COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
DÖRDÜNCÜ DAİRE  
BORAK - TÜRKİYE  
(Başvuru no. 60132/00)  
KARAR  
STRAZBURG  
5 Aralık 2006  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak,  
üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Dava, İdris Borak (“başvuran”) isimli Türk vatandaşının, 5 Nisan 1999 tarihinde,  
İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine  
dayanarak Türkiye Cumhuriyeti aleyhine AİHM’ye yaptığı başvurudan (no. 60132/00)  
kaynaklanmaktadır.  
OLAYLAR  
I.DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1978 doğumludur. AİHM’ye başvurduğu tarihte Sakarya Cezaevi’nde  
tutuklu idi. 17 Temmuz 1997 tarihinde, DHP (Devrimci Halk Partisi) isimli yasadışı örgütle  
bağlantısı olduğu şüphesiyle İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından  
yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Polisler tarafından hazırlanan ve başvuranın babası  
tarafından imzalanan 18 Temmuz 1997 tarihli arama tutanağında, polis, başvuranın rızasını  
alarak başvuranın ebeveynlerine ait evinde arama yapmış ve herhangi bir suç bulgusuna  
rastlamamıştır. Aynı gün polisler tarafından hazırlanan ve başvuran tarafından imzalanan  
arama ve el koyma tutanağına göre, polis başvuranın evinde arama yapmış ve bir kitap içinde  
üzerinde şifreler ve sayılar bulunan bir kağıt bulmuştur. Aramanın ardından, başvuran  
karakola getirilmiştir. Ancak, üç polis memuru, yasadışı örgütün diğer üyelerinin gelme  
olasılığı sebebiyle saat 18:30’a kadar başvuranın evinde kalmıştır. 18 Temmuz 1997 tarihinde,  
başvuranın temsilcisi, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’ndan gözaltında  
bulunan başvuranı görmek için izin istemiştir. Aynı tarihte, Cumhuriyet Savcısı talebi  
reddetmiştir. Yine aynı gün, başvuran, İzmir Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından muayene  
edilmiştir. Başvuran, dövüldüğünü ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Ancak, doktor, kötü  
muamele izine rastlamamıştır. 21 Temmuz 1997 tarihinde, başvuran İzmir Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran, çeşitli kişilerle olan ilişkisi  
hakkında bilgi vermiş ancak yasadışı bir örgütle bağlantısı olduğunu ve Yunanistan’da askeri  
eğitim aldığını inkâr etmiştir. Arama esnasında bulunan şifre hakkında hiçbir bilgisi  
olmadığını iddia etmiştir. Kendisini karakolda tespit eden A.T. ve U.M.’yi tanıdığını kabul  
etmiştir. Ayrıca, kız kardeşiyle aynı cezaevinde olduklarından A.E.K., M.K. ve G.C.’yi  
tanıdığına da ifade etmiştir. A.T. ve U.M.’nin kendisini Kemal Borak olarak tanıdığını ancak  
bu ismin bir kod adı olmadığını da belirtmiştir. Başvuran, diğer iki şüpheliyle birlikte aynı  
gün, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne getirilmişlerdir. Polise verdiği ifadeleri reddetmiş  
ve Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeleri yinelemiştir. Diğer şüpheliler, başvuranı “Kemal”  
olarak tanıdıklarını iddia etmişler ve polise ve Cumhuriyet Savcısı’na verdikleri ifadeleri  
doğrulamışlardır. Mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. 25 Temmuz  
1997 tarihinde, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, mahkemeye,  
başvuranı DHP isimli yasadışı örgüte mensup olmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur.  
