunda değildir. Müspet bir  
sorumluluğun ortaya çıkması için, ferdin veya fertlerin yaşamlarını üçüncü bir tarafın  
tehdit ettiğini otoritelerin bilmesi ve sözkonusu tehdidi ortadan kaldırabilecek  
önlemler almayı ihmal etmiş olması gerekirdi (bkz. yukarıda bahsedilen Osman  
kararı, § 116)  
79. Bu davada, Devlet görevlilerinin ya da onların adına hareket eden kişilerin  
Zübeyir Akkoç‟un öldürülmesi olayına karıştığı kesin olarak tesbit edilememiştir.  
15  
(bkz. Komisyonun raporunda 248-259 uncu paragraflar). Sorulması gereken soru,  
Zübeyir Akkoç‟un yaşamına yönelik bilinen bir tehdide karşı otoritelerin onu  
korumada müspet sorumluluğu yerine getirip getirmediğidir.  
80. Mahkeme, başvuranın öğretmen olan Kürt asıllı kocasının yetkililer tarafından  
kanunsuz olarak görülen Eğit-Sen sendikasına başvuranla beraber katıldığına işaret  
etmektedir. Başvuranın kocası, polis tarafından birkaç kez gözaltına alınmıştır.  
Başvuran ve kocası 1992 Ekim tarihindeki polis memurlarının kendilerine kötü  
davranıp, saldırdığı ve 11 kişinin gözaltına alındığı bir gösteriyi müteakiben, ölüm  
tehditleri içeren telefonlar gelmiştir. Bu tehditler savcılığa dilekçelerle bildirilmiştir.  
81. Hükümet, Zübeyir Akkoç‟un güneydoğu bölgesinde görev yapan herhangi başka  
bir öğretmenden daha fazla risk altında olmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme, o  
bölgedeki kurbanların dehşet verici sayısına dikkati çekmektedir. Bununla birlikte,  
1993 tarihinde PKK‟ya destek veren kişileri hedef gösteren kontr-gerilla unsurlarının  
varlığı konusunda söylentiler olduğu yolunda iddialar olduğunu hatırlatmaktadır.  
Kuşkusuz, güneydoğu bölgesinde “fail-i meçhul cinayetler” olarak bilinen çok sayıda  
cinayet işlenmiştir. Bu cinayetlerde ölenlerden bazıları, Musa Anter gibi, Kürt önde  
gelenleridir, diğer öldürülenler ise yetkililerin bölgedeki politikasına karşı olduğundan  
şüphelenilen kişilerdir. (bkz. 39 ve 40. paragraflar ve 2 Eylül 1998 tarihli Yasa-  
Türkiye kararı, Raporlar 1998-VI, s.2440, § 106). Mahkeme, Kürt bir öğretmen  
olarak Zübeyir Akkoç‟un, yetkililerin güneydoğu bölgesindeki politikalarına muhalif  
olmasının ve kanunsuz olarak kabul ettikleri eylemlerde bulunmasının adıgeçenin  
bahsi geçen zamanda kanunsuz bir saldırıya uğraması tehlikesini özellikle  
doğuracağına inanmaktadır. Ayrıca, bu tehlike, bu şartlarda gerçek ve yakın olarak  
görülebilir.  
82. Mahkeme, ayrıca yetkililerin bu tehlikeden haberdar olarak kabul edilmesi  
gerektiğine de inanmaktadır. Hükümetin telefon tehditlerinin ciddiyetini  
sorgulamasına rağmen, Mahkeme, savcının başvuran ve kocası tarafından verilen  
dilekçeler hakkında bir işlem yapılmamasını oldukça önemli bulmaktadır.  
83. Bunun yanısıra, yetkililer, güvenlik güçlerinin bilgisi dahilinde veya onlarla  
birlikte hareket eden kişilerin eylemlerinden kaynaklanan tehlikeden haberdardır ya  
da haberdar olması gerekmekteydi. Meclis Araştırma Komisyonu‟nun 1993 tarihli  
raporu (bkz. 41.parağraf ) Hizbullah eğitim kampının güvenlik güçlerinden yardım ve  
eğitim aldığını ve güneydoğu bölgesinde meydana gelen 908 fail-i meçhul cinayete  
bazı görevlilerin de karışmış olabileceğini ifade etmektedir. Ocak 1998 tarihinde  
yayınlanan Susurluk raporu, PKK destekçisi olduğu iddia edilen kişileri elimine  
etmek için, Musa Anter ve avukat Metin Can dahil olmak üzere, işlenen cinayetlerden  
bölgedeki yetkililerin bilgisi olduğunu Başbakanlık‟a bildirmiştir. Daha önceki  
davalarda Hükümet, bu raporun yargısal veya kanıtsal bir değeri olmadığında ısrar  
etmiştir. Bununla beraber Hükümet de bu raporu “gerekli önlemleri almada Başbakanı  
bilgilendirdiği” şeklinde tasvir etmiştir. Bu yüzden, bu belge önemli bir belge olarak  
görülmelidir.(bkz. yukarıda bahsedilen Kılıç ve Mahmut Kaya kararları, sırasıyla § 68  
ve § 91).  
84. Mahkeme, raporun Devlet görevlerinin bazı cinayetlere karıştığını kanıtladığını  
kabul etmemektedir. Bununla birlikte rapor, itirafçılar veya teröristleri de içeren  
“kontr-gerilla” gruplarının güvenlik güçlerinin de muhtemel yardımı ve rızasıyla  
Devletin çıkarlarına aykırı hareket eden bireyleri hedef aldığına dair başka güçlü  
kanıtlar sunmaktadır.  
85. Mahkeme, Zübeyir Akkoç‟a yönelik tehdidin savuşturulmasında yetkililerin  
ellerinden geleni yapıp yapmadıklarını değerlendirmiştir.  
16  
86. Mahkeme, Hükümetin öne sürdüğü gibi güneydoğu bölgesinde kamu düzenini  
sağlamak amacıyla çok sayıda güvenlik gücü olduğunu hatırlatmaktadır. Buradaki  
güvenlik güçleri, PKK ve diğer grupların silahlı ve şiddetli saldırılarıyla mücadele  
etme gibi zor bir görevle karşılaşmıştır. Yaşamı korumak amacıyla bir kanun  
çerçevesi vardır. Türk Ceza Kanunu, cinayeti yasaklamıştır ve savcıların yargısal  
denetimi altında suçu araştıran ve önleyen polis ve jandarma kuvvetleri vardır.  
Suçluları ceza kanunlarını uygulayarak yargılayan mahkum eden ve cezalandıran  
mahkemeler de vardır.  
87. Mahkeme, o zamanlarda güneydoğuda güvenlik güçlerinin katılımıyla  
gerçekleştirilen kanunsuz eylemlere uygulanmasının ceza kanunlarının da bölgenin  
özel durumunu ortaya koyduğunu gözlemlemektedir.  
