COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
GÜLEN/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 28226/02)  
KARAR  
STRAZBURG  
14 Ekim 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USULİ İŞLEMLER  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 28226/02 no’lu davanın nedeni T.C.  
vatandaşları Fatma Gülen ve Necdet Gülen’in (“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 19 Nisan 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler  
Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş Doğan tarafından temsil  
edilmiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuranlar, sırasıyla 1942 ve 1931 doğumludur ve Almanya’da yaşamaktadır.  
Yasaşı silahlı örgüt Devrimci-Sol eylemcilerine karşı yürütülen bir soruşturma  
bağlamında, 17 Nisan 1992’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polis  
memurları, İstanbul’un farklı bölgelerinde bulunan üç binaya operasyon düzenlemiştir.  
Başvuranların kızları, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu, bu operasyon sırasında öldürülmüştür.  
Polis raporlarına göre, polis memurları Erenköy’deki binaya 02.30’da varmıştır. Ayşe Gülen  
Uzunhasanoğlu sözkonusu binanın üçüncü katında yaşamaktaydı. Kurşun geçirmez yelek  
giyen polis memurları, binanın dışında gerekli güvenlik önlemlerini almıştır. Polis  
memurlarından dördü, 9 numaralı daireye gitmiş ve zili çalmıştır. Kimsenin kapıyı açmaması  
üzerine kapıyı zorla açmışlardır. Odalarından birinden ateş açılmıştır. Polislerin teslim ol  
çağrılarına rağmen, ateş devam etmiş ve yaklaşık otuz dakika süren bir çatışma başlamıştır.  
Ateş kesildiğinde, polisler biri banyoda, biri oturma odasında iki kadını ölü olarak bulmuştur.  
Oturma odasındaki cesedin, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’na ait olduğu tespit edilmiştir.  
Cesedinin yanında Beretta bir tabanca bulunmuştur. Polisin, dairede patlayıcılar bulması  
nedeniyle, bomba imha ekibi olay mahalline çağrılmış ve daire boşaltılmıştır. Dairenin  
güvenliği sağlandıktan sonra, olay Kadıköy Cumhuriyet Savcısı’ne bildirilmiştir. Savcı, sabah  
09.00’da olay mahalline gelmiş ve olay yeri raporunu hazırlamıştır. Raporda, cesetlerin  
fotoğraflarının çekildiği, dairenin krokisinin çıkarıldığı ve cesetlerin parmak izlerinin alındığı  
kaydedilmiştir. Raporda, ayrıca, 7.65 mm.lik yarı otomatik Beretta bir tabanca, cephane ve  
fişek, 3 Kalashnikov fişeği, 90 adet 7.62 mm.lik fişek, 7 adet 7.65 mm.lik mermi kovanı, 23  
adet 5.56 mm.lik mermi kovanı, 90 adet 9 mm.lik mermi kovanı, birçok el yapımı bomba ve  
patlayıcı üretmek için malzeme ele geçirildiği de yer almıştır. Savcı ayrıca adli tıp uzmanı  
eşliğinde cesetleri incelemiştir. Cesetlerin ön incelemesinde, birçok mermi giriş ve çış izleri  
tespit edilmiştir. Müteakiben cesetler, otopsilerinin yapılması için İstanbul Adli Tıp  
Kurumu’na gönderilmiştir. Savcının daireyi incelemesi ardından, daire polis tarafından  
mühürlenmiştir.  
27 Nisan 1992’de sonucunda Kriminal Bölge Polis Laboratuarı’ndan iki uzman,  
Beretta tabancayı, mermi kovanlarını ve fişekleri incelemiştir. Hazırladıkları rapora göre, olay  
mahallinde bulunan Beretta tabanca ile yedi adet 7.65 mm.lik mermi ateşlenmiştir. Ayrıca  
2
raporda, incelemeye yollanan 9 mm.lik 52 adet mermi kovanı ile 5.56 mm.lik 23 adet mermi  
kovanının polis memurlarının silahlarından ateşlendiği sonucuna varılmıştır.  
