CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
HÜSEYİN ESEN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 49048/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
8 Ağustos 2006  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (49048/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşı Hüseyin Esen’in (başvuran) 26 Mayıs 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış  
olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul  
Barosu avukatlarından S. Çelik tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1967 doğumlu başvuran Ankara’da ikamet etmektedir.  
1. Gözaltı, tutukluluk ve başvurana hükmedilen ceza  
Başvuran 9 Eylül 1996 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine  
bağlı polisler tarafından gözaltına alınmıştır. Başvuran yasadışı silahlı örgüt Marksist Leninist  
Komünist Partisi’ne (MLKP) bağlı olmakla suçlanmıştır.  
Gözaltı süresince başvuran itiraf etmesi için polislerin kötü muamelelerine maruz kalmıştır.  
Başvuran baskı altında yasadışı örgüte bağlı olduğunu ve bu örgüt adına eylemlere katıldığını  
kabul etmiştir.  
18 Eylül 1996’ya dek süren gözaltı boyunca başvuran İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından  
sağlık kontrolünden geçirilmiş ve adı geçenin kötü muameleye maruz kaldığı tespit edilmiştir.  
Başvuran aynı gün Cumhuriyet Savcısı ve hakkında tutuklu yargılama kararının verildiği  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yetkili hakimi tarafından dinlenmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, 13 Mart 1997 tarihinde TCK’nın 31, 33, 40, 168 § 2. ve 3713 sayılı  
Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmak, anayasal  
düzeni yıkma girişiminde bulunacak eylemlere katılmak ve Marksist Leninist ilkelere dayalı  
bir Devlet kurma teşebbüsünde bulunmak suçlarından başvuranın ve on altı sanık ortağının  
mahkumiyetini talep etmiştir.  
Başvuranın tutuksuz yargılanma talepleri reddedilmiştir.  
DGM, 31 Ocak 2003 tarihinde başvuranı aleyhinde yapılan ithamlardan suçlu bulmuş ve on  
iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır.  
Başvuran tarafından 25 Mayıs 2004 tarihinde yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay  
DGM’nin vermiş olduğu kararı bozmuştur.  
Yargı süreci İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen sürmektedir.  
2. Polisler hakkında yürütülen soruşturmalar  
Başvuran ve on altı sanık ortağı 14 Ekim 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı’na giderek  
gözaltından sorumlu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli yedi  
polis hakkında şikayetçi olmuştur.  
2
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde TCK’nın 243.  
maddesine dayalı olarak polisler hakkında ceza davası açmıştır.  
Polisler 4 Aralık 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde dinlenmiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi 25 Nisan 2002 tarihinde TCK’nın 243. maddesi gereğince işkence  
fiillerini vasıflandırarak sorumlu polisleri on iki ay yirmi gün ve bir yıl iki aya varan hapis  
cezasına mahkum etmiş ve ayrıca iki yıl üç ay süreyle görevlerinin askıya alınmasına karar  
vermiştir.  
Polisler mahkum edilmiş ve başvuran bu karar için temyize gitmiştir.  
Yargıtay 5 Mayıs 2004 tarihli bir kararla TCK’nın 102 § 4. maddesinin uygulanmasına  
istinaden polisler hakkında alınan ceza davasını zamanaşımı nedeniyle kaldırmıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran gözaltında kendisine uygulanan muamelenin ve polislerin cezalandırılmamasının  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmektedir.  
A. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet AİHS’nin 35.  
maddesine aykırı olarak başvuranın AİHS’nin 3. maddesine dair şikayetini hukuki bir yargıda  
dile getirmemesi ölçüsünde iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.  
Başvuran Hükümetin bu savlarına karşı çıkmaktadır.  
AİHM, ön itirazın başvuranın hukuki başvuru yollarının etkililiğine yönelik şikayetlerinin  
esasına sıkı sıkıya bağlı olduğuna itibar etmektedir (Bkz. Salman-Türkiye kararı, no:  
21986/93).  