88. İlk olarak, Kamu görevlileri tarafından işlendiği iddia edilen suçlar sözkonusu  
olduğunda, savcıların yetkisi, lüzum-u muhakeme kararı vermeye yetkili olan idare  
kurullarına geçer (bkz.45. paragraf). Bu kurullar, kendisi güvenlik güçlerinden  
sorumlu olan Valinin emri altındaki sivil memurlardan oluşmaktadır. Başlatılan  
soruşturmalar genellikle olayla ilgili birimlere hiyerarşik olarak bağlı jandarma  
tarafından yürütülmektedir. Mahkeme, buna bağlı olarak, iki davada güvenlik  
güçlerini de kapsayan ölümleri soruşturmada idare kurullarının soruşturma için  
bağımsız veya etkili bir prosedür sağlamadığı sonucuna varmıştır. (27 Temmuz 1998  
tarihli Güleç-Türkiye kararı, Raporlar 1998-IV, s.1731-33, §§ 77-82 ve 20 Mayıs  
1999 tarihli, Raporlar „da yayınlanacak 1999-, §§ 85-93)  
89. İkinci olarak, sözkonusu döenmde sözkonusu bölgeden kaynaklanan davaları  
inceleyen Sözleşme organları yetkililerin güvenlik kuvvetlerinin eylemleri ile ilgili  
olarak Sözleşme‟nin 2. ve 13. maddeleri bağlamaında etkili bir soruşturma yapmayı  
ihmal ettiklerini ortaya çıkarmıştır.(bkz. ilgili 2. madde, 19 Şubat 1998 tarihli Kaya-  
Türkiye kararı, Raporlar 1998-I, §§ 86-92, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi-Türkiye  
kararı, Raporlar 1998-IV, §§ 82-85, 2 Eylül 1998 tarihli Yaşa-Türkiye kararı,  
Raporlar 1998-VI, §§ 98-108), 8 Temmuz 1999 § 87 ve 8 Temmuz 1999 tarihli  
Tanrıkulu-Türkiye kararı, §§ 101-111, yukarıda bahsedilen Mahmut Kaya-Türkiye  
kararı, §§102-109; yukarıda bahsedilen Kılıç-Türkiye kararı, §§ 78-83, 9 Mayıs 2000  
tarihli Ertak-Türkiye kararı , Raporlar 2000‟de yazılmak üzere, §§134-135, 13  
Haziran 2000 tarihli Timurtaş-Türkiye kararı, §§ 87-90); Sözleşmenin 13. maddesiyle  
ilgili olarak, daha önceden bahsedilen kararlara ve 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-  
Türkiye kararı, Raporlar 1996-VI, s.2286-7, §§ 95-100, 25 Eylül 1997 tarihli Aydın-  
Türkiye kararı, Raporlar 1998-VI, s.1895-8, §§ 103-109, 28 Kasım 1997 tarihli  
Menteş ve diğerleri-Türkiye kararı, Raporlar 1997-VIII, s.2715-6, §§ 89-92, 24 Nisan  
1998 tarihli Selçuk ve Asker-Türkiye kararı, Raporlar 1998-II, s.912-4, §§ 93-98, 25  
Mayıs 1998 tarihli Kurt-Türkiye kararı, Raporlar 1998-III, s.1188-90, §§ 135-142 ve  
9 Haziran 1998 tarihli Tekin-Türkiye kararı, Raporlar 1998-IV, s.1519-1520, §§ 62-  
69).  
Bu davalarda ortaya çıkan ortak bulgu, Cumhuriyet Savcısı‟nın, güvenlik güçlerinin  
kanunsuz işlere karıştığı yolundaki şikayetlerle ilgili hiçbir işlem yapmaması, örneğin,  
bu eylemlere karışan güvenlik güçlerinin ifadelerinin alınmaması, güvenlik güçlerinin  
olaylarla ilgili sundukları raporları doğru ve yeterli olarak kabul edip tüm olayları,  
çok az bir delile dayandırarak veya hiçbir delile dayandırmadan PKK‟ya atfetmesidir.  
90. Üçüncü olarak, PKK‟ya atfedilen olaylardaki sorumluluk, soruşturma ve yargısal  
prosedürün yürütülmesinin Devlet Güvenlik Mahkemesi‟ne verilmesi de ayrı bir  
öneme sahiptir. (bkz. 44.paragraf) Bir dizi davada, Mahkeme, Devlet Güvenlik  
Mahkemeleri‟nde askeri hakim bulunmasının Sözleşmenin 6. maddesinde belirtilen  
17  
mahkemelerin bağımsız olması ilkesine aykırı olduğu sonucuna varmıştır. DGM‟lerde  
askeri hakim bulunması, davanın doğasıyla ilgisi olmayan mütalaalardan mahkemenin  
fazlasıyla etkileneceği korkusuna neden olmaktadır. (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli  
Incal-Türkiye kararı, Raporlar 1998-IV, s.1571-3, §§ 65-73).  
91. Mahkeme, bu aksaklıkların bu davada ceza hukuku korumasının etkinliğini  
zayıflattığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, güvenlik güçlerinin eylemlerinden sorumlu  
tutulmamalarını cesaretlendiren ya da bu sorumsuzluklara izin veren bu tutumun,  
Komisyon raporunda da belirtildiği üzere, Sözleşmeyle garanti altına alınan temel  
haklara saygılı olan demokratik toplumdaki kanunlara uygun olmadığını  
düşünmektedir.  
92. Sonuç olarak, bu aksaklıklar, Zübeyir Akkoç‟u kanun gereği hakettiği korumadan  
mahrum bırakmıştır.  
93. Hükümet, kendilerinin her halükârda bu korumayı sağladığını öne sürmüştür.  
Mahkeme, bu iddiayı inandırıcı bulmamıştır. Kendi güvenlik güçleri ve iddia edildiği  
üzere himayelerinde ya da bilgileri dahilinde hareket eden gruplar göz önünde  
alındığında, Hükümet‟in önleyici tedbir imkanı geniş ölçüde mevcuttu. Hükümet,  
Susurluk raporu öncesi, kontr-gerilla gruplarının varlığı ve bu süreç boyunca işlenen  
kanunsuz cinayetlere kamu görevlilerinin karışması iddialarını, uygun tedbir veya  
koruma önlemleri almak üzere, soruşturmak üzere atılan herhangi bir adımla ilgili bir  
sağlamamıştır. Başvuran ve kocasının savcıya verdikleri, yaşamlarına yönelik  
doğrudan bir tehdit olduğuna dair dilekçeleri hakkında, hiçbir adım atılmamıştır.  
94. Mahkeme, bu davanın şartları içinde, yetkililerin, Zübeyir Akkoç‟un yaşamına  
yönelik gerçek ve yakın tehdidi önlemek için alması gereken tedbirleri almadığı  
sonucuna varmıştır. Bunun sonucu olarak, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali  
sözkonusudur.  
2. Soruşturmanın yetersizliği iddiası  
95. Başvuran, Komisyon‟un görüşüne katılarak, soruşturmanın yetersiz olduğunu  
ayrıca, 25 Ocak 1993 veya Mart 1997 tarihinden bu yana herhangi bir adım  
atılmadığını ileri sürmüştür. Cinayetle ilgili sadece bir şahidin ifadesi alınmıştır.  
Seyithan Araz isimli bir şüpheli cinayetle suçlanmış olmasına rağmen, polise verdiği  
ve daha sonra işkence altında verdiğini öne sürerek değiştirdiği ifadesi hariç,  
aleyhinde hiçbir kanıt olmaması ve adli kanıta göre olay sırasında aynı silahtan çıkan  
bir kurşunla öldürülen Ramazan Aydın cinayetiyle de suçlanmamış olması çok  
çarpıcıdır.  
96. Hükümet, polisin, başvuranın kocasının öldürülmesiyle ilgili gerekli tüm  
soruşturmayı yaptığını öne sürmüştür. Bir kış günü sabahın erken saatlerinde  
meydana gelen suçla ilgili olarak alınan ifadelerde herhangi bir ihmalin olmadığını  
öne sürmektedir. Seyithan Araz‟ın diğer iki kişiyle birlikte birkaç ciddi suçla  
suçlandığını işaret ederek cezai soruşturma içerisinde makul olmayan hiçbir şeyin  
olmadığını öne sürmüştür. Yargılama süreci biraz zaman almıştır, çok sayıda duruşma  
ve birçok şahidin tanıklığı olmuştur. Hükümete göre, yetkililerin çabalarında bir  
eksiklik olmadığı gibi, terör suçlarının faillerini bulmada önemli zorluklar olduğunu  
öne sürmüşlerdir.  