28 Nisan 1992’de sözkonusu tarihte İstanbul Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir ve  
17 Nisan 1992’de yapılan sözkonusu üç operasyonda yer alan polis memurları aleyhinde cezai  
şikayette bulunulmuştur.  
4 Mayıs 1992’de birinci başvuran, Kadıköy Cumhuriyet Savcısı’na başvurmuş ve  
olaydan sonra mühürlenen dairenin kendisine iade edilmesini talep etmiştir. 20 Mayıs  
1992’de Cumhuriyet Savcısı, Kadıköy Sulh Ceza Mahkemesi’ne bir yazı göndererek daire  
anahtarlarının başvuranlara teslim edilmesini talep etmiştir.  
15 Mayıs 1992’de Adli Tıp Kurumu’ndan üç bilirkişi, Ayşe Gülen  
Uzunhasanoğlu’nun kıyafetlerini incelemiş ve olay sırasında kısa namlulu silah kullanılmış  
ise, şahsın 35-40 metreden daha uzun bir mesafeden, uzun namlulu silah kullanılması halinde  
ise 75-100 metreden vurulmuş olabileceğini, ancak, mevcut bilgiler ışığında atış uzaklığını  
tam olarak belirlemenin mümkün olmadığını belirtmiştir.  
27 Mayıs 1992’de İstanbul Adli Tıp Kurumu, başvuranların kızlarına ilişkin bir otopsi  
raporu hazırlamıştır. Raporda, cesette on mermi yarasının bulunduğu ve bunlardan sekizinin  
ölümcül olduğu kaydedilmiştir. Ayrıca cesede, çok kısa mesafeden ateş edilmediği tespit  
edilmiştir. Raporda, ölüm nedeninin mermi yaralarına bağlı iç kanama olduğu sonucuna  
varılştır.  
Soruşturma sürecinde Cumhuriyet Savcısı, 17 Nisan 1992’de düzenlenen operasyonda  
yer alan polis memurlarının, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun iki komşusunun ve ilk  
başvuranın ifadelerini almıştır.  
24 Haziran 1997’de Kadıköy Cumhuriyet Savcısı, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nu  
öldürdükleri gerekçesi ile 15 polis memuru aleyhinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir  
iddianame sunmuştur. Suçlamalar, Ceza Kanunu’nun 31., 33., 49., 251., 281., 450. ve 463.  
maddeleri bağlamında yapılmıştır. Başvuranlar davaya müdahil olarak katılmışlardır.  
14 Kasım 2000’de davalıların mahkum edilmesi için gerekçe bulunmadığı sonucuna  
varan Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, polis memurlarının beraatine karar vermiştir.  
Mahkeme, polis memurlarının, polisin görev ve yasal yetkilerini düzenleyen 2559 no’lu  
Kanun’un 16. maddesi uyarınca görevleri kapsamında hareket ettiği ve meşru nefsi müdafaa  
yaptıkları sonucuna varmıştır.  
14 Kasım 2001’de Yargıtay, başvuranların temyiz haklarını reddetmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun öldürülmesinin AİHS’nin 2. maddesinin  
ihlaline neden olduğu hususunda şikayette bulunmuştur.  
A. Kabuledilebilirlik  
3
Hükümet, başvuranların AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı bağlamında iç hukuk  
yollarını tüketmediklerini ileri sürmüştür. AİHS’nin 125. maddesine değinen Hükümet,  
başvuranların davalarını AİHM’ye götürmeden önce hukuk davası ve idari dava açabilme  
fırsatlarının bulunduğunu belirtmiştir.  
AİHM, önceki davalarda Hükümet’in ön itirazlarına benzer itirazları incelemiş ve  
reddetmiş olduğunu kaydetmektedir (Kaya ve Diğerleri/Türkiye, no. 4451/02, 4 Ekim 2005).  
