CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
KAMER DEMİR VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:41335/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
19 Ekim 2006  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (41335/98) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşları Kamer Demir, Dilif Demir (Kaya), Ani Demir (Oğurlu), Elif Demir (Oğurlu),  
Sultan Demir, Besime Demir (Ağbaş), Saniye Demir, Gülfen Demir (Güllü) ve Perihan  
Demir’in (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 16 Ocak 1998  
tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış  
oldukları başvurudur.  
Adli yardımdan faydalanan başvuran AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından K.  
Genç tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1934, 1953, 1959, 1962, 1963, 1965, 1967, 1971 ve 1975  
doğumlu olup Tunceli’de ikamet etmektedirler. Kamer Demir, 30 Temmuz 1997 tarihinde  
vefat eden Azimet Demir’in eşi, diğerleri ise kızlarıdır.  
Olayların meydana geldiği sırada başvuranlar, Olağanüstü Hal Bölgesi olan ve 1985  
tarihinden beri güvenlik güçleri ile PKK arasında ciddi anlaşmazlıkların meydana geldiği  
Tunceli ili, Karşılar köyünde ikamet etmektedirler.  
30 Temmuz 1997 tarihinde, saat 23 sularında, Geyiksuyu Jandarma Komutanlığı  
birliğinden, yaklaşık on beş kilometre uzaklıkta bulunan Karşılar köyüne havan topu atışı  
yapılştır. Aralarında başvuranın evinin de bulunduğu yirmiye yakın ev atılan iki havan  
topundan hasar görmüştür. Yapılan atıl sonrasında yaralanan çok sayıda köylü Tunceli Devlet  
Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Olayın meydana geldiği sırada dışarıda bulunan Azimet Demir  
ağır yaralanmıştır.  
Ertesi gün, Karşılar Köyü Jandarma Karakolu tarafından res’en soruşturma  
başlatılmıştır. Soruşturmayı yürütmekle görevli olan jandarmalar olayları incelemiş ve  
köylülerin ifadelerini almışlardır. Maddi zararların belirtildiği bir liste hazırlamış olay yerinin  
fotoğraflarını çekmiş ve krokilerini çizmişlerdir.  
Aynı gün, başvuranların yakınına otopsi yapılmıştır. Ayrıntılı olarak hazırlanan  
raporda, vücutta çok sayıda yara bulunduğu belirtilmiş ve ölüm nedeninin, karın bölgesinde  
bulunan ve yüksek kinetik enerjili ateşli silahtan kaynaklanan yaralanma olduğu ifade  
edilmiştir.  
Olayın meydana geldiği gün köyle bulunmayan başvuran, 3 Ağustos 1997 tarihinde  
Jandarma’ya ifade vermiş ve bu olaydan sorumlu olan kişiler hakkında soruşturma  
başlatılmasını ve zararlarının telafi edilmesini talep etmiştir.  
26 Eylül 1997 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı ratione personae yetkisizlik kararı  
vermiş ve Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca dosyayı Tunceli Olağanüstü Hal  
yönetimine göndermiştir.  
Soruşturmayı yürütmekle görevli olan Jandarma Komutanı, köyde yaşayan çok sayıda  
köylünün ve askeri birlikte nöbet tutan askerlerin ifadesini almıştır.  
2
15 Ocak 1998 tarihinde, Tunceli Valiliği Memurin Muhakematı Komisyonu, men’i  
muhakeme kararı vermiştir. Komisyon’a göre, sözkonusu jandarmalar, bu yönden gelen ve  
Geyiksuyu köyünü tehdit eden bir saldırıyı durdurmak amacıyla eski bir askeri üssün  
bulunduğu Istıran bölgesini bombalamıştır. Jandarmaların, Karşılar köyünü hedef almak gibi  
bir amaçlarının olduğunu kanıtlayabilecek yeterli kanıt bulunmadığına kanaat getirmişlerdir.  
Başvuranlar, 13 Şubat 1999 tarihinde aynı zamanda incelenmek üzere Danıştay’a  
res’en sunulan men’i muhakeme kararına itiraz etmişlerdir.  
