CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÇOBANOĞLU VE BUDAK- TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:45977/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
30 Ocak 2007  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 45977/99 başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı olan Lokman Çobanoğlu ve Ferhat Budak’ın (başvuranlar), Avrupa İnsan  
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 4 Ocak 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  
Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuranlar, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından S. Çınar tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Başvuranlar, 1977 doğumlu olup Hakkari’de ikamet etmektedirler.  
Budak 22 Mart 1994 tarihinde, Çobanoğlu ise 24 Mart 1994 tarihinde yakalanmıştır.  
Yasaşı örgütü PKK üyelerine yardım ve yataklık ettiklerinden şüphe edilen başvuranlar  
gözaltına alınmıştır. Belirtilmeyen bir tarihte başvuranlar itirafta bulunmuşlar ve 1993 yılında  
üç ay boyunca yasadışı örgüt olan PKK bünyesinde eğitim aldıklarını, bu örgüt adına  
propaganda faaliyetlerine katıldıklarını ve 15 Ağustos 1993 yılında Yüksekova’da kamu  
binalarına silahlı baskın yaptıklarını anlattıkları ifadeler imzalamışlardır.  
1 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet  
Savcısı tarafından ifadeleri alınan başvuranlar Yüksekova Sulh Ceza Mahkemesi’ne  
sevkedilmiştir. Duruşma tutanaklarına göre başvuranlar kendilerine isnat edilen suçlamaları  
kabul etmiş, Savcılığa ve polise verdikleri ifadelerin içeriği ile doğruluğunu beyan etmişlerdir.  
Sulh Ceza Hakimi başvuranların tutuklu yargılanmasına karar vermiş ve başvuranlar Siirt  
Cezaevi’ne konulmuştur.  
Başvuranlar, Yüksekova Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak tutuklu yargılama  
kararlarına itiraz etmişlerdir.  
Ferhat Budak, 3 Nisan 1994 tarihli yazısında suçlamaları reddetmiş, daha önce verdiği  
ifadeleri işkence altında verdiğini belirterek reddetmiştir. Aynı ifadeleri Sulh Ceza  
Mahkemesi hakimi önünde tekrarlaması için tehdit edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye  
talebinde bulunmuş ve hakimlerden öğrenci olduğu lise idaresinden hakkında bilgi almalarını  
talep etmiştir. Başvuran tarafından yapılan itiraz aynı gün verilen bir kararla reddedilmiştir.  
Lokman Çobanoğlu tarafından 5 Nisan tarihinde yapılan itiraz da aynı şekilde  
reddedilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, isnat edilen suçun cinsi ve delillerin mevcut  
durumunun başvuranın tutukluluğunun devamını gerektirdiğinden başvuranın talebini  
reddetmiştir. Başvuran tahliye talebine gerekçe olarak, işkence altında ifade verdiğini ve  
yeninden kötü muameleye maruz kalacağı korkusu nedeniyle Sulh Ceza Hakimi önünde ifade  
veremediğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye talebinin reddedilmesi halinde şimdiye kadar  
başarıyla sürdürdüğü eğitiminin olumsuz yönde etkileneceğini belirtmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, 15 Nisan 1994 tarihli iki iddianameyle aralarında başvuranların  
da bulunduğu sekiz kişi hakkında DGM önünde suç duyurusunda bulunmuştur. Cumhuriyet  
Savcısı sekiz kişiyi, PKK üyesi olmak, 15 Ağustos 1993 tarihinde kamu binalarına silahlı  
2
baskın yapmakla itham etmiştir. Bu baskın sırasında bir polis ve bir asker yaralanmış ve çok  
sayıda bina hasar görmüştür. Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125.  
maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca  
cezalandırılmalarını talep etmiştir. Başvuranlara isnat edilen suçlar olayların meydana geldiği  
dönemde ölüm cezası ile cezalandırılmaktaydı.  