97. Mahkeme, Sözleşme‟nin 1. maddesindeki Devletin “kendi yetki alanları içinde  
bulunan herkese bu Sözleşme‟de belirtilen hak ve özgürlükleri tanırlar” maddesi  
bağlamında okunan 2. maddesindeki yaşamı koruma zorunluluğu, güç kullanımı  
sonucunda kişilerin öldürülmesini resmi olarak soruşturmak için bazı yollar  
18  
oluşturma zorunluluğunu getirmektedir. (bkz. 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve  
diğerleri-İngiltere kararı, A Serisi no.324, s.49, § 161 ve yukarıda bahsedilen Kaya-  
Türkiye kararı, § 105)  
98. Mahkeme, Zübeyir Akkoç ve Ramazan Aydın Bilge‟nin öldürülmesini müteakip  
olay mahalline polisin geldiğini ve soruşturmayı başlattığını hatırlatmaktadır. Bununla  
birlikte, Hükümetin verdiği bilgiye göre, olay mahallinde yalnız bir şahidin ifadesi  
alınmıştır. Hükümet, olayın meydana geldiği zamana işaret ederken bahsi geçen şahit,  
sadece olay yerinde bir kalabalığın toplandığını ifade etmektedir. 25 Ocak 1993  
tarihinden sonra hiçbir adım atılmamıştır ve soruşturmanın bu bölümü sadece oniki  
gün sürmüştür. Seyithan Araz, aleyhindeki Zübeyir Akkoç‟u öldürme suçlamasından  
ise 23 Eylül 1999 tarihinde delil yetersizliğinden beraat etmiştir. Adıgeçenin sadece  
Zübeyir Akkoç‟u öldürmekten suçlanıp aynı silahla aynı anda öldürülen Ramzan  
Aydın Bilge‟yi öldürmekten suçlanmamasıyla ilgili Hükümetten herhangi bir  
açıklama gelmemiştir. Mahkeme, Komisyon gibi, Seyithan Araz aleyhine olan  
iddiaların keyfi yapıldığı sonucuna varmıştır. Başvuran ve kocasına yapılan tehditlerin  
muhtemel kaynağı hakkında, vurulma öncesinde, herhangi bir soruşturma olduğuna  
dair bir işaret yoktur.  
99. Soruşturma süresinin kısalığını ve kısıtlı kapsamını dikkate alarak, Mahkeme, bu  
davada Zübeyir Akkoç‟un ölümünü etkili soruşturma açısından yetkililerin ihmali  
olduğu sonucuna varmıştır. Bu bakımdan, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği  
kanısına varmıştır.  
C. Sözleşme’nin 13. maddesi  
100. Başvuran, aşağıdaki 13. maddeye işarette bulunarak şikayetleri bakımından  
kendisine iç hukuk yolu sağlanmadığından şikayetçi olmuştur:  
“Bu Sözleşme‟de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili  
resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış olsa da,  
ulusal bir makama etkili bir başvuru yapma hakkına sahiptir.”  
101. Başvuran, Komisyon‟un muhakemesini benimseyerek, etkili soruşturmanın  
olmayışının, kendisini bu hükmün ihlaliyle kocasının öldürülmesiyle ilgili olarak  
yaptığı şikayetlerde etkili iç hukuk yolu kullanımından yoksun bıraktığını öne  
sürmüştür.  
102. Hükümet, yukarıda belirtildiği gibi (bkz. 96. paragraf) yürüttükleri soruşturmada  
yetkililerin herhangi bir ihmallerinin olmadığını öne sürmüştür.  
103. Mahkeme‟nin içtihadına göre, Sözleşme‟nin 13.maddesi, iç hukuk düzeninde  
hangi yolla sağlanırsa sağlansın, Sözleşme‟den doğan hak ve özgürlükleri korumak  
için ulusal düzeyde bir iç hukuk yolunun mevcudiyetini garanti altına almaktadır. 13.  
madde, Sözleşme uyarınca bir “şikayeti” ele almak üzere iç hukuk yolunun ve bir  
yardım mekanizmasının oluşturulmasını gerekli kılmakta fakat Devletlere 13. madde  
bağlamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi hususunda takdir hakkı  
verilmektedir. 13. maddeye göre zorunluluk kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca  
şikayetine bağlı olarak, değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği iç  
hukuk yolu, uygulamada kanun kadar “etkili” olmalı özellikle uygulanması, muhatap  
Devlet yetkililerin eylemleriyle veya ihmalleriyle haksız bir şekilde  
engellenmemelidir.(bkz. yukarıda bahsedilen Aksoy-Türkiye kararı, s.2286, § 95;  
Aydın-Türkiye kararı, s.1895-96, § 103; ve Kaya-Türkiye kararı, s.329-30, § 106)  
Yaşamı koruma hakkının asıl önemi gözönünde bulundurulduğunda, 13. madde,  
uygun hallerde tazminat ödenmesinin yanısıra, geniş ve etkili bir soruşturmayla  
yaşama hakkından mahrum bırakan sorumluları bulup cezalandırmak ve şikayetçiye  
19  
soruşturma işlemlerine etkili erişim sağlamayı gerektirmektedir.(bkz. yukarıda  
bahsedilen Kaya-Türkiye kararı, s.330-31, § 107)  
104. Mahkeme, davada öne sürülen kanıtların başvuranın kocasını kamu  
görevlilerinin öldürdüğünü ya da öldürülme olayına karıştıklarını ispatlamada yetersiz  
olduğu sonucuna varmıştır. Bununla beraber, Mahkeme‟nin daha önce verdiği  
kararlarda belirttiği gibi, bu, 2. maddeyle ilgili olan şikayeti 13. madde bağlamında  
“makul” olmaktan alıkoymaz.(bkz. 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-İngiltere  
kararı, A Serisi no.131, s.23, § 52 ve yukarıda bahsedilen Kaya ve Yaşa-Türkiye  
kararı, sırasıyla, s.330-31, § 107 ve s.2442, § 113) Bu bağlamda, Mahkeme,  
başvuranın kocasının kanuna aykırı bir biçimde öldürülmüş olduğunun şüphe  
götürmez olduğuna ve bundan dolayı, başvuranın “makul bir iddiaya” sahip olduğuna  
kanaat getirmiştir.  
105. Bundan dolayı, yetkililerin, başvuranın kocasının öldürülmesi olayını etkili bir  
biçimde soruşturma yükümlülüğü vardır.Yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı  
(bkz. 98-99. paragraflar), 2. maddenin gerektirdiği soruşturma zorunluluğundan daha  
kapsamlı şartları olan 13. maddeye göre etkili bir cezai kovuşturmanın yapıldığı  
düşünülemez. (bkz. yukarıda bahsedilen Kaya kararı, s.330-31, § 107) Bu yüzden,  
Mahkeme, başvuranın, kocasının öldürülmesinde, etkili iç hukuk yolu ve tazminat  
talebi dahil diğer mevcut yolları da kullanmaktan mahrum bırakıldığı sonucuna  
varmıştır.  