Mevcut davada sözkonusu başvurularda vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına  
neden olan özel koşullar tespit etmemiştir. Sonuç olarak, Hükümet’in ön itirazını  
reddetmektedir.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
taşımadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru, kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Tarafların görüşleri  
Başvuranlar öncelikle kızlarının, polis tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü iddia  
etmişlerdir. Ayrıca Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’na yönelik olarak gereğindene fazla öldürücü  
güç kullanıldığını kaydetmişlerdir.  
Hükümet, polisin meşru müdafaa amacıyla ve polisin görev ve yasal yetkilerini  
düzenleyen Kanun’un gereklerine uygun olarak silah kullandığını ifade etmiştir. Ayşe Gülen  
Uzunhasanoğlu’nun ölümünün, gerekli olandan fazla olmayan bir güç kullanımı sonucu  
meydana geldiği kanısındadır. Yerel mahkemelerin, polis memurlarının silahlarını yalnızca  
ölen kişilerin ateş açması ardından kendilerini korumak için ateşlediğini tespit ettiklerini  
vurgulamıştır. Hükümet, yetkili makamların sözkonusu olaylar hususunda yeterli ve etkili bir  
soruşturma yürüttüklerini ileri sürmüştür.  
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
(a) Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun ölümüne ilişkin  
Yaşam hakkını garanti altına alan ve yaşama hakkından mahrum bırakılmayı haklı  
gösteren koşulların belirtildiği 2. madde, AİHS’nin en temel maddelerinden biridir ve  
istisnaya müsaade edilmemektedir (bkz. Velikova/Bulgaristan, no. 41488/98, paragraf 68,  
AİHM 2000-VI). 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların  
en temel değerlerinden birini teşkil etmektedir. Bu nedenle yaşama hakkından mahrum  
bırakılmayı haklı gösteren koşullar, katı şekilde yorumlanmalıdır (bkz. Salman/Türkiye [BD],  
no. 21986/93, paragraf 97, AİHM 2000-VII). Bireylerin korunmasında bir vasıta teşkil eden  
AİHS’nin amacı ve hedefi, 2. maddenin, etkili ve etkin koruma sağlayacak şekilde  
yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27  
Kasım 1995 tarihli karar, A Serisi no. 324, sayfa 45-46, paragraflar 146-47).  
2. maddenin 1. paragrafının ilk cümlesi, devletin yalnızca kasıtlı ve kanuna aykırı  
olarak adam öldürmekten kaçınmasını değil aynı zamanda sorumluluğu altındaki kişilerin  
yaşamlarını güvence altına almak için iç hukuku kapsamında uygun adımları atmasını  
gerektirmektedir (bkz. Kiliç/Türkiye, no. 22492/93, paragraf 62, AİHM 2000-III). Buna,  
4
devletin yaşam hakkının korunmasını sağlamak üzere kişiye karşı suç işlenmesini caydırmak  
üzere uygun yasal ve idari çerçeve oluşturması da dahildir. Sözkonusu idari ve yasal çerçeve,  
bu tür ihlallerinin önlenmesi, ortadan kaldırılması ve cezalandırılması hususundaki kanuni  
mekanizma ile desteklenmelidir.  
2. madde metni, bir bütün olarak okunduğunda, 2. paragrafın esasen kişinin kasıtlı  
olarak öldürülmesine izin verilen durumları değil, kasti olmayan şekilde yaşama hakkından  
mahrum bırakılmayla sonuçlanabilecek “güç kullanımına” izin verilen durumları  
tanımlağını göstermektedir. Her halukarda güç kullanımı, alt paragraflarda sayılan  
amaçlardan birini gerçekleştirmek için kullanılan gücün “kesinlikle gerekli”den fazla  
olmaması gerekir. Bu çerçevede 2. maddenin 2. paragrafında kullanılmış olan “kesinlikle  
gerekli” ibaresi, AİHS’nin 8 ila 11. maddelerinin 2. paragrafları bağlamında devletin  
müdahalesinin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığına karar verilirken  
uygulanandan daha katı ve mücbir bir gereklilik testinin uygulanması gerektiğine işaret  
etmektedir. Özellikle, kullanılan güç kesinlikle sözkonusu maddede ortaya konan amaçların  
yerine getirilmesi ile orantılı olmalıdır (bkz. McCann ve Diğerleri, sayfa 46, paragraflar 148-  
49).  
