CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ARTUN VE GÜVENER -TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:75510/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
26 Haziran 2007  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (75510/01) başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşlarından Meral Tamer Artun ve Eren Güvener’in ( başvuranlar ), 20 Eylül 2001  
tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  
(“Sözleşme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Köksal Bayraktar tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
Türk vatandaşları olan başvuranlar, Meral Tamer Artun ve Eren Güvener sırasıyla  
1946 ve 1945 yılları doğumludurlar ve İstanbul’da ikamet etmektedirler. Meral Tamer Artun,  
Milliyet gazetesinde çalışan bir gazetecidir. Eren Güvener de aynı gazetenin yazı işleri  
müdürüdür.  
A. Mevcut Dava Koşulları  
Başvuran, Meral Tamer Artun tarafından yazılan “Enkazın baş sorumlusu kim?” ve  
7.4’lük deprem Demirel’i sarsmaz!” başlıklı yazılar sırasıyla 20 Ağustos 1999 ve 24  
Ağustos 1999 tarihlerinde Milliyet gazetesinde yayımlanmışlardır. Sözkonusu yazılar genel  
olarak, on binlerce vatandaşın ölümüne neden olan 17 Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve  
sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililerin özellikle de Cumhurbaşkanı Süleyman  
Demirel’in ihmaline yönelik bir eleştiri içermektedir.  
16 Kasım 1999 tarihli iddianame ile Bakırköy Başsavcılığı, Türk Ceza Kanunu’nun  
158. maddesi uyarınca başvuranları, basın yoluyla Cumhurbaşkanı’na hakaret etmek ile  
suçlaştır.  
Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi önünde başvuranlar, suçsuz olduklarını beyan  
etmişlerdir. Çok partili bir toplumda üstlendikleri gazetecilik rolüne dikkat çekerek,  
başvuranlar, 17 Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve sonrasında gerekli önlemlerin  
alınması bakımından yetkililerin ihmali hususunda çok sayıda tartışmaya neden olan kamu  
yararına ilişkin politik sorunları işlediklerini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca, yazıların  
ihmalkar sorumluları belirleme ile Cumhurbaşkanı’nı ve bu kişileri eleştirmeye yönelik  
olduğunu ve eleştirilerin özellikle Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinin korunması için belirlenmiş  
olan sınırları geçmediğini ileri sürmüşlerdir.  
27 Eylül 2000 tarihli bir karar ile Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranları, Türk Ceza  
Kanunu’nun 158. maddesini çiğnedikleri gerekçesiyle bir yıl dört ay hapis cezasına  
çarptırmıştır. Başvuran Meral Tamer Artun’un cezası ertelenmiş ve başvuran Güvener’in  
cezası 970.000.000 TL 1 para cezasına çevrilmiştir. Kararın gerekçelerinde, Asliye Ağır Ceza  
Mahkemesi, yazıların bazı bölümleri, depremde binaların sağlamlaştırılması için gerekli  
1 Olayların meydana geldiği dönemde 665 Euro  
2
önlemleri almayan yetkililerin olası sorumlulukları hakkında olmuş ve böylece kamu yararını  
içermiş ise de diğer kısımların doğrudan Cumhurbaşkanı’nın kişiliğine yönelik olduğunu ve  
kabuledilebilir eleştiri sınırlarını aşğını düşünmüştür.  
Asliye Ceza Mahkemesi, sözkonusu söylemlerin özellikle başvuranlara atılı suçları  
oluşturduğunu düşünmektedir.  
Başvuranlar, temyiz yoluna başvurmuş ve sözkonusu söylemlerin ifade özgürlüğü  
çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini dile getirmişlerdir.  
Yargıtay, 2 Nisan 2001 tarihinde, ilk derece mahkemesi tarafından alınan kararı  
onamıştır.  
2. Avrupa Konseyi’nin Çalışmaları  
Mevcut davada, öncelikle 12 Şubat 2004 tarihinde kabul edilen “ Medyadaki Politik  
Tartışma Özgürlüğü Üzerine Deklarasyon”a gönderme yapmak uygun olacaktır.  
Bununla birlikte, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin AİHS’nin 10.  
maddesine uygun olarak demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne verdiği önemi belirten  
1506 (2001) ve 1589 (2003) sayılı Tavsiye kararları bulunmaktadır.  
