CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
BAĞRIYANIK -TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:43256/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
5 Haziran 2007  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43256/04) no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşlarından Mehmet Hadi Bağrıyanık’ın (“başvuran”) 21 Ekim 2004 tarihinde Avrupa  
İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ( “ Sözleşme”)  
İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu  
başvurudur.  
Adli yardımdan faydalandırılan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından E. Kanar tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN UNSURLARI  
1970 doğumlu olan başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, yasadışı bir örgüte üye  
olduğu şüphesiyle 12 Aralık 1995 tarihinde yakalanmıştır.  
Başvuran 25 Aralık 1995 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Savcısı 19 Nisan 1996 tarihli bir iddianameyle, Devlet’in anayasal düzenini yıkmaya teşebbüs  
suçundan başvuranın mahkumiyetini talep etmiştir. Müteakiben hazırlanan ek iddianemeye  
bir başka sanık daha eklenmiştir.  
28 haziran 1999 tarihinde başka bir ceza davası da bu davayla birleştirilmiş ve böylece sanık  
sayısı üçe çıkmıştır. Daha sonra, en son eklenen sanığın beraatine hükmedilmiştir.  
Adam öldürme ve bombalı saldırı konularına ilişkin olarak bu yargılama çerçevesinde bir  
takım soruşturmalar yapılmıştır. Başvuranın tutukluluğunun devamı meselesi her ay, dosya  
üzerinden ya da duruşma yapılmak suretiyle re’sen incelenmiştir.  
Atılı suçun niteliği, delillerin durumu, atılı suçların ağırlığı ve tutukluluğun başlama tarihi  
gibi unsurlar özellikle göz önünde bulundurularak başvuranın tutukluluğunun devamına karar  
verilmiştir.  
Başvuran 2001 yılında açlık grevine başlamıştır. Hükümet’e göre bu eylem üç aylık dönem  
zarfında toplam dokuz gün sürmüştür. Başvuran ise kırk gün açlık grevi yaptığını belirtmiştir.  
2001 ve 2003 yılları arasında başvuran devlet hastanelerinin farklı birimlerince yirmi defa  
muayene edilmiştir. Wernicke - Korsakoff sendromuna yakalandığı kanısını edinen başvuran,  
21 Mayıs 2003 tarihinde Adli Tıp Kurumu tarafından muayene edilme talebinde bulunmuştur.  
Kocaeli Devlet Hastanesi’nde görevli nöroloji uzmanı doktor başvuranda Romberg sendromu  
bulunabileceği şüphesiyle başvuranın Adli Tıp Kurumu’na sevkedilmesini talep etmiştir. Bu  
dönem içerisinde başvuranın tedavisine Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi  
psikiyatri kliniğinde de devam edilmiştir. Başvuran, Adli Tıp Kurumu tarafından bir rapor  
hazırlanması amacıyla 19 Ocak 2004 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tıbbi  
şahade altına alınmıştır.  
2
Başvuran, 24 Ekim 2003, 4 Ağustos 2004 ve 22 Nisan 2005 tarihlerinde DGM ve daha sonra  
Ağır Ceza Mahkemesi (30 Haziran 2004 tarihli Yasa ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri  
kaldırılş ve DGM’ler önünde görülmekte olan davalarla ağır ceza mahkemeleri yetkili  
kılınmıştır) tarafından verilen tutukluluğunun devamı kararlarına itiraz etmiştir. Bu talepler  
yetkili mahkeme tarafından; son olarak 28 Nisan 2005 tarihinde İstanbul 13. Ağır Ceza  
Mahkemesince incelenerek reddedilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi kararının gerekçesinde  
davayı esastan inceleyen hakimlerin kararlarına atıfta bulunmuştur.  
28 Temmuz ve 11 Ekim 2004 tarihli duruşmalarda başvuran, sağlık sorunları nedeniyle  
tahliye edilme talebinde bulunarak Adli Tıp Kurumu tarafından gerçekleştirilen tetkik  
sürecinin sona ermemesinden şikayetçi olmuştur.  
Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na gönderdiği 22 Şubat 2005 tarihli mektubunda,  
başvuranın periyodik muayeneye gelmediğini ve ancak başvuranın kendilerine sevkedilmesi  
halinde bir tıbbi rapor düzenlenebileceğini bildirmiştir.  
