için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları
kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların da sıkı
denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık
konuşmalar yaptığı cihetle daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını
sadece özel hayatıyla sınırlı kalmayacak şekilde, koruma hakkı vardır. Bu korumanın şartları
ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalı ve bu
çerçevede ifade özgürlüğüne getirilecek istisnalar için dar yorum yapılmalıdır (Bkz. özellikle,
Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, Lingens -
Avusturya, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Pakdemirli-Türkiye, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat
2005).
Kuşkusuz dava konusu yazılar, 1999 yılında meydana gelen depremin öncesinde ve
sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililere ve ülkenin kötü yönetiminden sorumlu
tutulan dönemin Cumhurbaşkanı’na yönelik şiddetli bir eleştiri içermektedir.
Kamu yararına ilişkin meşru sorunları gündeme getiren bir tartışma bağlamında,
siyaset adamına yönelik hakaretin sözkonusu olduğu klasik bir hakaret davasını oluşturan
mevcut davada, dava konusu olan özgürlük belli bir düzeyde abartıya hatta provokasyona
imkan tanıdığından (Erdoğdu-Türkiye, 25723/94), AİHM, Cumhurbaşkanı’nın koruma altına
alınan kişiliğine saldırı olarak incelenebilecek veya Cumhurbaşkanı aleyhinde izin verilen
eleştiri sınırlarını geçecek(sözü edilen Pakdemirli) hiçbir şeye rastlamamaktadır.
Üstelik başvuranlar, çevrenin ve halk sağlığının korunması (Bkz. özellikle Mamère-
Fransa, başvuru no: 12697/03) ve 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem
bağlamındaki sözkonusu sorunları ele alan Türk yetkililerinin tavrı gibi kamu yararı açısından
özel önem taşıyan konulara değinmişlerdir. Ayrıca, yetkililerin ihtilaflı tedbirin
“gerekliliği’ne” karar vermede sahip oldukları takdir payı sınırlı idi.
Oysaki olayların meydana geldiği dönemde, devlet başkanlarına, onlarla ilgili
bilgilerin ve fikirlerin gündeme getirilmesinde diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlayan
ve bu kişilere yönelik hakaret niteliği taşıyan açıklamaların yazarlarına da daha fazla cezayı
öngören Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesi uyarınca, dava konusu eleştirilerin doğrudan
Süleyman Demirel’in kişiliğine yönelik olduğunu ve kabuledilebilir eleştiri sınırlarını aştığını
düşünen yerel mahkemeler, başvuranları bir yıl dört ay hapis cezasına çarptırmıştır.
AİHM, olay ve hukuk bakımından bu durumun, basın mensuplarına sözkonusu
cezaların uygulanmasına ilişkin AİHM yerleşik içtihadından doğan genel ilkelere aykırı
olduğuna kanaat getirmektedir.
AİHM, öncelikle, yasa bakımından, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin
Cumhurbaşkanı’na müşterek hukuk kapsamında tanınan bir hüküm olduğunu
gözlemlemektedir. Sözkonusu bu hüküm, “tahkir” veya “tezyif” olarak getirilebilecek
yorumlara bağlı olarak, Cumhurbaşkanı’nı hakarete karşı korumaktadır. Bu bağlamda AİHM,
Colombani ve Diğerleri-Fransa kararında yabancı devlet başkanlarına ilişkin olarak verilen
kararın, daha ziyade bir devletin kendi başkanının itibarını koruma hususundaki menfaati ile
ilgili olduğu kanaatindedir: böyle bir menfaat, kendisi ile ilgili bilgilendirme ve fikirler ifade
etme hakkı karşısında, bir devlet başkanına ayrıcalık veya özel bir koruma tanımayı haklı
çıkarmamaktadır. Aksini düşünmek, bugünkü siyasi uygulama ve kavramlarla
bağdaşmamaktadır (mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri- Fransa, başvuru no: 51279/99,
bkz. ayrıca, Pakdemirli).
5