20 Nisan 1994 tarihinde DGM önünde duruşmalar başlamış ve bu duruşmalarda  
başvuranlar hazır bulunmamıştır.  
Başvuranların avukatı 9 Mayıs 1994 tarihli bir yazıyla, üç tanığın yeminli ifadelerini  
DGM’ye sunmuştur. Tanıklar, Ferhat Budak’ın liseye devam eden bir öğrenci olduğunu ve  
boş zamanlarında bir muhasebecinin yanında çalışğını ifade etmişlerdir.  
1 Haziran 1994 tarihli duruşmada, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nden bilgi ve  
belgeler talep edilmiştir. Bu bilgi ve belgeler 16 Eylül tarihinde DGM’ye ulaşştır.  
Ferhat Budak 19 Temmuz 1994 tarihinde duruşmaya çıkmıştır. Dosyada yer alan  
çeşitli kanıtlara itiraz eden başvuranın avukatı, bunların müvekkilinin tutuklu  
bulundurulmasını haklı kılmadığını belirtmiş ve tahliye talebinde bulunmuştur. Tutukluluk  
nedenlerinin devam ettiği gerekçesiyle başvuranın avukatının bu talebi reddedilmiştir.  
Başvuranlardan ikisinin de hazır bulunduğu 16 Eylül 1994 tarihli duruşmada,  
başvuranların avukatları şartlı salıverilmelerini talep etmiştir. Başvuranların avukatı, aleyhteki  
kanıtların polis merkezinde işkence ile alınan itirafları desteklemediğinin altını çizmiştir.  
Duruşma sonunda esasa bakan hakimler, “sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya  
içeriğini” dikkate alarak bu talebi reddetmiştir.  
4 Ekim, 1 Kasım, 13 Aralık ve 31 Ocak 1995 tarihlerinde başvuranların avukatları  
tarafından yapılan tahliye talepleri de, “sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriği”  
dikkate alınarak reddedilmiştir. Başvuranlar taleplerini destekleyebilmek amacıyla, lehte  
tanıkların dinlenmesini istemiş ve liseye devam ettiklerini gösterir bil belge sunmuşlardır.  
Lokman Çobanoğlu, isnat edilen olayların meydana geldiği dönemde tedavi gördüğüne dair  
bir hastane raporu sunmuştur. Başvuranlar yaşlarının küçük olduğunu ve soruşturma sırasında  
avukat yardımından faydalanamadıkları hususunu dile getirmişlerdir.  
Duruşmalar 14 Mart 1995 tarihinde tekrar başlamıştır. Başvuranlar, 3419 sayılı  
Pişmanlık Yasası’ndan faydalanma talebinde bulunmuştur. Hakimler, bu yasanın başvuranlara  
uygulanabilir olup olmadığı hususunda İçişleri Bakanlığı’ndan görüş istemeye karar vermiş,  
“isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğini” gözönünde bulundurarak başvuranların tahliye  
talebini reddetmiştir. Hakimler ayrıca, başvuranların yetkili makamlarla işbirliği  
yapmağının ve terör örgütü hakkında hiçbir bilgi vermediklerinin altını çizmiştir.  
DGM, 25 Nisan 1995 tarihli duruşmada İçişleri Bakanlığı’nın 3419 sayılı Kanun’un  
uygulanması taraftarı olmadığı hususunu başvuranlar bildirmiştir. Başvuranların avukatı,  
DGM’nin Bakanlığın görüşüne bağlı olmadığını belirterek, dava dosyasındaki eksiklikleri  
tekrar gündeme getirmiş ve somut delillerin olmaması nedeniyle müvekkillerinin serbest  
bırakılması gerektiğini ileri sürmüştür. “Sanıklara isnat edilen suçun cinsi, dosya içeriği ve  
başvuranların tutukluluk tarihleri” dikkate alınarak bu talep reddedilmiştir.  
