CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÇETİN AĞDAŞ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 77331/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
19 Eylül 2006  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ( 77331/01) başvuru no’lu davanın nedeni, bu  
ülke vatandaşı Çetin Ağdaş’ın (başvuran) 20 Haziran 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından Ö. Kılıç tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
Başvuran, 1976’ da doğumlu olup, Kocaeli’de ikamet etmektedir.  
Başvuran, 7 Mayıs 1996 tarihinde, yasadışı Marksist-Leninist bir örgüt olan DHKP-C  
(Devrimci Halkın Kurtuluşu-Cephe)’ye üye olduğu şüphesiyle, diğer kimselerle birlikte  
gözaltına alınmıştır.  
14 Mayıs 1996 tarihinde başvuran, Gebze Asliye Sulh Hukuk Mahkemesi’nde hakim  
karşısına çıkarılmıştır. Başvuran, hakim karşısında, karakolda alınan ifadesini polis tehdidi  
altında verdiği gerekçesiyle inkar etmiştir. Başvuran, yasal bir belediye işçileri sendikası olan  
DİSK’ in 1 Mayıs mitingine katıldığını, sendika lehine sloganlar attığını kabul etmiştir. Ayrıca  
sendika tarafından düzenlenen tiyatro, sergi gibi kültürel etkinliklere de katılmıştır. Polisin  
kendisini sokakta sorgulağı sırada ne herhangi bir yasadışı gösteri yaptığını ne de  
kendisine polis tarafından suç üstü yapıldığını ifade etmiştir. Yedek hakim, başvuranın sözü  
edilen örgütle ilişkisini ortaya koyan bir delil bulunmadığından serbest bırakılmasını  
emretmiştir.  
Gebze Asliye Hukuk Mahkemesi 15 Mayıs 1996’ da savcılığın itirazı üzerine, serbest  
bırakma kararını iptal etmiş ve başvuran için yakalama emri çıkartmıştır. İlgiliye yöneltilen,  
molotof kokteyli ile saldırı girişimi suçlaması haricindeki tüm suçlamalar adi suçlardan  
oluşmuştur. Diğer yandan, başvuran hakkında yasadışı bir örgüte üye olduğu hakkında  
şüpheler mevcuttu.  
Cumhuriyet Savcısı, 11 Eylül 1996 tarihinde başvuran ve diğer 17 kişi aleyhine  
İstanbul DGM’de DHKP-C’ ye üye olmak suçundan dava açmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun  
168 § 2 ve 264 § 6 ve 3713 no’lu Teörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri uyarınca  
mahkumiyetlerini talep etmiştir. Başvuran, söz konusu örgütün afişlerini asmak, kamuya ait  
mekanların duvarlarına siyasi yazılar yazmak, başka dernek ve cemiyetlerin binalarına taş  
atmak suretiyle zarar vermek, yasadışı toplantılar düzenlemek ve şüpheli paketlerle yanlış  
bomba ihbarları yaparak pankartlar asmaktan suçlanştır.  
Başvuran 23 Ekim 1998 tarihinde, öğrencisi olduğu Kars Üniversitesi’nde yapılan bir  
kimlik kontrolü sonucunda tutuklanmıştır. Akabinde tutuklu olarak yargılanmasına karar  
verilmiştir.  
İlk kez 10 Şubat 1999 tarihinde bir DGM duruşmasına katılan başvuran, kendisine  
yöneltilen tüm suçlamaları reddederek serbest bırakılma talebinde bulunmuştur.  
2
Başvuran bütün dava boyunca serbest bırakılma talebini yinelemiştir (10 Şubat, 3  
Mayıs, 23 Haziran, 25 Ağustos ve 22 Kasım 1999 tarihinde, 21 Şubat ve 1 Kasım 2000  
tarihinde, 12 Şubat, 16 ve 21 Mayıs, 2 Kasım ve 21 Aralık 2001 tarihinde, 6 Şubat ve 6 Mart  
2002 tarihinde). DGM, bu talepleri, ‘iddia edilen suçun cinsi’, ‘delil durumu’, ‘tutuklanma  
tarihi’, ‘kaçma riski’ yönlerinden inceleyerek reddetmiştir. İlgilinin bu kararlara yönelik  
itirazları da aynı şekilde reddedilmiştir.  
