DUYUM – TÜRKİYE KARARI
zamanda diğer sanık ve onun oğlunun ifadeleri dikkate alındığında tutukluluk halinin devamı
zorunlu olmaktadır.
Başvuran, uzun süre devam eden tutukluluk haline ilişkin olarak Bakırköy ACM
tarafından sunulan gerekçelerin yetersiz olduğunu ifade etmiştir.
Mahkeme belli bir davada şüphelinin yargılama süresince tutukluluk halinin makul bir
süreyi aşmamasını sağlamanın ulusal yargının görevi olduğunu hatırlatır. Bu amaçla
masumiyet karinesi ilkesine bağlı kalarak, kişisel özgürlüğe saygı kuralına uymamayı haklı
çıkaran gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyetini destekleyen veya çürüten delilleri
incelemeli ve bunları, serbest bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında ortaya
koymalıdırlar. Sözkonusu kararlarda belirtilen nedenler ve itirazlarında başvuranlar tarafından
ortaya konan saptanmış gerçekler temel alındığında AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal
edilip edilmemiş olduğu hususunda bir karara varmalıdır (bkz. Assenov vd – Bulgaristan,
Karar Raporları 1998-VIII ve daha güncel, McKay – İngiltere [BD], no. 543/03).
Yakalanan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin makul şüphenin bulunması, sürekli
gözaltında tutma işleminin geçerliliği için ilk koşuldur ancak, belirli bir süre sonra yeterli
olmamaktadır; AİHM bu durumda adli makamlarca öne sürülen diğer gerekçelerin, kişinin
özgürlüğünden mahrum bırakılmasını haklı çıkarmaya devam edip etmediğini tespit etmelidir
(bkz., diğer içtihatlar arasında Ilijkov – Bulgaristan, no. 33977/96 ve Labita – İtalya [BD],
no. 26772/95).
Sözkonusu davada, AİHM göz önünde bulundurulması gereken sürenin, başvuranın
polis tarafından gözaltına alındığı 22 Mayıs 1996 tarihinde başlayıp birinci derece mahkemesi
tarafından beraat kararını takiben salıverildiği 7 Haziran 2000 tarihinde sona erdiğini belirtir.
Buna göre tutukluluk hali dört yıldan fazla sürmüştür.
Bu süre zarfında Bakırköy ACM her duruşma sonunda kendi gerek görmesi veya
başvuranın talebi üzerine başvuranın devam etmekte olan tutukluluk durumunu
değerlendirmiştir. Ancak mahkeme, tüm duruşmalarda “dava dosyası içeriği göz önünde
bulundurularak” gibi değişmeyen bir ifade kullanarak başvuranın tutukluluk halinin devamına
hükmetmiştir.
AİHM, başvurana isnat edilen suçun ciddiyeti ve suçlu bulunması halinde verilecek
cezanın ağırlığını dikkate alır. Ancak suçlamaların ağırlığının tek başına uzun süre tutuklu
yargılamayı haklı çıkaramadığını hatırlatır (bkz. diğerleri yanında Vayiç – Türkiye, no.
18078/02 ve Ječius – Litvanya, no. 34578/97).
Bu bağlamda Mahkeme birinci derece mahkemesinin davanın ilgili olaylarına
yönelmemiş olduğunu gözlemler. Özellikle de, başvuranın daimi bir ikametgâhı olduğu; bu
nedenle adaletten kaçamayacağı ve deliller toplandığı için bunların zaman geçtikçe yok
edilme tehlikesinin bulunmadığı yönündeki ifadelerini dikkate almamıştır. Ayrıca birinci
derece mahkemesi, başvuranın devam eden tutukluluk halinden başka, yurtdışına çıkış yasağı
veya gerektiğinde polis gözetimine de tabi tutulabilecek kefaletle tahliye gibi bir önleyici
tedbirin uygulanmasını düşünmemiştir. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal mahkemenin
başvuranın tutuklu yargılanmasına devam kararlarında yeterli muhakeme yapılmadığını
gözlemler.
4