Sonuç olarak, Sözleşme‟nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. Başvuranın gözaltına alınmasıyla ilgili olarak  
A. Olayların değerlendirilmesi  
106. Mahkeme, 1 Kasım 1998 tarihinden önceki Sözleşme sisteminde olayların  
kuruluşu ve doğrulanmasının öncelikle Komisyon‟un meselesi olduğu şeklindeki  
yerleşik içtihadını tekrarlamaktadır. (daha önceki 28 § 1 ve 31. maddeler). Mahkeme,  
Komisyon‟un olaylara dair bulgularıyla bağlı değildir ve önündeki belgeler ışığında  
kendi değerlendirmesini yapmaktadır. Bununla beraber, sadece bazı istisnai davalarda  
güçlerini bu alanda kullanır. (bkz. diğer davalar arasında, 16 Eylül 1996 tarihli  
Akdıvar ve diğerleri-Türkiye kararı, Raporlar 1996-IV, s.1214, § 78).  
107. Hükümet, başvuranın, onlara göre, güvenilmez ve tutarsız olan kanıtlarına  
Komisyon‟un aşırı önem verdiğini öne sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvuranın  
Komisyon‟a sunduğu reçetenin, raporların ve röntgen filmlerinin travmatik bir  
yaralanmaya dair bir kanıt olamayacağını belirten bir doktor görüşünü savunmuştur.  
Başvuran ve tanıkların güvenilirliğine ilişkin Hükümet tarafından dile getirilen  
tereddütler delilleri değerlendirme konusuna gerekli özeni gösteren, başvuranın  
iddialarını destekleyen unsurlar kadar güvenilirliğine gölge düşüren unsurlara da yer  
veren Komisyon raporunda dikkate alınmıştır. Aslında, Komisyon, başvuranın kötü  
muamele gördüğünü kanıtlamak için sunduğu doktor raporunu dikkate almamıştır.  
Komisyon, yalnızca başvuranın çenesinin yaralanmasının bir kırılmaya neden  
olduğuna inandığını gösteren röntgen filmlerine ağırlık vermiştir. Komisyon,  
başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği işkenceden kaynaklanan post-travmatik bir  
stres yaşadığını gösteren ve Hükümet‟in yorum yapmadığı psikiyatri raporunu dikkate  
almıştır.  
108. Mahkeme, Hükümet tarafından yapılan eleştirilerin olayları doğrulamada kendi  
güçlerinin kullanımını mazur göstermediği sonucuna varmıştır. Bu şartlarda,  
Mahkeme, gerçekleri Komisyon tarafından gösterildiği gibi kabul etmektedir.(bkz.  
23-30. paragraflar)  
20  
B. Hükümet’in Ön İtirazı  
109. Hükümet, başvuranın, ne kendisine kötü muamelesi için tazminat talep eden idari  
işlemler ne de zararlarını isteyen sivil işlemler hakkında herhangi bir belge  
sunmadığını öne sürmüştür. Ayrıca, başvuranın, savcının kendisini sorgulayan  
polisler hakkında dava açmamasına itiraz etmediğinden ve karar henüz yayınlamadan  
Komisyon‟a başvurmasından dolayı iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia  
etmişlerdir.  
110. Mahkeme, Komisyon‟un 11 Ekim 1994 tarihli kabuledilebilirlik kararı öncesinde  
Hükümet‟e görüşlerini sunması için süre uzatımı vermesine rağmen Hükümet‟in  
başvuranın iddialarının kabuledilebilirlik kısmına itirazda bulunmamasını gözönüne  
almaktadır. Sonuç olarak, Hükümet, Mahkeme huzurunda bu gerekçelere dayanamaz.  
Hükümet‟in ön itirazı reddedilmiştir.  
C. Sözleşme’nin 3. maddesi  
111. Başvuran, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi‟nde 13 – 22 Şubat 1994 arasında  
gözaltında bulunduğu süre içinde Sözleşme‟nin 3. maddesine aykırı olarak işkenceye  
maruz kaldığından şikayet etmektedir. 3. madde aşağıdaki gibidir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi  
tutulamaz.”  
112. Başvuran, gözaltında iken kendisine yapılan kötü muamelenin işkence boyutuna  
ulaştığına dair Komisyon‟un bulgularına dayanmaktadır.  
113. Hükümet, başvuranın kötü muameleye uğradığını inkar etmiştir.  
114. Mahkeme, kötü muamelenin 3. maddenin kapsamına girmesi için asgari düzeyde  
olmasının yeterli olacağını hatırlatmaktadır. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi  
görecelidir: davanın bütün şartlarına bağlıdır, örneğin muamelenin süresi, fiziksel  
veya ruhsal etkileri, bazı davalarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu. (diğer  
kararlar arasında, 9 Haziran 1998 tarihli Tekin-Türkiye kararı, Raporlar 1998-IV, §  
52)  
115. Bundan başka, belirli bir düzeyde uygulanan kötü muamelenin, işkence olarak  
nitelendirilmesinde, anılan kavramla insanlık dışı ve aşağılayıcı tutum arasındaki  
farklılığa yönelik ayrımın, 3. maddede belirtildiği üzere, yapılması gerekmektedir.  
Daha önceki davalarda belirtildiği üzere, bu ayrım vasıtasıyla, Sözleşme‟nin ciddi  
sıkıntılara neden olan kasti insanlık dışı muameleye özel bir önem verdiği  
düşünülmektedir. (bkz. 18 Ocak 1978, A Serisi no.25, s.66, § 167) Muamelenin  
şiddetinin yanısıra, 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler  
İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlıkdışı ve Onurkırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı  
Sözleşme‟de kabul edildiği gibi işkenceyi, „bilgi elde etmek için maksatlı acı  
çektirmek, ceza vermek veya aşağılamak‟ şeklinde tanımlayan bir unsur mevcuttur.  
(BM Sözleşmesi 1.madde)  
116. Mahkeme, Komisyon‟un başvurana uygulanan kötü muameleyle ilgili elektrik  
verilmesi, sıcak ve soğuk su dökülmesi ve kafasına darbeleri de içeren, bulgularını  
kabul etmiştir. (bkz. 24-25. paragaraflar) Mahkeme, başvuranın gördüğü psikolojik  
baskıya, özellikle çocuklarına yapılan tehditlerin başvuranı yoğun bir korku içine  
düşürdüğüne dikkat çekmektedir. Bu muamele, başvuranı, tıbben post-travmatik stres  
olarak tanımlanan ve tıbbi tedavi gerektiren uzun vadeli korku ve güvensizlik  
duygusu içine düşürmüştür.  
21  
117. Mahkeme, başvurana yapılan kötü muamelenin şiddetini ve olayı çevreleyen  
şartları dikkate alarak Mahkeme, başvuranın işkence olarak tanımlanabilecek çok  
ciddi ve zalimce bir muamelenin mağduru olduğuna karar vermiştir. (ayrıca bkz. 28  
Temmuz 1999 tarihli Selmouni-Fransa kararı, Raporlar 1999- ......., §§ 96-105 de  
yayınlanmak üzere)  
118. Mahkeme ayrıca, Komisyon‟un gözaltından serbest bırakılan için kişilerin  
bağımsız ve kapsamlı bir tıbbi muayeneden geçmesinin önemi üzerine yaptığı yorumu  
desteklemektedir. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) de gözaltındaki  
insanlara kötü muamele edilmesini karşı, tıbbi muayenelerin önemli bir koruma  
olduğunu vurgulamıştır. Bu tür muayeneler, nitelikli bir doktor tarafından, polis  
olmaksızın yapılmalıdır ve muayene raporunda yalnız tespit edilen yaralanma  
detayları değil aynı zamanda hastanın bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair  
ifadeleri ve bu ifadelerin yaralanmalarla tutarlı olup olmadığına ilişkin doktorun  
görüşü de yer almalıdır. Bu davada da görülen gelişigüzel ve toplu muayene, bu  
korumanın etkinliğini ve güvenilirliğini zayıflatmaktadır.  
