CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
D.A. ve B.Y. - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:45736/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
8 AĞUSTOS 2006  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45736/99 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk  
vatandaşı D.A. ve B.Y.’nin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 3  
Aralık 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)  
34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvurunun yapıldığı sırada AİHM önünde aynı avukatlar tarafından temsil edilen  
başvuranlar, daha sonra davanın değişik aşamalarında farklı avukatlar tarafından temsil  
edilmişlerdir. Son olarak adli yardımdan faydalanan D.A., İstanbul Barosu avukatlarından G.  
Tuncer tarafından temsil edilmektedir. B.Y. ise İzmir Barosu avukatlarından S. Cengiz  
tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
Başvurunun yapıldığı sırada 1953 doğumlu başvuran D.A. Buca (İzmir)  
Hapishanesi’nde, 1968 doğumlu B.Y. ise Bergama (İzmir) Hapishanesi’nde tutukluydular.  
Başvuranlar, 17 Temmuz 1998 tarihinde, sabah saat 6 sularında, İzmir Polisi’nin  
silahlı aşırı sol örgüt “Komünist Parti İnşa Örgütü”’ne karşı yürüttüğü operasyonlar  
çerçevesinde, Dikili’de bulunan bir apartmanda yapılan aramalar sonucunda diğer sekiz kişi  
ile beraber yakalanarak gözaltına alınmışlardır. Polis aynı zamanda birçok silah ve mühimmat  
ele geçirmiştir.  
Aynı gün düzenlenen sağlık raporlarında, hiçbir lezyona rastlanılmadığı ve  
başvuranların muayene edildiği saatler 11:45 ve 11:25 olarak belirtilmiştir. Ancak raporlarda  
D.A.’nın boyun ve bel ağrılarının bulunduğu ve B.Y.’nin hepatit hastası olduğu belirtilmiştir.  
Başvuranlar, açlık grevi başlatmışlardır.  
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı yine 17 Temmuz  
1998 tarihinde, başvuranların gözaltı süresinin 21 Temmuz 1998 tarihine kadar uzatılmasına  
izin vermiştir.  
21 Temmuz 1998 tarihinde DGM yedek hakimi, gözaltı süresinin 24 Temmuz 1998  
tarihine kadar uzatılmasına izin vermiştir.  
Polis 22 Temmuz 1998 tarihinde başvuranların ifadelerini almıştır. Düzenlenme  
saatleri belirtilmeyen tutanaklara göre, polisler sözkonusu örgütün faaliyetleri hakkında  
başvuranlara çok ayrıntılı sorular sormuşlardır. Başvuranlar, bu sorulara her defasında “açlık  
grevindeyim, ifade vermek istemiyorum” şeklinde cevap vermişlerdir.  
Aynı gün başvuranlar, polisler eşliğinde sırasıyla saat 11:25 ve 11:10’da avukatlarıyla  
görüşşlerdir. Polislerin düzenlediği tutanaklara göre D.A. avukatına iyi olduğunu  
söylemiştir. B.Y. ise avukatına açlık grevinden dolayı güçsüz olduğunu ve işkence gördüğünü  
söylemiştir. Tutanakta, başvuranlara eşlik eden polislerin B.Y.’yi, sağlık raporunda hiçbir  
lezyona rastlanılmadığının belirtilmesi durumunda güvenlik kuvvetlerine iftira attığı  
gerekçesiyle hakkında şikayette bulunacakları yönünde uyardıkları belirtilmiştir.  
23 Temmuz 1998 tarihinde başvuranların her biri için üç sağlık raporu düzenlenmiştir.  
2
İlk raporda D.A. hakkında, muayenenin saat 10:45’de yapıldığını ve ilgilinin sırt  
ağrılarından ve cinsel organları ile karnına elektroşok uygulandığından şikayetçi olduğu  
belirtilmektedir. Adli tabip, düzenlediği raporda hiçbir lezyona rastlamadığını ancak daha  
ayrıntılı muayene edilmesi için başvuranın devlet hastanesine sevk edilmesini salık verdiğini  
belirtmiştir.  