İstanbul Cezaevi doktorunun 24 Şubat 2005 tarihinde hazırladığı tıbbi raporda başvuranın  
‘genel durumunun iyi ve bilincinin açık olduğu; ellerde titreme mevcut olduğu ve sorulan  
soruları anlamakta güçlük çektiği’ tespit edilmiştir.  
5 Aralık 2005 tarihinde yapılan 47. duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, tutukluluk süresi,  
delillerin toplanmış olması, Anayasa’ya aykırılık iddiaları ile ilgili araştırmaların daha uzun  
zaman alabilecek olması gibi unsurları göz önünde bulundurarak başvuranın salıverilmesine  
hükmetmiştir.  
Sözkonusu tarihte Adli Tıp Kurumu başvurana ilişkin raporunu henüz vermemişti. Bir sonraki  
duruşma tarihi 12 Nisan 2006 olarak belirlenmiştir. Dosya unsurlarından sözkonusu  
yargılamanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde şu güne kadar devam ettiği  
anlaşılmaktadır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE DAİR  
Uzun gözaltı süresinden şikayetçi olan başvuran bu hususta AİHS’nin 5/3 maddesine atıfta  
bulunmaktadır.  
Hükümet, bu konuda bir başvuru yolu bulunmaması sebebiyle başvurunun gözaltı süresinin  
sona erdiği tarihten itibaren altı ay içinde yapılması gerektiği kanaatindedir.  
AİHM, gözaltı süresinin 25 Aralık 1995 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Oysa  
başvuru 24 Kasım 2004 tarihinde yapılmıştır.  
Buna benzer durumları daha önce de incelemiş olan AİHM, altı ay süresinin gözaltı süresinin  
sona erdiği tarihten itibaren işlemeye başladığını ifade etmiştir (bkz., diğerleri arasında,  
Arslan – Türkiye, no:36747/02).  
Halihazırda AİHM, vardığı bu sonuçtan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir durum tespit  
etmemektedir.  
3
Netice itibarıyla AİHM, Hükümet’in itirazını kabul eder ve başvurunun bu bölümünü  
AİHS’nin 35 maddesinin1 ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez ilan eder.  
Tutukluluğun devamı, tutukluluk süresi, tutukluluğun devamına yönelik yapılan itiraza ilişkin  
sürece başvuranın katılamaması ve yargılama süresinin uzunluğu şikayetlerine ilişkin olarak  
taraflarca sunulan argümanların tamamını göz önünde bulunduran AİHM, herhangi bir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemektedir.  
Sonuç olarak AİHM bu şikayetleri kabuledilebilir ilan eder.  
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran ilk olarak, hasta olduğu halde tutukluluk halinin devam ettirilmesinin AİHS’nin 2.  
ve 3. maddelerinin ihlalini teşkil ettiğinden yakınmaktadır. Bu hususta başvuran sağlık  
durumunun gerektirdiği tetkik ve tedavilerin kendisine uygulanmadığına dikkat çekmektedir.  
Hükümet, cezaevi koşullarının elverişli olduğunu ve gerekli her türlü tedavinin tüm  
tutuklulara uygulandığını ileri sürmektedir. Başvuran da bu imkanlardan yoğun biçimde  
faydalanmıştır. İhtiyaç olması halinde, ilgililer hastaneye sevkedilmekte ya da CMUK’un 399.  
maddesi gereğince geçici olarak salıverilmektedirler.  
Hükümet’e göre, başvuranın muzdarip olduğu Romberg sendromu gözler kapalıyken titreme  
ve denge sorunları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu semptomlar hasta için yaşamsal bir risk  
teşkil etmemekte olup hastanın hastanede tedavisi yalnızca sözkonusu semptomlar nörolojik  
bir hastalık nedeniyle artış gösterdiğinde zorunluluk arz etmektedir.  
AİHM, sözkonusu şikayetleri sadece AİHS’nin 3. maddesi bakımından incelemenin yerinde  
olacağı kanaatine varmaktadır. Elbette, dava olaylarına ilişkin hukuki sınıflandırma yetkisini  
elinde bulunduran AİHM, başvuranların ya da hükümetlerin dava olaylarına atfettikleriyle  
bağlı değildir. AİHS’nin 3. maddesinde şöyle denilmektedir:  
«Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı işlemlere tabi tutulamaz.  