Bu bağlamda AİHM, görevinin yardımcı niteliği hususunda duyarlı olduğunu  
yinelemekte ve belirli bir dava koşullarında kaçınılmaz olduğunda, ilk derece mahkemesi  
görevini üstlenirken ihtiyatlı olması gerektiğini kabul etmektedir (bkz., McKerr/İngiltere  
(karar), no. 28883/95, 4 Nisan 2000). Yerel davalar sözkonusu olduğunda, yerel  
mahkemelerin değerlendirmesi gereken delilleri değerlendirmek AİHM’nin işi değildir. Genel  
bir kural olarak önlerine sunulan delillerin değerlendirmesini sözkonusu mahkemeler  
yapmalıdır. AİHM, yerel makamların tespitlerine tabi olmamakla birlikte, normal koşullar  
altında sözkonusu makamların vardığı sonuçlardan ayrılmasını sağlayacak ikna edici unsurlar  
mevcut bulunmalıdır (bkz., mutatis mutandis, Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A  
Serisi no. 269, sayfa 18, paragraflar 29-30).  
Ancak, 2. maddenin sağladığı korumanın esas önemi, AİHM’nin sadece güç kullanan  
devlet makamlarının eylemlerini değil, bunu çevreleyen tüm koşulları da göz önüne alarak  
sözkonusu maddenin ihlal edildiği iddialarını titiz bir denetime tabi tutmasının gerekli  
olmasıdır. Bu, ulusal soruşturma ve kovuşturmanın tamamlanmış olduğu durumlarda bile,  
incelenmekte olan eylemlerin kontrol ve planlanması gibi hususları da içermektedir. (bkz.  
Erdoğan ve Diğerleri, paragraf 71).  
(ii) Olayların tespiti  
AİHM, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun polis ile Devrimci-Sol militanları arasında  
çıkan bir çatışmada polis memurlarınca vurularak öldürülmesinin, taraflar arasında ihtilaflı  
olmadığını kaydetmektedir. Ancak, taraflar şahsın ölümüne neden olan gelişmeler hususunda  
mutabık değildir. Bir yanda, başvuranlar kızlarının Devrimci-Sol üyesi olmadığını ve polis  
memurlarının olay mahalline kızlarını öldürmek üzere gittiğini ileri sürmüştür. Diğer yanda  
Hükümet, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun anılan silahlı yasadışı örgüte üye olduğunu iddia  
etmiştir. Teslim olmayı reddeden ve polise ateş açan başvuranların kızı ve onun arkadaşıdır.  
Hükümet, başvuranların kızlarının polisin meşru müdafaada bulunduğu ve polisin görev ve  
yasal yetkilerini düzenleyen 2559 no’lu Kanun’na uygun hareket ettiği silahlı çatışma sonucu  
öldüğünü iddia etmiştir.  
5
AİHM, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılan polis memurları aleyhindeki  
cezai yargılama sırasında olayların adli tespitinin yapıldığını gözlemlemektedir. Strazburg  
kovuşturması sürecinde yerel mahkemenin olaylara ilişkin tespitinden şüpheye düşülmesine  
ya da AİHM’nin farklı bir sonuca varmasına neden olabilecek hiçbir delilin sunulmadığını  
kaydetmektedir (bkz. Makaratzis/Yunanistan [BD], no. 50385/99, paragraf 47, AİHM 2004-  
XI). Bu nedenle AİHM, kendisine sunulan deliller ışığında, ulusal mahkemenin tespitlerini  
başlangıç noktası olarak alarak, elinde davayı değerlendirmek için olaylara ve delillere ilişkin  
yeterli unsur bulunduğu kanısındadır (bkz. Usta ve Diğer/Türkiye, no. 57084/00, paragraf 50,  
21 Şubat 2008; Perk ve Diğerleri/Türkiye, no. 50739/99, paragraf 57, 28 Mart 2006).  