B. Esas hakkında  
AİHM, başvuranın gözaltında pek çok kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olduğunu  
hatırlatmaktadır. Başvuran bu doğrultuda yedi günlük sağlık raporuna göndermede  
bulunmakta, kamu davasının zamanaşımına uğradığını, sonuç itibariyle, İlk derece  
mahkemesinin mahkumiyet kararına rağmen işkencecilerin salıverildiğini iddia etmektedir.  
Hükümete göre öne sürülen iddialar tesis edildiğinden ve kötü muameleden sorumlu kişiler  
adli süreçten geçtiğinden 3. maddenin ihlali kabul edilemez.  
Başvuranın işkence iddiaları ile ilgili AİHM bu konudaki yerleşik içtihadını hatırlatarak, buna  
göre elde edilen tüm deliller ışığında, olayların değerlendirilmesinin yapılması gerektiğini  
hatırlatır (Bkz. mutatis mutandis, Selmouni-Fransa kararı, no: 25803/94).  
3
AİHM, mevcut durumda Adli tıp kurumu tarafından düzenlenen raporunda başvuranın gözaltı  
süresi sonunda ciddi izler taşıdığının ve bunun itiraza yer vermediğinin belirtildiğini  
hatırlatmaktadır. Ayrıca, tarafların iç hukuktaki mahkemeler önündeki yargı süreci dahilinde  
elde ettikleri kanıt unsurları ve başvuranın polislerin uyguladıkları filistin askısı, soğuk su  
sıkma ve dayak atma gibi çeşitli işkence türlerine maruz kaldığını dile getirmesi birbiriyle  
uyuşmaktadır. AİHM, Ağır ceza mahkemesinin polisler hakkında almış olduğu mahkumiyet  
kararı ışığında, iktisabi olarak başvuranın gözaltında polislerin uyguladıkları kötü  
muamelelerin mağduru olduğunu dikkate almaktadır.  
Bu başvuruda, başvuranın yetkililerin bilgisine sunduğu iddialar, kimse savunulamaz  
olduğunu öne sürmemekte, ciddiyet derecesi bakımından olduğu kadar sözkonusu kişilerin  
sıfatı bakımından da önem kazanmaktadır.  
Bu doğrultuda AİHM, öncelikli olarak tıbbi raporla kötü muamele izlerinin tespit edildiği ve  
yedi günlük istirahat verildiği, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin TCK’nın 243. maddesi  
uyarınca başvuranın mağduru olduğu işkence fiillerini vasıflandırdığı saptamasında  
bulunmaktadır. AİHM, bu sonuçlardan sözkonusu nitelemeyi ayrı tutacak hiçbir gerekçe  
görmemekte ve bu uygulamaların AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğuna itibar etmektedir.  
Bu koşullar çerçevesinde, bütün olarak ve süresi dikkate alındığında başvurana uygulanan  
şiddet özel bir ciddiyet derecesini oluşturmakta, çekilen sıkıntılar ve «derin» acılar nedeniyle  
AİHS’nin 3. maddesi uyarınca işkence olarak nitelendirilmektedir.  
Sonuç olarak, esas bakımından bu hüküm ihlal edilmiştir.  
Yukarıdaki mülahazalar ışığında, geriye Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği  
itirazını, yani hukuk mercilerinin sorumluların teşhis edilmesinden cezalandırılmalarına dek  
sergiledikleri tutumu değerlendirmek kalmaktadır.  
Başvuran, ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilen polislerin cezasının beş yıllık  
zamanaşımı nedeniyle bozulduğunu ve sonuç itibariyle cezai müeyyideye uğramadıklarını  
hatırlatmaktadır. Ayrıca, yetkililer zamanaşımından önce nihai karara varmak için gerekli  
ivediliği ve ihtimamı göstermemiştir.  