»
AİHS’nin 3. maddesi bakımından ceza infaz kurumlarındaki sağlık koşullarına ilişkin içtihadı  
konusunda, 1996 ve 2000 yıllarında Türk cezaevlerinde yapılan açlık grevi eylemlerini ve  
Wernicke-Korsakoff sendromuyla ilgili bir grup dava çerçevesinde AİHM tarafından 2004  
yılı Eylül ayında gerçekleştirilen soruşturma görevini göz önünde bulunduran AİHM, Tekin  
Yıldız (adıgeçen), Mutlu – Türkiye (no:37652/04) ve Paksoy – Türkiye (no:33901/04)  
kararlarına atıfta bulunmaktadır.  
Romberg sendromu ve semptomları konusunda, dosyada betimlendiği haliyle Hükümet  
tarafından getirilen tanımı göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın hastalığının daha  
önceki vakalarla benzerlikler arz ettiğini gözlemlemektedir. Bu hususları itibara alan AİHM,  
mevcut davada farklı bir yaklaşım sergilemesini gerektirecek herhangi bir unsur tespit  
etmemektedir.  
AİHM, benzer davalarda, açlık grevi eylemleriyle ilgili başvuruların çoğunu dayanaktan  
yoksun oldukları gerekçesiyle kabuledilemez ilan etmiştir (bkz. Balyemez –Türkiye, no:  
4
32495/03, 22 Aralık 2005, Ahmet Arslan – Türkiye, no:5114/04, 1 Aralık 2005, Eroğlu –  
Türkiye, 30472/04, 21 Kasım 2006, Özelmalı – Türkiye, no: 34408/04, 21 Kasım 2006, ve  
Kocatürk ve diğerleri – Türkiye, no: 32579/04 ve bunlardan başka 20 başvuru, 4 Ocak 2007).  
Kendisine sunulan tüm unsurları inceleyen AİHM, farklı bir sonuca varmasını sağlayacak bir  
olgu ya da bir argümanın taraflarca kendisine sunulmadığını tespit etmektedir.  
Hükümet’in bu alandaki uygulamaları konusunda verdiği teminatı ve ilk grup dava için ceza  
infaz kurumlarını ziyaret eden AİHM Heyeti’nin tespitlerini hatırda tutarak konuyla ilgili  
olayların genel bir değerlendirmesini yapan AİHM, öz itibariyle başvuranın tutukluluğunun  
devamının ya da tutukluluk koşullarının AİHS’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı ya da  
onur kırıcı bir muamele teşkil ettiği hususunda ciddi ve açık gerekçeler bulunmadığı  
neticesine varmıştır (Balyemez, adıgeçen, § 96, ve Sinan Eren – Türkiye, no: 8062/04, § 50,  
10 Kasım 2005).  
Başvuran Adli Tıp Kurumu’nun çok uzun bir süre boyunca kendi durumuna ilişkin bir görüş  
belirtmediğinden şikayetçi olmaya devam etmektedir.  
Özellikle başvuranın tutuklu kaldığı süre boyunca yararlandığı tıbbi bakım göz önünde  
bulundurulduğunda, her ne kadar eleştiriyi hak eder olursa olsun sözkonusu idari kusur  
AİHS’nin 3. maddesi anlamında gerekli ciddiyet eşiğini aşmamıştır (bkz., diğerleri arasında,  
Bayram Kama – Türkiye, no: 30936/04, 12 Aralık 2006 ; bkz., aynı şekilde Balyemez,  
adıgeçen, §§ 83-96). Ayrıca ilgilinin salıverildiği tarihe kadar düzenlenen hiç bir raporda  
cezaevinde tutulmaya devam etmesine mani bir durumdan söz edilmemiştir (Kemal Özelmalı,  
adıgeçen).  
III. AİHS’NİN 5 /3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’nin 5/3 maddesine atıfta bulunan başvuran uzun tutukluluk süresinden şikayetçi  
olmaktadır. Başvuran tutukluluk süresini ‘yaklaşık on yıl’ olarak hesap etmektedir.  
Hükümet, bilhassa atılı suçların niteliğini göz önünde bulunduran adli makamların başvuranın  
tutukluluk süresini aşırı olarak mütalaa etmediklerini belirtmektedir.  