119. Mahkeme, bu açıdan Sözleşme‟nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna  
varmıştır.  
D. Sözleşme’nin önceki 25. maddesi  
120. Başvuran, 25. maddeye işaret ederek kendisinin AİHK‟na yaptığı başvurusundan  
dolayı yetkililer tarafından sorgulandığını ve baskı gördüğünü iddia etmiştir:  
“İşbu Sözleşme‟de tanınan hakların Yüksek Âkidlerden biri tarafından ihlalinden  
zarar gördüğü iddiasında bulunan her hakiki şahıs, hükümet dışı her teşekkül veya her  
insan topluluğu, hakkında şikayet vâki Yüksek Âkid Tarafın bu konuda Komisyonun  
selahiyetini tanıdığını beyan etmiş olması halinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine  
sunulacak bir dilekçe ile Komisyon‟a müracaat edebilir. Yüksek Âkid Taraflardan  
böyle bir beyan yapmış olanlar bu hakkın müessir bir tarzda kullanılmasına hiçbir  
suretle engel olmamayı taahhüt ederler.”  
121. Başvuran, gözaltında bulunduğu 13 Şubat – 22 Şubat 1994 arasında, kendisini  
sorgulayan polis memurlarının başvurusuyla ilgili sorular sorduğundan şikayet  
etmiştir. Başvuran ayrıca, Eylül ve Ekim 1995 tarihlerinde iki kez daha gözaltına  
alındığını ifade etmiştir.(bkz.31-33. paragraflar)  
122. Hükümet, ilk olayda başvuranın, PKK ile ilişkisi olduğu şüphesiyle gözaltına  
alındığını ve AİHK‟na başvurusuyla hiçbir bağlantının olmadığını ifade etmiştir.  
Daha sonraki gözaltı olaylarının da Sözleşme organlarının huzurundaki herhangi bir  
işlemle ilgisi olmadığını ifade etmektedir.  
123. Komisyon, mahkemedeki ifadesi ve gözaltında bulunduğu polislerce sorgulama  
sırasında alınan ifadesi temelinde, başvuranın 13-22 Şubat 1994 tarihleri arasında  
gözaltında, başvurusundan dolayı sorgulandığı ve görevlilerin bunu başvuranın PKK  
ile ilişkisine dair itiraflarda bulunması için bir unsur olarak kullandıkları sonucuna  
varmıştır. (bkz. 24 ve 26. paragraflar) Bu, Sözleşme‟nin önceki 25. maddesine  
aykırıdır. Bununla beraber Komisyon, diğer gözaltına almalarla ilgili herhangi bir  
bulguya ulaşmamasına rağmen, bunların bir ölçüde keyfi olduğunu kaydetmiştir.  
124. Mahkeme, başvuranların ya da başvuru yapacakların, şikayetlerini geri çekmek  
veya değiştirmek yönünde yetkililerden baskı gelmeden Sözleşme organlarıyla  
özgürce iletişim kurabilmelerinin Sözleşmenin önceki 25. maddesinde belirtilen  
kişisel başvuru sistemin en önemli işlevsel yönü olduğunu tekrar etmektedir. (bkz.  
Akdıvar ve diğerleri-Türkiye, s.1219, § 105; Aksoy-Türkiye s. 2288, § 105; Kurt-  
22  
Türkiye, s.1192, § 159; Ergi-Türkiye, s.1784, § 105 ve Tanrıkulu-Türkiye, §§ 130-  
131). Bu anlamda, “baskı” yalnızca doğrudan zorlama veya aleni aşağılamayı değil  
aynı zamanda başvuranı Sözleşme‟den doğan hukuk yolunu kullanmaktan  
vazgeçirmeye veya cesaretini kırmaya yönelik dolaylı uygunsuz davranışları veya  
temasları da kapsar. (bkz. yukarıda bahsedilen Kurt-Türkiye kararı).  
125. Ayrıca, yetkililer ve başvuran arasında önceki 25. madde açısından  
kabuledilemez uygulamaların olup olmadığı, davanın şartları ışığında belirlenmelidir.  
Bu açıdan, şikayetçinin savunmasız durumuna ve yetkililer tarafından  
etkilenebilmesine dikkat edilmelidir.(bkz.yukarıda bahsedilen Akdıvar ve diğerleri-  
Türkiye kararları, s.1219 § 105 ve s.1192-93, § 160). Daha önceki davalarda,  
Mahkeme, başvuran köylülerin savunmasız haline ve Türkiye‟nin güneydoğusunda  
yetkililer hakkında yapılan şikayetlerin meşru bir cezalandırma korkusuna sebep  
olmasına dikkat etmiştir Komisyon‟a yapılan başvurular için başvuranların  
sorgulanmasının Sözleşme‟nin önceki 25. maddesiyle verilen kişisel başvuru hakkını  
engelleme anlamına gelen kanundışı ve kabuledilemez bir baskı olduğu ve bu  
maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  
126. Bu davada, Mahkeme, başvuranın başvurusuyla ilgili 13-22 Şubat 1994 tarihinde  
gözaltına alınıp sorgulandığına ilişkin Komisyon kararını kabul etmiştir. Bu gözaltının  
amacının başvuran tarafından işlendiği öne sürülen bir suçtan dolayı yapılan bir  
soruşturma olması mantıklı değildir. 18 Şubat 1994 tarihinde soruşturma sırasında  
polis tarafından alınan ifade, başvuranın iddia ettiği gibi, başvurusunun, bu  
sorgulamanın konularından birisi olduğunu desteklemektedir. Bu olayın durumunu ve  
özellikle bu sorgulamalarda başvuranın işkence mağduru olduğunu dikkate alarak,  
Mahkeme, Komisyona yaptığı başvurudan dolayı aşağılanmış olduğu sonucuna  
varmıştır. Bu, başvuranın Sözleşme organlarına başvurusuna müdahale edilmesi  
anlamına gelir.  
127. Mahkeme, bundan dolayı, Muhatap Devlet‟in Sözleşme‟nin 25.maddesinde  
belirtilen sorumluluklarına uymadığını düşünmektedir.  
IV: Yetkililerin uygulamalarının Sözleşme‟nin 2, 3 ve 13. maddelerini ihlal ettiği  
iddiası  
128. Başvuran, bahsi geçen zamanda Türkiye‟nin güneydoğu bölgesinde  
Sözleşme‟nin 3. maddesine aykırı olarak, işkencenin, insanlıkdışı, onur kırıcı  
uygulamaların ve cezalandırmaların olduğunu ve Sözleşme‟nin 2. ve 13. maddelerine  
aykırı olarak cinayetlerin yeterli soruşturulmadığını belirterek ilgili iç hukuk  
yollarının etkisiz ve yetersiz olmasının ise bu ihlalleri daha da ağırlaştırdığını öne  
sürmüştür. Türkiye‟nin güneydoğusu ile ilgili olaylarda da Komisyon ve  
Mahkeme‟nin bu hükümlerin ihlal edildiği sonucuna varmasına atıfta bulunarak,  
başvuran, bunların yetkililerin ciddi insan hakları ihlallerini ve iç hukuk yollarını  
reddetmesi anlamına geldiğini iddia etmiştir.  
129. Komisyon‟un 2, 3, ve 13. maddelerine ilişkin kararlarını dikkate alarak  
Mahkeme, bu davada bahsi geçen ihmallerin, yetkililerce kabul edilip edilmediğine  
dair karar almaya gerek görmemiştir.  