AİHM, başvuranın şikayetinin esasının polisler hakkında yürütülen ceza sürecinin sonucuna  
dayanğını gözlemlemektedir.  
Davanın özel koşulları ışığında AİHM, dava olaylarının hukuki nitelendirilmesi başvuranlara  
ve hükümetlere yüklenildiği şekliyle bağlayıcı olmadığından, sözkonusu şikayetlerin  
AİHS’nin 13. maddesi altında inceleneceğini kaydetmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Guerra  
ve diğerleri-İtalya, 19 Şubat 1998, Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996, Assenov-Bulgaristan, 28  
Ekim 1998 ve özellikle Büyükdağ-Türkiye kararı).  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHM öncelikli olarak başvuranın adli soruşturmanın yetersizliğinden değil, esasen netice  
itibariyle polislerin lehine olan kamu davasının zamanaşımına uğradığından şikayetçi  
olduğunu gözlemlemektedir.  
Hükümet görüş bildirmemektedir.  
4
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta AİHS’nin güvence altına almış olduğu hak ve  
özgürlüklere olanak tanıyan bir başvurunun varlığını güvence altına aldığını belirtmektedir.  
13. maddenin alanına giren zorunluluk bir başvuranın AİHS’ye dayalı şikayetinin niteliğine  
göre değişir.  
«Etkili başvuru» kavramı Devletin görevlilerinin elinde bulunan bireyin maruz kaldığı kötü  
muamelelere savunulabilir iddiaları ortaya koyduğunda, yerine göre tazminat ödenmesini  
veya iç hukukta tazminatsız her türlü başvuruya etkili ve derinlemesine bir soruşturma  
açılmasını ifade etmektedir.  
İşkence ve kötü muamele ile ilgili bir soruşturmanın etkili olarak sayılabilmesi için hiçbir  
şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta olması ve makul derece gösterilecek ihtimamı içermesi  
gerekir. Özel bir durumda soruşturmanın ilerlemesi önünde engeller ve/veya güçlükler var ise,  
yetkililere kamuoyunun güvenini kazanacak denli temel, hukuk Devletine yaraşır, her türlü  
illegal ve ihtilafa yol açacak fiilin önüne geçecek ivedilikle bir soruşturma açmak düşmektedir  
(Bkz. mutatis mutandis, Paul ve Audrey Edwards-İngiltere kararı, no: 46477/99).  
Aynı gerekçelerle, soruşturmanın kamu denetiminde sayılması ve sonuçlarının yetkililerin  
farkında olarak güvence altına almaları teoride olduğu kadar uygulamada da etkili olacak bir  
husustur. Kamunun denetim derecesi bir davadan diğerine değişiklik gösterebilir. Her  
halükarda, davacı tarafın soruşturma sürecine etkili erişimi kaçınılmazdır.  
Mahkemeye sunulan kanıt unsurlarına dayalı olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca  
başvuranın uğradığı işkencelerden Savunmacı Devlet’in sorumlu olduğu yargısında  
bulunmaktadır. Başvuran tarafından dile getirilen şikayetler 13. maddeye göre «savunulabilir»  
niteliktedir. Yetkililerin yukarıda söz edilen gerekçeleri karşılayacak türden bir soruşturma  
açmaları ve etkili olarak yürütmeleri zorunluluğu bulunmaktaydı.  
AİHM, başvuranın ve diğer sanık ortaklarının şikayetinin ardından bir soruşturma  
başlatıldığını ve ceza sürecinin sorumlu polislerin yasadışı fiilleri nedeniyle mahkum  
edilmeleri ile son bulduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, ceza davası beş yıllık bir  
zamanaşımının ardından polislerin mahkumiyetlerinin iptali ile kapanmıştır. AİHM’ye bu  
durumda soruşturmanın yeterince özenli sürdürülüp sürdürülmediğini ve hukuki sürecin  
«etkili» sayılıp sayılmayacağını belirlemek düşer.  