AİHS’nin 5 /3 maddesinde şöyle denilmektedir :  
« Bu maddenin 1 c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) kişinin  
makul bir süre içerisinde yargılanmaya veya adli adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı  
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir. »  
AİHM, her iki tarafın da, dikkate alınması gereken sürenin başlangıcı ya da sonuna ilişkin bir  
görüş belirtmediğini gözlemlemektedir.  
AİHM, 12 Aralık 1995’in başvuranın gözaltına alındığı tarih (Remzi Aydın, adıgeçen, § 46), 5  
Aralık 2005’in ise salıverildiği tarih olarak kabul edilmesinin yerinde olacağı kanaatindedir.  
Dolayısıyla yaklaşık on yıllık bir dönemin dikkate alınması gerekmektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, bir tutukluluk süresinin ‘makul’ nitelikte olup olmadığı  
hususu her bir olayda davanın özelliklerine bakılarak değerlendirilir.  
5
Belirli bir davada bir sanığın tutukluluk süresinin makul süre sınırını aşmamasına özen  
göstermek görevi ilk elde ulusal mahkemelere düşmektedir. Bu amaçla, ulusal mahkemelerin,  
masumiyet karinesi uyarınca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna getirilmesini haklı  
gösterecek bir kamu yararının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini sağlayacak bütün  
dava koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddeden kararlarında bunları dikkate  
almaları gerekmektedir. Esasında AİHM’nin, sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve  
başvuran tarafından yapılan başvurularda tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak,  
AİHS’nin 5/3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi gerekmektedir (Bkz.  
Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Remzi Aydın, adıgeçen, §§ 1-  
58).  
Mevcut davada, ulusal makamların, geçen süre kıstasını başvuranın lehinde değerlendirdiğini  
gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.  
Müteaddit defalar benzer sorunları gündeme getiren davaları incelemiş olan AİHM, tutuklu  
yargılama süresinin AİHS’nin 5/3 maddesini ihlal ettiği kanaatine varmıştır (bkz., sözgelimi,  
Dereci – Türkiye, no: 77845/01, 24 Mayıs 2005, ve Taciroğlu – Türkiye, no: 25324/02, 2  
Şubat 2006).  
AİHM, mevcut davada Hükümet’in, bu sonuçtan farklı bir sonuca varmasını sağlayacak ne bir  
olgu ne de bir argüman sunduğunu gözlemlemektedir.  
Yukarıda sözü edilen içtihadını ve elindeki unsurları göz önünde bulunduran AİHM,  
başvuranın şikayetçi olduğu tutuklu yargılama süresinin AİHS’nin 5/3 maddesine aykırılık  
teşkil ettiği kanaatine varmaktadır.  
Dolayısıyla AİHS’nin bu hükmü ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 5 / 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran duruşmalara katılamadığından, tutukluluğunun devamı yönünde verilen kararlara  
yaptığı itirazı inceleyen 13. Ağır Ceza Mahkemesi önünde avukatı tarafından temsil  
edilemediğinden yakınmaktadır.  
Hükümet, başvuran ve avukatına savunmalarını yapmaları için gereken her türlü kolaylığın  
sağlandığını ve AİHM’nin içtihadına göre, usul açısından bir duruşma yapılmasının mutlak  
şart olmadığı kanaatindedir.  
AİHM bu şikayetin AİHS’nin 5/4 maddesi yönünden incelenmesinin yerinde olacağı  
kanaatine varmaktadır.  
AİHM’nin içtihadına göre, özgürlüğü bağlayıcı bir karar adli yargılama sonucunda mahkeme  
tarafından verilir. AİHS’nin 5/4 maddesinde istenen denetim böylelikle kararda mündemiç  
hale gelir (bkz., diğerleri arasında, Iribarne Pérez – Fransa, 24 Ekim 1995 tarihli karar, § 30).  
Bununla birlikte 5/4 maddesi, ‘izlenen usul işleminin’ ‘adli bir karaktere bürünmesi ve  
sözkonusu kişiye şikayetçi olduğu mahrumiyetin niteliğine uygun güvenceler tanıması’  
halinde yalnızca bir yargı organının müdahalesiyle yetinir ve ‘bir usul işleminin yeterli  
güvenceler tanıyıp tanımadığını’ belirlemek için ‘bu usul işleminin ne türden özel koşullar  
6
altında gerçekleştiği hususunu dikkate almak gerekir’ (bkz. Bouamar – Belçika, 29 Şubat  
1988 tarihli karar, no:129, § 57).  