3
20 Haziran, 25 Temmuz, 26 Eylül, 7 Kasım ve 12 Aralık 1995 ve 6 Şubat, 2 Nisan, 21  
Mayıs ve 18 Haziran 1996 tarihlerinde yapılan duruşmalar sırasında da tahliye talepleri  
reddedilmiştir. Esasa bakan hakimler sürekli olarak dile getirilen bu tahliye taleplerini  
reddetmek için, bazen “isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğine” bazen de “dosya içeriğine  
ve sanıkların tutukluluk sürelerine” atıfta bulunmuşlardır.  
Başvuranın avukatları, 26 Eylül 1995 tarihli duruşmada DGM’den aynı suçtan başka  
kişilerin yakalanıp yakalanmadığı hususunda bilgi alınmasını talep etmiştir. DGM bu konu  
üzerinde araştırma yapmaya karar vermiştir. Bu konu ile ilgili bilgi ve belgeler 7 Kasım 1995  
tarihinde mahkemeye ulaşştır.  
DGM, 15 Ağustos 1996 tarihli duruşmada başka bir dava ile bu davanın  
birleştirilmesine karar vermiştir. Yalnızca bir tanık, birleştirilen dava çerçevesinde 25 Şubat  
1997 tarihli istinabe komisyonu tarafından dinlenmiştir. Tanık ifadesi 8 Nisan 1997 tarihinde  
dosyaya eklenmiştir.  
Avukatlar, 19 Kasım 1996 tarihli duruşmada, hakimlerin dikkatini soruşturma  
sırasında başvuranlar tarafından imzalanan ifadelerden yola çıkılarak soruşturulan sanıklardan  
bazılarının beraat ettikleri hususuna çekmiştir ve tehdit altında verilen bu ifadelerin hiçbir  
şekilde kanıt olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.  
Başvuranlar 15 Temmuz 1997 tarihli duruşmada, üç yıldır tutuklu olarak  
yargılandıklarını ve eğitimlerine ara vermek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Lokman  
Çobanoğlu, rahatsız olduğunu ve hastaneye kaldırıldığını ifade etmiştir.  
16 Eylül 1994 tarihinde DGM tarafından sanıklardan birinin yaşının tespit edilmesi  
amacıyla talep edilen bilirkişi incelemesine ilişkin rapor 23 Şubat 1999 tarihinde mahkemeye  
ulaşştır. Bu zaman zarfında, inceleme sonuçlarının beklenildiği hususu bütün duruşma  
tutanaklarında gerekçe olarak yer almıştır.  
Duruşma ertelemeleri de “DGM’nin oluşumda değişiklik yapılması” ve “İçişleri  
Bakanğı’nın görüşünün beklenilmesi” ile gerekçelendirilmiştir. Yalnızca 28 Eylül 1999  
tarihli duruşma, başvuranların avukatlarından birisinin duruşmada hazır olmaması ile  
ertelenmiştir.  
DGM 43. duruşma sonunda, 21 Aralık 1999 tarihli bir kararla başvuranların isnat  
edilen suçları işlediklerine karar vermiştir. DGM başvuranları önce TCK’nın Devlet’in  
hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik ağır  
suçlara ilişkin 125. maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkum etmiştir. Olayların meydana  
geldiği dönemde başvuranların yaşlarının küçük olması ve duruşmalardaki iyi tutumları  
sebebiyle on altı yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına ve tutuklu yargılama  
süresinin bu süreden düşürülmesine karar vermiştir.  
DGM, karar gerekçelerinde soruşturma sırasında başvuranlar tarafından imzalanan  
ifadelere dayanmıştır.  
Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.  
Yargıtay, 17 Ekim 2000 tarihli nihai kararla ilk derece mahkemesi kararını onamıştır.  