(iii) Sözkonusu ilkelerin mevcut davaya uygulanması  
AİHM, başvuranların kızlarının polis memurlarınca düzenlenen terör karşıtı bir  
operasyonda öldürüldüğünü kaydetmektedir. Sahip olduğu bilgileri göz önüne alan AİHM,  
polis memurlarının başından beri Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nu öldürme maksadı ile hareket  
ettiği hususunda yeterli unsur bulunmadığı kanısındadır.  
Emniyet görevlilerinin ateşli silah kullanmış olabileceği koşulları açıklayan yasal  
çerçeve hususunda, AİHM, olay tarihinde uygulanan ve 1934’ten beri yürürlükte olan 2559  
no’lu Kanun’un günümüzde, Avrupa’da bulunan demokratik toplumlarda gerekli olan yaşam  
hakkının “kanunen” korunması için yeterli görünmediği hususunda daha önce karar vermiş  
olduğunu hatırlatmaktadır (bkz. Erdoğan ve Diğerleri, paragraf 77; Usta ve Diğerleri,  
paragraf 52). Öte yandan, Anayasa’nın 17. maddesi uyarınca, ölümcül güce başvurmanın  
yalnızca “kanunen kesinlikle gerekli kılınan durumlarda” haklı görülebileceği belirtilmelidir.  
Bu nedenle AİHM, yerel standart ve AİHS’nin 2. maddesinin standardı arasındaki farkın, tek  
başına, yasal çerçevenin yetersizliği gerekçesi ile 2. maddenin 1. paragrafının ihlalini tespit  
edecek kadar büyük olmadığı kanısındadır (McCann ve Diğerleri, sayfa 47, paragraflar 154-  
55; Usta ve Diğerleri, paragraf 52; Perk ve Diğerleri, paragraf 60).  
AİHM, operasyonun planlanması ve kontrolünün, AİHS’nin 2. maddesi açısından  
değerlendirirken, olayın gerçekleştiği koşulları ve gelişme şeklini özellikle göz önüne  
almalıdır (bkz. Andronicou ve Constantinou/Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar, Hüküm ve  
Karar Raporları 1997-VI, paragraf 182).  
Bu bağlamda AİHM, polis memurlarının olay mahalline yasadışı örgüt Devrimci-Sol  
militanları aleyhinde devam etmekte olan soruşturmayla bağlantılı olarak gittiklerini  
kaydetmektedir. Erdoğan ve Diğerleri davasında belirtilmiş olduğu gibi, Devrimci-Sol grubu  
dağıtılana kadar birçok polis memuru, subay ve savcının öldürülmesi de dahil olmak üzere  
çok sayıda suç işlemiştir. Sonuç olarak AİHM, mevcut dava koşullarında, polisin şüphelileri  
yakalamak ya da şüphelilerin arz ettiği tehdidi etkisiz hale getirmek için silah kullanmaya  
gerek olduğunu düşünmüş olabileceği sonucuna varmaktadır.  
Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin tespitlerine değinen AİHM, mevcut davada  
güvenlik güçlerince güç kullanımının, ölen şüphelilerin arz ettiği yasadışı şiddetin bir sonucu  
olduğunu gözlemlemektedir. Bu hususta, polis memurlarının olay mahalline geldiklerini,  
daireyi çevreleyen alanı güvenlik altına aldıklarını ve şüphelilerden kapıyı açmalarını  
istediklerini kaydetmektedir. Ancak, şüpheliler bunu yapmadıklarında ve polis memurları  
kapıyı kırmak durumunda kaldığında, şüpheliler üzerlerine ateş açmıştır. Sonuç olarak,  
sözkonusu operasyonun AİHS’nin 2/2 maddesinin a ve b alt paragrafları bağlamında “yasadışı  
6
şiddetten kaynaklanan … savunma” sonucunda “yasal bir yakalama gerçekleştirmek için”  
yapıldığı kabul edilmelidir.  