Başvuranın temsilcisi, 1 Ocak 2000 tarihindeki duruşma esnasında, müvekkilinin  
dosyasında karakolda zorla alınan ifadesinden başka hiçbir delilin bulunmadığını anımsatarak  
müvekkilinin serbest bırakılma talebini yinelemiştir.  
6 Mayıs 2002 tarihinde başvuran serbest bırakılmıştır.  
10 Şubat 1999 ve 6 Mayıs 2002 tarihleri arasında gerçekleşen duruşmaların dava  
özetlerinden, esasa ilişkin hiçbir inceleme yapılmadığı, mahkemenin yalnızca adresleri teyid  
ederek, diğer suç ortakları ve aleyhte tanıklara duruşma celplerini tebliğ ettiği anlaşılmıştır.  
Başvuran, 1 Kasım 2000 tarihli duruşmaya katılmayı celp gelmesine rağmen  
reddetmiştir. Buna karşın avukatı duruşmaya katılmıştır.  
DGM, 13 Kasım 2002 tarihli duruşmada, başvuranın avukatının mesleki gerekçelerle  
duruşmanın ertelenmesi talebini kabul etmiştir. Mahkeme başvuranın tutuklanmasından sonra  
yaklaşık toplam yetmiş duruşma yapmıştır.  
Dava ulusal mahkemeler önünde halen görülmektedir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
AİHM, tarafların sunduğu argümanların tümü ışığında başvurunun esastan incelemeyi  
gerektiren olaylara ve hukuka ilişkin sorular gündeme getirdiği kanaatindedir. Sonuç olarak,  
AİHS’nin 35§3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ilan edilemez.Başka  
hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.  
II. AİHS’ NİN 5§3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, tutuklu yargılanma süresinin uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.  
Başvurana göre, AİHS’nin 5§3. maddesi ihlal edilmiştir.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Başvuranın tutukluluk halinin, atılı suçların  
cinsi, sayısı ve niteliği, davalı sayısı ve muhtemel cezaların ağırlığı gözönüne alındığında  
gerekli olduğunu ifade etmiştir. Bu önlemin her türlü kaçma girişimini, suçun tekrar  
işlenmesini veya delillerin yok edilmesini önlemeye matuf olduğunu belirtmiştir.  
Ayrıca hükümet, davanın ele alınmasında yetkili makamların gerekli tüm özeni  
gösterdiğini belirtmiştir. Bazı duruşmalara katılmayarak ve tanık olarak dinlenmesini talep  
3
ettiği bir kişi hakkında yanlış kimlik bilgileri vererek başvuran dava sürecinin uzamasına  
katkıda bulunmuştur.  
Başvurana göre, tutukluluk halinin devamına karar verirken ‘atılı suçun türü’,  
‘mevcut delil durumu’, ’tutuklanma tarihi’, ‘kaçma tehlikesi’, gibi hiçbir ayrıntı içermeyen  
ifadelere herhangi bir açıklık getirmeden yaslanan DGM, tutukluluk halini aşırı bir biçimde  
uzatmıştır.  
AİHM, başvuranın 23 Ekim 1998’de başlayan tutukluluk halinin 6 Mayıs 2002’de  
şartlı olarak tahliye edilmesiyle sona erdiğini tespit etmiştir. Şartlı tahliye yaklaşık üç yıl altı  
ay sürmüştür.  
