COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE  
(Başvurular 3921/02, 35003/02 ve 17261/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
23 Ocak 2007  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.  
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
USUL  
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi  
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Fahriye Çetinkaya ve Akın Çağlayan  
(“başvuranlar”) adlı iki Türk vatandaşı tarafından, sırasıyla 23 Ekim 2001, 13 Temmuz 2002  
ve 6 Mayıs 2003 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan üç başvurudan  
(3921/02, 35003/02, 17261/03) kaynaklanmaktadır.  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1978 ve 1980 doğumlu olup İstanbul’da yaşamaktadır.  
A. Başvuranların yakalanma ve gözaltına alınmalarına ilişkin olaylar  
29 Temmuz 2001 tarihinde başvuranlar, Ümraniye’de yapılan yasadışı bir eyleme  
katıldıkları şüphesiyle yakalanmış ve Ümraniye Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüşlerdir.  
Olay günü polis memurları tarafından düzenlenen ve başvuranlar tarafından imzalanan  
tutuklama raporlarına göre 15 kişilik bir grup yan sokaklara çöp tenekeleri ile engel kurarak  
ana caddeyi trafiğe kapatmış ve bir protesto gösterisi başlatmışlardır. Grup, meşaleler  
taşımakta ve PKK1 lehine sloganlar atmaktaydı. Polislerin yaklaşğını fark edince grup  
kaçmaya başlamıştır. Polis tarafından protestoculardan biri olduğu tespit edilen birinci  
başvuran olay yerinde yakalanmıştır. İkinci başvuran ise bir kovalamanın ardından  
yakalanmıştır. Polis, şahsı linç edilmekten korumuştur. Tutuklama raporunda ikinci  
başvuranın dudağından yaralandığı da belirtilmiştir.  
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde bir doktor tarafından yapılan muayenesini takiben  
29 Temmuz 2001 tarihli tıbbi rapor ikinci başvuranın üst dudağında tahriş ve göğsünün sağ  
tarafında 5-15 cm’lik hiperemi bulunduğunu belirtmiştir. Kalp-göğüs cerrahisi ve kulak-  
burun-boğaz uzmanlarına gösterilmesinin gerekli olduğu kaydedilmiştir.  
Daha sonra başvuranlar İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi’ne  
teslim edilmiştir. 31 Temmuz 2001 tarihinde Terörle Mücadele Dairesi’nin talebi üzerine  
İstanbul DGM Savcısı başvuranların gözaltı süresini 2 Ağustos 2001 tarihine kadar uzatmıştır.  
1 Ağustos 2001 tarihinde savcı başvuranların gözaltı süresini üç gün daha uzatmıştır.  
3 ve 4 Ağustos 2001 tarihlerinde Adli Tıp Kurumu’nda yapılan muayenelerinde  
başvuranların vücudunda darp izine rastlanmamıştır.  
Başvuranlar 4 Ağustos 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmış ve  
haklarındaki tüm suçlamaları reddetmişlerdir. Ne yazılı olduğunu okumadıkları polis  
ifadelerini imzalamaya zorlandıklarını savunmuşlardır. Sonrasında başvuranlar İstanbul  
DGM’deki bir yargıç karşısına çıkarılmıştır. Birinci başvuran, vücudunda iz bulunmamasına  
rağmen, polis nezaretinde işkenceye uğradığını öne sürmüştür. İkinci başvuran polis  
memurlarının kendisini dövdüğünü, saçlarını çektiğini ve aşağıladığını belirtmiştir. Ne var ki  
1 Kürdistan İşçi Partisi  
1
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
3 ve 4 Ağustos 2001 tarihli muayene raporu sonuçlarını teyit etmiştir. Mahkeme tutukluluk  
halinin devamı talimatını vermiştir.  
6 Ağustos 2001 tarihinde Adli Tıp Kurumu’ndan başka bir doktor ikinci başvuranla  
ilgili raporunda, 29 Temmuz 2001 tarihli rapor ışığında, ancak başvuranın göğüs ve kulak-  
burun-boğaz uzmanları tarafından muayenesinin ardından nihai bir rapor hazırlayabileceğini  
belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı başvuranın tıbbi kontrol için bir hastaneye nakledilmesi  
talimatını vermiş, Sağlamcılar Devlet Hastanesi kulak-burun-boğaz kliniğinin 8 Ağustos 2001  
tarihli raporunda başvuranın sağlık durumunun iyi olduğu kaydedilmiştir.  
B. Başvuranlar hakkında yapılan cezai işlemler  
7 Ağustos 2001 tarihinde İstanbul DGM Savcısı başvuranları, TCK’nın 169. maddesi  
uyarınca PKK’ya yardım ve yataklık etmekle suçlayan bir iddianame sunmuştur.  
