CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
ASAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 28582/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
27 Kasım 2007  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 28582/02 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı  
Ömer Şükrü Asan’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 30 Nisan 2002  
tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından  
E. Cinmen tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1961 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran yazardır.  
Başvuranın «Pontus Kültürü» adlı kitabı Belge yayınlarından yayımlanmış, Mayıs 1996  
tarihinde ilk baskısı Türkçe olarak yapılmıştır. İkinci basım Nisan 2000’de yapılmıştır. Kitap,  
ayrıca, 1999‘da da Yunanistan’da yayınlanmıştır.  
Kitap Türkiye’deki Pontuslu Rumları hakkında tarihi, kültürel, etnografik ve dil yapılarına  
ilişkin bir araştırmadır.  
Başvuran bir alan çalışmasına dayanarak, özellikle Trabzon civarındaki 60 kadar köyde  
Pontusça konuşan çok sayıda Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Kitabın önsözünü  
Yunanlı Profesör N. Sarris yazmıştır.  
Kitap Aralık 2001 tarihinde bir televizyon programına konu olmuş, bu programda bir ilahiyat  
profesörü başvuranı «hain, Yunan dostu» olmakla ve müslüman bir bölgede Hıristiyan  
Ortodoksluğu yeniden sokmaya çalışmakla suçlamıştır. Ocak 2002’de yayınlanan diğer  
televizyon programlarında da tartışma sürmüştür.  
21 Ocak 2002 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı,  
kitabın genelinde bölücülük propagandası yapıldığı gerekçesiyle nöbetçi hakimden sözkonusu  
yayının tüm baskılarını toplatma kararı alması talebinde bulunmuştur.  
Nöbetçi hakim bu talebi yerinde bulmuş ve Anayasa’nın 28., CMUK’un 86. ve 5680 sayılı  
Basın Kanunu’nun ek 1. maddesinin 2. paragrafı uyarınca aynı tarihte kitabın toplatılmasına  
karar vermiştir. DGM kararında kitaptan alıntılara yer verilmeden yayının tamamı üzerine  
inceleme yapıldığı ifade edilmiştir.  
Belge yayınevinin avukatı 24 Ocak 2002 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. AİHS’nin 10.  
maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korunması hususuna atıfta bulunarak toplatma  
kararının ön yargılara dayandığını ve meşru dayanağının olmadığını ileri sürmüştür.  
DGM 25 Ocak 2002 tarihinde bu itirazı reddetmiştir.  
2
İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı 25 Mart 2002 tarihinde sunulan iddianame ile 3713 sayılı  
Terörle Mücadele Kanunu’nun 8/1. maddesi uyarınca yayın yoluyla bölücülük propagandası  
yaptığı gerekçesiyle başvuran hakkında ceza davası açmıştır.  
Savcı davanın çıkış noktası olarak televizyon programlarına göndermede bulunmuş ve kitabın  
önsözünden bir alıntıya yer vermiştir.  
Hazırlanan iddianameye göre, kitabın yazarı Trabzon ili ve civarında halen Pontus kültürünün  
etkisi altında yaşayan bir kesimin var olduğunu belirtmekle bölücülük propagandası  
yapmaktadır. Kitabın günlük dilde kullanılan lehçeyle ilgili bölümünde yazar Rumca-Türkçe  
«karşılaştırmalı sözlük»’e yer vermiş ve Erenköy köyünün bazı sakinlerini «Pontus» olarak  
nitelendirmiştir. Savcı, önsöz yazarı N. Sarris’i Türkiye’nin kuzeyinde bir Pontus devleti  
kurmayı amaçlayan derneğin bölücü eylemleriyle bilinen kişiliğine değinen müdahil taraf  
Trabzonlular Dayanışma Derneği üyelerinin söylemlerine atıfta bulunmuştur.  
