COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
FEVZİ SAYGILI – TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 74243/01)  
KARAR  
STRAZBURG  
8 Ocak 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 74243/01 no’lu davanın nedeni, T.C.  
vatandaşı Fevzi Saygılı’nın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 24 Temmuz  
2001 tarihinde, Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan  
Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu  
avukatlarından K. T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1966 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.  
Başvuran, İstanbul’da basılan Günlük Evrensel adlı gazetenin sahibidir.  
Günlük Evrensel gazetesinin ilk sayısı 23 Temmuz 2001 tarihinde çıkmıştır. Aynı gün,  
Türkiye’nin güneydoğusundaki olağanüstü hal bölge valisi, yetkisi altında bulunan illerde  
(Diyarbakır, Tunceli, Hakkari ve Şırnak) gazetenin girişini ve dağıtımını yasaklamıştır. Vali,  
Günlük Evrensel gazetesinin, girişi ve dağıtımı 4 Ocak 1999 tarihinde yasaklanan Yeni  
Evrensel gazetesiyle aynı yayın çizgisini benimsediği kanaatine varmıştır.  
Valinin hiçbir gerekçe göstermeksizin Günlük Evrensel gazetesini yasaklama kararı,  
23 Temmuz 2001 tarihinde gazetenin Diyarbakır temsilcisine bildirilmiştir. Temsilci, aynı  
gün bu yasağın kendisine bildirildiğini teyit etmiş ve yasak yürürlüğe girmiştir.  
Gazete olağanüstü hal bölgesinde yasaklanmış olmasına rağmen, Türkiye’nin diğer  
yerlerinde özgürce dağıtılmaktaydı.  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI  
Hükümet, 27 Temmuz 2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden  
Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun’un sunduğu hukuk yolundan  
yararlanmamış olması nedeniyle, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir.  
Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın ilgili valiliğe başvurarak gazeteye konulan yasaktan  
doğan zararın karşılanmasını sağlayabileceğini ileri sürmüştür. Hükümet, AİHM’nin İçyer /  
Türkiye davasında (no. 18888/02) vermiş olduğu karara gönderme yaparak, AİHM’nin  
sözkonusu hukuk yolunun etkililiğini kabul ettiğini iddia etmiştir.  
Başvuran, olağanüstü hal valisinin kararlarına itiraz edebileceği bir iç hukuk yolu  
bulunmadığını savunmuştur.  
AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi  
kuralının, başvuranların öncelikle yerel adli sistemin sağladığı hukuk yollarını kullanmalarını  
2
gerektirdiğini, dolayısıyla devletlere AİHM karşısında savunma yapmak durumunda  
kalmadan önce, kendi adli sistemleri içinde sorunu halletme imkanı tanıdığını  
hatırlatmaktadır. Bu kural, iç hukuk sisteminin iddia edilen ihlalle ilgili etkili bir hukuk yolu  
sağladığı varsayımına dayanmaktadır. Sözkonusu zamanda teoride ve pratikte etkili bir hukuk  
yolu bulunduğu konusunda AİHM’yi ikna etmek üzere ispat yükümlülüğü Hükümet’e aittir.  
Bir başka deyişle, hukuk yolunun erişilebilir, başvuranın şikayetlerine ilişkin zararı  
karşılayabilir ve makul bir başarı olasılığı sunuyor olduğunun ispatı gereklidir (Çetin ve  
Diğerleri / Türkiye, no. 40153/98 ve 40160/98).  
AİHM, ilk olarak, sözkonusu zamanda Türk hukukunun olağanüstü hal valisinin  
kararını bozacak herhangi bir hukuk yolu sunmadığını kaydetmektedir. Hükümet’in 5233  
sayılı kanunun sağladığı hukuk yolunun etkililiğini inceleyen İçyer kararına göndermede  
bulunmasıyla ilgili olarak, AİHM, Hükümet’in o davada bir kimsenin başvuranın anlattığına  
benzer koşullarda başarılı bir şekilde tazminat elde ettiği bir örnek sunmadığını  
hatırlatmaktadır.  