Danıştay, 28 Ocak 2000 tarihinde 15 Ocak 1998 tarihli men’i muhakeme kararını  
onamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
Başvuranlar, yakınlarının ölümüne sebebiyet veren 30 Temmuz 1997 tarihli olaya,  
bununla ilgili olarak soruşturmanın yürütülmemiş olmasına ve mülklerinin hasara uğradığı  
konusuna değinerek, AİHS’nin 2. ve 6. maddeleri ile 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin  
ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda AİHS’nin 14. maddesine atıfta  
bulunarak, “alevi” mezhebine mensup olmaları ve Kürt olmaları nedeniyle güvenlik  
güçlerinin kasıtlı olarak köylerini bombaladıklarını ileri sürmektedirler.  
Hükümet, maddi ve manevi zararlarının telafi edilmesi amacıyla başvuranların  
yakınlarını cezai, hukuki ve idari yollara başvurmamakla suçlamıştır.  
Başvuranlar, Hükümet’in iddialarına karşı çıkmaktadır. Olayların meydana geldiği  
dönemde Türkiye’nin güneydoğusunda var olan durum nedeniyle dile getirilen başvuru  
yollarını kullanamadıklarını belirtmişlerdir.  
Hükümet’in dile getirdiği tazmin yolları ile ilgili olarak AİHM, bu konuda oluşturulan  
yerleşik içtihadına gönderme yapmanın yeterli olacağı kanaatindedir ve yetkili makamlar  
nezdinde şikayette bulunan maktulün eşinin, 2. ve 6. madde uyarınca yapılan şikayetler  
bakımından AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca uygun ve yeterli olan başvuru yolunu  
kullanş sayılabileceğini hatırlatmaktadır (Bkz., örneğin, Sabri Oğraş ve diğerleri-Türkiye  
(karar), no: 39978/98, 7 Mayıs 2002 tarihli karar).  
Devlet görevlileri tarafından uğranılan zararın telafi edilebilmesi için Hukuk  
mahkemeleri önünde dava açma imkanı ile ilgili olarak AİHM, davacının uğranılan zarar ile  
suç eylemi arasında nedensellik ilişkisi bulunduğunu ortaya koyabilmesi ve aynı zamanda  
eylemden sorumlu olduğu iddia edilen kişinin kimliğini teşhis etmesi gerektiğini tespit  
etmektedir. Anayasa’nın 125. maddesinin öngördüğü, İdare’nin objektif sorumluluğuna  
dayanan tam yargı davası ile ilgili olarak AİHM, bu maddeler bakımından yapılan şikayetler  
için, başvuranın yalnızca tazminat ödenmesi ile sonuçlanabilecek bir idari hukuk davası  
açması gerektiği kabul edilirse, ölümcül saldırı olması halinde sorumluların teşhis edilmesi ve  
cezalandırılmasını sağlayabilecek bir soruşturma yürütme zorunluluğunun aldatıcı  
olabileceğini hatırlatmaktadır (Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998, Derleme Kararlar ve Hükümler).  
Oysa ki, yalnızca zararların telafisi için tazminata hükmedilmesi bu zorunluluğu yerine  
getirmemektedir (Bkz. diğerleri arasında, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998, Derleme).  
3
Sonuç olarak, Hükümet’in 2. ve 6. maddelerine ilişkin olarak dile getirdiği itirazın  
reddedilmesi uygun olacaktır.  
Bunun üzerine, dava koşullarının hukuki nitelendirilmesi konusunda özgür olan  
AİHM, başvuranların ve Hükümetlerin kendisine sunduklarına bağlı olmadığından, 6.  
maddeye ilişkin olarak dile getirilen şikayeti, AİHS’nin 13. maddesi kapsamında incelemenin  
uygun olacağı kanaatindedir (Büyükdağ-Türkiye, no: 28340/95, 21 Aralık 2000).  
AİHM sonuç olarak, bu şikayetlerin AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmadığından, şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir.  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayet konusunda ise  
durum farklıdır. AİHM, evlerinde meydana gelen hasarla ilgili olarak başvuranların, ne hukuk  
mahkemelerinde ne de idare mahkemelerinde tazminat davası açtıklarını tespit etmektedir.  
AİHM, 27 Temmuz 2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan  
Zararların Karşılanması Hakkında Kanun uyarınca benzer şikayetlerin kabuledilemez  
olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu Kanun’un ayrıntıları, ilgili 25619 sayılı  
yönetmelik ve bunların uygulanması İçyer-Türkiye kararında yer almaktadır.  