Özellikle Türkiye ile ilgili olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının  
uygulanması hakkındaki 1297(2002) İlke kararında, Asamble, özellikle Türk Ceza  
Kanunu’nun ve terörle mücadele yasalarının uygulanmasında ifade özgürlüğüne aşırı  
müdahalenin de bulunduğu birtakım sorunların henüz çözülmemiş olduğunu üzülerek  
görmektedir.  
“Türkiye’nin Yükümlülük ve Vaatlerini Yerine Getirmesi” 1380 (2004) ilke kararında,  
Asamble bir kez daha Türkiye’deki ifade özgürlüğü sorununu ele almıştır; ceza yasalarına  
getirilen önemli eksiklikleri göz önünde bulunduran (Terörle Mücadele Yasasının 8.  
maddesinin yürürlükten kaldırılması ile Türk Ceza Kanunu’nun 312, 159, 169. maddeleri ve  
terörle mücadele yasasının 7. maddesindeki düzenlemeler söz konusudur) Asamble, “bundan  
böyle hapis cezası gerektirmeyen iftira, karalama, hakaret suçlarında da bir gelişme”  
beklediğini ifade etmiştir (aynı anlamda, bkz. 1381 (2004) İlke Kararı).  
“Özellikle, hakaret suçunun cezalandırılmaması açısından, Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi yerleşik içtihadındaki hakarete ilişkin yasaların düzenlenmesi üzerine Bakanlar  
Komitesi’ne cevap” başlıklı 7 Şubat 2007 tarihli Medya ve Yeni İletişim Hizmetleri Yürütme  
Komitesi’nin hazırladığı raporu hatırlatmak gerekmektedir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
3
Başvuranlar, ulusal mahkemelerin kararlarının yeterince gerekçelendirilmemesi  
nedeniyle adil yargılanma hakkından yararlanamadıklarından şikayetçi olmaktadırlar.  
Başvuranlar, bu bağlamda AİHS’nin 6§1. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Başvuranlar, ayrıca ihtilaflı makalelerin yayımlanması nedeniyle aldıkları  
mahkumiyetlerin ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar,  
AİHS’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Hükümet, yalnızca AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayete ilişkin olarak iç  
hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların yerel mahkemeler  
önünde yalnızca kendilerine yönelik suçlamaları reddetmekle yetindiklerini ve başvuranların,  
ifade özgürlüğü haklarına yönelik ihlal iddialarını özü itibariyle dahi gündeme  
getirmediklerini belirtmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Ahmet Sadık – Yunanistan Kararı’na  
(15 Kasım 1996 tarihli karar, Derleme Hükümler ve Kararlar 1996-V) göndermede  
bulunmaktadır.  
AİHM, başvuranların, sözkonusu mahkemeler önünde, dava konusu yazıların, 17  
Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve sonrasında gerekli önlemlerin alınması hususunda  
kamu yararına ilişkin sorunlar hakkında görüşlerini yansıttıklarını ileri sürdüklerini not  
etmektedir. Bununla birlikte, AİHM, başvuranların temyiz başvuruları sırasında, ifade  
özgürğü haklarına açıkça göndermede bulunduklarını gözlemlemektedir.  
Buradan, başvuranların, AİHM önünde sundukları mevcut şikayetlerini yerel  
mahkemeler önünde de sunmuş olduklarının düşünülmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.  
Bu durumda AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmekte ve AİHS’nin 10. maddesine  
ilişkin şikayetin – AİHS’nin 6§1. maddesi kapsamında düzenlendiği gibi- AİHS’nin 35§3.  
maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca  
kabuledilemezliğe dair hiçbir gerekçe göremeyen AİHM, başvurunun kabuledilebilir  
olduğunu ilan etmektedir.  
II. ESAS HAKKINDA  
A. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak  
AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10§1. maddesinin güvence  
altına aldığı başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında  
ihtilaf konusu olmadığını kaydetmiştir. Üstelik müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne  
ve 10§2. maddesi bakımından başkasının şöhretinin korunması gibi yasal amaç güttüğüne  
itiraz edilmemektedir (Birol-Güven, başvuru no: 44104/98, 1 Mart 2005). AİHM, bu  
değerlendirmeyi benimsemiştir. Buna karşın uyuşmazlık, bu müdahalenin “demokratik bir  
toplumda gerekli olup olmadığı” sorununa dayanmaktadır.  