İstanbul DGM’deki ilk duruşma 1 Kasım 2001 tarihinde yapılmıştır. Mahkeme  
görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Ümraniye Asliye Ceza Mahkemesi’ne  
sevketmiştir. Ayrıca başvuranların adreslerinin sabit olması nedeniyle tutuksuz yargılanmaları  
talimatını vermiştir.  
16 Şubat 2004 tarihinde Ümraniye Asliye Ceza Mahkemesi başvuranları delil  
yetersizliğinden serbest bırakmıştır.  
C. Polis memurları hakkında yapılan soruşturma  
22 Ağustos 2001 tarihinde başvuranların avukatı iki ayrı dilekçe ile Fatih Savcılığı’na  
başvurarak başvuranların yakalanma ve polis nezareti sırasında tabi tutuldukları kötü  
muameleden şikâyetçi olmuştur. Birinci başvuranın polis nezaretinde dövüldüğünü,  
küfredildiğini ve tecavüzle tehdit edildiğini öne sürmüştür. İkinci başvuranla ilgili dilekçede  
ise avukat, başvuran halk tarafından linç edilmek istenirken polisin özellikle pasif kaldığını  
savunmuştur. Ayrıca başvuranın gözlerinin bağlandığı, hakarete uğradığı ve dövüldüğü  
yönünde şikâyette bulunmuştur. Başvuranın testisleri sıkılmış ve boğulma korkusu yaratmak  
için burun ve ağzı örtülmüştür. Emniyet Müdürlüğü’nün katlarını temizlemeye zorlanmıştır.  
Ek olarak avukat, her iki başvuranın doktorların kendilerini tam olarak muayene  
etmemesinden ve polis memurları muayenede hazır bulunduğu için yaralarını  
söyleyememekten şikâyetçi olduğunu kaydetmiştir.  
Fatih Cumhuriyet Savcısı başvuranlara kötü muamele ettikleri iddia edilen dört polis  
memuru hakkında soruşturma başlatmıştır. 5 Mart 2002 tarihinde Savcı, ikinci başvuranın 29  
Temmuz 2001 tarihli tıbbi raporunda belirtilen yaralanmasına polis tarafından kurtarılıp  
yakalanmasından önce onu linç etmeye çalışan insanların neden olduğuna hükmederek  
takipsizlik kararı vermiştir. Ayrıca başvuranın iddialarını destekleyen delil bulunmadığını  
tespit etmiştir. İkinci başvuran 25 Mart 2002 tarihinde takipsizlik kararına itiraz etmiştir. 6  
Mayıs 2002 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddetmiştir.  
9 Ağustos 2002 tarihinde Cumhuriyet Savcısı delil yetersizliği sebebiyle ilk başvurana  
kötü muamele ettiği iddia edilen polis memurları hakkında takipsizlik kararı vermiştir.  
Başvuran 3 Eylül 2002 tarihinde karara itiraz etmiştir. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi itirazı  
17 Aralık 2002 tarihinde reddetmiştir.  
2
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
HUKUK  
Başvuranlar, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olarak, gözaltı sırasında çeşitli kötü  
muamelelere maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir. İkinci başvuran aynı zamanda yakalanması  
sırasındaki kötü muameleden şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 13. maddesine atıfla kötü  
muamele iddialarıyla ilgili etkili soruşturma yapılmadığını savunmuşlardır. Ayrıca AİHS’nin  
5 §§ 3, 4 ve 5. maddelerine atfen gözaltı sürelerinin uzunluğu ve gözaltına alınmalarının  
kanuna uygunluğuna itiraz edememeleri ve bu bağlamda ulusal mahkemelerden tazminat  
talep edememelerinden şikâyetçi olmuşlardır.  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK  
A. AİHS’nin 3. maddesi  
Başvuranlar, AİHS’nin aşağıda verilen 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye tabi  
tutulduklarını savunmuştur.  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
Her ikisi de iddialarını destekleyen herhangi bir tıbbi rapor sunmaksızın; birinci  
başvuran İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi’ndeki gözaltı sırasında  
dövülğünü ve tecavüzle tehdit edildiğini savunmuş, ikinci başvuran ise gözlerinin  
bağlanmış, dövülmüş, saçları çekilmiş, hakarete uğramış, testisleri sıkılmış ve boğulma  
korkusu yaratmak için ağız ve burnunun kapatılmış olmasından şikâyetçi olmuştur. Emniyet  
Müdürğü’nün katlarını temizlemeye zorlanmış olmaktan şikâyetçi olmuştur. Ek olarak  
ikinci başvuran yakalanması sırasında hakkındaki suçlamaları duyan üçüncü şahısların  
kendisini linç etme girişiminde bulunduğunu iddia etmiştir. Tutuklama raporu ve 29 Temmuz  
2001 tarihli sağlık raporu son iddiayı teyit etmiş, dudağında kanama ve göğsünde bir miktar  
hiperemi oluştuğunu tespit etmiştir. Ancak başvuran ayrıca polisin kendisini linç girişiminden  
koruyamadığını iddia etmiştir.  