AİHM bu başvuru yolunu daha önce incelemiş ve mülklerin zarar gördüğüne ilişkin  
şikayette bulunmak için etkili bir başvuru yolu olduğuna hükmetmiştir. Özellikle de, bu yeni  
başvuru yolunun kullanılabilir olduğuna ve başarıyla sonuçlanma imkanı bulunduğuna kanaat  
getirmiştir (İçyer kararı). AİHM ayrıca, benzer davalarda, bu durumların istisnai koşullarının,  
başvurunun yapıldığı tarihten sonra iç hukuk yollarının tüketilmesi konusundaki  
değerlendirmeyi doğruladığına karar vermiştir (İçyer kararı). Mevcut davada, bu kararından  
ayrılmasını gerektirecek bir neden görmemektedir.  
AİHM, yukarıda yer alan ifadeler ışığında başvuranlar için, bu başvuru yolunu  
kullanma zorunluluklarına engel teşkil edebilecek bir neden bulunmadığı görüşündedir. İç  
hukuk yollarının tüketilmemiş olması sebebiyle, AİHS’nin 35 §§1. ve 4. maddesi uyarınca, 1  
No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayetin reddedilmesinin uygun  
olacağı kanaatindedir.  
AİHS’nin 14. maddesi ile ilgili olarak, yapılan şikayetin dayanaktan yoksun olduğunu  
ve başvuranlara ayrımcılık yapıldığına ilişkin hiçbir unsurun dosyada yer almadığını  
gözlemlemektedir (Bkz. örneğin, Çiçek-Türkiye, no: 25704/94, 27 Şubat 2001). Sonuç olarak,  
AİHS’nin 35 § 3. ve 4. maddeleri uyarınca, dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle şikayeti  
reddetmektedir.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, jandarmaların kasıtlı olarak köylerini vurduklarını ve yakınlarının  
vefatına sebep olduklarını iddia etmektedirler. Üstelik olaydan sorumlu oldukları iddia edilen  
kişilerin teşhis edilmesine rağmen, bu kişiler adalet önüne sevkedilmemişlerdir. Başvuranlar,  
bununla ilgili olarak AİHS’nin 2. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
4
A. 2. maddenin esası bakımından  
AİHM, 2. maddenin özellikle Devlet görevlileri tarafından güç kullanılması nedeniyle  
meydana gelen insan ölümlerini kapsamadığını, 1. paragrafının birinci cümlesinde Devletlere  
yargı yetkisi altında bulunan kişilerin yaşam haklarının korunabilmesi için gerekli tüm  
tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini hatırlatır (Bkz. örneğin, L.C.B. ve  
Paul ve Audrey Edwards-Birleşik Krallık, no: 46477/99).  
Demokratik bir toplumda bu hükmün önemini kabul eden AİHM’nin, bir görüşe  
varabilmesi için, ölüme sebebiyet verildiği durumları, özellikle kasten ölüme sebebiyet  
verebilecek durumları dikkatlice incelemelidir. Bu incelemenin yanı sıra, yalnızca güç  
kullanımına başvuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı zamanda bütün bu olayları  
çevreleyen koşulların tamamını, özellikle de sözkonusu eylemlerin hazırlanması ve denetimi  
konusunu dikkate almalıdır (McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, Güleç-  
Türkiye, 27 Temmuz 1998, Derleme, ve Oğur-Türkiye, no: 21594/93).  
AİHM mevcut davada Karşılar köyünü vuran ve başvuranların yakınının ölümüne  
sebebiyet veren iki havan topunun, Geyiksuyu’nda bulunan jandarma Birliğinden atıldığı  
konusunda kimsenin bir itirazının bulunmadığını tespit etmektedir. İdare Komisyonu’nun  
yaptığı araştırmalara göre, atışlar, bu yönden gelen ve Geyiksuyu köyünü tehdit eden bir  
saldırıyı durdurmak amacıyla eski bir askeri üssün bulunduğu Istıran bölgesini hedeflemiştir.  
Dosyada, “her türlü makul şüphenin de ötesinde” (Bkz., diğerleri arasında, Seyhan-  
Türkiye, no: 33384/96, 2 Kasım 2004), güvenlik güçlerinin başvuranların köyünü hedef  
aldıklarını gösterecek hiçbir unsur bulunmamasına karşın, bu durum mevcut dava  
koşullarında, yukarıda belirtilen pozitif yükümlülüğü dikkate alındığında, AİHS’nin 2.  
maddesi uyarınca Savunmacı Devletin sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır (Paul ve  
Audrey Edwards).  