V. SÖZLEŞME‟NİN 41. MADDESİ  
130. Sözleşme‟nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili  
Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,  
23  
Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın  
tatminine hükmeder.”  
A. Maddi Zarar  
131. Başvuran, 38,967.81 İngiliz Sterlini gelir kaybına uğradığını iddia etmiştir. 40  
yaşında öldüğünde öğretmen olarak çalışan kocasının ayda 233.62 p İngiliz Sterlini  
kazandığını öne sürmüştür. O dönemde Türkiye‟deki ortalama yaşam süresi gözönüne  
alındığında, mali çizelge hesaplamasında paraya çevrildiğinde yukarıdaki miktara  
tekabül etmektedir.  
132. Hükümet maddi tazminat gerektirecek bir ihlalin olduğunu redderek, iddia edilen  
miktarların, Türkiye gerçeklerine uygun olmayan çok aşırı bir rakam olduğunu iddia  
etmiştir. Hiçbir durumda Sözleşme organları, hayat sigortası sağlayan bir sistem  
olarak görülmemelidir. Başvuranın 1994 tarihinde 190,380,000 Türk Lirası toplu para  
aldığını ve kocasının ölümüyle ilgili, eğitim otoritelerinden dul ve yetim aylığı  
aldığına işaret etmiştir.  
133. Başvuranın gelir kaybıyla ilgili iddialarına ilişkin Mahkeme‟nin içtihadı,  
başvuranın öne sürdüğü zarar ile Sözleşme‟nin ihlal edilmesinin arasında açık bir  
neden-sonuç ilişkisi olması gerektiği şeklindedir. Bu, uygun davalarda, gelir kaybının  
tazmini de içerir.(bkz. 13 Haziran 1994 tarihli Barberà, Messeguè ve Jabardo-İspanya  
kararı, (50. madde), A Serisi no.285-C, s.57-58, §§ 16-20, yukarıda bahsedilen  
Çakıcı-Türkiye kararı, § 127). Mahkeme, Sözleşme‟nin 2. maddesinin gerektirdiği  
biçimde yetkililerin başvuranın kocasının yaşamını koruma sorumluluklarının olduğu  
sonucuna varmıştır (yukarıda 94. paragraf). Bu şartlarda, başvuran ve çocuklarına  
kocası tarafından sağlanan maddi desteğin yitirilmesi ile Sözleşme‟nin 2. maddesinin  
ihlali arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Hükümet, başvuranın sunduğu ayrıntılı  
rakamların aksini iddia eden herhangi bir bilgi sunmamıştır. Bununla birlikte  
başvuran, kocasının ölümüyle ilgili olarak, bir miktar toplu para ve dul ve yetim aylığı  
almıştır. Bu şartlarda, Mahkeme, kocasının ölümüyle uğradığı maddi zarara binaen  
başvuranın, 35,000 İngiliz Sterlini ödeme günündeki kur üzerinden Türk Lirasına  
çevrilip ödenmesine karar vermiştir.  
B. Manevi Zarar  
134. Başvuran, ihlallerin sayısını ve şiddetini dikkate alarak, kocasının haklarının  
ihlaline ilişkin olarak, 40,000 İngiliz Sterlini ve kendi haklarının ihlalinin tazmini  
olarak da 30,000 İngiliz Sterlini manevi tazminat talebinde bulunmuştur.  
135. Hükümet, manevi tazmiant ödenmesini gerektiren herhangi bir ihlal olmadığını  
ve talep edilen meblağın haksız bir zenginleşme anlamına geldiğini öne sürmüştür.  
136. Mahkeme, Sözleşme‟nin 2. maddesinin ihlali olarak otoritelerin başvuranın  
kocasının yaşamını koruyamadığına ve bu olaylara ilişkin Sözleşme‟nin 2 ve 13.  
maddelerine aykırı olarak otoritelerin etkili bir soruşturma ve iç hukuk yolu  
sağlayamadığına hükmettiğini hatırlatmaktadır. Buna ek olarak, başvuran  
Sözleşme‟nin 3. maddesine aykırı bir biçimde işkenceye maruz bırakılmış ve  
Komisyon‟a yaptığı başvurudan dolayı da aşağılanmıştır. Bu koşulları ve benzer  
davalarda hükmedilen tazminatları dikkate alarak Mahkeme, hakkaniyet temelinde,  
Zübeyir Akkoç‟a gördüğü zarardan dolayı şu anda yaşayan eşi tarafından alınmak  
üzere manevi zarar için 15,000 İngiliz Sterlini ve başvurana, gördüğü zararlardan  
dolayı manevi tazminat için 25,000 İngiliz Sterlini ödenmesine ve bu miktarların  
ödeme günü uygulanan kur üzerinden Türk Lirası olarak ödenmesine karar vermiştir.  
24  
C. Masraflar  
137. Başvuran, başvuru için ödediği ücret ve giderler için, Avrupa Konseyi‟nce alınan  
adli yadım hariç toplam olarak 23,643.41 p İngiliz Sterlini talep etmiştir. Bu miktara,  
Ankara‟da Komisyon delegelerinin huzurundaki duruşmada yapılan şahitlik ve  
Strasbourg‟da yapılan bir duruşmaya katılım da dahildir. Başvuran, Kürdistan İnsan  
Hakları Projesi (KHRP)‟nin aracılık ve danışmanlık hizmetleri ve Birleşik  
Krallık‟taki avukatlarla Türkiye‟de bulunan başvuran arasında 3,620 İngiliz Sterlini  
tutarında tercüme masraflarını da kapsayan, idari masraf ve ücretler için 12,560  
İngiliz Sterlini harcandığını belirtmiştir. Türkiye‟de görev yapan avukatların  
yaptıkları görev için 2,565.39 p İngiliz Sterlini talep edilmiştir  
138. Hükümet, Türk avukatları veya KHRP‟nin yaptığı bir iş için iddiada  
bulunulamayacağını düşünmektedir. Hükümet, Başvuranın İngiliz avukatlarının talep  
ettikleri miktarları ise, diğer benzer davalar gözönüne alındığında, çok aşırı  
bulmuştur. Buna ek olarak verilecek miktarların Türk ulusal mahkemelerindeki  
uygulanan tarifeye uygun olması gerektiğini ileri sürmüştür.  
139. Mahkeme, tercüme masrafları hariç, KHRP adına yapılan ve davanın  
hazırlanmasında anılan teşkilatın yer almasına ilişkin herhangi bir ayrıntıyı içermeyen  
talebin esasları konusunda ikna olmamıştır. Başvuran tarafından öne sürülen  
iddiaların ayrıntılarına dikkat ederek Mahkeme, tahakkuk edebilecek her türlü katma  
değer vergisi ile birlikte, AK tarafından verilen 3,600 Fransız Frangı (FRF) adli  
yardımın mahsup edilmesi şartıyla, başvurana 13,648.80 İngiliz Sterlininin başvuranın  
tazminata ilişkin görüşlerinde belirttiği banka hesabına yatırılmasına karar vermiştir.  
D. Temerrüt Faizi  
140. Mahkeme‟ye sunulan bilgilere uygun olarak mevcut kararın kabul tarihinde  
Birleşik Kraliyet‟te uygulanan yasal faiz oranı yıllık %7,5‟tir.  
YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK, MAHKEME  
1. Hükümetin ön itirazının oybirliğiyle reddine;  
2. Sözleşme‟nin 10. maddesinin ihlal edilmediğinin oybirliğiyle kabulüne;  
3. Hükümetin Zübeyir Akkoç‟un yaşamını koruyamadığını ve Sözleşme‟nin 2.  
maddesini ihlal ettiğini altıya karşı bir oyla kabul;  
4. Zübeyir Akkoç‟un ölümüyle ilgili olarak muhatap Devlet yetkililerinin etkili bir  
soruşturma yapamadığını ve Sözleşme‟nin 2. maddesinin ihlal edildiğini  
oybirliğiyle kabul;  
5. Sözleşme‟nin 13. Maddesinin ihlal edildiğinin bire karşı altı oy ile kabulüne;  
6. Başvuranın kendisi açısından Sözleşme‟nin 3. Maddesinin ihlal edildiğinin  
oybirliğiyle kabulüne;  
7. Davalı Devlet‟in Sözleşme‟nin 25. Maddesi, 1. Fıkrası kapsamındaki  
yükümlülüklerini yerine getiremediğinin oybirliğiyle kabulüne;  
8.  
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilecek  
olan başvurana aşağıdaki miktarları ödenmesine:  
(i)  
(ii)  
maddi zarar için 35,000(otuzbeşbin) sterlin ödenmesine;  
manevi zarar için 40.000(kırkbin) sterlin ödenmesine;  
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek bu  
tutarlar için yıllık %7,5 faiz oranının uygulanmasının altıya karşı bir oyla  
kabulüne;  
9.  
(a) Üç ay içinde masraf ve giderlere karşılık 13,648 (onüçbin altıyüz kırksekiz) sterlin  
ve 80 (seksen ) pence‟in tahakkuk edebilecek her türlü katma değer vergisi ile  
birlikte karar tarihinde geçerli olan kur üzerinden Sterline çevrilecek olan 3,600  
25  
(üçbin altıyüz) Fransız frangı tutarın mahsup edilmesi kaydıyla davalı Devlet  
tarafından başvuranın İngiltere‟deki sözügeçen banka hesabına ödenmesine;  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek bu tutar  
için yıllık %7,5 faiz oranının uygulanmasının altıya karşı bir oyla kabulüne;  
10. Adil tatmin konusunda başvuranın diğer taleplerinin reddine oybirliğiyle karar  
vermiştir.  
İşbu karar, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkralarına uygun bir biçimde İngilizce  
verilmiş olup, 10 Ekim 2000 tarihinde yazılı olarak tefhim edilmiştir.  
HAKİM GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
(Tercüme)  
Aşağıdaki nedenlerden dolayı kararın 3, 5 ve 8. işlem hükümlerinde çoğunluğun fikrine  
katılamayacağım :  
1. Mahkeme, Zübeyir Akkoç'un yaşamını korumada Devletin gerekli önlemleri almadığını  
dolayısıyla 2. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Başka bir deyişle muhatap Devlet, bu  
çerçevede, pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.  
Mahkeme, daha önceki davalarda bu yükümlülüğün kapsamını tanımlamıştır. Bu noktada  
Mahkeme'nin yerleşmiş içtihadına göre, modern toplumları idare ederken ortaya çıkan zorluklar,  
insan davranışlarının öngörülemezliği ile öncelikler ve çözümler açısından yapılacak tercihler  
akla gelse bile bu pozitif yükümlülük, yetkili makamlara imkansız veya orantısız bir yük  
getirmemelidir. Bundan dolayı, yetkililer yaşama yönelik olduğu iddia edilen her tehlikeye karşı  
Sözleşme gereği işlevsel önlemler almak zorunda değildir (bkz. 28 Ekim 1998 tarihli Osman-  
İngiltere kararı, Karar Raporları 1998-VIII, s. 3159-3160, §§ 115-116). Bu konuda  
Mahkeme'nin 2. maddenin ihlal edilmediği sonucuna vardığı Osman-İngiltere kararına ilişkin  
ilkeler esastır. Bununla birlikte, anılan davada polise, öğretmen olan kişinin davranışlarının son  
derece anormal olduğuna ve durumun tehlike arzettiğine ilişkin bilgiler gelmiştir. Bu kişi ruhsal  
bakımdan dengesiz olup hiçbir şey yapmaya muktedir değildir. Tutuklandığında polise "Sizi bu  
kadar uyarmama rağmen neden bana engel olmadınız?" diye sormuştur.  
Durum ne olursa olsun, Mahkeme‟nin Devletin olumlu yükümlülüğünü (yaşam hakkının  
korunması) belirten Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine ilişkin kararı, bu çerçevede,  
Mahkeme'nin önceki kararlarıyla tutarlı ve doğrudur. Bu noktadan bakılınca, o halde, Zübeyir  
Akkoç'un durumuyla ilgili gerçek nedir? Osman-İngiltere davasındaki mağdur olan kişiden daha  
mı fazla tehlike içerisindeydi?  
Türkiye'nin güneydoğu bölgesi sadece başvuran açısından değil orada yaşayan herkes için  
yüksek bir tehlike arzetmektedir. PKK ve Hizbullah teröristleri, aşırı sol grupların militanları,  
70'lerde yapılan eylemlere benzer olarak ve dış güçlerce desteklenerek, şiddet eylemi yapmak  
için her fırsatı değerlendirmiştir. Yerel halkı teröristlerin düzenlediği kanlı ve keyfi her türlü  
şiddet tehdidinden korumak için Hükümet, gücü dahilindeki gerekli tüm önlemleri almıştır ve  
hala almaya devam etmektedir (bkz. kararın 86. paragrafı). Tüm Hükümetler için geçerli olduğu  
gibi Hükümetin yüzlerce, hatta binlerce kişinin yaşadığı bir bölgede herkese acil bireysel  
koruma sağlaması mümkün değildir (örneğin, başvuranın kocası gibi tehdit altında olduğuna  
inanan her insana bir koruma tayin etmenin imkanı yoktur).  
Ülkenin güneydoğu bölgesine, terörle mücadele için, diğer bölgelere oranla 10 kat daha fazla  
güvenlik gücü atanmıştır. Elbette, Mahkeme'nin içtihadı uyarınca, bu şartlarda en iyi gayreti  
sarfetmek Devlet'in olumlu yükümlülüğü ve mutlak sorumluluğu değil midir?  
26  
Bu davadaki asıl zorluk, güvenlik güçlerinin faaliyetleri ile Zübeyir Akkoç'un ölümü arasındaki  
neden-sonuç ilişkisinin, Hükümeti, başvuranın kocasının ölümünden sorumlu tutmaya yetecek  
kadar güçlü olup olmadığıdır. Sözkonusu davada polisin iddia edilen ihmali ile bu dramatik  
sonucun ortaya çıkmasındaki ilişkinin -özellikle şartların çok değişken olduğu bir bölgede-  
Devletin sorumluluğu kapsamına girecek kadar yakın olmadığına inanmaktayım.  
Bu şartlarda, sadece bir doğru cevap olabilir: ya yukarıda bahsedilen ve Devletlerin olumlu  
yükümlülüğünü yönlendiren Mahkeme'nin yerleşmiş içtihadı doğrudur; ve bu davada  
çoğunluğun analizi yanlıştır ya da çoğunluğun analizi doğrudur; ilgili ilkenin yasal bir değeri  
yoktur.  
Sonuç olarak, Devlet'in Zübeyir Akkoç'un yaşamını koruyamadığını, dolayısıyla Sözleşme'nin  
2. maddesini ihlal ettiğine dair çoğunluğun fikrini paylaşmıyorum.  