Bu nedenle AİHM, mevcut davadaki güç kullanımının kesinlikle gerekenden fazla  
olup olmadığına ve yukarıda kaydedilen amaçların gerçekleştirilmesi ile kullanılan gücün  
kesinlikle orantılı olup olmadığına karar vermelidir.  
AİHM, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin kendisine sunulan delillere dayanarak ilk  
olarak ölen kişilerin ateş ettiğini belirlediğini kaydetmektedir. Ayrıca, polis memurlarının  
şüphelilerin ateşine maruz kaldıklarında, şüpheliler ateşi kesene kadar karşılık vermenin  
gerekli olduğuna inandıklarını gözlemlemektedir. Son olarak, Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’na  
yakın mesafeden ateş edilmeği tespit edilmiştir.  
AİHM ayrıca, güvenlik güçlerinin, ölmüş olan kişinin yakalanması için ölümcül  
olmayan yöntemlere başvurmaları imkanı olup olmadığı konusunda spekülasyon yapmasına  
gerek olmadığını düşünmektedir. Bu bağlamda, başvuranların yakınlarının güvenlik  
güçlerince güç kullanılması sonucu öldürüldüğü Andronicou ve Constantinou ve Perk ve  
Diğerleri davalarında, olay anında sıcağı sıcağına tepki vermesi gereken polis memurlarının  
durumu için kendi bağımsız değerlendirmesini yapamayacağı sonucuna varmıştır. AİHM  
ayrıca aksi yönde karar vermenin, devletlere ve emniyet güçlerine, görevlerini yerine  
getirirken, belki de kendilerinin ve diğerlerinin hayatlarına zarar verecek şekilde, gerçekçi  
olmayan bir yük yüklemek olacağı kanısına varmıştır (Andronicou ve Constantinou, paragraf  
192; Perk ve Diğerleri, paragraf 72; Usta ve Diğerleri, paragraf 59). Taraflar arasında şiddetli  
bir çatışmanın yaşandığı ve polis memurlarının silahlı iki şüpheli karşısında meşru müdafaada  
bulunmak zorunda kaldıkları bu davada, AİHM, farklı bir sonuca varması için bir neden  
olmadığı sonucuna varmıştır.  
Bu nedenle AİHM, sözkonusu koşullar altında öldürücü güç kullanmanın, ne kadar  
üzücü olursa olsun, meşru müdafaa kapsamında ve şüphelileri yasal yollarla yakalamak için  
“kesinlikle gerekenden” fazla olmadığı kanısındadır. Sonuç olarak, AİHM sorumlu  
Hükümet’in, AİHS’nin 2/2 maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal etmediği kanaatine  
varmıştır.  
Dolayısıyla Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun öldürülmesi açısından AİHS’nin 2.  
maddesi ihlal edilmemiştir.  
(b) Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de  
belirtilen hak ve özgürlükleri tanıma[sı]” şeklinde devlete düşen genel görevle birlikte  
AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü güç kullanmaya  
başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin ve yeterli bir soruşturma  
yürütülmesini gerektirmektedir (bkz. Çakıcı/Türkiye [BD], no. 23657/94, paragraf 86, AİHM  
1999-IV). Böyle bir soruşturma aracılığı ile aslında hem yaşam hakkını koruyan ulusal  
yasaların etkili bir şekilde uygulanması hem devlet görevlilerinin veya organlarının dahlinin  
bulunduğu durumlarda, sorumlulukları altında meydana gelen ölümlerin hesabını vermeleri  
güvence altına alınmaktır(bkz. Anguelova/Bulgaristan, no. 38361/97, paragraf 137, AİHM  
2002-IV). Bu tip davalarda çoğunlukla neredeyse yalnızca ilgili devlet görevlilerinin ve  
organlarının, ölüm olayının gerçek koşulları hakkında bilgi sahibi olmalarından dolayı, cezai  
kovuşturmalar, disiplin davaları ve mağdurlara ve ailelerine telafi imkanı sağlayan davalar  
7
gibi uygun iç hukuk sürecinin başlatılması, tamamen bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerekli  
resmi soruşturmanın tamamlanmasına bağlıdır. Aynı gerekçe, ölen kişilerin yakalanmaları  
amacıyla düzenlenen bir operasyon sırasında öldürüldükleri hususunda şüphe duyulmayan  
mevcut davaya da uygulanmaktadır.  