Esasında, Devlet’in sorumluluğu yalnızca devlet görevlilerinin hatalı atışlarının bir  
sivilin hayatına mal olduğunu gösteren belirli kanıtların olduğu durumları kapsamamaktadır.  
Bu yükümlülük aynı zamanda sözkonusu görevlilerin, bir terörist gruba karşı bir güvenlik  
operasyonu sırasında uygulayacakları yöntemi belirlerken, sivillerin ölümüne sebebiyet  
vermemek ya da en azından bu riski aza indirgemek açısından, yetkileri dahilinde bulunan  
önlemleri almadıkları durumları da kapsayabilir (Bkz. Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998,  
Derleme, ve Issaieva-Rusya, no: 57950/00, 24 Şubat 2005).  
AİHM, ilgili dönemde Türkiye’nin güneydoğusunda hüküm süren durumun, bölgede  
tekrar kontrolü ele geçirilmesi ve şiddet eylemlerine son verilebilmesi amacıyla, Devleti bir  
takım tedbirler almaya mecbur kıldığını kabul etmektedir. Hiç kuşkusuz bu tedbirler, topçu  
birliğinin konuşlandırılmasını gerekli kılabilirdi. Silahlı insan sayısının çokluğu ve bunların  
Kanunu uygulayan mercilere aktif olarak direnmeleri, Devlet görevlilerinin kuvvete  
başvurmasını doğrulayacak türden durumlardır. Böylece AİHS’nin 2. maddesinin 2.  
paragrafında dile getirilen durum ortaya çıkmaktadır.  
Mevcut davada kuvvete başvurulması haklı gösterilebilseydi, hedeflenen amaçla bu  
amaca erişmek için uygulanan yöntemler arasında adil bir dengenin sağlanması gerekirdi. O  
halde geriye, suç eylemlerinin, mevcut davada hedeflenen amaca erişmek için mutlak olarak  
gerekli olanları aşıp aşmadığı konusunu incelemek kalmıştır. Bunun yapılabilmesi amacıyla  
5
AİHM, tarafların sunduğu bilgilerden yola çıkarak ve yukarıda yer alan ilkeler ışığında,  
operasyonun hazırlanması ve yönetilmesi şeklinin AİHS’nin 2. maddesin uygun olarak yapılıp  
yapılmadığını araştırmak durumundadır (Issaieva kararı).  
Hal böyleyken, tarafların konu hakkında çok az bilgi vermiş olması sebebiyle,  
AİHM’nin bu soruyu değerlendirme olasılığının engellendiğini hemen belirtmekte fayda  
vardır. Hükümet ne operasyonun bir planını, ne verilen emirleri, ne tutanakları, ne  
operasyonun sonuçları hakkında yapılan değerlendirmeleri sunmuş, ne de ağır savaş  
silahlarının kullanılması varsayıldığında, sivil insanların uğrayabileceği zararları  
değerlendirmek ve önlemek amacıyla nelerin yapıldığını açıklayabilecek bir bilgi vermiştir.  
AİHM, jandarmaların, bir yerleşim bölgesinde ağır savaş silahlarıyla donatılmış  
birliklerin konuşlandırılmasını öngördüklerinde, benzer bir uygulamanın kaçınılmaz olarak  
beraberinde getireceği tehlikeler üzerinde de düşünmeleri gerektiği kanaatindedir. Oysa ki,  
sözkonusu operasyonun hazırlık safhasında bu türden değerlendirmelerin belirleyici bir rol  
oynağını gösterecek hiçbir unsur bulunmamaktadır.  
Kısaca AİHM, sözkonusu operasyonun, ilgili sivillerin hayatlarının korunması için  
gerekli olan tedbirler alınarak hazırlandığını ve yürütüldüğünü söyleyebilecek durumda  
değildir (Ergi, Issaieva kararları). Sonuç olarak, başvuranların yakının yaşam hakkının  
korunması konusunda Devlete yüklenen yükümlülükle ilgili olarak, AİHS’nin 2. maddesinin  
ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  
B. 2. maddenin usulü bakımından  
AİHS’nin 2. maddesiyle birlikte 1. maddenin, Devlete genel olarak yüklenen yaşam  
hakkının korunması yükümlüğünü getiren «[kendi] yetki alanında bulunan herkese [AİHS’de]  
tanımlı hak ve özgürlükleri tanır (…)» hükmü, insan hayatının sona ermesine yol açan kuvvet  
kullanımına karşı etkili ve resmi bir soruşturma yürütülmesi zorunluluğunu getirmektedir  
(Bkz. McCann ve diğerleri, ve Kaya kararları).  
