değerlendirme yapılırken uğranılan zararın yoğunluğunun da dikkate alınması gerekir (Bkz.
De Jong, Baljet ve Van Den Brink-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984, Van Der Sluijs,
Zuiderveld ve Kapple-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984).
İç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği hususuna gelince, AİHM diğer bir çok başvuruda
buna benzer bir argümanın reddedildiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında, Demirel-Türkiye
kararı, no: 39324/98, 28 Ocak 2003 ve Batı ve diğerleri). Yapılan bu şikayetlerin
kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçe yer almamaktadır. Şikayetler kabuledilmelidir.
B. Esas hakkında
1. Madde 5 § 3
Hükümet, başvurana atfedilen suçların ciddiyet derecesinin, davanın karmaşık yapısının,
sanık sayısının, firar tehlikesinin ve kanıtların tahrip edilmesinin altını çizmektedir. Hükümet
ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bütün yargı süreci boyunca başvuranın serbest
bırakılma talepleri üzerinde durduğunu hatırlatmaktadır.
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin son kısmında öngörülen son sürenin «tutuklunun ilk derece
mercii tarafından esasa dayalı olarak itham edilmesi» olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz.
Wemhoff-Almanya kararı, 27 Haziran 1968 ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95).
AİHM, tutulu bulundurma döneminde dikkate alınacak sürenin 9 Eylül 1996 tarihinde
başvuranın yakalanması ile başladığı ve 30 Ocak 2002’de tutuksuz yargılanmak üzere serbest
bırakılmasıyla sona erdiği tespitini yapmaktadır. Bu süre beş yıl dört aydır.
AİHM’nin bu konudaki yerleşik içtihadına göre tutulu bulundurma süresi soyut bir
değerlendirmeye tabii değildir. Bir sanığın tutukluluk süresinin makul yapısı davanın özel
yapısına göre her aşamada değerlendirilmelidir (Bkz. diğerleri arasında, W-İsviçre, 26 Ocak
1993). Mahkeme ayrıca böyle bir durumda ulusal makamlara gözaltı süresinin makul süre
sınırlarının aşılmamasını gözetmek düştüğünün altını çizmektedir. Bu amaçla, olayların
bütününü incelemek ve masumiyet karinesi, bireysel haklara saygı ilkesine yönelik istisna
uyarınca kamu menfaatini meşru kılan zorunluluğun varlığını bertaraf etmek ve alınan
kararlarda serbest bırakılma taleplerini reddeden kararları dikkate almak gerekir. Özellikle
mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda itilafa mahal
vermeyen olaylara dayalı olarak AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesine yönelik bir ihlalin olup
olmadığını tespit etmek durumundadır (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim
1998).
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul şüphelerin
devamlılığının sine qua non olmazsa olmaz koşulu tutukluluk kuralına uygunluktur, fakat
kimi kez bu yeterli olmamaktadır; AİHM, iç hukuk mercilerinin hürriyet hakkından yoksun
bırakmaya devam etme gerekçelerinin meşru sayılıp sayılmayacağını ortaya koymak
durumundadır. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, ulusal makamların yargı
süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca belirlenmesi
gerekmektedir (Bkz. Ilijkov-Bulgaristan no: 33977/96, 26 Temmuz 2001, Kulda-Polonya, no:
30210/96 ve Labita kararları).
AİHM, Hükümet tarafından öne sürülen firar tehlikesi, kanıtların yok edilmesi ve sanık
sayısının fazla oluşu gibi gerekçelere katılmamaktadır. Kaldı ki, bu tür gerekçeler yalnızca
7