Hükümet, dava konusu makalelerin Cumhurbaşkanı aleyhinde hakaret niteliğindeki  
söylemlere dayandığından, başvuranların mahkumiyetlerinin demokratik bir toplumda gerekli  
olduğunu belirtmektedir.  
Kabuledilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile  
karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları  
4
için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları  
kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların da sıkı  
denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık  
konuşmalar yaptığı cihetle daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını  
sadece özel hayatıyla sınırlı kalmayacak şekilde, koruma hakkı vardır. Bu korumanın şartları  
ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalı ve bu  
çerçevede ifade özgürlüğüne getirilecek istisnalar için dar yorum yapılmalıdır (Bkz. özellikle,  
Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, Lingens -  
Avusturya, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Pakdemirli-Türkiye, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat  
2005).  
Kuşkusuz dava konusu yazılar, 1999 yılında meydana gelen depremin öncesinde ve  
sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililere ve ülkenin kötü yönetiminden sorumlu  
tutulan dönemin Cumhurbaşkanı’na yönelik şiddetli bir eleştiri içermektedir.  
Kamu yararına ilişkin meşru sorunları gündeme getiren bir tartışma bağlamında,  
siyaset adamına yönelik hakaretin sözkonusu olduğu klasik bir hakaret davasını oluşturan  
mevcut davada, dava konusu olan özgürlük belli bir düzeyde abartıya hatta provokasyona  
imkan tanıdığından (Erdoğdu-Türkiye, 25723/94), AİHM, Cumhurbaşkanı’nın koruma altına  
alınan kişiliğine saldırı olarak incelenebilecek veya Cumhurbaşkanı aleyhinde izin verilen  
eleştiri sınırlarını geçecek(sözü edilen Pakdemirli) hiçbir şeye rastlamamaktadır.  
Üstelik başvuranlar, çevrenin ve halk sağğının korunması (Bkz. özellikle Mamère-  
Fransa, başvuru no: 12697/03) ve 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem  
bağlamındaki sözkonusu sorunları ele alan Türk yetkililerinin tavrı gibi kamu yararı açısından  
özel önem taşıyan konulara değinmişlerdir. Ayrıca, yetkililerin ihtilaflı tedbirin  
“gerekliliği’ne” karar vermede sahip oldukları takdir payı sınırlı idi.  
Oysaki olayların meydana geldiği dönemde, devlet başkanlarına, onlarla ilgili  
bilgilerin ve fikirlerin gündeme getirilmesinde diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlayan  
ve bu kişilere yönelik hakaret niteliği taşıyan açıklamaların yazarlarına da daha fazla cezayı  
öngören Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesi uyarınca, dava konusu eleştirilerin doğrudan  
Süleyman Demirel’in kişiliğine yönelik olduğunu ve kabuledilebilir eleştiri sınırlarını aşğını  
şünen yerel mahkemeler, başvuranları bir yıl dört ay hapis cezasına çarptırmıştır.  
AİHM, olay ve hukuk bakımından bu durumun, basın mensuplarına sözkonusu  
cezaların uygulanmasına ilişkin AİHM yerleşik içtihadından doğan genel ilkelere aykırı  
olduğuna kanaat getirmektedir.  
AİHM, öncelikle, yasa bakımından, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin  
Cumhurbaşkanı’na müşterek hukuk kapsamında tanınan bir hüküm olduğunu  
gözlemlemektedir. Sözkonusu bu hüküm, “tahkir” veya “tezyif” olarak getirilebilecek  
yorumlara bağlı olarak, Cumhurbaşkanı’nı hakarete karşı korumaktadır. Bu bağlamda AİHM,  
Colombani ve Diğerleri-Fransa kararında yabancı devlet başkanlarına ilişkin olarak verilen  
kararın, daha ziyade bir devletin kendi başkanının itibarını koruma hususundaki menfaati ile  
ilgili olduğu kanaatindedir: böyle bir menfaat, kendisi ile ilgili bilgilendirme ve fikirler ifade  
etme hakkı karşısında, bir devlet başkanına ayrıcalık veya özel bir koruma tanımayı haklı  
çıkarmamaktadır. Aksini düşünmek, bugünkü siyasi uygulama ve kavramlarla  
bağdaşmamaktadır (mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri- Fransa, başvuru no: 51279/99,  
bkz. ayrıca, Pakdemirli).  