Hükümet, birinci başvurana ilişkin tüm sağlık raporlarının vücudunda darp izi  
bulunmadığını belirttiğini savunmuştur. Bununla birlikte ikinci başvurana ilişkin 29 Temmuz  
2001 tarihli rapor üst dudağında tahriş ve göğsünde hiperemi olduğunu belirtse de Hükümet  
bunun, muamelenin AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmesi seviyesine ulaşğını göstermek  
için yeterli delil olmadığını savunmuştur.  
Mahkeme, 3. maddenin demokratik toplumların en temel değerlerini güvence altına  
aldığını hatırlatarak sözkonusu maddenin ihlali iddiasında delilleri değerlendirirken “makul  
şüphenin ötesinde” kanıt standardını benimsemiş olduğunu anımsar (Avşar – Türkiye,  
25657/94). Ancak bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun neticeler veya  
reddedilmemiş benzer maddi karinelerin birarada yer almasından kaynaklanabilir (İrlanda –  
İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25).  
Mahkeme, görevinin yan niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında  
kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede dikkatli  
olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr – İngiltere, 28883/95). Bununla birlikte  
somut davada olduğu gibi iddiaların AİHS’nin 3. maddesine dayandığı durumlarda Mahkeme  
3
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
özellikle ayrıntılı bir inceleme yapmalıdır (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan  
sonra Ribitsch – Avusturya, A Serisi, no. 336 ve Avşar, yukarıda anılan).  
Mahkeme, somut davada yakalandıkları ve polis nezaretinde tutuldukları sürede  
başvuranların 3. maddenin yasakladığı muamelelere uğramış olup olmadığı hakkında şüpheye  
neden olan bir takım ögelerin bulunduğunu kaydeder.  
Mahkeme, ilk olarak başvuranların ulusal mercilere arzettikleri kötü muamele  
iddialarının tutarsız olduğunu belirtir. Başvuranların Cumhuriyet Savcısı ve Hakim huzurunda  
verdikleri ifadeler 22 Ağustos 2001 tarihli dilekçelerinde belirtilen ve avukatları tarafından  
tanzim edilen iddialarından farklıydı. Mahkeme dilekçelerin başvuranların önceki ifadelerinde  
adli makamların dikkatine sunulmayan birçok ilave şikayeti dile getirdiğini gözlemler.  
İkinci olarak; ikinci başvuranla ilgili 29 Temmuz 2001 tarihli rapor haricinde hiçbir  
tıbbi muayene başvuranların vücudunda kötü muamele izleri bulunduğunu göstermemiştir.  
Mahkeme, sözkonusu raporlarda detayların bulunmayışından haberdardır. Yine de dava  
dosyasında bu rapor bulgularını tartışmaya açabilecek veya başvuranların iddialarını  
destekleyecek delil bulunmadığını kaydeder (Sevgin ve İnce – Türkiye, no. 46262/99).  
Üçüncü olarak Mahkeme, 29 Temmuz 2001 tarihli tıbbi raporun ikinci başvuranın üst  
dudağında tahriş ve göğsünde hiperemi olduğunu belirttiğini gözlemler. Bu yaralanmalara  
başvuranın yakalanması sırasında onu linç etmeye çalışan üçüncü şahısların neden olduğu  
konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. O halde somut davadaki soru, polisin  
ikinci başvuranı üçüncü şahısların saldırılarından Devlet’in AİHS’nin 3. maddesinde belirtilen  
pozitif yükümlülüklerinin ihlaline neden olacak derecede koruyamamış olup olmadığıdır.  
Mahkeme, üçüncü şahıslar tarafından saldırıya uğradığında başvuranın iddia ettiği gibi polis  
pasif kalsaydı başvuranın fiziki durumunun nasıl olacağı üzerine tahmin yürütmek arzusunda  
değildir. Ancak dava dosyasında olayları başvuranca aktarıldığı şekliyle doğrulayan delil  
bulunmadığını belirtir.  