AİHM, ceza davasının başvuranın ve sanık ortaklarının şikayetçi olmaları ile 14 Ekim  
1996’da başladığını, 4 Aralık 1996 tarihinde polislerin Ağır ceza mahkemesinde  
dinlendiklerini ve 7 Mayıs 1997’de Savcılığın tarafların sunmuş oldukları iddiaları kabul  
ettiğini gözlemlemektedir. Ağır ceza mahkemesi 25 Nisan 2002 tarihine kadar, yaklaşık beş  
yıl mahkumiyet kararını vermek için beklemiştir. Yargıtay dava dosyasını iki yılda  
incelemiştir.  
Hükümet, zorlayıcı etkiye ve zamanaşımına yönelik hükümlerin doğrudan uygulanabilirliğine  
karşın, İlk derece mahkemesi önünde 7 Mayıs 1997 ve 25 Nisan 2002 tarihleri arasında  
yerinde sayan ceza sürecini makul gerekçelerle aydınlatacak hiçbir unsuru sunmamıştır.  
AİHM olayların meydana geldiği dönemde Türk ceza hukuku’nun ceza yargısı usulünün  
kapanması için beş yıllık bir zamanaşımı süresini öngördüğü tespitinde bulunarak, hukuk  
mercilerinin bu ceza sürecinin zamanaşımına uğramaması için ellerinden gelen tüm gayreti  
sarf etmeleri ve tüm araçlara başvurmaları gerektiğine itibar etmektedir. Kötü muamele  
iddialarına ilişkin bir ceza davası sözkonusu olduğunda, yetkililer tarafından çabuklukla  
5
verilecek bir yanıt eşitlik ilkesi içinde genel olarak kamunun güveninin korunması açısından  
temel bir unsur olarak sayılabilir ve kanundışı eylemlere karışanlara karşı gösterilecek her  
türlü hoşgörüden kaçınmaya olanak tanır (Bkz. örneğin, İndelicato-İtalya no: 31143/96 ve  
Özgür Kılıç-Türkiye kararı, no:42591/98, 24 Eylül 2002).  
AİHM daha önceki benzer diğer davalarda da ulusal yetkililerin polisler hakkında açılan ceza  
davası sürecinin zamanaşımına uğramaması için gerekli özeni ve ivediliği sergilemediklerine  
hükmetmiştir (Bkz. Batı ve diğerleri-Türkiye no: 33097/96 ve 57834/00 ve Abdülsamet  
Yaman-Türkiye kararları no: 32446/96, 2 Kasım 2004). AİHM nezdinde mevcut başvuru da  
aynıdır; İlk derece mahkemesinin aleyhlerinde maddi kanıtları oluşturmasına karşın polisler  
mutlak bir cezasızlıktan faydalanmışlardır.  
AİHM açısından ulusal hukuk mercilerinin Devletin görevlilerine yüklenebilecek işkence ve  
kötü muamele suçlarında çabuk bir yargılamaya gitmemeleri ve zamanaşımını gözetmemeleri  
üzücüdür.  
Sonuç olarak, İlk derece mahkemesi önündeki süreçte kayda değer bir gecikmenin olduğu ve  
Hükümetin bu gecikmeye bir açıklık getirmediği dikkate alındığında, AİHM Türk yetkililerin  
itham edilen polislerin neredeyse cezasız kalmalarına engel olacak ivedilikte hareket  
ettiklerinin söylenemeyeceğini not etmektedir. AİHM ayrıca, polisler hakkında öngörülen  
ceza başvuru yolunun ilk dereceli yargıların tespit ettikleri ihlalin sonuçlarını ortadan  
kaldırmaya yetmediği kanısındadır. AİHM hukuki başvuru yolları ile ilgili olarak, 3. maddeye  
dair şikayetleri için bir ceza dava sürecinde tazminat elde etme girişiminde bulunan ve sonuç  
itibariyle zamanaşımı nedeniyle polislerin mahkumiyet cezalarının ortadan kalkmasının  
ardından başvuranın hukuki başvuru yollarının tüketilmesini beklemesinin güç olacağına  
itibar etmektedir. Sonuç olarak, Hükümetin ön itirazı reddedilmelidir.  
