Hiç kuşkusuz AİHM, bir kimsenin gözaltı sırasında yapılan kötü muameleler
konusunda delil elde etmesinin zor olabileceğini kabul etmektedir. AİHM, başvuranların delil
sunmaktaki karşılaştıkları zorluğun, uygun dönemde dile getirilen şikayetler karşısında,
kısmen de olsa yetkili makamların etkili bir şekilde hareket etmemesinden kaynaklandığı
durumların olabileceğini de kabul etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Caloc-Fransa, no:
33951/96, İlhan-Türkiye, no: 22277/93 ve Labita).
Hal böyleyken, dosyadan gözaltı süresi sona ermeden ve sona erdikten sonra
başvuranların adli tabip tarafından muayene edildikleri ortaya çıkmaktadır. Daha sonra,
söylediklerini destekleyen olası lezyonları ortaya koymak amacıyla, başvuranların uzmanlar
tarafından yapılan birçok sağlık muayenesinden geçmişlerdir. Oysa bu sağlık raporların
hiçbirinde, başvuranların maruz kaldıkları bazı kötü muamelelerin, –vurgulamak gerekir-
olaylardan çok sonra bile fark edilebilecek kötü muamelelerin olduğunu düşündürecek kadar
ciddi olduklarına dair herhangi bir belirti tespit edilmemiştir.
AİHM, başvuranların gözaltındayken, “Devlet görevlileri karşısında zayıf, güçsüz ve
kaygı duygularını uyandıracak” bir durumda olabileceklerini kabul etmeye hazırdır (Bkz.
İlhan ve Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar). Ancak AİHM, ilk önce ve uygun
açıklamalar olmadığında, başvuranların gözaltı süresinin sona ermesinden sonraki dönemde
de durumun devam etmesini kabul edemez.
Ancak adli makamlar, başvuranların daha sonraki şikayetler konusunda etkili başvuru
yürütme yükümlülüğünü yerine getirmemekle itham edilemez. Zira, ancak başvuranların
iddialarının “savunulabilir” olarak kabul edilmesi durumunda, bu makamların bu
yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir. Bu davada, Temmuz ayı boyunca hazırlanan birçok
sağlık raporu gözönüne alındığında, böyle bir durumun sözkonusu olmadığı ortaya
çıkmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Salman-Fransa, no: 21986, İlhan, Çakıcı-Türkiye, no:
23657/94 ve Aksoy).
Kısacası AİHM, polislerin başvuranlara şikayetçi oldukları kötü muameleleri
uyguladıklarına yönelik makul bir şüpheye neden olacak (Bkz. a contrario, bir tutuklu
hakkındaki AİHM kararında yer verilen gözaltının sona ermesinin ardından hazırlanan sağlık
raporları, yara izlerinin bulunduğunu belirtmektedir, Kekil Demirel-Türkiye, no: 48581/99)
ve/yada ulusal adli makamların bu davadaki tutumlarını sözkonusu yapacak hiçbir unsurun
bulunmadığını gözlemlemektedir (Bkz. diğerleri arasında, Yılmaz-Türkiye (karar), no:
50743/99, Fidan-Türkiye (karar), no: 24209/94, Uykur-Türkiye (karar), no: 24599/95 ve Ş.T.-
bkz. mutatis mutandis Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar).
Sonuç olarak AİHM, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve
AİHS’nin 35§1 ve 4 maddesi uyarınca kabuledilemez ilan edilmesi gerektiğine kanaat
getirmektedir.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yedi günlük gözaltı süresini ortaya koyarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
Hükümet, gözaltı süresinin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan
mevzuata uygun olduğunu ve diğer yandan, gözaltı süresinin ilk dört günden sonraya
uzatılmasına adli makamların izin verdiğini ileri sürmektedir.
5