2. Mahkeme'nin Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğiyle ilgili kararına gelince, bu  
başvuruyla ilgili olarak 23 Nisan 1999 tarihinde Komisyon tarafından kabul edilen rapora  
eklenen Avrupa İnsan Hakları Komisyonu başkanı Sn. Trechsel'in muhalefet şerhine tamamen  
katılıyorum. (başvuru no. 22947-8/93) : "13. maddeyle ilgili olarak, 286-287. paragraflarda  
belirtilen düşüncelere tamamen katılmama rağmen bir ihlalin sözkonusu olmadığı yönünde oy  
kullandım. Bence, 2. madde ile ilgili olarak yapılan tesbitler, etkili bir soruşturmanın  
yapılmadığını ve olaydan sonra yeterli işlemlerin yapılmadığını da içerdiğinden ayrıca bir ihlal  
konusu ortaya çıkmamaktadır.  
Bu konuyla ilgili olarak Ergi ve Türkiye davasında verdiğim ayrıntılı muhalefet şerhine atıfta  
bulunuyorum (bkz.28 Temmuz 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-IV).  
3. Kararın 8. işlem maddesi ile Mahkeme, devlet başvuranın kocasının hayatını koruma  
yükümlülüğünü yerine getirmediğinden, ihmal ile ölümü arasında bir sebep-sonuç ilişkisi  
olduğundan ve devlet adıgeçenin ölümüne neden olduğundan başvurana 38,967.81 İngiliz  
Sterlini maddi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.  
2.maddenin üç şekilde ihlal edilebileceğini biliyoruz (?)  
(a) cinayet devlet ajanları tarafından işlendiyse  
(b) devlet, mağduru gerekli önlemleri almayarak koruyamadıysa  
(c) ceza hukuku hükümleri ihlal edildiyse, mağdurun ölümü ile ilgili etkili bir soruşturma  
yapılmadıysa.  
Kararın 79.maddesinde Mahkeme “Bu davada devlet ajanlarının ya da devlet adına hareket eden  
kişilerin Zübeyir Akkoç‟un ölümü ile ilgili olduğu kesin olarak ortaya konulamamıştır”  
ifadesine yer vermiştir.  
Bu nedenle Hükümet kesinlikle başvuranın kocasının ölümünden doğrudan sorumlu değildir  
(ihlalin ilk şekli)  
Maddi tazminata ancak, sonuç iddia edilen ihlalden kaynaklandıysa, hükmedilemelidir.  
O halde ihlalin ikinci ve üçüncü şekilllerine ilişkin durum nedir? Açıkca, ölüme ilişkin ayrıntılı  
bir araştırma yürütmemek ölümün sebebi olamaz. Bu nedenle ihlalin üçüncü şekli dikkate  
alınmamalıdır. Geriye ihlalin ikinci şekli kalmaktadır ki çoğunluk Hükümetin maddi tazminata  
ilişkin sorumluluğunu tesbit ederken bu unsura dayanmıştır. Ancak, Zübeyir Akkoç‟un ölümü  
ile güvenlik güçlerinin ihmali arasında yakın ve doğrudan bir bağ var mıdır? Bu sorunun olumlu  
cevaplandırılması için, devletin alacağı önlemlerin hatasız olması ve bu nedenle korunan  
herkesin ölümünü engellemesi beklenirdi. Bu yerine getirilmesi imkansız ve Mahkeme  
tarafından belirlenen “pozitif yükümlülük” çerçevesinde kabuledilemez bir taleptir. Maddi  
tazminatın belirlenmesi için aranacak olan illiyet bağının ihlal edildiği ileri sürülen maddelerin  
sayısının otomatik bir sonucu olmadığını söylemeye gerek yoktur, bunun için daha ziyade  
sözkonusu maddenin nasıl ihlal edildiğinin ortaya konması gerekir. Bu davada Mahkeme,  
başvurana başvuranın maddi tazminat taleplerini kabul etmekle, koruyucu önlemlerin gerçek  
etkinliği konusunda herhangi bir hukuki geçerliliği olmayan varsayımlarda bulunmuştur. Başkan  
bir deyişle Mahkeme, davalı Hükümetin Zübeyir Akkoç‟un hayatta kalmasını garanti edecek  
koruyucu önlemler alması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karar, Avrupa İnsan Hakları  
27  
Mahkemesi‟nin tarihinde vasayım ve spekulasyonlara dayalı olarak, davanın gerçek koşullarını  
dikkate almadan maddi tazminata hükmedilen ilk karardır. Bu nedenle ben, maddi tazminata  
hükmedilmesini gerektiren, Zübeyir Akkoç‟un ölümü ile bulunan ihlal arasında gerçek bir illiyet  
bağı olduğunu düşünmüyorum.  
Akkoç davası, davalı Hükümetin ölümlerden sorumlu tutulduğu bir başka deyişle cinayetleri  
işlediğinin kabul edildiği, Ertak (9 Mayıs 2000 tarihli karar) ve Çakıcı (9 Mayıs 2000 tarihli  
karar) davalarından belirgin olarak farklıdır. Yasa davasında (25 Mayıs 1998 tarihli karar)  
mahkeme, maddi tazminat talebini, başvuranın güvenlik güçleri tarafından taciz edildiği ve  
amcasının güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü açıkca kanıtlanamadığı gerekçesiyle,  
reddetmiştir (124. paragraf). Kurt davasında (25 Mayıs 1998 tarihli karar) başvuran, gözaltında  
iken kaybolan kişinin annesi, gördüğü zararın niteliğini açıklamadan (maddi ya da manevi)  
tazminat talebinde bulunmuştur. Mahkeme sadece, maddi tazminata hükmetmiştir ve bunu  
açıkca ifade etmiştir.  
Bu davadaki en kötü unsur, Mahkeme‟nin güvenilir ve eksiksiz bilgi ve hesaplama ehliyetine  
sahip olmadan, bir sigorta şirketi gibi davranarak, başvurana kocasının ölümü nedeniyle  
spekülatif sigorta primi hesaplarına dayanarak yaşam sigortası kapsamında abartılı yüksek bir  
tazminat ödenmesine karar vermesidir.  
Bu davada hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarları çok yüksekdir ve ne sözkonusu  
ülkenin ekonomik gerçeklerini ne de benzer davalarda Mahkeme‟nin hükmettiği meblağları  
dikkate almıştır.  
Aşağıda bazı örnekler veriyorum:  
Kurt davasında, başvuran uğranılan zararın niteliğini belirtmeden 70,000 İngiliz Sterlini talep  
etmiştir. Mahkeme, toplam 15,000 + 10,000 İngiliz Sterlini ödenmesine karar vermiştir.  
Ertak davasında başvuran, 60,630.44 + 40,000 + 2,500 İngiliz Sterlini talep etmiştir. Mahkeme  
başvurana, 37,500 İngiliz Sterlini ödenmesine hükmetmiştir.  
Güleç davasında (27 Temmuz 1998 tarihli kararda), başvuran 400,000 İngiliz Sterlini + 100,000  
Fransız Frangı talep etmiştir. Mahkeme toplam, 50,000 Fransız Frangı ödenmesine karar  
vermiştir.  
Kılıç davasında (ve Kaya davasında – 28 Mart 2000 tarihli karar), başvuranlar 30,000 + 40,000  
+ 2,500 İngiliz Sterlini talep etmiştir (zararın niteliğini belirtmeden). Mahkeme, 15,000 + 2,500  
İngiliz Sterlini ödenmesine karar vermiştir.  
Son olarak, Yasa başvurusunda (2 Eylül 1998 tarihli karar), başvuran 54,000 Alman Markı +  
150,000 İngiliz Sterlini talep etmiştir. Mahkeme manevi tazminat olarak sadece 6,000 İngiliz  
Sterlini ödenmesine karar vermiştir.  
28  
29