Bu nedenle, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 5 §§ 3. VE 4. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuran tutuklu yargılama süresinin uzunluğundan ve ceza yargısı süreci boyunca serbest  
bırakılma taleplerinin reddedilmesinden şikayetçi olmakta, bu doğrultuda AİHS’nin 5 §§ 3. ve  
4. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
AİHS’nin 5 § 3. maddesi bakımından yapılan şikayetle ilgili Hükümet başvuranın tutukluluk  
süresinin hakkında verilen ceza uyarınca olduğunun ve bu nedenle AİHS’nin ihlal edildiğini  
öne süremeyeceğinin altını çizmektedir. 5 § 4. maddeye gelince, Hükümet başvuranın şartlı  
tahliye talebiyle CMUK’un 128 § 4. maddesine dayalı olarak başvuruda bulunabileceğini  
savunmaktadır.  
Başvuran bu savlara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, ulusal yetkililer tarafından öngörülen ceza üzerine tutulu bulundurma süresinin  
bütününde suç isnadının AİHS’nin 5 § 3. maddesinde yer alan zorunlulukların noksanlığında  
başvuranın mağdur sıfatını prensip olarak ortadan kaldırmadığını hatırlatmaktadır. Bu  
6
değerlendirme yapılırken uğranılan zararın yoğunluğunun da dikkate alınması gerekir (Bkz.  
De Jong, Baljet ve Van Den Brink-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984, Van Der Sluijs,  
Zuiderveld ve Kapple-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984).  
İç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği hususuna gelince, AİHM diğer bir çok başvuruda  
buna benzer bir argümanın reddedildiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında, Demirel-Türkiye  
kararı, no: 39324/98, 28 Ocak 2003 ve Batı ve diğerleri). Yapılan bu şikayetlerin  
kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçe yer almamaktadır. Şikayetler kabuledilmelidir.  
B. Esas hakkında  
1. Madde 5 § 3  
Hükümet, başvurana atfedilen suçların ciddiyet derecesinin, davanın karmaşık yapısının,  
sanık sayısının, firar tehlikesinin ve kanıtların tahrip edilmesinin altını çizmektedir. Hükümet  
ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bütün yargı süreci boyunca başvuranın serbest  
bırakılma talepleri üzerinde durduğunu hatırlatmaktadır.  
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin son kısmında öngörülen son sürenin «tutuklunun ilk derece  
mercii tarafından esasa dayalı olarak itham edilmesi» olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz.  
Wemhoff-Almanya kararı, 27 Haziran 1968 ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95).  
AİHM, tutulu bulundurma döneminde dikkate alınacak sürenin 9 Eylül 1996 tarihinde  
başvuranın yakalanması ile başladığı ve 30 Ocak 2002’de tutuksuz yargılanmak üzere serbest  
bırakılmasıyla sona erdiği tespitini yapmaktadır. Bu süre beş yıl dört aydır.  
AİHM’nin bu konudaki yerleşik içtihadına göre tutulu bulundurma süresi soyut bir  
değerlendirmeye tabii değildir. Bir sanığın tutukluluk süresinin makul yapısı davanın özel  
yapısına göre her aşamada değerlendirilmelidir (Bkz. diğerleri arasında, W-İsviçre, 26 Ocak  
1993). Mahkeme ayrıca böyle bir durumda ulusal makamlara gözaltı süresinin makul süre  
sınırlarının aşılmamasını gözetmek düşğünün altını çizmektedir. Bu amaçla, olayların  
bütününü incelemek ve masumiyet karinesi, bireysel haklara saygı ilkesine yönelik istisna  
uyarınca kamu menfaatini meşru kılan zorunluluğun varlığını bertaraf etmek ve alınan  
kararlarda serbest bırakılma taleplerini reddeden kararları dikkate almak gerekir. Özellikle  
mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda itilafa mahal  
vermeyen olaylara dayalı olarak AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesine yönelik bir ihlalin olup  
olmadığını tespit etmek durumundadır (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim  
1998).  