Sonuç olarak elindeki deliller Mahkemeyi makul şüphelerin ötesinde başvuranların kötü  
muameleye maruz bırakıldığı ve polisin ikinci başvuranı linç edilme tehlikesinden  
koruyamadığı sonucuna götürmemektedir.  
Mahkeme, sözkonusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve AİHS’nin 35 §§  
3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini kaydeder.  
B. AİHS’nin 13. maddesi  
Başvuranlar kötü muamele iddialarına ilişkin iç hukukta etkili çareler bulunmamasından  
şikâyetçi olmuştur.  
Hükümet başvuranların görüşünü reddetmiştir.  
Mahkeme AİHS’nin 13. maddesinin şikâyet ne kadar esasa ait olmasa da bireylerin  
sahip olabileceği Sözleşme mağduriyetleri için iç hukuk yolu bulunmasını gerektirdiği  
şeklinde kesin olarak yorumlanamayacağını hatırlatır. Mağduriyet Sözleşme şartlarına göre  
savunulabilir olmalıdır (bkz. özellikle Boyle ve Rice – İngiltere, A Serisi no. 131). Yukarıdaki  
tespitler ışığında Mahkeme başvuranların 3. maddedeki haklarına ilişkin ihlale dair, 13.  
madde bağlamında çare gerektirecek savunulabilir bir iddiaları bulunmadığı kanaatindedir.  
4
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça dayanaktan  
yoksundur ve 35 § 4 maddesi uyarınca reddi gerekir.  
C. Başvuranların şikâyetlerinin kalan kısmı  
Mahkeme başvuranların şikâyetlerinin kalan kısmının AİHS’nin 35 § 3. maddesinin  
anlamı bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca bunlar başka  
hiçbir gerekçeye dayanarak kabuledilmez değildir. O halde kabuledilebilir olarak ilan  
edilmelidir.  
II. ESASLAR  
Başvuranlar AİHS’nin 5 §§ 3, 4 ve 5. maddelerine atıfla gözaltında kaldıkları sürenin  
haddinden fazla uzun olması ve tutuksuz yargılanma taleplerinin mahkemece ciddi olarak  
dikkate alınmamasından şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca gözaltı süresince çalışmalarına engel  
olunduğunu ve sonuç olarak mali zarara uğradıklarını savunmuşlardır. AİHS’nin 5.  
maddesinin ilgili kısmı aşağıdadır:  
“3. Bu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan  
herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır;  
kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı  
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.  
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük  
kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi  
halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.  
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru  
olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.”  
A. AİHS’nin 5 § 3. maddesi  
Hükümet başvuranın gözaltı süresinin olay anında yürürlükte olan ulusal kanunlara  
uygun olduğunu savunmuştur.  
Mahkeme, halihazırda birkaç olayda terör suçlarının soruşturulmasının yetkilileri  
şüphesiz özel problemlerle karşı karşıya getirdiğini kabul etmiştir (bkz. Brogan vd. –  
İngiltere, A Serisi no. 300-A). Ne var ki bu, bir terör suçu bulunduğunu değerlendirdiklerinde  
yetkililerin ulusal mahkemelerin etkili denetiminden ve dolayısıyla AİHS’nin denetim  
kurumlarından bağımsız olarak şüphelileri yakalama ve gözaltında tutmakta 5. maddeye göre  
kayıtsız şartsız yetkiye sahip olduğu anlamına gelmemektedir (bkz. diğerleri yanında Murray,  
yukarıda anılan).  
Mahkeme başvuranların polis nezaretinde kaldıkları sürenin altı gün olduğunu dikkate  
alır. Brogan ve Diğerleri davasında adli denetimden uzak dört gün altı saatlik polis  
nezaretinin aslında bir bütün olarak toplumu terörden korumayı amaçlamasına rağmen  
AİHS’nin 5 § 3. maddesinde belirtilen katı sınırlamaları aşş olduğunu hatırlatır (Brogan ve  
Diğerleri, yukarıda anılan).  
5
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
Başvuranların suçlandığı eylemlerin terörist bir tehditle bağlantılı olduğu  
şünüldüğünde bile Mahkeme, adli müdahale olmaksızın onları altı gün alıkoymanın  
zorunlu olduğunu kabul edemez.  
Bu nedenle AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
B. AİHS’nin 5 § 4. maddesi  
Hükümet, olay zamanında yürürlükte olan 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri  
Kanununun 16. maddesinin; bu mahkemelerin görev alanına giren suçlarda yakalanan veya  
tutuklanan şahsın en geç kırk sekiz saat içinde hakim önüne çıkarılması gerektiğini,  
olağanüstü hal bölgelerinde toplu olarak işlenen suçlarda bu sürenin on beş gün olduğunu  
belirttiğini savunmuştur. Başvuranların gözaltında bulundurulmalarının hukuka uygunluğuna  
itiraz etmek için etkili bir hukuk yoluna sahip olduklarını ifade etmişlerdir. Ancak sözkonusu  
hukuk yolunun yasal dayanağını belirtmemişlerdir.  