Bu nedenle, AİHM, Hükümet’in gösterdiği hukuk yolunun başvuranın mağduriyetini  
telafi edemediği görüşündedir. Esas itibariyle, başvuranın mağdur statüsünün ortadan  
kalkması için yalnızca maddi tazminat ödenmesi yeterli değildir. Her halükarda, yerel  
makamların tazminat sağlamanın yanı sıra, AİHS’nin ihlal edildiğini, açıkça veya esas  
itibariyle, kabul etmeleri gerekir (bkz, mutatis mutandis, Öztürk / Türkiye, no. 22479/93).  
AİHM, yukarıdaki gerekçelere dayanarak, Hükümet’in itirazını reddeder. AİHS’nin  
35/3 maddesi çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM,  
ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.  
II. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, 23 Temmuz 2001 tarihinde olağanüstü hal bölgesinde Günlük Evrensel  
gazetesinin dağıtımının vali tarafından yasaklanmasının, bilgi veya görüşlerini açıklama  
hakkının uygulanmasına haksız müdahale oluşturduğu konusunda şikayetçi olmuş ve bu  
şikayetini AİHS’nin 10. maddesine dayandırmıştır.  
Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin 25 Ekim 1983 tarihli ve  
2935 sayılı kanunun 11 (e) maddesinde öngörüldüğünü ve bunun AİHS’nin 10/2 maddesinde  
belirtildiği şekilde kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal bütünlüğün korunması  
gibi meşru amaçlarla yapıldığını iddia etmiştir. Hükümet, gazeteye karşı alınan önlemin  
makamların takdir marjı içerisinde olduğunu ve davanın özel koşulları dikkate alındığında  
bunun haklı bir gerekçeye dayandığını ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, devletin hayati  
önem taşıyan menfaatlerinin tehlikede olduğunu, yasaklama kararının acil bir sosyal ihtiyaca  
cevap vermek için alındığını ve bunun izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu  
savunmuştur.  
Başvuran, gazetenin sirkülasyonunun ve dağıtımının yasaklanması kararının haksız ve  
orantısız olduğunu ileri sürmüştür.  
AİHM, başvuru konusu olan müdahalenin, başvuranın 10/1 maddesince güvence altına  
alınan ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturduğuna dair taraflar arasında ihtilaf  
olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne, 10/2  
maddesi çerçevesinde kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal bütünlüğün  
3
korunması gibi meşru amaçlar izlendiğine de itirazda bulunulmamıştır. Sözkonusu davada  
ihtilaf konusu, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığıdır”.  
AİHM, ilk olarak, 10. maddenin ifade özgürlüğü hakkını “herkese” tanıdığını  
belirtmektedir. Bu özgürlüğün uygulanmasında gerçek veya tüzel kişiler tarafından izlenen  
amacın veya oynanan rolün niteliğine göre herhangi bir ayrım yapılmamıştır (bkz, mutatis  
mutandis, Casado Coca / İspanya, A Serisi no. 285-A). 10. madde, yalnızca bilginin içeriğine  
değil, aynı zamanda bilginin yayılma şekline uygulanmaktadır; çünkü bilginin yayılmasına  
getirilen herhangi bir kısıtlama, ister istemez bilginin alınması ve verilmesi hakkına müdahale  
oluşturmaktadır (bkz, mutatis mutandis, Autronic AG / İsviçre, A Serisi no. 178). AİHM,  
sözkonusu davada, yasağın, diğer haberlerin yanı sıra bölgesel haberlere de yer veren, bu  
haberler üzerine yorumda bulunulan ve başvuran tarafından yayımlanan Günlük Evrensel  
gazetesini etkilediği için, başvuranın olağanüstü hal bölgesinde yaşayanlara görüş ve bilgi  
verme özgürlüğünü uygulama yeteneğini doğrudan kısıtlamış olduğu kanaatindedir.  
AİHM, olağanüstü hal bölgesinde bir gazetenin dolaşımına ve dağıtımına getirilen bir  
diğer yasakla ilgili olan Çetin ve Diğerleri davasındaki kararında, karşı çıkılan önlemin yerel  
mahkemeler tarafından adli incelemeye tabi tutulmaması ve olağanüstü hal bölge valisinin  
kararı için herhangi bir gerekçe göstermemesi nedeniyle, sözkonusu zamanda yürürlükte olan  
yerel kanunları (özellikle 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı  
Kanun Hükmünde Kararname’nin 1 (a) maddesi) ve Hükümet’in iddialarını incelediğini  
hatırlatmaktadır.  