4
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesi nedeniyle mağdur olduklarını iddia  
etmekte ve AİHS’nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile öngörülmesine rağmen  
başvuranların, her duruşma sonunda verilen tutuklu yargılamanın devamına ilişkin kararlara  
itiraz etmediklerini belirtmektedir. Hükümet bu başvuru yolunun, AİHS’nin 35. maddesinin  
gerekliliklerinin yerine getirilmesinde kullanılabilecek etkili bir başvuru teşkil ettiğini ifade  
etmektedir. Kanıt olarak ise başvuranlarla birlikte yargılanan bir sanığın, DGM hakimlerinin  
görüşlerinin değişmesi ile serbest bırakıldığını belirtmektedir. Hükümet örnek olması  
bakımından, sağlık durumu ya da memur statüsü ile gerekçelendirilen tahliye kararı  
nüshalarını sunmaktadır.  
Başvuranlar öncelikle, tutuklu yargılama kararına karşı itirazda bulunduklarını  
hatırlatmaktadır. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin haklarında talep edilen cezanın süresine  
dayanarak tutukluluk süresinin devamına karar verdiklerini ve verilen ölüm cezasının önemi  
nedeniyle tahliye olma gibi bir şansları bulunmadığını ileri sürmektedirler.  
AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, genel kabul görmüş uluslararası hukuk  
ilkeleri ile de kabul edildiği üzere ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra AİHM’ye  
başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kural, öncelikli olarak Savunmacı Devlet’e kendi  
kaynakları ve iç hukuk kuralları uyarınca dava konusu olayı çözüme kavuşturmasına imkan  
tanınması esasına dayanmaktadır. O halde bu uygulamanın amacı Devletlerin, aleyhlerinde  
ileri sürülen eksiklikleri giderebilmelerine imkan tanımaktır. Bununla birlikte, iç hukuk  
yollarının tüketilmesi kuralı ne mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilen bir kuraldır, bu  
kurala uyulup uyulmadığı incelenirken, her bir davadaki özel şartlara dikkat edilmesi esastır  
(Bkz. Van Oosterwijck-Belçika, 6 Kasım 1980 tarihli karar).  
AİHM bu nedenle bu maddenin, “aşırı formalite olmaksızın” ve “belli bir dereceye  
kadar esneklikle uygulanması” gerektiği görüşündedir (Bkz. Cardot-Fransa, 19 Mart 1991  
tarihli karar); ilgili kişinin AİHM önünde dile getirmeyi düşündüğü şikayetlerini “en azından  
özü itibariyle ve iç hukukla belirlenen zaman ve koşullara uygun olarak” ulusal mahkemeler  
önünde dile getirmesi yeterli olmaktadır (Bkz. Castells-İspanya, 23 Nisan 1992 tarihli karar,  
ve Akdivar ve diğerleri, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).  
Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların şikayet ettikleri konunun ulusal  
mahkemelerde görülen dava sırasında incelendiğini gözlemlemektedir. Esasında, dosyada yer  
alan unsurlardan, başvuranların DGM’de görülen kırk üç duruşma boyunca tahliye talebinde  
bulundukları ve bu taleplerinin reddedildiği anlaşılmaktadır.  
Aynı zamanda, sözkonusu duruşma süresince DGM başvuranların tutukluluk halinin  
devamını defalarca res’en incelemiştir. Böylece DGM, her duruşmada tutuklu yargılamanın  
gerekli olup olmadığı hususunda res’en görüş bildirebilmesi için ulusal yargıca yetki tanıyan  
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 112. maddesi ile kabul edilen ayrıcalıkları  
kullanştır.  
5
Bu nedenlerle AİHM, ulusal mahkemelerin aşırı uzun olduğu iddia edilen tutuklamayı  
sona erdirme, aleyhlerinde ileri sürülen eksikliklerden kaçınma ve bunları telafi etme  
imkanına sahip olduğu kanaatindedir (Bkz. Temel ve Taşkın (karar), no: 40159/98, 14 Kasım  
2002, ve Acunbay-Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00, 31 Mayıs 2005).  
AİHM, Hükümet tarafından verilen örneğin birinci derece mahkemesi hakimlerinin  
görüşlerini değiştirmesi ile ilgili olduğunu ve bunun başvurunun ikinci derecede etkili olup  
olmayacağı hususunda herhangi bir açıklama getirmediğini not etmektedir. Hükümet’in  
AİHM’ye sunduğu nüshalarla ilgili olarak, mevcut dava koşulları ile ilgisi bulunmayan  
koşullar sözkonusudur.  