Mahkeme, Sakık ve Diğerleri – Türkiye (Raporlar 1997-VII) kararında olay zamanında  
başvuranların gözaltında bulundurulmalarının hukuka uygunluğuna Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nde itiraz edebilecekleri etkili bir hukuk yolu bulunduğu konusunda ikna  
olmamış olduğunu anımsar. Somut davada sözkonusu karardan sapmak için sebep  
görmemektedir (bkz. Dalkılıç – Türkiye, no. 25756/94). Başvuranların hakim önüne  
çıkarılmadan önceki altı günlük gözaltı süresine gelince; olay zamanında ilgili iç hukuka göre  
yasal olmakla birlikte 5 § 4 maddesindeki “kısa bir süre içinde” kavramına ters düşmektedir  
(bkz. Sakık ve Diğerleri, yukarıda anılan).  
Sonuç olarak Mahkeme AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiği tespit etmiştir.  
C. AİHS’nin 5 § 5. maddesi  
Hükümet Anayasa’nın 19. maddesine göre özgürlüğü kısıtlanmış şahsın dava hakkında  
ivedilikle karar verecek ve derhal salıverilme talimatı verecek adli makamlar nezdinde  
kovuşturma başlatma hakkına sahip olduğunu ileri sürmüştür. Hukuka aykırı alıkoyma  
durumunda 466 sayılı Kanun uyarınca hukuka aykırı olarak yakalanan veya gözaltına alınan  
şahısların taleplerini birinci derece mahkemesinin nihai kararını takip eden üç ay içinde  
sunmaları halinde tazminat kazanabileceklerini savunmuşlardır.  
Mahkeme 466 sayılı Kanun bağlamında tazminat davasının ancak özgürlüğün kanunsuz  
olarak kısıtlanması sonucunda uğranan zararlar için açılabileceğini belirtir. Başvuranın polis  
nezaretinde tutulmasının iç hukuka uygun olduğunu gözlemler. Bu nedenle başvuranların 466  
sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat almaya hakları bulunmuyordu (bkz. Sakık ve  
Diğerleri, yukarıda anılan).  
Bu nedenle Mahkeme AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
6
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
A. Tazminat  
Başvuranlar kişi başı 10,000 Euro manevi tazminat talep etmişlerdir. Ayrıca maddi  
tazminat olarak kişi başı 2,000 Euro talep etmişlerdir.  
Hükümet başvuranların taleplerine itiraz etmiştir.  
Mahkeme tespit edilen ihlal ve talep edilen maddi tazminat arasında herhangi bir  
nedensel bağ kurmamaktadır; bu nedenle sözkonusu talebi reddeder. Ancak başvuranların  
uygulamanın kanuna uygunluğuna itiraz etme fırsatı bulamadan altı gün alıkonulmalarından  
doğan, sıkıntı gibi, sadece ihlalin tespitiyle yeterince tazmin edilemeyecek manevi zararlara  
uğramış olduğunu kabul eder. İçtihadını göz önünde bulundurarak ve eşitlik temelinde bir  
değerlendirme ile Mahkeme her bir başvurana 1,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar  
vermiştir.  
B. Mahkeme masrafları  
Başvuranlar ayrıca yerel makamlar ve AİHM’deki masraflar için toplam 6,000 Euro  
talep etmiştir.  
Hükümet başvuranların bu başlık altındaki taleplerinin temelsiz olduğunu savunmuştur.  
AİHM’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için  
yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.  
Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM,  
başvuranlara ortak olarak toplam 1,500 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uygulağı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvuranların polis nezaretinde bulunduruldukları süreyle ilgili ve gözaltına alınmalarının  
hukuka uygunluğuna itiraz edip 5. maddenin ihlal edildiği iddiasıyla tazminat elde  
edilmesi için yol bulunmayışına ilişkin şikâyetlerinin kabuledilebilir, başvurunun kalan  
kısmının ise kabuledilmez olduğuna;  
2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk  
Lirası’na çevrilerek:  
7
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI  
(i) her bir başvuran için 1,000 Euro (bin Euro) manevi tazminat,  
(ii) mahkeme masrafları için ortak olarak 1,500 Euro (bin beş yüz Euro),  
(iii) bu miktarlar üzerine uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan  
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 23 Ocak  
2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
J.-P. COSTA  
Zabıt Kâtibi  
Başkan  
8