Soruşturma, ilk önce olayı çevreleyen koşulları belirleyecek daha sonra da  
sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Burada  
sözkonusu olan sonuç alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba sarf etme  
yükümlülüğüdür. Yetkili mercilerin sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde edilmesini temin  
maksadıyla, tanıkların ifadesinin alınması, teknik inceleme yaptırılması gibi ellerindeki makul  
tedbirleri almış olması gerekir. Makul ivedilik ve özen gerekliliği bu bağlamda mündemiçtir.  
Dava konusu olayların tespit edilmesi yahut sorumluların teşhis edilmesi kapasitesini  
zayıflatan soruşturmadaki her türlü eksiklik, bu soruşturmanın öngörülen etkililik düzeyine  
ulaşmaması tehlikesini doğurur (bkz. Kelly ve Diğerleri/İngiltere, no. 30054/96, paragraflar  
96-97, 4 Mayıs 2001; Anguelova, paragraf 139).  
Bu hususta makul ivedilik ve özenle hareket etme gerekliliği zımnen bulunmaktadır  
(Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları, sayfa 2439-40,  
paragraflar 102-104; Çakıcı, paragraflar 80-87 ve 106; Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94,  
paragraf 109, AİHM 1999-IV; ve Mahmut Kaya/Türkiye, no. 22535/93, paragraflar 106-107,  
AİHM 2000-III). Özel bir durumda soruşturmadaki gelişmeyi yavaşlatan engeller ya da  
güçlükler çıkabileceği kabul edilmelidir. Ancak, yetkili makamların ölümcül güç kullanımını  
soruştururken süratle hareket etmesi, kamunun hukukun üstünlüğüne olan güveninin  
korunmasında ve yasadışı eylemlere katılındığı veya hoşgörülğü izleniminin verilmemesi  
açısından önemlidir. (Avşar/Türkiye, no. 25657/94, paragraf 395, AİHM 2001-VII).  
Mevcut davada AİHM, yetkili makamların başvuranların kızlarının öldürülmesine  
ilişkin koşullar hususunda kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü gözlemlemektedir. Bu  
bağlamda, olaydan hemen sonra, polis memurları tarafından olayların gidişatını ve dairenin  
durumunu anlatan bir rapor hazırlandığını kaydetmektedir. Dairenin, cesetlerin pozisyonlarını  
gösteren bir taslağı hazırlanmış ve fotoğraflar çekilmiştir. Çatışmada kullanılan silahlar ve  
olay mahallinden alınan fişekler üzerinde balistik inceleme yapılmıştır. Ölen kişilerin  
kıyafetleri incelendikten sonra hangi fişeğin hangi silahtan çıktığı tespit edilmiş ve atış  
mesafeleri belirlenmiştir. Ayrıca, adli tıp uzmanları ölen kişilerin bedenleri üzerinde tam ve  
kapsamlı bir otopsi gerçekleştirmiştir (bkz. paragraflar 6-11).  
Bununla birlikte, gecikmeler göz önüne alındığında mevcut davadaki soruşturmanın  
etkili olduğu kabul edilemez. Bu bağlamda AİHM, yetkili makamların, suçlanan polis  
memurları aleyhinde cezai takibat başlatmadan önce beş yıl beklediklerini kaydetmektedir.  
Müteakiben, yargılamada nihai kararı vermek Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin dört yıldan  
fazla zamanını almıştır (bkz. paragraflar 13-14).  
AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında dokuz yıldan fazla süren sözkonusu yargılama  
nedeniyle, yetkili makamların gereksiz ve orantısız olduğu iddia edilen güç kullanımını  
soruştururken süratle hareket ettiklerinin söylenemeyeceği kanısındadır. Dolayısıyla, cezai  
soruşturmadaki gecikme ve yargılamanın toplam süresi göz önüne alındığında AİHM,  
AİHS’nin 2. maddesi bağlamında devletin usule ilişkin yükümlülüklerinin ihlal edildiği  
sonucuna varmaktadır.  