Başvuran, saat 11:45’de devlet hastanesinde bir jinekolog tarafından muayene edilmiş  
ve doktor hiçbir lezyon yada anomali tespit etmediğini belirtmiştir.  
Son sağlık raporu adli tabip tarafından düzenlenmiştir. Adli tabip devlet hastanesinde  
yapılan muayenelere atıfta bulunarak, günlük faaliyetlerini engelleyebilecek yada kötü  
muamele yapıldığını düşündürecek herhangi bir belirtinin bulunmadığını belirtmiştir.  
B.Y. konusunda ise ilk raporda, başvuranın saat 10:40’da adli tabip tarafından  
muayene edildiği belirtilmiştir. Başvuran, bulantılarının olduğu ve penis, karın ve sağ ayak  
parmaklarına elektroşok uygulandığı yönünde şikayetlerde bulunmuştur. Adli tabip, muayene  
sırasında hiçbir lezyona rastlamamış, ancak daha ayrıntılı muayene edilmesi için başvuranın  
devlet hastanesine sevk edilmesini salık vermiştir.  
Devlet hastanesi doktorunun saat 11:45’de düzenlediği raporda, yukarıda bahsedilen  
bölgelerde herhangi bir yanık izine rastlamadığı belirtmiştir.  
Belirtilmeyen bir saatte adli tabip tarafından düzenlenen son sağlık raporunda, yapılan  
bu son muayeneye atıfta bulunulmuştur. Raporda, başvuranın hayatını tehlikeye sokacak  
herhangi bir lezyonun olmadığı ve günlük faaliyetlerini devam ettirmesi için hiçbir engelin  
bulunmadığı belirtilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı’nın sorusu üzerine başvuran B.Y., polislerin düzenlediği tutanakta  
belirtilen 18 Temmuz 1998 tarihinde doktor tarafından muayene edilmeyi reddettiği  
yönündeki ifadesinin doğru olduğunu onamıştır.  
İzmir DGM Cumhuriyet Savcısı, 17 Ağustos 1998 tarihli iddianameyle, silahlı çeteye  
mensup oldukları gerekçesiyle başvuranların mahkum edilmesini istemiştir.  
Başvuranlar ve diğer sekiz kişi belirtilmeyen bir tarihte, gözaltı sırasında işkence  
gördükleri iddiasıyla Birleşmiş Milletler Örgütüne şikayette bulunmuşlardır. Birleşmiş  
Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun özel raportörünün ihbarı üzerine, 11 Eylül 1998  
tarihinde, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış ve şikayetçilerden ikisinin  
gözaltına alınmadığı ve diğer şikayetçiler konusunda ise dava konusu polisler aleyhinde hiçbir  
aleyhte delil olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermiştir.  
Başvuranlar, 1998 yılı Eylül ayında İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na aynı şikayette  
bulunmuşlardır.  
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Ekim 1998 tarihinde yukarıda bahsi geçen sağlık  
raporlarına atıfta bulunarak, polisler aleyhinde delil yetersizliği gerekçesiyle takipsizlik kararı  
vermiştir.  
Başvuranların, 14 Aralık 1998 tarihinde Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nde  
yaptıkları itirazı reddetmiştir.  
3
Başvuran, 1998 yılında maruz kaldığı işkencelerin ve 2004 ve 2005 yıllarında  
kendisine yapılan muamelelerin yer aldığı Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen  
8 Nisan 2005 tarihli belgeyi tebliğ etmiştir. Bu belgede özellikle hemoroid ve dişle ilgili  
sağlık sorunlarına yer verilmiştir. 27 Aralık 2004 tarihinde yapılan muayene konusunda, sağ  
omuz ve koldaki bir yıldır devam eden ağrılara da yer verilmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, Türkiye’de işkence uygulamasının olduğunu iddia etmekte ve 23  
Temmuz 1998 tarihine kadar süren sorgulamalar sırasında işkence gördüklerini ileri  
sürmektedirler. Böylelikle başvuranlar, polislerin kıyafetlerini zorla çıkardıklarını, gözlerini  
bağladıklarını, darp ettiklerini, basınçlı soğuk su sıktıklarını, kulaklarına, ayak parmaklarına  
ve jenital organlarına elektroşok uyguladıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca D.A., polislerin  
kendisine parmakla tecavüz ettiğini iddia etmektedir. Sözkonusu kötü muameleler bütün  
gözaltı boyunca devam etmiş, ancak yaraların daha sonra kaybolması için daha çok ilk üç gün  
yoğun bir şekilde kötü muamele yapılmıştır.  