AİHM, belirli bir davada bir sanığın tutukluluk süresinin makul sınırları aşıp  
aşmadığına ilk olarak ulusal mercilerin dikkat etmesinin uygun düşeceğini belirtmektedir.Bu  
amaçla ulusal mahkemeler, serbest bırakılma taleplerini reddederken, masumiyet karinesini  
gözönünde bulundurarak, kişisel özgürlük kuralının kısıtlanmasında gerçekten kamu  
yararınının bulunup bulunmadığını ortaya koyacak tüm koşulları incelemelidirler. AİHM,  
AİHS’nin 5§3. maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığına, sözü edilen kararlarda ifade  
bulan gerekçeler ve ilgilinin başvurularında belirttiği itiraz doğurmayan olgular temelinde  
karar vermelidir (28 Ekim 1998 tarihli Assenov ve diğerleri-Bulgaristan ve 26772/95 no’lu  
Labita-İtalya kararı)  
Bu bakımdan, tutuklanmış bir şahsın suç işlediği şüphesinde makul nedenlerle ısrar,  
tutukluluk halinin devamı için sine qua non koşuludur. Ancak belli bir zaman sonra yetersiz  
hale gelir. Bu takdirde AİHM, adli mercilerce kabul edilmiş diğer gerekçelerin özgürlük  
mahrumiyetini meşru kılmaya devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. AİHM, bu  
gerekçelerin ‘uygun’ ve ‘yeterli’ olduğu ortaya çıktıktan sonra ulusal mahkemelerin ‘davanın  
incelenmesine hususi bir özen’ gösterip göstermediğini araştırır.  
Bu davada, DGM’nin başvuran tarafından müteaddit defalar yinelenmiş serbest  
bırakılma taleplerini hemen her seferinde ‘atılı suçun türü’, ‘mevcut delil durumu’,  
‘tutuklanma tarihi’ ve ‘kaçma tehlikesi’ gibi birbirinin aynı, neredeyse basmakalıp ifadelere  
dayanarak her duruşmanın sonunda başvuranın tutukluluğunun devamına hükmettiği dava  
unsurlarından anlaşılmıştır.  
Bu bakımdan AİHM, ‘kaçma tehlikesi’ nin yalnızca öngörülen cezanın miktarı  
temelinde değerlendirilemeyeceğini; ancak aynı zamanda bu tehlikenin mevcudiyetini  
doğrulayacak ya da bu tehlikenin tutuklu yargılamayı haklı kılamayacak düzeyde olduğunu  
ortaya çıkaracak uygun ek unsurların tümü ışığında incelenmesi gerektiğini hatırlatır.  
Bu durumda AİHM, ulusal mahkemelerin sanıkların adaletten kaçma tehlikesinin  
varlığını hesaba katmış olabileceğini tasavvur etmektedir. Buna karşın ulusal yargıcın,  
zamanla kaçma tehlikesi azalması gerekirken (bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968  
tarihli karar) kişisel durumuna özgü koşulları gözönünde tutan hiçbir görüş belirtmeden  
başvuranı diğer suçortaklarından ayrı tutması ve onlardan sonra şartlı olarak salıvermesi esef  
vericidir. Bu şekilde, böylesine uzun bir tutuklu yargılama süresi boyunca ne bakımdan  
benzer tehlikelerin devam ettiğini belirtmeyi ihmal etmiştir (bkz. diğerleri arasında, Letellier-  
Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar ve 31 Temmuz tarihli Zannouti-Fransa kararı  
no:42211/98).  
4
‘Mevcut delil durumu’na gelince, AİHM, suça ilişkin ciddi emarelerin varlığı ya da  
bu konudaki şüphelerin devam etmesi biçiminde anlaşılabilir. Ancak AİHM, bu koşulların,  
genel olarak uygun amiller oluşturabilseler dahi yine de tek başlarına böylesine uzun bir  
tutuklu yargılama sürecini meşru kılamayacağını hatırlatmaktadır.  
Sonuç olarak geriye davanın seyrini incelemek kalmaktadır.  