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul şüphelerin  
devamlığının sine qua non olmazsa olmaz koşulu tutukluluk kuralına uygunluktur, fakat  
kimi kez bu yeterli olmamaktadır; AİHM, iç hukuk mercilerinin hürriyet hakkından yoksun  
bırakmaya devam etme gerekçelerinin meşru sayılıp sayılmayacağını ortaya koymak  
durumundadır. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, ulusal makamların yargı  
süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca belirlenmesi  
gerekmektedir (Bkz. Ilijkov-Bulgaristan no: 33977/96, 26 Temmuz 2001, Kulda-Polonya, no:  
30210/96 ve Labita kararları).  
AİHM, Hükümet tarafından öne sürülen firar tehlikesi, kanıtların yok edilmesi ve sanık  
sayısının fazla oluşu gibi gerekçelere katılmamaktadır. Kaldı ki, bu tür gerekçeler yalnızca  
7
öngörülen cezanın ağırlığına dayalı olarak değerlendirilir. Bu gerekçelerin tamamlayıcı  
delillerin bütünü ışığında tutulu bulundurma halini meşru kılmaya yönelik değerlendirilmesi  
gerekir. AİHM, Hükümet tarafından dile getirilen bu tehlikelerin iç hukuk mercileri tarafından  
dikkate alınmış görünmediğini kaydetmektedir (Bkz. Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991,  
Yağcı ve Sargın-Türkiye, 8 Haziran 1995, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 ve Kalachnikov-  
Rusya kararları, no: 47095/99).  
Bu bağlamda, AİHM tutulu bulundurma gerekçelerinde yetkililerin beş yıl dört aydan fazla  
bir süreyle devam eden tutukluluk halinin ne tür bir risk oluşturduğuna açıklık getirmediğini  
not etmektedir (Bkz. Zannouti-Fransa kararı, no: 42211/98, 31 Temmuz 2001; Demirel-  
Türkiye no: 39324/98, 28 Ocak 2003).  
AİHM’ye göre «delillerin durumu» ifadesi ile suça ilişkin ciddi göstergelerin mevcut olduğu ve  
devam ettiği anlaşılmaktadır. Genel olarak ilgili etkenler olmasına rağmen, mevcut davada bunlar  
şikayet konusu tutukluluk süresinin bu denli uzun olmasını haklı çıkarmamaktadır. (Bkz. özellikle  
Mansur kararı ve Demirel-Türkiye kararı).  
Yukarıda dile getirilenler doğrultusunda AİHM, başvuranın bu denli tutulu bulundurulmasının  
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlaline yol açtığı kanısındadır. Bu hüküm bu bakımdan ihlal  
edilmiştir.  
2. Madde 5 § 4  
Hükümet, tutuklu bulundurmanın yasallığının incelenmesi talebiyle CMUK’un 128 § 4.  
maddesinde öngörülen başvuru yollarının etkililiğini yinelemekle yetinmektedir.  
AİHM, başvuranın serbest bırakılma taleplerinin benzer nedenlerle reddedildiğini  
gözlemlemekte; Hükümetin ön itirazının reddedildiği gerekçelere atıfta bulunmaktadır.  
Bu nedenle AİHM, başvuranın tutukluluğunun yasallığının incelenmesi için etkili araçlara  
sahip bulunmamaktaydı. AİHM, AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiği sonucuna  
varmaktadır.  
