AİHM, AİHS’nin 8’den 11’e kadar olan maddelerinde yer alan «kanun ile öngörme»
ifadesinin öncelikle şikayet konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağı olmasını
öngörmekle birlikte, sözkonusu yasanın kalitesine de atıfta bulunmaktadır: kanunla öngörme,
aynı zamanda, yasanın ilgili kişi tarafından ulaşılabilir olmasını ve kişinin, gerektiğinde
yetkin kişilere de danışarak, belli bir eylemin sonuçları hakkında, olayın koşulları
çerçevesinde makul bir ölçüde öngörüde bulunabilmesini gerektirmektedir. (Bkz. Sunday
Times-Birleşik Krallık (no1) kararı, 26 Nisan 1979, Larissis vd.-Yunanistan kararı, 24 Şubat
1998, Hashman ve Harrup-Birleşik Krallık no: 25594/94 ve Bessarabie Metropalitan Kilisesi
vd.-Moldova kararı no: 45701/99).
Bunu sağlamak için, iç hukukta, Sözleşme ile güvenceye alınan haklara kamu erki tarafından
keyfi müdahaleyi önlemek amacıyla bir çeşit koruma sağlanmalıdır. Temel haklar sözkonusu
olduğunda, yürütmeye tanınan takdir hakkının sınırları olmazsa, yasa, Sözleşme tarafından
korunan ve demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesini
çiğnemiş olur. Sonuç olarak, yasanın, bu tür bir yetkinin sınırlarını ve kullanılma şartlarını
yeterli bir netlikle tanımlaması gerekir. (Bkz. Hassan ve Tchaouch-Bulgaristan kararı, no:
30985/96 ve N.F.-İtalya kararı, no: 37119/97).
Yerel mevzuatın netliği, —ki hiçbir zaman bütün olasılıkları öngörmesi mümkün değildir-
büyük ölçüde sözkosunu mevzuatın içeriğine, kapladığı alana, ve mevzuatın ilgilendiği
kişilerin statü ve sayısına bağlıdır. (Bkz. sözü edilen Hashman ve Harrup kararı).
Bu başvuruda AİHM, CMUK’un 86. maddesinin, Anayasa’nın 28. maddesiyle ve 5680 sayılı
Basın Kanunu’nun ek 1. maddesinin 2. paragrafıyla birlikte okunmak suretiyle, 21 Ocak 2002
tarihinde alınan toplatma kararının temelini oluşturan yasal düzenlemeyi oluşturduğunu
hatırlatır. O halde bahse konu müdahalenin iç hukukta dayanağı mevcuttu.
AİHM bu aşamada davanın özel koşulları dikkate alındığında, kanunun niteliği şartının da
yerine gelip gelmediğini değerlendirmelidir. Bu çerçevede, yasal dayanağın ulaşılabilir ve
öngörülebilir olup olmadığını kontrol etmelidir.
AİHM ilk olarak, iç hukukta uygulanan yasal dayanakların, bir yandan, basın özgürlüğüne
ilişkin genel ilkeleri sıralayan Anayasa hükmü, öte yandan, toplatma prosedürüne ilişkin
CMUK’un cok genel bir maddesi ve son olarak, Ceza Kanunu’nun 40 kadar maddesine atıf
yapan Basın Kanunu’nun bir maddesi olduğunu gözlemler. Bu maddelerin okunmasından,
tamamı devletin şahsı ve güçleriyle alakalı Ceza Kanunu’nda öngörülmüş suçlar çerçevesinde
yürütülen bir soruşturmanın gerekleri için kitabın toplatıldığı anlaşılsa da, kitabın toplanması
sırasında, bu 40 kadar suçtan hangisinin sözkonusu olduğu belirtilmemiştir.
Bu tespitten hareketle ve a fortiori, tarihi, kültürel, etnografik ve dil yapısı üzerine bir
araştırma içeren bir kitabın yazarının, uzman görüşü alsa bile, devletin toprak bütünlüğüne
karşı propaganda yapmaktan cezalandırılacağını makul şekilde öngörebileceğini düşünmek
bir hayli güçtür.
AİHM sözkonusu müdahalenin öngörülebilirliği konusunda şüphe duymaktadır. Bununla
birlikte müdahalenin gerekliliği açısından vardığı sonucu göz önüne aldığında, bu soruyu
irdeleme lüzumunu görmemektedir.
5