AİHM, Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı Kanun Hükmünde  
Kararname’nin 1 (a) maddesinin çok genel ifadeler içerdiğini ve olağanüstü hal bölge valisine  
yayımların basılmasına ve dağıtımına idari yasaklamalar getirmesi için geniş yetkiler  
verdiğini gözlemlemiştir.  
AİHM, ayrıca, valinin, doğası itibarıyla yalnızca çok özel koşullarda haklı  
görülebilecek istisnai yetkilerinin kapsamını ve uygulamadaki muhtemel suiistimallerine karşı  
ne tür teminat sağlandığını dikkatlice inceledikten sonra, bu tür yetkileri dikkatli ve etkili bir  
adli kontrol ile denetim altında tutmak ve dengelemek mümkün iken, hem olağanüstü hal  
bölge valisine yetki veren hükümlerin hem de kuralların uygulanış şeklinin böylesi bir  
kontrolden muaf tutulduğunu gözlemlemiştir. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi tarafından  
dile getirilen kaygıyı paylaşan AİHM, olağanüstü hal bölge valisinin sergilediği hareketlerin  
adli incelemeye tabi tutulmasının önüne geçen hükmü hukukun üstünlüğü ilkesi ile  
bağdaştırmanın mümkün olmadığı kanaatine varmıştır.  
Yerel halkın çok sayıda düşünce ve bilgi kaynağına sahip olduğu, gazeteciler olarak  
başvuranların çeşitli gazetelerin yayımlanmasında söz sahibi oldukları ve bu nedenle de  
ülkenin geri kalan kısmına düşünce ve bilgilerini ulaştırabildikleri yönünde Hükümet’in  
iddialarıyla ilgili olarak, AİHM, demokratik bir toplumda basının önemli bir rol oynadığını  
hatırlatştır. Bilgiyi alan taraf olarak pasif bir rol oynayan vatandaşların çeşitli mesajları  
almalarına, bunlar arasında seçim yapmalarına, açıklanan çeşitli görüşlerle ilgili olarak kendi  
fikirlerini oluşturmalarına izin verilmelidir; çünkü demokratik bir toplumun ayırıcı özelliği bu  
fikir ve bilgi çeşitliliğidir.  
Sözkonusu davayı Çetin ve Diğerleri davasındaki saptamaları ışığında inceleyen  
AİHM, bu davada farklı bir sonuca varması için Hükümet’in herhangi bir delil veya iddia  
ortaya koymadığı görüşündedir.  
4
Bu anlatılanlara karşı, AİHM, mahkemelerin yayımlara getirilen idari yasakları  
yeniden incelemek üzere herhangi bir yetkilerinin bulunmaması ve Günlük Evrensel  
gazetesinin sirkülasyonuna ve dağıtımına getirilen yasak için olağanüstü hal bölge valisinin  
hiçbir gerekçe sunmaması nedeniyle, başvuranın suiistimale karşı korunmak üzere yeterli  
teminattan mahrum bırakıldığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AİHM, Olağanüstü Hal  
Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 1 (a)  
maddesinden kaynaklanan müdahalenin ve bu hükümlerin sözkonusu davada uygulanma  
şeklinin “demokratik bir toplumda gerekli olduğunun” söylenemeyeceği ve izlenen meşru  
amacın gereklerinin dışına çıktığı kanaatindedir. Buna göre, AİHS’nin 10. maddesi ihlal  
edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, gazeteye yasak getirilmeden önce herhangi bir mahkeme kovuşturması  
yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığı konusunda şikayetçi  
olmuştur. Başvuran, ayrıca, ulusal bir makam huzurunda valinin kararına itiraz edebileceği  
etkili bir hukuk yolundan mahrum bırakıldığını ileri sürmüştür.  
AİHM, bu şikayetlerin başvuranın etkili bir hukuk yoluna ulaşma hakkıyla ilgisi  
olması nedeniyle, AİHS’nin 13. maddesi bağlamında incelenmesi gerektiği görüşündedir.  