IV. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde  
askeri bir hakimi bulundurması nedeniyle «bağımsız ve tarafsız» bir mahkeme olarak  
nitelendirilemeyeceğini ve adil bir yargıyı sağlayamayacağını iddia etmektedir. Başvuran  
ayrıca aleyhinde ciddi kanıtların bulunmayışından ve yargı sürecinin uzunluğundan şikayetçi  
olmakta bu noktada AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
Başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki davanın bir bölümüne askeri bir  
hakimin katılması nedeniyle hakkaniyete uygun olarak yargılanma hakkının ihlal edildiğinden  
yakınmaktadır.  
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.  
8
AİHM, DGM önünde Cumhuriyet Savcısı tarafından mütalaanın 18 Haziran 1999 tarihinde  
sunulduğunu ve başvuran tarafın savunmasını ilk defa 8 Kasım 1999’da yaptığını  
gözlemlemektedir. Daha sonra ikinci mütalaa 27 Mart 2002 tarihinde hazırlanmış ve başvuran  
tamamlayıcı savunmasını 21 Mayıs 2002’de iletmiştir. Bu başvuruda, suçlamaların esası  
hakkındaki hüküm sivil hakimlerden oluşan heyet tarafından 31 Ocak 2003 tarihinde  
açıklanmıştır.  
AİHM, 18 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirilen Anayasal değişiklik ile Devlet Güvenlik  
Mahkemelerinde askeri hakimlerin varlığına son verildiğini ve DGM’lerin 5190 sayılı ve 16  
Haziran 2004 tarihli Kanun ile nihai surette kaldırıldığını hatırlatmaktadır. Bu başvurunun  
özel koşullarında, AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi gereğince dayanaktan  
yoksun olduğu sonucuna varmaktadır.  
Başvuran aleyhinde kanıtların bulunmadığına gelince, AİHM Yargıtay’ın 25 Mayıs 2004  
tarihinde İlk derece mahkemesinin kararını bozduğu ve İstanbul 11. Ağır ceza mahkemesine  
geri gönderdiği, burada sürecin halen devam ettiği saptamasında bulunmaktadır. Bu nedenle  
AİHM, AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca zamanaşımına uygunluğu belirlemek açısından  
yürütülen yargı sürecinin bütününün dikkate alınmasının gerekli olduğunu vurgulamaktadır.  
İç hukuk mahkemelerinde görülen sürecin bu aşamadaki haliyle yapılan şikayetin henüz  
olgunlaşmadığını belirtmek yerinde olacaktır. Başvuran bu aşamada AİHS’nin herhangi bir  
ihlali olduğundan şikayetçi olamaz. Aleyhinde açılan ceza davasının sonucunda başvuran  
şayet Sözleşmenin ihlali ile mağdur olduğunu halen düşünüyorsa AİHS’ye yeninden  
başvuruda bulunması yerinde olacaktır. Bundan dolayı, ceza sürecinin eşitliğe aykırı olduğuna  
dair şikayetin bu kısmı olgunlaşmamıştır ve AİHS’nin 35 §§ 1. ve 4. maddeleri gereğince  
reddedilmesi gerekmektedir.  
AİHM, şikayetin kalan bölümünün hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle karşı karşıya  
olmadığını ifade etmektedir.  
B. Esas hakkında  
Hükümet davanın karmaşık yapısının ve başvurana atfedilen suçların niteliğinin altını  
çizmektedir. Sözü edilen ceza yargı süreci yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık etmeleri  
nedeniyle soruşturma başlatılan aralarında başvuranın da yer aldığı on yedi sanığı  
kapsamaktadır. Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuran hakkında açılan davanın  
sonuçlanmasını beklemeden evvel kötü muamelede bulunan polisler hakkında ceza yargı  
sürecini başlatmıştır.  
