üçüncü kurallar, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkına
müdahale örneklerine ilişkindir ve bu nedenle ilk kuralda bildirilen genel ilke ışığında tertip
edilmelidir”.
Mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkına müdahale ile
kamu menfaati talepleri ve bireyin temel haklarının korunması gerekleri arasında adaletli bir
denge kurulmalıdır. Sözkonusu dengeyi sağlama kaygısı, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi
bünyesinde bütün olarak yansıtılmaktadır. İlgili kişinin kişisel ve haddinden fazla bir yük
taşımak durumunda kalması halinde gerekli denge kurulamaz. Diğer bir deyişle, kullanılan
yollar ve gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir ölçülülük ilişkisi kurulmalıdır.
AİHM sözkonusu davada başvuranın, ünvanından mahrum bırakılmadığını
belirtmektedir. Ancak yetkili makamların başvuranın evini yıkarak mal ve mülk
dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkına müdahale etmiş oldukları kanısındadır.
AİHM ayrıca başvuranın evinin can kaybını önlemek amacı ile yıkıldığını
belirtmektedir. Kamu güvenliğinin korunması gereğini gözönüne alan AİHM, İzmir Valisi’nin
yıkma emrini vererek keyfi davranmadığı sonucuna varmaktadır. Bununla birlikte İzmir İdare
Mahkemesi’nin kararından, yıkma emrinin iç hukuka uygun olarak verildiği ve başvuranın
mülkünden “kamu yararına olduğu için” mahrum bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle
AİHM, mülkten yoksun bırakılmanın kanuna uygun olduğu ve yasal bir amaca hizmet ettiği
kanısındadır.
Mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkına müdahale ile
kamu menfaati talepleri ve bireyin temel haklarının korunması gerekleri arasında adaletli bir
denge kurulup kurulmamış olduğuna karar verilmelidir. AİHM, iç hukuk bağlamındaki
tazminat terimlerinin, itiraz edilen önlemin gerekli adil dengeyi kurmayı sağlayıp sağlamadığı
ve başvuranlar üzerine oransız bir yük getirip getirmediği hususundaki değerlendirme için
önemli olduğunu hatırlatmaktadır. Bu bağlamda AİHM daha önce gerçek değerini yansıtan
meblağ ödenmeden mülke el konmasının, normal olarak oransız bir müdahale teşkil
edeceğine ve tazminat ödenmemesinin, yalnızca istisnai durumlarda 1 No.lu Protokol’ün 1.
maddesi bağlamında haklı olduğunun düşünülebileceğine karar vermiştir.
Sözkonusu davada başvuran, uğradığı zarar hususunda Türk mahkemelerinde dava
açmış olduğu halde evinin yıkılmasına karşılık tazminat almamıştır. Hükümet bu durumu,
sözkonusu sahada inşaata izin verilmediğini belirten tapu kayıtlarına değinerek ve binanın
1971 senesinde yıkım emri gönderilen önceki sahiplerinin 28 Ağustos 1968 tarihli yönetmelik
uyarınca yeniden ev sahibi olmak üzere başvurmamış olmalarına dayanarak açıklamıştır.
AİHM, başvuran 1994 senesinde evi aldığında Asansör mahallinin toprak kaybını
müteakiben afet alanı ilan edildiğini bildiğini gözönüne almaktadır. Ancak, afet alanında
bulunan evleri satın almanın hiçbir zaman yasaklanmadığının ya da tapu kayıtlarında bu
binalarda oturmanın yasaklandığına ilişkin bir gösterge olmadığının altı çizilmelidir. 28
Ağustos 1968 tarihli yönetmeliğe göre ilişkin olarak AİHM, sözkonusu yönetmelik şartlarının
başvuranın tazminat talebine ilişkin olmadığını belirtmektedir. Bunun nedeni, başvuranın
yeniden ev sahibi olmayı talep etmemesi; bunun yerine, evinin yıkılması nedeniyle uğradığı
kayıp için tazminat talep etmesidir. Sonuç olarak AİHM, 1971 senesinde binanın eski
sahiplerine gönderilen yıkım emrinin başvuranın durumu üzerinde etkisi olmadığı ve
başvurana tazminat ödenmemesini açıklamadığı kanısındadır.