10 Temmuz 2002 tarihli DGM’deki duruşma esnasında on bir sayfalık savunmasını okuyan  
başvuran özellikle hazırlanan iddianamede atıfta bulunulan önsözün ilgili kısmının tanınmış  
tarihçilerin eserlerinde birçok kez dile getirdiklerinin tekrarından ibaret olduğunun altını  
çizerek ilgili bölümlerin bir örneğini sunmuştur. Başvuran ayrıca kitabının 1996 yılından bu  
yana herhangi bir soruşturma konusu olmadan satışının devam ettiğini ve ikinci baskısının  
yapıldığını hatırlatmıştır.  
Aynı duruşmada DGM «Pontusçuluk faaliyetleri»’nin terörist eylemler olarak sayılıp  
sayılamayacağının belirlenmesi için genel bir soruşturma başlatılmasını istemiştir.  
DGM 12 Ağustos 2003 tarihli bir kararla yargılandığı yasanın yürürlükten kalkmasına uygun  
olarak 3713 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince başvuranın serbest bırakılmasına karar  
vermiştir. Yine aynı kararla toplatılma kararı kaldırılmıştır.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran «Pontus Kültürü» adlı kitabının toplatılmasının AİHS’nin 10. maddesi ile güvence  
altına alınan ifade özgürlüğüne yönelik bir ihlali oluşturduğunu ileri sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirliğe dair  
Hükümet iki bakımdan kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet öncelikle  
başvuranın sözkonusu toplatma ile ilgili iç hukukta alınan karar nihai hale gelmeden önce  
AİHM’ye 12 Ağustos 2003 tarihinde başvurması doğrultusunda başvurunun erken yapıldığını  
ve başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.  
AİHM, AİHS organlarının bu başvurudakine benzer olayları incelediğini ve yapılan itirazları  
reddettiğini hatırlatır (Bkz. örneğin Feyzi Yıldırım-Türkiye kararı, no: 40074/98, 30 Mart  
2006). AİHM yerleşik bu içtihadının dışına çıkmayı gerektirecek hiçbir unsurun  
bulunmadığını kaydetmekte ve itirazı reddetmektedir.  
Hükümet, sözü edilen toplatma kararının geçici olması ve başvuranın beraat etmesiyle birlikte  
kaldırılması doğrultusunda, AİHS’nin 34. maddesine uygun olarak başvuranın mağdur  
3
sıfatının olmadığına itibar etmektedir. Bahse konu yargı kararı başvuranın haklarına hiçbir  
surette etki etmemiştir.  
AİHM bu şikayetin 10. maddenin esasıyla ilintili olduğu ve esastan incelenmesi gerektiği  
tespitini yapmakta ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.  
B. Esas hakkında  
1. Müdahalenin varlığı  
Başvuran ilk olarak toplatma kararının kitabının on dokuz ay boyunca dağıtımını  
engellediğini ve bunun ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaleyi oluşturduğunu öne  
sürmektedir.  
Hükümet başvuranın mağdur sıfatına ilişkin görüşlerini yinelemektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, başvurana yönelik alınan bir kararın veya uygulamanın,  
başvuranın “mağdur” statüsünü ortadan kaldırması, ancak, ulusal makamların Sözleşme’nin  
ihlal edildiğini açıkça veya esastan kabul etmeleri ve bunu telafi yoluna gitmeleri ile  
mümkündür. (Bkz. Öztürk-Türkiye kararı no: 22479/93, /73, AİHM 1999-VI). Oysa bu  
başvuruda 12 Ağustos 2003 tarihinde yayının toplatılmasına yönelik tedbirin kaldırılması  
başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesi kararıyla serbest bırakılmasının bir sonucudur.  