5
AİHM, Parlamenter Meclisi’nin çalışmalarının yönelimini ve Avrupa Konseyi üye  
ülkelerde sözkonusu konudaki uygulama ve yaptırıma ilişkin gelişimi hatırlatmaktadır.  
Ayrıca, basın alanında işlenen bir ihlal için hapis cezası verilmesinin gazetecilerin ifade  
özgürğü ile ancak, istisnai hallerde, özellikle de örneğin, nefret veya şiddete teşvik söylemi  
hipotezinde (Sürek ve Özdemir no 23927/94 ve 24277/94) olduğu gibi diğer temel haklara  
ciddi saldırı olması durumlarında çelişmez.  
Önceden de belirtildiği gibi, mevcut dava koşullarında hiçbir şey hapis cezası  
verilmesini haklı çıkaracak nitelikte değildi. Başvuran Artun’un cezasının ertelenmiş ve  
başvuran Güvener’in cezasının para cezasına çevrilmiş olmasına karşın, doğası gereği böyle  
cezalar kaçınılmaz olarak caydırıcı bir etki yaratmaktadır. Böyle bağışlayıcı hareketler, hiç  
kuşkusuz, başvuranların durumunu hafifletmeyi amaçlasa da başvuranlarının  
mahkumiyetlerini, adli sicil kaydının medyada çalışanların özellikle de gazetecilerin çalışma  
tarzları üzerinde olabilecek uzun süreli, iz bırakan ve cesaret kırıcı olumsuz etkilerini  
silmemektedir (mutatis mutandis, Cumpãnã ve Mazãre, Scharsach ve New  
Verlagsgesellschaft- Avusturya, başvuru no: 39394/98).  
Özetle, AİHM, mevcut durumda, yerel mahkemelerin, başvuranların ifade  
özgürğüne “zorunlu” kısıtlama getirilmesinin ötesine geçtiklerini düşünmektedir.  
Bu bakımından, AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
B. AİHS’nin 6§1. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak  
Başvuranların mahkumiyetlerinin yeterince gerekçelendirilmediği iddialarına ilişkin  
olarak, AİHM, AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki ihlal tespitinin bu şikayeti de kapsadığını  
bu nedenle şikayetin, AİHS’nin 6§1. maddesi açısından ayrı olarak inceleme yapılmasını  
gerektirmediğini düşünmektedir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranların her biri maruz kaldıkları maddi ve manevi zarar için 60.000 Euro talep  
etmektedir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
Başvuran Güvener ile ilgili olarak, AİHM, başvuranın ne ilk başvurusunda ne adil  
tazmin başğı altındaki görüşlerinde, ulusal mahkemeler tarafından çarptırıldığı para cezasını  
gerçekten ödediğini AİHM’nin tespit etmesine olanak sağlayacak ödendi makbuzu gibi  
herhangi kanıt unsuru sunmadığını gözlemlemektedir. AİHM, böylece başvuran Güvener’e  
maddi tazminat başğı altında bir tazminat ödenmesine gerek olmadığını düşünmektedir.  
Başvuran Artun ile ilgili olarak, AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen tazminat  
arasında nedensel bir bağ görememektedir ve bu talebi reddetmektedir.  
6
Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, dava koşullarından dolayı başvuranların belli  
bir sıkıntı yaşamış olabileceklerine kanaat getirmemektedir. AİHS’nin 41. maddesi uyarınca  
hakkaniyete uygun olarak, AİHM, başvuranlara manevi tazminat başğı altında ortaklaşa  
olarak 6.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
AİHM, başvuranların, ne başvuru formlarında ne ilerleyen süreçlerde masraf ve  
harcamalara ilişkin olarak talepte bulunmadıklarını not etmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olacağına hükmeder.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6§1. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrı olarak karara  
bağlanmasına gerek olmadığına;  
4. a) AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere miktara  
yansıtılacak her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından  
başvuranlara ortaklaşa olarak 6.000 Euro (altı bin Euro) manevi tazminat  
ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar,  
Hükümet’in Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının  
üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca hazırlanmış olup, iç tüzüğün 77§ § 2 ve 3. maddelerine uygun  
olarak 26 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
7