Hükümet, AİHM’nin bu şikayeti incelemeyeceğine kanaat getirmektedir. Zira bu  
şikayet daha önce başka bir uluslararası kuruma sunulmuştur. Hükümet, işkence ve kötü  
muameleyi yasaklayan Türk Ceza Kanunu hükümlerini açıklayarak, bu davada, başvuranların  
söylediklerinin aksini belirten çok sayıdaki sağlık raporları gözönüne alınarak verilen  
takipsizlik kararlarını ileri sürmektedir. Hükümet, bu şikayetin reddedilmesini istemektedir.  
AİHM, başka bir uluslararası örgütün müdahale etmesi sorununun incelenmesinin  
gerekli olmadığına kanaat getirmektedir (Bkz. Eşber Yağmurdereli (karar), no: 29590/96).  
Zira her halükarda başvurunun bu kısmının aşağıdaki gerekçelerden dolayı kabul  
edilemeyeceğini düşünmektedir.  
Bu davada, başvuranların AİHM önünde ileri sürdükleri kötü muameleler, özellikle  
elektroşok, basınçlı su sıkma ve elle tecavüz gibi kötü muamelelerden ibarettir.  
AİHM, bu konuda, başvuranların Türkiye’de işkence uygulamasının olduğuna dair  
mevcut davada somut ve uygun olaylara dayanmayan genel kanısına delil niteliği  
kazandırılabileceğini söyleyemez (Bkz. Kaplan-Türkiye (karar), no: 24932/94 ve mutatis  
mutandis Labita-İtalya, no: 26772/95). Bununla birlikte AİHM, başvuranların, işkence  
iddialarına dayanak olarak en ufak bir maddi unsur veya herhangi bir delil başlangıcı  
sunmadıklarını ve ikna edici bir açıklama getirmediklerini not etmektedir. Türkiye İnsan  
Hakları Vakfı’nın düzenlediği belge ise, başvuran D.A.’nın hemoroid ve dişle ilgili sağlık  
problemleri hakkında olup, olayların meydana geldiği tarihten altı yıl sonra ve 2004 ve 2005  
yıllarında maruz kaldığı muameleleri açıklamak üzere hazırlandığından dolayı, gözönünde  
bulundurulamaz (Balyemez-Türkiye, no: 32495/03). Ayrıca bu belgede, 27 Aralık 2004 tarihli  
muayene konusunda, omuzlarda ve sağ kolda “bir yıldır süren” ağrıların bulunduğuna yer  
verilmiştir.  
AİHM, bu durumda gizli gözaltının sözkonusu olmadığını tespit etmektedir (Bkz.  
Kaplan).  
4
Hiç kuşkusuz AİHM, bir kimsenin gözaltı sırasında yapılan kötü muameleler  
konusunda delil elde etmesinin zor olabileceğini kabul etmektedir. AİHM, başvuranların delil  
sunmaktaki karşılaştıkları zorluğun, uygun dönemde dile getirilen şikayetler karşısında,  
kısmen de olsa yetkili makamların etkili bir şekilde hareket etmemesinden kaynaklandığı  
durumların olabileceğini de kabul etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Caloc-Fransa, no:  
33951/96, İlhan-Türkiye, no: 22277/93 ve Labita).  