AİHS’nin 10. maddesi bakımından, benzeri durumlar daha önce AİHM tarafından kişinin,  
özellikle de yazarların ve gazetecilerin faaliyetlerinin kısmen sansürlenmesi ve açıkça görüş  
belirtme ve eleştiride bulunma imkanlarını büyük ölçüde sınırlanması anlamına geldiği  
şeklinde değerlendirilmiştir (Bkz. mutatis mutandis, Yaşar Kaplan-Türkiye kararı, no:  
56566/00, 24 Ocak 2006/00, Hertel-İsviçre kararı 25 Ağustos 1998 ve Erdoğdu-Türkiye  
kararı, no: 25723/94).  
Sonuç olarak, 12 Ağustos 2003 tarihli karar, toplatma kararını sonlandırmakla beraber, 19 ay  
süren ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahale nedeniyle başvuranın doğrudan zarar gördüğü  
bu tedbirin sonuçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla başvuranın mağdur sıfatının  
bulunmamasına ilişkin Hükümet’in itirazını reddetmek uygun olacaktır.  
AİHM sözkonusu tedbirin başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaleyi  
oluşturduğuna itibar etmektedir. AİHM Hükümetin itirazını reddetmekte ve başvuruyu  
kabuledilebilir bulmaktadır.  
2. Müdahalenin yerindeliği  
a) «Kanun ile öngörme»  
Hükümet AİHM bir müdahale olduğunu belirlemesi halinde, bu uygulamanın Anayasa’nın  
28., CMUK’un 86. ve Basın Kanunu’nun ek 1. maddesinin 2. paragrafıyla öngörülmüş  
olduğunu belirtmektedir.  
Başvuran toplatma kararının muğlak olması nedeniyle, iki ay sonra hakkında düzenlenen  
iddianameyi okuyana kadar böyle bir tedbirin alınmasının dayanağını bilemediğini  
söylemektedir.  
4
AİHM, AİHS’nin 8’den 11’e kadar olan maddelerinde yer alan «kanun ile öngörme»  
ifadesinin öncelikle şikayet konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağı olmasını  
öngörmekle birlikte, sözkonusu yasanın kalitesine de atıfta bulunmaktadır: kanunla öngörme,  
aynı zamanda, yasanın ilgili kişi tarafından ulaşılabilir olmasını ve kişinin, gerektiğinde  
yetkin kişilere de danışarak, belli bir eylemin sonuçları hakkında, olayın koşulları  
çerçevesinde makul bir ölçüde öngörüde bulunabilmesini gerektirmektedir. (Bkz. Sunday  
Times-Birleşik Krallık (no1) kararı, 26 Nisan 1979, Larissis vd.-Yunanistan kararı, 24 Şubat  
1998, Hashman ve Harrup-Birleşik Krallık no: 25594/94 ve Bessarabie Metropalitan Kilisesi  
vd.-Moldova kararı no: 45701/99).  
Bunu sağlamak için, iç hukukta, Sözleşme ile güvenceye alınan haklara kamu erki tarafından  
keyfi müdahaleyi önlemek amacıyla bir çeşit koruma sağlanmalıdır. Temel haklar sözkonusu  
olduğunda, yürütmeye tanınan takdir hakkının sınırları olmazsa, yasa, Sözleşme tarafından  
korunan ve demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesini  
çiğnemiş olur. Sonuç olarak, yasanın, bu tür bir yetkinin sınırlarını ve kullanılma şartlarını  
yeterli bir netlikle tanımlaması gerekir. (Bkz. Hassan ve Tchaouch-Bulgaristan kararı, no:  
30985/96 ve N.F.-İtalya kararı, no: 37119/97).  
Yerel mevzuatın netliği, —ki hiçbir zaman bütün olasılıkları öngörmesi mümkün değildir-  
büyük ölçüde sözkosunu mevzuatın içeriğine, kapladığı alana, ve mevzuatın ilgilendiği  
kişilerin statü ve sayısına bağlıdır. (Bkz. sözü edilen Hashman ve Harrup kararı).  