Cumhuriyet Savcısı, başvuranın 168 § 2. madde ile ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesi  
uyarınca yargılanarak mahkum edilmesini talep etmiştir. Belirli olmayan bir tarihte, İzmir  
Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuran ve diğer iki sanığa yönelik yargılamaya başlamıştır. 7  
Ekim 1997 tarihinde yapılan bir duruşmada, başvuran DHP üyesi olmadığını ve baskı ve zorla  
alındıklarından, polise verdiği ifadelerin içeriğini kabul etmediğini belirtmiştir. Cumhuriyet  
Savcısı’na verdiği ifadeler, başvurana okunmuştur. Bazı ayrıntıları düzeltmiştir. Ayrıca, erkek  
kardeşinden para istediğini, ancak kimlik belgesi ve banka hesabı olmadığından, erkek  
kardeşinin parayı R.A.’nın banka hesabına yatırdığını ifade etmiştir. Parayı R.A.’ya gönderen  
S.D. hakkında kendisine soru sorulmuştur. Başvuran, S.D.’yi bizzat tanımadığını, ancak erkek  
kardeşinin bir arkadaşı olduğunu belirtmiştir. Kod adı bulunmadığını; insanların, göbek adı  
2
olduğundan kendisini “Kemal” olarak tanıdığını öne sürmüştür. Şifreli yazılarla ilgili olarak,  
polisin bunları kendisine karakolda yazdırdığını iddia etmiştir. Arama ve el koyma tutanağı  
kendisine okunmuştur. Şifreli yazıların evinde bulunduğunu inkâr etmiştir. 6 Kasım 1997  
tarihinde, başvuran, kendi adına tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Dava dosyasındaki  
kanıtları ve S.D.’nin Almanya’da ikamet ettiği gerçeğini göz önüne alarak, mahkeme, bu  
tanığı dinlememeye karar vermiştir. 27 Kasım 1997 tarihinde, mahkeme, başvuranın  
tanıklarını dinlemiştir. 23 Aralık 1997 tarihinde, başvuran, mahkemeye nihai yazılı  
savunmasını sunmuştur. Polis gözaltında verdiği ifadelerden başka, dava dosyasında,  
kendisine yönelik suçlamaları destekleyecek hiçbir kanıt olmadığını iddia etmiştir. Özellikle  
gözaltı esnasında, polislerin kendisine şifreli yazıları yazdırdığını öne sürmüştür. 23 Aralık  
1997 tarihinde, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı suçlandığı üzere yargılamış ve  
on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, diğerleri meyanında, başvuranın  
gözaltındaki ifadeleri I.A., R.K., A.T. ve U.M.’nin ifadeleri ile tutarlı olduğundan, başvuranın  
yargılama sırasındaki ifadelerini ikna edici bulmamıştır. Savunma tanıklarının ifadeleriyle  
ilgili olarak, mahkeme, tanıklar başvuranın akrabaları olduklarından, bunların görüşlerinin  
güvenilir olarak görülemeyeceğine hükmetmiştir. 23 Eylül 1998 tarihinde, başvuran, İzmir  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını temyize götürmüştür. Başvuran temyiz  
dilekçesinde, önceki görüşlerini yinelemiştir. Ayrıca, mahkemenin kanuni olmayan yollarla  
elde edilmiş kanıtlara dayandığını ve kendisinin yasadışı bir örgüte üye olduğu iddiasını  
destekleyecek hiçbir kanıt bulunmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, dilekçesine S.D.’nin yazılı  
tanık ifadesini de eklemiştir. S.D.’nin yazılı tanık ifadesine göre, başvuranın erkek kardeşinin  
bir arkadaşıdır ve kendisi meşgul olduğundan, S.D.’nin bütün işlemleri yapmış ve kendisine  
verilen banka hesabına parayı yatırmıştır. 28 Eylül 1998 tarihinde, Yargıtay, İzmir Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Mahkeme, 30 Eylül 1998 tarihinde, başvuranın  
ve temsilcisinin gıyabında kararını ilan etmiştir. Başvuranın temsilcisi, Yargıtay’ın kararını 12  
Ekim 1998 tarihinde, başka bir iş vesilesiyle Yargıtay’a gittiğinde öğrendiğini iddia  
etmektedir. 26 Ekim 1998 tarihinde, Yargıtay kararı, birinci derece mahkemesi kalemine tevdi  
edilmiştir. Başvuranın temsilcisi, AİHM’ye, başvuranın cezasını çektikten sonra serbest  
bırakılğını bildirmiştir.  
HUKUK  
I.AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi  
heyetinde askeri hakim bulunmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  
adil yargılanmadığını ileri sürerek şikayetçi olmuştur. Polis gözaltında işkenceyle verdiği  
ifadelerin kanıt kabul edildiğini ve yargılamanın ilk safhalarından avukat yardımından yoksun  
bırakılğını ifade etmiştir. Mahkemenin, kendisinin, belgenin kabul edilebilirliğine ve kanuni  
olmayan aramaya ilişkin itirazlarını dikkate almadığını ileri sürmüştür. Polis ve iddia makamı  
tarafından kanuni olmayan yollarla elde edilen kanıtlar ve diğer belgelerin, kendisinin  
savunma haklarına halel getireceğini iddia etmiştir. Mahkemenin S.D.’nin tanıklığını  
almağını ve S.D.’nin ifadesinin temyiz safhasında dava dosyasında yer almasına rağmen,  
Yargıtay’ın bunu dikkate almadığını iddia etmiştir. Başvuran, mahkemenin, başvuranın  
tanıklarının ifadesini dikkate almamasına ilişkin hiçbir gerekçe göstermediğini belirtmiştir. İki  
mahkum edilmiş kişinin ifadesinin dava dosyasına alındığını ileri sürmüştür. Son olarak,  
İzmir dışından bir cezaevinde tutuklu bulundurulduğundan ve bu da temsilcisini  
görememesine sebep olduğundan dolayı savunma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.  