Bu noktada, Hükümet tarafından dile getirilen şikayetin reddedilmesi ve şikayetin  
kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır (Acunbay kararı).  
B. Esas Hakkında  
Hükümet, şikayetin esasına ilişkin bir görüş bildirmemektedir.  
Başvuranlar, DGM’nin her duruşmada aynı gerekçelerle tutukluluk hallerinin  
devamına karar verdiğini, bu kararın ayrıntılı olarak gerekçelendirilmediğini ileri  
sürmektedirler. DGM’nin, başka hiçbir gerekçe sunmadan suçun cinsine ve talep edilen  
cezanın ağırlığına atıfta bulunduğunu ve böylece tutukluluk sürelerini aşırı bir şekilde  
uzattığını belirtmektedirler.  
AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesi ile öngörülen süre bitiminin “suçlamanın dayanaktan  
yoksun olmadığına karar verildiği gün” olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında,  
Labita-İtalya, no: 26772/95 tarihli karar). Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların  
tutukluluk süresinin yakalandıkları tarih olan 22 ve 24 Mart 1994 tarihinde başladığını ve  
DGM tarafından mahkum edildikleri tarih olan 21 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit  
etmektedir. Bu süre yaklaşık beş yıl sekiz ay sürmüştür.  
AİHM daha sonra, belirtilen bir durumda, bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin  
makul süreyi aşmaması hususuna dikkat etme görevinin ulusal mercilere düşğünün altını  
çizmektedir. Bu amaçla masumiyet karinesi uyarınca kişi hürriyetine saygı ilkesinin ayrık  
tutulmasını doğrulayacak gerçek bir kamu yararının varlığını ortaya koyabilecek türden olan  
davanın tüm koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddederken kararlarında bunları  
belirtmeleri gerekmektedir. AİHM sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve  
başvurularında başvuran tarafından belirtilen ve tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak,  
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermelidir (Bkz. Assenov ve  
diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).  
Bu itibarla suç işlediği için yakalanan kişinin suçlandığı makul sebeplerin devamı,  
tutukluluğun olmazsa olmaz koşuludur, fakat belli bir süre sonra bu da yeterli olmamaktadır;  
işte o zaman AİHM adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten  
yoksun bırakılmasını haklı göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu  
gerekçeler “ilgili” ve “yeterli” olduklarında, AİHM ayrıca ulusal makamların “soruşturmanın  
yürütülmesinde özel bir dikkat gösterip göstermediklerini” araştırmaktadır (Bkz., diğerleri  
arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar).  
6
Esasında, dosyada yer alan unsurlardan DGM’nin düzenli bir şekilde, her duruşmanın  
sonunda başvuranların tutukluluk hallerinin devam etmesine karar verdiği anlaşılmaktadır.  
Gerekçe olarak da, isnat edilen suçların cinsine, delillerin durumuna, tutuklama tarihine ve  
dosya içeriğine dayanarak neredeyse tamamında aynı ifadeye başvurmuştur.  
AİHM’ye göre, “delillerin durumu” suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun  
ve bunların sürdüğünün göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar anlamlı  
etkenler oluştursa da, tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini doğrulamak için  
yeterli değildir (Bkz., özellikle, Mansur, ve Demirel-Türkiye, no: 39324/98, 28 Ocak 2003).  
Bu nedenle AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, yargılama süresinin AİHS’nin 6 § 1. maddesinde öngörülen “makul süre”  
ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
AİHM, bu şikayetlerin AİHS’nin 35 § 3 maddesine göre açıkça dayanaktan yoksun  
kabul edilemeyeceğini saptamıştır. Bunun dışında hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi  
bulunmamaktadır.  