Bu başvuruda AİHM, CMUK’un 86. maddesinin, Anayasa’nın 28. maddesiyle ve 5680 sayılı  
Basın Kanunu’nun ek 1. maddesinin 2. paragrafıyla birlikte okunmak suretiyle, 21 Ocak 2002  
tarihinde alınan toplatma kararının temelini oluşturan yasal düzenlemeyi oluşturduğunu  
hatırlatır. O halde bahse konu müdahalenin iç hukukta dayanağı mevcuttu.  
AİHM bu aşamada davanın özel koşulları dikkate alındığında, kanunun niteliği şartının da  
yerine gelip gelmediğini değerlendirmelidir. Bu çerçevede, yasal dayanağın ulaşılabilir ve  
öngörülebilir olup olmadığını kontrol etmelidir.  
AİHM ilk olarak, iç hukukta uygulanan yasal dayanakların, bir yandan, basın özgürlüğüne  
ilişkin genel ilkeleri sıralayan Anayasa hükmü, öte yandan, toplatma prosedürüne ilişkin  
CMUK’un cok genel bir maddesi ve son olarak, Ceza Kanunu’nun 40 kadar maddesine atıf  
yapan Basın Kanunu’nun bir maddesi olduğunu gözlemler. Bu maddelerin okunmasından,  
tamamı devletin şahsı ve güçleriyle alakalı Ceza Kanunu’nda öngörülmüş suçlar çerçevesinde  
yürütülen bir soruşturmanın gerekleri için kitabın toplatıldığı anlaşılsa da, kitabın toplanması  
sırasında, bu 40 kadar suçtan hangisinin sözkonusu olduğu belirtilmemiştir.  
Bu tespitten hareketle ve a fortiori, tarihi, kültürel, etnografik ve dil yapısı üzerine bir  
araştırma içeren bir kitabın yazarının, uzman görüşü alsa bile, devletin toprak bütünlüğüne  
karşı propaganda yapmaktan cezalandırılacağını makul şekilde öngörebileceğini düşünmek  
bir hayli güçtür.  
AİHM sözkonusu müdahalenin öngörülebilirliği konusunda şüphe duymaktadır. Bununla  
birlikte müdahalenin gerekliliği açısından vardığı sonucu göz önüne aldığında, bu soruyu  
irdeleme lüzumunu görmemektedir.  
5
b) Meşru amaç  
Hükümet, kitabın bir bütün olarak suç oluşturduğuna ilişkin ciddi bir şüphenin olduğu  
durumda, kitabın toplatılması kararıyla «suçun önlenmesi», «kamu düzeninin sağlanması» ve  
«ulusal güvenliğin korunması» gibi birtakım meşru amaçların izlendiğini savunmaktadır.  
Başvuran toplatılma talebinin ve kararının Hükümetin dile getirdiği meşru amaçların hiçbirini  
içeren ifadeler içermediğini öne sürmektedir. Başvuran ayrıca, Hükümet tarafından ileri  
sürülen amaçları meşru kılacak şartların olmadığını savunduğu gibi, toplatma kararının,  
ülkenin tarihi ile ilgili resmi tezi benimsemeyenler üzerinde baskı yapmayı ve onları  
otosansür uygulamaya zorlamayı amaçladığını iddia etmektedir.  
AİHM’ye göre, toplatma kararında yer alan bölücü propaganda ifadesinin ve kararda sayılan  
yasal dayanakların teorik olarak “ulusal güvenliğin korunması” ve “kamu düzeni” amaçlarını  
içermektedir. Ancak, mevcut davada, yasal dayanakların uygulanmasında hedeflenen amacın  
meşru olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Mahkeme, bu son hususu, aralarındaki yakın  
ilişki nedeniyle, bu tür bir müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı  
konusuyla birlikte inceleyecektir.  
c) Demokratik bir toplum için gereklilik  
AİHM, amaçlanan hedeflere ulaşmak için mezkur toplatma kararının «demokratik bir toplum  
için gereklilik» arz edip etmediğini irdeleyecektir. Mahkeme bu bağlamda yerleşik  
içtihatlarından ileri gelen temel prensipleri hatırlatır (Bkz. birçokları arasında, sözü edilen  
Hertel kararı).  
i. Genel ilkeler  
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan birini ve  
toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir.  