Başvuran, AİHS’nin 6 §§ 1., 2. ve 3. maddelerine atıfta bulunmuştur. Sözkonusu maddelere  
göre:  
3
“1. Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla  
kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun ve açık olarak  
görülmesini istemek hakkına sahiptir.  
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.  
3.  
Her  
sanık  
en  
azından  
aşağıdaki  
haklara  
sahiptir:  
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;  
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer  
savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,  
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek.”  
A.Kabuledilebilirlik  
Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi kapsamında, başvuranın altı ay kuralına  
uymağını belirtmiştir. Bu bağlamda, başvuranın başvurusunu AİHM’ye, Yargıtay kararının  
açıklanmasından sonraki altı ay içinde yapmış olması gerektiğini ifade etmiştir.  
Başvuran, Hükümet’in argümanlarına itiraz etmiştir.  
AİHM, bir başvuranın, kendisine resen nihai iç hukuk kararının yazılı bir kopyasının  
tebliğ edilmesi hakkının bulunduğu hallerde, AİHS’nin 35 § 1. maddesinin amacının, altı  
ayın, yazılı kararın gönderildiği tarihten itibaren işletilmesi suretiyle, en iyi şekilde yerine  
getirildiğini tekrarlar. Bu davada olduğu gibi, iç hukukun, tebliğ sağlamadığı hallerde,  
başvuranın nihai kararın içeriğini kesin olarak öğrenebileceği son tarih olan, nihai iç hukuk  
kararının birinci derece mahkemesine tevdi edildiği tarihin, başlangıç tarihi olarak alınmasının  
uygun olacağı kanısındadır (bkz. diğerlerinin yanı sıra Esmer – Türkiye, no. 57888/00, 30  
Haziran 2005). Her ne kadar başvuran kararı ancak daha sonra öğrenebilmiş olsa da, AİHM;  
ayrıca, altı aylık sürenin, başvuranın temsilcisinin iç hukuk yollarını tamamlayan karardan  
haberdar olduğu tarihten itibaren işlediğini tekrarlar (bkz. özellikle, Bölükbaş ve Diğerleri –  
Türkiye, no. 37793/97, 12 Ekim 1999).  
AİHM, başvuranın temsilcisinin, Yargıtay kararının bir kopyasını 12 Ekim 1998  
tarihinde temin ettiğini gözlemler. Ayrıca, Yargıtay kararının Yargıtay Sekreteryasına 26  
Ekim 1998 tarihinde tevdi edildiğini not eder. Başvuru, 5 Nisan 1999 ‘da, yani altı ay içinde  
yapılştır. Dolayısıyla, Hükümet’in bu başlık altındaki itirazını reddeder.  
Yerleşik içtihadı ışığında (bkz. diğerlerinin yanı sıra Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim  
1998) ve kendisine sunulmuş olan belgeler temelinde, AİHM, başvuranın şikâyetlerinin,  
belirlenmesi, esasların incelenmesine dayalı olan, karmaşık hukuki ve olgusal konular ortaya  
koyduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, başvurunun, AİHS’nin 35 § 3. maddesi  
bağlamında temelden yoksun olmadığı sonucuna varmıştır. Kabuledilmez olduğunun ilanı  
için başka hiçbir gerekçe tespit edilmemiştir.  
B.Esaslar  
1.Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı  
4
AİHM, bu davadakine benzer konular ortaya koyan pek çok dava incelemiş ve  
AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (bkz yukarıda anılan Özel, ve  
Özdemir – Türkiye, no. 59659/00, 6 Şubat 2003).  
AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için hiçbir neden görmemektedir. Buna  
göre, AİHM, 6 § 1. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır  
2.Yargılamanın adilliği  
Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanma  
hakkının ihlal edildiğine ilişkin ihlalini dikkate alarak, AİHM, AİHS’nin 6. maddesi  
kapsamında yerel mahkemelerdeki yargılamanın adilliğine ilişkin şikâyetleri incelemenin  
gerekli olmadığı kanısına varmıştır (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Incal – Türkiye, 9 Haziran  
1998).  