Hal böyleyken, dosyadan gözaltı süresi sona ermeden ve sona erdikten sonra  
başvuranların adli tabip tarafından muayene edildikleri ortaya çıkmaktadır. Daha sonra,  
söylediklerini destekleyen olası lezyonları ortaya koymak amacıyla, başvuranların uzmanlar  
tarafından yapılan birçok sağlık muayenesinden geçmişlerdir. Oysa bu sağlık raporların  
hiçbirinde, başvuranların maruz kaldıkları bazı kötü muamelelerin, –vurgulamak gerekir-  
olaylardan çok sonra bile fark edilebilecek kötü muamelelerin olduğunu düşündürecek kadar  
ciddi olduklarına dair herhangi bir belirti tespit edilmemiştir.  
AİHM, başvuranların gözaltındayken, “Devlet görevlileri karşısında zayıf, güçsüz ve  
kaygı duygularını uyandıracak” bir durumda olabileceklerini kabul etmeye hazırdır (Bkz.  
İlhan ve Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar). Ancak AİHM, ilk önce ve uygun  
açıklamalar olmadığında, başvuranların gözaltı süresinin sona ermesinden sonraki dönemde  
de durumun devam etmesini kabul edemez.  
Ancak adli makamlar, başvuranların daha sonraki şikayetler konusunda etkili başvuru  
yürütme yükümlülüğünü yerine getirmemekle itham edilemez. Zira, ancak başvuranların  
iddialarının “savunulabilir” olarak kabul edilmesi durumunda, bu makamların bu  
yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir. Bu davada, Temmuz ayı boyunca hazırlanan birçok  
sağlık raporu gözönüne alındığında, böyle bir durumun sözkonusu olmadığı ortaya  
çıkmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Salman-Fransa, no: 21986, İlhan, Çakıcı-Türkiye, no:  
23657/94 ve Aksoy).  
Kısacası AİHM, polislerin başvuranlara şikayetçi oldukları kötü muameleleri  
uyguladıklarına yönelik makul bir şüpheye neden olacak (Bkz. a contrario, bir tutuklu  
hakkındaki AİHM kararında yer verilen gözaltının sona ermesinin ardından hazırlanan sağlık  
raporları, yara izlerinin bulunduğunu belirtmektedir, Kekil Demirel-Türkiye, no: 48581/99)  
ve/yada ulusal adli makamların bu davadaki tutumlarını sözkonusu yapacak hiçbir unsurun  
bulunmadığını gözlemlemektedir (Bkz. diğerleri arasında, Yılmaz-Türkiye (karar), no:  
50743/99, Fidan-Türkiye (karar), no: 24209/94, Uykur-Türkiye (karar), no: 24599/95 ve Ş.T.-  
bkz. mutatis mutandis Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar).  
Sonuç olarak AİHM, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve  
AİHS’nin 35§1 ve 4 maddesi uyarınca kabuledilemez ilan edilmesi gerektiğine kanaat  
getirmektedir.  
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, yedi günlük gözaltı süresini ortaya koyarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin  
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.  
Hükümet, gözaltı süresinin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan  
mevzuata uygun olduğunu ve diğer yandan, gözaltı süresinin ilk dört günden sonraya  
uzatılmasına adli makamların izin verdiğini ileri sürmektedir.  
5
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
Hükümet, Kekil Demirel tarafından yapılan başvuru hakkında 4 Temmuz 2000 tarihli  
kısmi kabuledilebilirlik kararına AİHM’nin dikkatini çekmiştir. Sözkonusu kararda AİHM,  
başvuranlarla aynı cezaevinde kalan tutuklunun gözaltı süresine ilişkin şikayeti kabuledilemez  
bulmuştur.  
Oysa AİHM, başvuranların gözaltı süresinin 23 Temmuz 1998 tarihinde sona erdiğini  
ve yukarıda adıgeçen başvurunun Kekil Demirel tarafından 4 Mayıs 1999 tarihinde, yani  
gözaltı süresinin sona ermesinin ardından altı ay sonra yapıldığını, halbuki başvuranların  
mevcut başvuruyu 3 Aralık 1998 tarihinde yaptıklarını tespit etmektedir.  