10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından  
genel kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, toplumun  
duygularını inciten, şok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir. Bu  
yokluğu halinde demokratik bir toplumdan sözedemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve  
açık fikirliliğin bir gereğidir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi  
ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlanmasının ikna edici olması  
gerekir.  
AİHS’nin 10 / 2. maddesindeki anlamıyla “gerekli” ifadesi, “zorunlu bir toplumsal ihtiyaç” ın  
varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletler böyle bir ihtiyacın varlığını tespit ederken  
belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak bu hem kanunu hem kanunun uygulanmasına  
ilişkin karara, bu karar bağımsız bir mahkeme kararı olsa da, yönelik çifte bir Avrupa  
kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence  
altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi  
olan son mercidir.  
AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin  
yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri  
kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç,  
6
AİHM, Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir şekilde kullanıp  
kullanmadığını araştırmakla sınırlı değildir: AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin  
“gözetilen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı göstermek için ulusal  
makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini  
tespit edebilmek amacıyla, sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek  
zorundadır. AİHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan haklar ile uyumlu  
kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili olguların makul  
değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır. ulusal mercilerin AİHS’nin 10. maddesinde  
benimsenen ilkelere uygun hareket ettiklerinden emin olmalı, dahası, bunun, ilgili olayların  
kabuledilebilir bir takdirine dayandığına ikna olmalıdır.  
ii. Sözü edilen ilkelerin mevcut başvuruya uygulanması  
Hükümet öncelikle başvuranın, yazarı olduğu bir kitabı yayımlayarak toplumun tamamına  
görüşlerini açıklamayı tercih ettiği 2. maddenin ikinci paragrafı anlamında daha çok “görev  
ve sorumluluğu” olduğunu belirtmektedir.  
Hükümet, iç hukuk davasına konu eylemlerin devletin hayati çıkarlarını tehdit eden niteliği  
nedeniyle, dava konusu toplatma kararının devletin takdir yetkisi içinde olduğunun  
değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Acil bir sosyal ihtiyaç karşısında, bu müdahale  
AİHS’nin 10. maddesi uyarınca meşrudur ve öngörülen meşru amaçla orantılıdır.  
Başvuran yerel mahkemelerin ve Hükümetin benimsediği yaklaşımın sadece ve sadece ifade  
özgürğünün ortadan kaldırılması anlayışından kaynaklandığını ve bunun demokratik bir  
toplumda kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir.  
AİHM, özellikle ulusal güvenliğin korunması ve kamu düzeninin sağlanması gerekçeleriyle  
ifade özgürlüğüne karşı yapılan müdahalelere ilişkin başvuranın sunduğu şikayetlere benzer  
şikayetleri daha önce de incelendiğini ve AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine  
hükmettiğini tespit etmektedir. (Bkz. diğer birçokları arasında Ceylan-Türkiye kararı, no:  
23556/94 ve sözü edilen Öztürk kararı).  
AİHM, yerleşik içtihadı ışığında mevcut başvuruyu incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu  
davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespiti ve delili sunmadığına  
itibar etmiştir. AİHM suç unsurunu teşkil eden kitapta kullanılan ifadelere ve kitabın  
yayımlandığı bağlamda kullanılan terimlere özel bir dikkat vermiştir.. Bu anlamda, önündeki  
davayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörle mücadelede karşılaşılan güçlükleri dikkate  
almaktadır. (Bkz. İbrahim Aksoy kararı, no: 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, /60, 10 Ekim  
2000 ve Incal-Türkiye kararı, 9 Haziran 1998, 1998-I, s. 1568, / 58).  