Buna karşın her ne kadar 5/4 maddesi, serbest bırakılma taleplerinin tetkiki için Sözleşmeci  
Devletleri iki dereceli bir yargı tesis etmeye icbar etmemişse de, bu tür bir sisteme sahip bir  
devlet ilke olarak tutuklulara aynı güvenceleri hem üst mahkemeler hem de ilk derece  
mahkemeleri önünde tanımalıdır (Toth – Avusturya, 12 Aralık 1991, § 84).  
Bu hüküm aynı zamanda tutukluluğun yasallığı hakkında hüküm vermesi gereken  
mahkemenin tutukluluğun yasal olmaması durumunda salıverme yetkisine de sahip olmasını  
gerektirir (Weeks – Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, no:114, § 61).  
Mevcut davada başvuran, tutukluğun devamı kararlarına ilişkin yargılama kurallarına itiraz  
etmemektedir. AİHM, başvuranın yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilgilinin  
salıverilmesine karar vermeye yetkili olduğunu ayrıca kaydetmektedir. Zaten başvuran 5  
Aralık 2006 tarihinde sözkonusu mahkemece salıverilmiştir. Olayların meydana geldiği  
dönemde yürürlükte olan yasa hükümleri, tutukluluğun devamı kararının kaldırılması  
yönünde yapılan itirazı inceleyen mahkemeye ilgilinin salıverilmesine hükmetme imkanı  
tanımaktaydı.  
Bununla birlikte başvuran, tutukluluğunun devamı kararlarına karşı yaptığı itirazı incelemek  
konusunda yetkili olan Ağır Ceza Mahkemesi önünde yapılan duruşmalara katılma imkanının  
kendisine tanınmadığından yakınmaktadır.  
AİHM’nin içtihadına göre, bir tutukluluk durumuna karşı yapılmış itirazı inceleyen bir  
mahkeme adli nitelikte bir yargılamada yargılamaya özgü güvenceleri sunmalıdır. Dava  
vicahi olarak görülmeli ve her halukarda davanın tarafları olan savcı ile tutuklu arasında  
‘silahların eşitliğini’ teminat altına almalıdır. Şayet AİHS’nin 5/1 maddesi alanına giren bir  
tutukluluk sözkonusu ise duruşma yapılması zorunlu hale gelir (Schöps – Almanya, no:  
25116/94, § 44).  
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM, mevcut davada gerekli koşulların  
yerine getirilmediği kanaatindedir; zira mahkeme, başvuranın tutukluluk halinin devamı  
kararlarına karşı yaptığı itirazı başvuranın kendisinin ya da başvuranı temsil eden bir  
kimsenin katılmadığı bir oturumda görüşştür.  
Bu itibarla AİHS’nin 5 /4 maddesi ihlal edilmiştir.  
V. AİHS’NİN 6 /1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran uzun yargılama süresinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu hususta AİHS’nin 6/1  
maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.  
AİHM, dikkate alınması gereken dönemin başvuranın yakalandığı 12 Aralık 1995 tarihinde  
başladığı kanaatindedir (Remzi Aydın, adıgeçen, § 61).  
7
Sözkonusu dönemin bitiş tarihine ilişkin olarak AİHM, bu denli uzun bir zaman boyunca  
cezanın kesin bir biçimde belirlenmediği bir durumda AİHS’nin 6/1 anlamında bir  
mahkumiyet kararının ‘cezai alanda bir suçlamanın yerindeliğine’ dair alınmış bir karar  
olmayacağını hatırlatmaktadır (Eckle – Almanya, 15 Temmuz 1982 tarihli karar, § 77).  
Dosya unsurlarından anlaşıldığı kadarıyla sözkonusu dava, mevcut kararın benimsendiği şu  
güne kadar İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen devam etmektedir. Böylelikle  
dikkate alınması gereken yargılama süresi tek derecede mahkeme için yaklaşık on bir yıl beş  
ay olmaktadır.  
Bir yargılama süresinin makul olup olmadığı, dava koşulları ve özellikle davanın  
karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi AİHM içtihadında yer verilen  
kıstaslara bakılararak değerlendirilmektedir (İntiba – Türkiye, no: 42585/98, 31-55.  
paragraflar, 24 Mayıs 2005).  