Hükümet hiçbir dönem için iç hukuk yetkililerine yüklenebilecek pasif bir tutumun  
olmadığına itibar etmekte, Yargıtay tarafından bir kez bozulan davanın halen İstanbul Ağır  
ceza mahkemesinde devam ettiğini ifade etmektedir. Aktif olarak sayılamayacak dönem  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kötü muamelede bulunan yedi polis hakkında sürdürülen  
ceza yargısı kapsamında hüküm kararını vermek için bekledikleri 12 Kasım 1999 ve 2002  
yılları arasıdır.  
Başvuran bu savlara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, kaydedilecek dönemin başvuranın yakalandığı 9 Eylül 1996 tarihinde başladığını not  
etmektedir. Yargıtay tarafından 25 Mayıs 2004 tarihinde bozulan kararın ardından yargı  
9
süreci İstanbul 11. Ağır ceza mahkemesinde halen devam etmektedir. Bu süre şu ana dek  
dokuz buçuk yıldan fazladır.  
AİHM yargı sürecinin makul yapısının mahkemenin yerleşik içtihadından doğan kriterleri  
ışığında özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumu ile  
değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı,  
no: 25444/94).  
AİHM, bu sürecin bazı karmaşık yapısının olduğunu, yetkili hukuk mercilerinin başvuranın  
da yer dahil olduğu on yedi sanık ve pek çok suç kapsamında davayı yürüttüklerini not  
etmektedir. Bu koşulda, işlenen suçların niteliğinin aynı olması, kanıtların bir araya  
getirilmesi ve belirlenmesi, her bir sanığın isnat edilen suçtan dinlenmesi uzun soluklu  
çalışmaları zorunlu kılmıştır.  
AİHM ayrıca, başvuranların tutumunun sürecin uzamasına neden olmadığını belirtmektedir.  
Hukuk mercilerinin tutumu ile ilgili olarak AİHM, 12 Kasım 1999 ve 27 Mart 2002 tarihleri  
arasındaki sürecin uzunluğunu meşru kılacak hiçbir açıklamanın getirilmediği saptamasını  
yapmaktadır. AİHS’nin 6 § 1. maddesi Sözleşmeci Devletlere kendi hukuk sistemlerini  
mahkemelerin özellikle makul süre içinde öngörülen zorunlulukları karşılayacak şekilde  
düzenlemesi zorunluluğunu getirmektedir (Bkz. Portington-Yunanistan kararı, 23 Eylül  
1998).  
Yukarıda dile getirilenler doğrultusunda, AİHM, yargı sürecinin uzunluğunun «makul süre»  
koşulunu karşılamağını kaydetmektedir.  
Bu nedenle, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI  
A. Tazminat  
Başvuran manevi zarar olarak 50.000 YTL. [yaklaşık 31.250 Euro] manevi, 45.000 YTL.  
[yaklaşık 28.125 Euro] maddi tazminat talep etmektedir.  
Hükümet bu miktarlara itirazda bulunmuştur.  
AİHM, tespit edilen ihlal ile öne sürülen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığından  
bu isteği reddetmiştir. Buna karşın, başvurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesini  
kararlaştırmıştır.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran, iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu harcamalar için 17.000 YTL. [yaklaşık  
10.625 Euro] talep etmektedir.  
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.  
10  
AİHM, hakkaniyete uygun olarak yargı giderleri için başvurana 1.000 Euro ödenmesini  
kararlaştırmıştır.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 6 § 1. maddesi gereğince hakkaniyete uygun yargıya ve Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin bağımsızlığına ve tarafsızlığına dair şikayetlerin kabuledilemez, bunun  
şında kalan şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine ve hukuki başvuru yollarının tüketilmediği  
itirazının reddedildiğine;  
4. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;  
6. Yargı sürecinin uzunluğu hakkında AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
7. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin  
başvurana:  
i.  
manevi zarar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;  
ii.  
iii.  
yargı giderleri için 1.000 (bin) Euro ödemesine;  
belirtilen miktarların yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez  
Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz  
uygulanmasına;  
8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddesine  
uygun olarak 8 Ağustos 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
11