AİHM, ilk olarak bahse konu kitabın alan çalışmasına dayalı bir monografi olduğunu, tespit  
eder. İnceleme alanı etnoloji, kültür, dil ve folklor gibi alanları kapsamakta ve referansları ve  
politik tezleri içermemektedir. Daha önce bilinmeyen veya reddedilen bazı olguların varlığını  
açıklamakla, başta medya olmak üzere polemik bir tartışma yarattığı ortada olmakla birlikte  
yayın kendi başına polemik olarak kabul edilemez. (Bkz. a contario Lehideux ve Isorni-  
Fransa kararı, 23 Eylül 1998) AİHM kitabın içeriğinin kamuyu ilgilendiren bir konu olduğunu  
ve bu niteliğiyle 10. maddenin ikinci paragrafı uyarınca uygulanabilecek kısıtlamaların dar  
AİHM tarafından yazıldığı şekildedir.  
7
bir kapsamda yorumlanması gerektiğini gözlemlemektedir (Bkz. Giniewski-Fransa kararı, no:  
64016/00).  
AİHM ayrıca Pontus Kültürü’nün toplatılması kararının ikinci baskıya ilişkin olduğunun altını  
çizmektedir. Toplatılma kararında atıfta olan mevzuat o tarihte halen yürürlükte olmasına  
karşın kitabın 1996 tarihli ilk baskısı herhangi bir kovuşturma konusu olmamıştır (Bkz. Aydın  
Tatlav-Türkiye kararı, no: 50692/99, 2 Mayıs 2006). Kitabın iki baskı dönemi arasındaki tek  
değişim medyanın esere gösterdiği ilgi ve hazırlanan iddianamede geçen suç unsurları gibi  
görünmektedir. Ne yerel mahkemeler ne Hükümet yasanın uygulanmasındaki farklılığı haklı  
çıkarabilecek sosyo-politik bir gelişime atıfta bulunmuştur.  
Yukarıda söz edilenler dikkate alındığında, «Pontus Kültürü» kitabının toplatılma gerekçeleri  
başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin «demokratik bir toplum için  
gereklilik» arz ettiği hususunda AİHM’yi ikna etmeye yetmemektedir; özellikle de,  
«bölücülük propagandası» nedeniyle alınan bu toplatılma kararı «sosyal bir ihtiyacı»  
karşılamamaktadır. Sonuç olarak AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASINA İLİŞKİN  
AİHS’nin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine  
karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  
edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil  
tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran kitabının dağıtımının on dokuz ay boyunca durdurulması nedeniyle uğradığı zarar  
için 30.000 YTL (yaklaşık 16.000 Euro) maddi tazminat talep etmektedir. Bu talebe ilişkin  
herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamıştır.  
Başvuran manevi tazminat konusunda takdiri AİHM’ye bırakmıştır.  
Hükümet maddi tazminata ilişkin talebin aşırı olduğunu ve öne sürülen zarar ile yapılan ihlal  
arasında bir bağ bulunmağını kaydetmektedir. Manevi zarar ile ilgili ise başvuranın bu  
yönde bir talebinin olmadığını belirtmektedir.  
AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana tüm maddi ve manevi zarar karşılığında 1.500  
Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran yargı giderleri için 7.500 YTL. talep etmiş, bu doğrultuda kanıtlayıcı bir belge  
sunmaştır.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Bu başvuruda AİHM, mahkemeye sunulan  
deliller ve başvurana yapılan adli yardım dikkate alındığında bu doğrultuda bir ödeme  
yapılmasını gerekli görmemektedir.  
C. Gecikme Faizi  
8
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AİHS’nin 44 / 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvurana uğradığı tüm zarar  
için 1.500 (bin beş yüz) Euro tazminat ödemesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 / 2. ve 3. maddelerine  
uygun olarak 27 Kasım 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2. ve İçtüzüğün 74/2. maddelerine uygun olarak Yargıçlar  
Zagrebelsky ve Popovic’in ortak mutabık oy görüşü yer almaktadır.  
9