Bu bakımdan AİHM, tutuklu bir sanığın davasının tetkikinde hakkı olan ‘hususi  
ivedilik’in hakimlerin görevlerini kendilerinden beklenen özenle ifa etmek için sarfettikleri  
çabalara zarar vermemesi gerktiğinin bilincindedir (bkz. Toth-Avusturya 12 Aralık 1991  
tarihli karar, no: 224, §77). Bu durumda AİHM, başvuranın davasının, söze konu olan  
suçların, suçortaklarının ve dinlenecek tanık sayısının fazlalığı sebebiyle belli bir karmaşıklık  
arz ettiğini müşahade etmektedir. Bununla beraber, başvuranın hiçbir gecikmeden sorumlu  
tutulamayacağı gözükmektedir. Başvuran,bazı duruşmalara katılmamakla suçlanmış olmasına  
karşın, başvuranın katılmamış olması DGM’nin davayı devam ettirmesine engel teşkil  
etmediği gibi, başvuran tüm dava süreci boyunca avukatı tarafından temsil edilmiştir.  
Ulusal mahkemelerin tutumuna gelince, AİHM, mahkemeleri makul sürenin  
gereklerine cevap verecek biçimde düzenleme zorunluluğunun devlete ait olduğunu  
hatırlatmaktadır. Oysa, AİHM, tartışmalı dava sürecine, hiçbir esastan tetkikin yapılmadığı  
ertelemelerin damgasını vurduğunu gözlemlemektedir. Bu durumda,genel bir değerlendirmeyi  
zorunlu kılan başvuranın tutukluluk süreci makul süreyi aşştır.  
Bu nedenle, AİHS’nin 5§3. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’ NİN 6§1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’ nin 6§1. maddesine atıfta bulunan başvuran, dava süresinin ‘makul süre’  
ilkesini ihlal ettiği iddiasında bulunmuştur.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
Değerlendirilmeyi gerektiren süreç, 23 Ekim 1998’de başvuranın tutuklanması ile  
başlamış ve başvuranın son mektubuna göre 15 Eylül 2005 tarihinde henüz sona ermemişti.  
Dolayısıyla, dava süreci yedi yıl on aydır ilk derece mahkemesi önünde devam etmektedir.  
AİHM, bir davanın süresinin makul olup olmadığı konusunda; dava koşullarına,  
AİHM’ nin daha öne verdiği kararlarda uyguladığı kriterlere ve özellikle de davanın  
karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumuna bakılarak değerlendirme yapılması  
gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz.diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa no:25444/94).  
AİHM, geçmişte de mevcut davada olduğu gibi bir çok davada ortaya çıkan buna  
benzer sorunları incelemiş ve AİHS’nin 6§1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir  
(adıgeçen Pélissier ve Sassi).  
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak  
hiçbir olgu ya da delil sunmadığı kanaatine varmıştır. Daha önce bu konuda verdiği kararları  
gözönüne alan AİHM, bu davada tartışmalı dava sürecinin süresinin aşırı olduğunu ve ‘makul  
süre’ ilkesine cevap vermediği kanaatindedir.  
5
Bu nedenle AİHS’ nin 6§1. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’ NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
A. Tazminat  
Başvuran, uğradığı maddi ve manevi zararlar için 15 000 Avro talep etmektedir.  
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
Dava koşullarını dikkate alan AİHM, başvurana tüm zararları için 3000 Avro  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 4200 Avro talep  
etmektedir.  
Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.  
AİHM’nin daha önceki kararlarına göre, bir başvurucuya masraf ve harcamaları ancak  
bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve miktarlarının makul olduğu ortaya  
konması nisbetinde geri ödenir. Mevcut davada AİHM, elinde bulunan unsurlar ve yukarıda  
anılan kriterler ışığında, başvurana, tüm masrafları için 1000 Avro ödenmesini; bu tutarın 715  
Avroluk kısmının ise mahkemece sağlanan adli yardım için kesilerek kendisine 285 Avro  
ödeme yapılmasını karara bağlamıştır.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE;  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’ nin 5§3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6  
edildiğine;  
§1. maddesi yönünden yapılan şikayetin ayrıca incelenmesine ihlal  
4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek her türlü  
vergiden muaf tutularak, Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 3000 Avro maddi ve  
manevi tazminat ve masraf ve harcamalar için de 285 Avro ödenmesine;  
6
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 19 Eylül 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
7