Hükümet, başvuranın Tazminat Kanunu’na başvurarak gazetesine konulan yasak  
sonucu gördüğü zararın telafisi için tazminat talebinde bulunabileceğini ileri sürmüştür.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, 13. madde AİHS hak ve özgürlüklerinin özünün  
uygulanması için, ulusal düzeyde etkili bir iç hukuk yolu bulunmasını teminat altına  
almaktadır. Ancak, 13. maddenin hükmü uyarınca, bu zorunluluk, AİHS bağlamında  
“savunulabilir bir şikâyet” sözkonusu olduğunda geçerlidir (bkz, Boyle ve Rice / İngiltere, A  
Serisi no. 131).  
10. maddenin ihlaline dair yukarıda yer alan saptamanın ışığında, şikayetin açık bir  
biçimde “savunulabilir” olduğu görülmektedir. Bu nedenle, AİHM’nin, AİHS tarafından  
korunan haklarının özünün uygulanması için başvuranın ulusal düzeyde etkili bir iç hukuk  
yoluna sahip olup olmadığını belirlemesi gerekmektedir.  
AİHM, başvuranın şikayetinin iç hukukta tazminat talebinde bulunamamasıyla değil,  
olağanüstü hal bölge valisi tarafından Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağı bozmak  
için kovuşturma başlatamamasıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, 285 sayılı  
Kanun Hükmünde Kararname’nin 7. maddesinin, idari mahkemeler tarafından incelenemeyen  
kararlar çıkarabilen olağanüstü hal bölge valisine istisnai yetkiler verdiğini kaydetmektedir.  
Anayasa Mahkemesi tarafından gözlemlendiği gibi, adli incelemeden muaf tutulma, özgür ve  
demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü kuralına ters düşmekte ve AİHM’ye göre 13.  
madde tarafından teminat altına alınan hakkı geçersiz kılmaktadır.  
AİHM, yukarıdaki değerlendirmelerinin ışığında, olağanüstü hal bölge valisi  
tarafından Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağa karşı Türk hukukunun etkin hukuk  
yolları sağlamadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
5
III. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağın ayrımcılık oluşturduğu  
konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 14. maddesine dayandırmıştır.  
Başvuran, siyasi tutumu nedeniyle gazetesinin ayrımcılığa tabi tutulduğunu iddia  
etmiştir.  
Hükümet, başvuranın iddiasının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.  
AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlalini saptadığını hatırlatmaktadır. Ancak, AİHM  
demokratik bir toplumda konulan bu yasağın gereksiz olduğu sonucuna varırken, karşı çıkılan  
bu önlemin kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal güvenliğin korunması gibi  
meşru amaçlar izlediği konusunda ikna olmuştur. Başvuranın ifade özgürlüğüne getirilen  
kısıtlamaların, başvuranın ulusal kökeni veya siyasi görüşlerine dayanan bir farklılığa  
bağlanabileceğine inanmak için hiçbir sebep bulunmamaktadır.  
AİHM, yukarıdaki değerlendirmelerinin ışığında, başvuranın iddialarının dayanaktan  
yoksun olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla, bu başlık altında herhangi bir ihlal durumu  
sözkonusu değildir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre “AİHM işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal  
edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen  
telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın  
adil tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran, maddi tazminat olarak 10,000 Euro, manevi tazminat olarak 3,000 Euro  
talep etmiştir.  
Hükümet, bu başlık altında herhangi bir ödeme yapılmaması gerektiğini ileri  
sürmüştür. Hükümet, AİHM’nin tazminat ödenmesine karar vermesi halinde, bunun haksız  
zenginleşmeye meydan vermemesi gerektiğini belirtmiştir.  
Talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını  
kaydeden AİHM, bu talebi reddeder. Ancak, AİHM, hakkaniyete uygun olarak, manevi  
tazminat olarak başvurana 2,500 Euro ödenmesine karar verir (bkz, Çetin ve Diğerleri,  
yukarıda kaydedilen).  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran, ayrıca, AİHM huzurunda yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için  
2,000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, başvuranın talebinin dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.  
6
AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, yukarıdaki ölçütler ile  
başvuranın talebini doğrulamağını dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir ödeme  
yapılmasını öngörmemektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;  
5. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren  
üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek  
üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından  
başvurana manevi tazminat olarak 2,500 Euro (iki bin beş yüz Euro) ödenmesine;  
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin  
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal  
kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77/2. ve 3. maddeleri  
gereğince 8 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
7