B. Esas Hakkında  
Değerlendirmeye alınacak dönem, Budak için 22 Mart 1994 ve Çobanoğlu için ise 24  
Mart 1994 tarihinde başlamaktadır. Bu süre Yargıtay’ın kararı ile 17 Ekim 2000 tarihinde son  
bulmaktadır. Tutuklu yargılama süresi iki dereceli bir mahkemede yaklaşık altı yıl yedi ay  
sürmüştür.  
Hükümet, mevcut dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin AİHS ve  
AİHM’nin içtihadı uyarınca makul olmadığı yönünde bir değerlendirme yapılamayacağını  
belirtmektedir.  
Hükümet, yargılama süresinin davanın karmaşıklığına ve sanıklara ilişkin başka  
dosyaların da incelenmesinin gerekliliğine dayandığını ifade etmektedir.  
Hükümet, başvuranların avukatlarının 13 Aralık 1994 tarihli duruşma sırasında  
davaları ile ilgili tanıklık yapabilecek bazı itirafçıların dinlenmesini talep ettiklerinin altını  
çizmektedir. Hükümet ayrıca avukatların 1996 yılının Şubat ayı ile 1999 yılının Kasım ayı  
arasında dört duruşmaya katılmadıklarını belirtmektedir. Başvuranların avukatları,  
savunmalarını hazırlamak için iki defa süre talebinde bulunmuştur. Tahliye talebinde  
bulunurken bir defasında Çobanoğlu isimli başvuranın benzer suçlardan beraat ettiği önceki  
bir duruşmanın incelenmesini talep etmişlerdir.  
AİHM bir dava için makul olan sürenin, davanın koşullarına göre ve Mahkeme’nin  
içtihatlarında benimsenen kriterler, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili  
mercilerin tutumları gözönünde bulundurularak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz.,  
diğerleri arasında, Pélissier ve Sassi –Fransa, no: 25444/94).  
7
AİHM, Hükümet’in sebebini açıklamaksızın davanın karmaşıklığını neden olarak  
gösterdiğini gözlemlemektedir. AİHM sözkonusu davanın başvuranların dışında altı sanıkla  
ilgili olduğunu not etmektedir. AİHM bu durumun yargılama süresini uzatmak için uygun bir  
unsur olabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, DGM’nin karar gerekçeleri uyarınca,  
başvuranların mahkumiyeti, temelde iddianamenin içeriğine ve soruşturma sırasında elde  
edilen ve inkar edilen ifadelere dayanmaktadır. DGM önündeki yargılama sırasında elde  
edilen delillerin hiçbiri mahkumiyet kararında yer almamaktadır. AİHM, davanın bir takım  
karmaşıklıklar arz edebileceğini kabul etse bile bunun başvuranlarla ilgili olan kararı  
etkilememesi gerektiği görüşündedir.  
AİHM ayrıca, savunma için talep edilen sürenin ve başvuranların avukatları tarafından  
yapılan tanıkların dinlenmesi ya da soruşturulması yönündeki taleplerin, olayların açıklığa  
kavuşturulması için gerekli olan usule ilişkin muameleler olduğunu tespit etmektedir. AİHM  
başvuranların avukatlarının katılmadığı duruşmalarla ilgili olarak, başvuranın avukatının  
bulunmaması sebebiyle yalnızca bir kez duruşmanın ertelendiğini not etmektedir. Bu nedenle  
Hükümet tarafından dile getirilen unsurlar sözkonusu yargılamanın uzun sürmesi için bir  
gerekçe teşkil etmemektedir.  
AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve  
bunların AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz.  
Pélissier ve Sassi kararı).  
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları incelemiş ve mevcut davada Hükümet’in,  
dava süresini açıklayabilecek hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, bu  
konudaki içtihadı uyarınca, dava süresinin uzun olduğuna ve “makul süre” ilkesine  
uymağına kanaat getirmektedir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
Başvuranlar hiçbir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM,  
başvuranlara bu ad altında herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığına kanaat  
getirmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 30 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
8