Ayrıca AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan  
yoksun olduğunu tespit etmektedir. AİHM, başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit  
etmediğinden başvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.  
B. Esasa Dair  
AİHM, dava konusu gözaltı süresinin 17 Temmuz 1998 tarihinde başvuranların  
yakalanmasıyla başladığını ve 23 Temmuz 1998 tarihinde başvuranlar hakkında tutuklu  
yargılama kararı verildikten sonra sona erdiğini not etmektedir.  
AİHM, Brogan ve diğerleri-Birleşik Krallık kararında, ilgilinin hakim önüne  
çıkarılmaksızın geçen dört gün altı saatlik gözaltı süresinin, teröre karşı toplumu koruma  
amacı olsa da, 5§3 maddesi tarafından kesin olarak belirlenen zaman sınırlarını geçtiğine  
kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır.  
Dolayısıyla AİHM, bu davada başvuranların “hakim önüne çıkarılmadan” yedi gün  
süreyle gözaltında tutulmalarının gerekli olduğunu kabul edemez.  
Dolayısıyla AİHS’nin 5§3 maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran D.A., maddi zarar konusunu AİHM’nin takdirine bırakmaktadır. Başvuran  
B.Y., maddi zararını kanıtlamasının zor olduğunu, ancak olaylardan önce boyacılık  
mesleğinin olduğunu ileri sürmektedir.  
Başvuranlar, manevi zarar konusunda sırasıyla 25.000 Euro ve 13.500 Euro  
istemektedirler.  
Hükümet, aşırı ve dayanaksız olan bu taleplerin reddedilmesini istemektedir.  
AİHM, tespit ettiği ihlale ilişkin maddi zararın, dosya unsurlarından ortaya  
çıkarılamayacağını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu bakımdan başvuranlara bir tazminat  
ödenmesine gerek yoktur (Demir ve diğerleri-Türkiye, 23 Eylül 1998 tarihli karar).  
6
Buna karşın AİHM, başvuranların yedi gün süreyle gözaltında tutulduklarını tespit  
etmekte ve bunun da başvuranlara manevi zarara neden olduğunun kuvvetle ihtimal olduğuna  
kanaat getirmektedir. AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvuranların her birine 1.500 Euro  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran, masraf ve harcamalar için toplam 3.000 Euro istemektedir.  
Hükümet, delil bulunmadığı gözönüne alınarak bu iddianın reddedilmesini  
istemektedir.  
AİHM içtihadına göre, bir başvurana sadece tespit edilen ihlalle ilişkisi olan ve  
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda olan masraf ve harcamalar ödenmektedir (Beyeler-  
İtalya (adil tazmin), no: 33202/96).  
AİHM, delil bulunmadığından dolayı başvuranların taleplerini kabul edemez. Buna  
karşın mevcut davanın hazırlanması amacıyla bazı masrafların yapılması gereklidir. Bu  
davada AİHM, elinde bulunan unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne alarak  
başvuranların her birine yapılan bütün harcamalar için 1.000 Euro ödenmesinin makul  
olduğuna kanaat getirmektedir. Başvuran D.A konusunda AİHM, Avrupa Konseyi’nden adli  
yardım adı altında alınan 630 Euro tutarının bu miktardan düşürülmesinin gerektiğine kanaat  
getirmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvuranların gözaltı süresine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalan  
kısmının ise kabuledilemez olduğuna;  
2. AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in:  
i. manevi tazminat için başvuranların her birine 1.500 (bin beş yüz) Euro;  
ii. masraf ve harcamalar için D.A.’ya, 1.000 (bin) Euro’dan adli yardım adı altında  
alınan 630 (altı yüz otuz) Euro düşürülerek kalan miktarı ve B.Y.’ye 1.000 Euro;  
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;  
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda  
belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle  
gecikme faizi uygulanmasına;  
4. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
7
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 8 Ağustos 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.  
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
8