Bu nedenle 2. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.  
8
II. AİHS’YE İLİŞKİN DİĞER İHLALLER  
Başvuranlar ayrıca AİHS’nin 3., 6. ve 14. maddeleri ile 1 No’lu Protokol’ün 1.  
maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 3. madde bağlamında, kızlarının ölümü nedeniyle  
yaşadıkları sıkıntılar hususunda şikayetçi olmuşlardır. 6. madde bağlamında polis memurları  
aleyhindeki takibatın adil olmadığını belirtmişlerdir. 14. madde bağlamında sözkonusu tarihte  
İstanbul Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir aleyhinde takibat yapılmaması hususunda  
şikayetçi olmuşlardır. Son olarak, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında olayı  
müteakiben dairelerinin mühürlenmesi nedeniyle mal ve mülk dokunulmazlıklarına saygı  
gösterilmesi haklarına müdahale edildiğini ileri sürmüşlerdir.  
Sahip olduğu bilgileri göz önüne alan AİHM, sözkonusu şikayetlerin yetki alanına  
girdiği kadarıyla, AİHS’de ya da ek Protokolleri’nde ortaya konan hakların ve özgürlüklerin  
ihlal edildiğine dair bir unsur olmadığı kanısına varmıştır. Ayrıca, 1 No’lu Protokol’ün 1.  
maddesine dayanılarak yapılan şikayet hususunda AİHM, Kadıköy Sulh Ceza Mahkemesi’nin  
öngörmesi üzerine dairenin 20 Mayıs 1992’de birinci başvurana iade edilmiş olmasını  
özellikle göz önüne almıştır. Bu nedenle, başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve  
4. maddeleri uyarınca dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmelidir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuranlar maddi tazminat olarak 20,000 Euro (EUR) ve manevi tazminat olarak  
50,000 EUR talep etmiştir.  
Hükümet sözkonusu taleplere itiraz etmiştir.  
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı  
bulunmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle, talebi reddetmiştir. Ancak, 2. maddenin usule  
dayalı olarak ihlal edildiğini göz önüne alarak ve hakkaniyet temelinde manevi tazminat  
olarak başvuranlara toplam 10,000 EUR ödenmesine karar vermiştir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar AİHM önünde yaptıkları masraf ve giderler için toplam 9,500 EUR talep  
etmiştir. Taleplerine dayanak olarak, 10,000 yeni Türk Lirası [yaklaşık 5,200 EUR]  
karşılığında yapılan avukatlık ücreti sözleşmesini sunmuşlardır.  
Hükümet sözkonusu talebe itiraz etmiştir.  
AİHM ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul  
olduğu kanıtlanmış ise tazminat ödenmesine karar verebilir (bkz., örneğin, Sawicka/Polonya,  
no. 37645/97, paragraf 54, 1 Ekim 2002). Sahi olduğu bilgilere dayanarak değerlendirmede  
9
bulunan ve içtihadını göz önünde bulunduran AİHM, başvuranlara ileri sürdükleri masraf ve  
harcamalar için toplam 3,000 EUR tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE  
1. AİHS’nin 2. maddesine ilişkin şikayetin kabuledilebilir ve başvurunun kalan kısmının  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AİHS’nin Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun öldürülmesine ilişkin 2. maddesinin esas  
açısından ihlal edilmediğine;  
3. AİHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;  
4. (a) AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere  
Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara müşterek olarak aşağıda kaydedilen meblağların  
ödenmesine;  
(i) Manevi tazminat olarak 10,000 EUR (on bin Euro) ve ödenebilecek her tür vergi;  
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için 3,000 EUR (üç bin Euro) ve başvurana  
uygulanabilecek her tür vergi;  
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına  
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının  
üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 14 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
10