Taraflarca sunulduğu haliyle davanın tüm yönlerini inceleyen AİHM, yerleşik içtihadını göz  
önünde bulundurarak (bkz., diğer birçokları arasında, Remzi Aydın, adıgeçen, 61-66.  
paragraflar) mevcut davadaki yargılama süresinin AİHS’nin 6/1 maddesinde istenen ivedilik  
gereğiyle bağdaşmadığını değerlendirmektedir.  
Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir.  
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran uzun tutukluluk süresi sebebiyle maruz kaldığı zararın ve bu süre zarfında yaşadığı  
gelir kaybının tazmini için 40.000 YTL (yaklaşık 22.000 Euro) talep etmektedir.  
Başvuran manevi tazminat olarak 90.000 YTL (yaklaşık 49.000 Euro) talep etmektedir.  
Başvuran bu miktarın 40.000 YTL tutarındaki bölümünü tutuklu kaldığı süre için, geriye  
kalanını ise Adli Tıp Kurumu’nun rapor düzenleme konusunda gösterdiği gecikme ve buna  
bağlı yaşamsal tehlike nedeniyle talep etmektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca ilgili tarafından talep edilen tazminat ile AİHS’nin ihlali  
arasında açık bir illiyet bağı bulunmalıdır. Ancak bu takdirde gelir kaybı nedeniyle bir  
tazminata hükmedilebilmektedir (Berktay, adıgeçen, § 215). Halihazırda AİHM, talep edilen  
maddi tazminat ile yaptığı ihlal tespiti arasında bir illiyet bağı bulunduğunun kanıtlanmadığı  
kanaatindedir. Dolayısıyla tazminat talebinin bu bölümünü reddetmektedir.  
Buna karşın AİHM, AİHS’nin 5 ve 6. maddeleri yönünden vardığı sonuçları göz önünde  
bulundurduğunda başvuranın belli bir manevi zarara uğradığını değerlendirmektedir.  
Hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 15.000  
Euro (28.000 YTL) ödenmesinin yerinde olacağına hükmetmektedir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 1.100 YTL (yaklaşık 600 Euro)  
talep etmektedir. Bu masraflar tercüme, fotokopi ve yazışma masrafları olarak  
8
belirtilmektedir. Başvuran ayrıca, AİHM ve ulusal mahkemeler önünde yaptığı temsil  
masrafları için 22.500 YTL (12.000 Euro) talep etmektedir.  
Hükümet, bu masrafların yapıldığını gösteren hiçbir belgenin sunulmamış olması dolayısıyla  
bu talebin reddedilmesini istemektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, AİHS’nin 41. maddesi anlamında masraf ve  
harcamaların iadesi, ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul  
oranda olduğu ortaya konulduğu takdirde mümkündür. Ayrıca yargılama masraflarının iadesi  
tespit edilen ihlalle ilişkili oldukları takdirde yapılmaktadır (Beyeler – İtalya (dostane çözüm),  
no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).  
Mevcut davada AİHM masraf ve harcamalara ilişkin olarak başvuran tarafın herhangi bir  
belge sunmadığını gözlemlemektedir.  
Bununla birlikte mevcut davanın hazırlanması amacıyla belli masraflar yapılmasının zorunlu  
olduğu doğrudur. Bu itibarla AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana bu başlık altında  
1.000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Bu meblağın 850 Euro tutarındaki  
bölümü Avrupa Konseyi tarafından sağlanan adli yardım için düşülecektir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE  
1. AİHS’nin 5/3 maddesi yönünden yapılmış gözaltı süresine ilişkin şikayetin  
kabuledilemez olduğuna;  
2. Başvurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna;  
3. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4. AİHS’nin 5 / 3 maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 5 / 4 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. AİHS’nin 6 / 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
7. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından  
i. manevi tazminat olarak başvurana 15.000 Euro (on beş bin) ödenmesine;  
ii. masraf ve harcamalar için ise başvurana 1.000 Euro (bin)’dan Avrupa Konseyi  
tarafından adli yardım için sağlanan 850 Euro düşülerek (sekiz yüz elli) geriye  
kalanının ödenmesine;  
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
9
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77/2 ve 77/3.  
maddesine uygun olarak 5 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
10