II.AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, evinde yapılan aramanın kanuni olmadığını ve AİHS’nin 8. maddesini ihlal  
ettiğini ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Sözkonusu maddeye göre:  
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.  
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,  
ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağğın veya  
ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan  
ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”  
Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi kapsamında, başvurunun bu kısmının, iç hukuk  
yolları tüketilmediğinden reddedilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvuranın ne yargılama  
sırasında bir şikayet bulunduğunu ne de Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayet dilekçesi  
sunduğunu belirtmiştir.  
Başvuran, cezai yargılama sırasında, evinde yapılan aramadan şikâyetçi olduğunu  
ifade etmiştir. Ayrıca, olaylar sırasında hiçbir etkili iç hukuk yolu bulunmadığını belirtmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi çerçevesinde, genel uluslararası hukuk kuralları  
uyarınca, bir konuyla ancak tüm iç hukuk yolları tüketilmiş ise ilgilenebileceğini tekrarlar. Bu  
şart, başvuranın davasını çeşitli yetkili mahkemelere sunmuş olması gerçeği ile karşılanmış  
olmaz. Ayrıca AİHM’ye getirilmiş şikâyetin, en azından konusu itibarıyla sözkonusu  
yargılama sırasında ortaya konulmuş olması gereklidir (bkz. diğerlerinin yanı sıra Çakar –  
Türkiye, no. 42741, 23 Ekim 2003).  
Bu davada, AİHM, başvuranın hiçbir safhada, evinin kanunsuz olarak arandığına ve  
bunun kendisinin aile ve özel hayatına saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiğine ilişkin hiçbir  
iddiada bulunmamış, bu tür bir argümana dayanmamış veya bu tür bir argüman ortaya  
koymaştır. AİHM, başvuranın, yerel mahkemelerde, hiçbir yasadışı örgüte üye olmadığına  
dair genel argümanını desteklemek amacıyla, iddiaya göre arama sırasında bulunan kağıdın  
kanıt olarak kabul edilmesine itirazda bulunduğunu not eder. Buna göre, AİHM, başvuranın,  
bu başlık altında, şikâyetlerinin konusunu yerel mahkemelerde ortaya koyamadığı kanısına  
varmıştır (bkz. özellikle Rüzgar – Türkiye, no. 59246/00, 9 Kasım 2004).  
5
Bu koşullarda, AİHM, Hükümet’in, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğine  
ilişkin itirazını kabul eder. Buna göre, başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35 § 1. ve 4.  
maddeleri kapsamında reddedilmesi gereklidir.  
III.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği  
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A.Tazminat  
Başvuran, maddi ve manevi tazminat için toplam 36.000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, bu meblağa itiraz etmiştir.  
Maddi tazminatla ilgili olarak, AİHM, öncelikle, 6 § 1. madde ile uyumlu  
yargılamanın sonuçlarının ne olabileceğine ilişkin spekülasyon yapamayacağı kanısındadır.  
Dolayısıyla, maddi tazminat bağlamında hiçbir ödeme yapılmamasına karar vermiştir.  
AİHM ayrıca, bir 6. madde ihlalinin, başvuran tarafından maruz kalınan zarar için  
başlı başına yeterli tazmin teşkil ettiği kanısındadır (bkzç yukarıda anılan Incal).  
B.Mahkeme masrafları  
Başvuran ayrıca AİHM’deki masraflar için 4.000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, bu meblağa itiraz etmiştir.  
AİHM içtihadına göre, bir başvuran, ancak gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve  
miktar açısından makul olduğu ortaya konulur ise masrafların geri ödenmesine hak  
kazanabilir. Bu davada, elinde bilgi ve yukarıdaki ölçütleri dikkate alarak, AİHM, 1.000 Euro  
ödenmesinin uygun olacağına hükmetmiştir.  
C.Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uygulağı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1.Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmasına ilişkin şikâyetini  
kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;  
2.İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin olarak  
AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
6
3.Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetlerinin incelenmesinin gerekli  
olmadığına;  
4.Bir ihlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı her türlü manevi tazminat için başlı başına  
yeterli tazmin teşkil ettiğine;  
5.(a) Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, başvurana, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden yeni Türk  
Lirası’na çevrilmek ve uygulanabilecek her türlü vergi ve harç hariç olmak üzere 1.000 Euro  
(bin Euro) ödemesine;  
(b) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa  
Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle  
elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
6. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 5  
Aralık 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
T.L. EARLY  
Nicolas BRATZA  
Yazı İşleri Müdürü  
Başkan  
7