Bu türden bir soruşturmanın yapılması sırasında, yaşam hakkını koruyan ulusal  
kanunların etkili bir şekilde uygulanması ve Devlet kurumlarının ya da görevlilerinin karışğı  
durumlarda, sorumlulukları dahilinde meydana gelen ölümlere ilişkin olarak cevap  
verebilmelerinin sağlaması esastır. Bu amaçlar doğrultusunda, ne tür bir soruşturmanın  
yürütüleceği konusu koşullara göre değişiklik göstermektedir. Bununla birlikte, benimsenen  
yöntemler ne olursa olsun, yetkililer olay dikkatlerine sunulduğu andan itibaren res’en  
harekete geçmelidir. Yetkililer tarafından, resmi bir şikayette bulunma ya da bir soruşturma  
davası açma sorumluluğu maktulün yakınlarına bırakmamalıdır (Bkz., örneğin, Paul ve  
Audrey Edwards kararı).  
Bir devlet görevlisinin ölüme sebep olduğu durumlarda yürütülen bir soruşturmanın  
etkili olabilmesi için, soruşturmayı yürütmekle görevli olan ve soruşturmaları gerçekleştiren  
kişilerin, olaya karışan kişilerden bağımsız olması gerekmektedir (Bkz., örneğin, Güleç ve  
Oğur kararları). Bu hem her türlü hiyerarşik ya da kurumsal bağın olmamasını hem de  
uygulamada bağımsızlığı gerektirmektedir (Bkz, örneğin, Ergi, McKerr-Birleşik Krallık, no:  
28883/95, Hugh Jordan-Birleşik Krallık, no: 24746/94, ve Kelly ve diğerleri-Birleşik Krallık,  
no: 30054/96).  
6
Soruşturmanın, sorumluları teşhis etme ve ölüm sebebini tespit etme kapasitesini  
zayıflatacak her türlü eksiklik, soruşturmanın gereken etkililik düzeyinde olmadığı yönünde  
karar alınmasına sebep olabilir (Bkz. örneğin, McKerr, ve adli bir soruşturma yürüten  
coroner’in (hem adli tabip hem de savcılık görevlerini üstlenen kişi), ölümle sonuçlanan  
kuvvete başvurma eylemine doğrudan müdahil olan güvenlik güçlerinin şahitlerini kendisine  
ifade vermeye zorlamasının mümkün olmamasına ilişkin olan Hugh Jordan kararı, adıgeçen,  
§ 127)  
Bu bağlamda ivedi ve dikkatli olma zorunluluğu kendini göstermektedir (Bkz. Yaşa,  
Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, Tanrıkulu-Türkiye, ve Mahmut Kaya-Türkiye, no: 22535/93).  
Fakat ölümle sonuçlanan zor kullanımı üzerine yürütülen bir soruşturma sözkonusu  
olduğunda, yetkililerin ivedilikle cevap vermesi, halkın yasallık ilkesine uyulduğuna dair  
duyduğu güvenin korunması ve yasadışı faaliyetlere karışıldığı ya da göz yumulduğu  
yönündeki her türlü izlenimin önüne geçilmesi açısından genellikle temel önem arz  
etmektedir ( Bkz., örneğin, Hugh Jordan).  
Aynı nedenlerden dolayı, teoride olduğu kadar uygulamada da sorumluların hesap  
vermelerini sağlayabilmek için, soruşturma ya da soruşturma sonuçları hakkında kamuoyunun  
yeterli bir denetim unsuru olmalıdır. Gerekli olan kamuoyu denetim derecesi bir davadan  
diğerine çeşitlilik gösterebilir. Her durumda, bununla birlikte, maktulün yasal menfaatlerinin  
korunabilmesi için gerektiği ölçüde maktulün yakınları davaya ortak edilmelidir (Bkz Güleç,  
Oğur, Gül-Türkiye, no: 22676/93, 14 Aralık 2000 tarihli karar, ve McKerr).  
Mevcut davada, soruşturmayı yürütmekle sorumlu yetkili makamlar tarafından  
gerçekleştirilen girişimler tartışma götürmemektedir. O halde Savcılığın yetkisi dahilinde  
soruşturmalar yapılmış, zararlara ilişkin tutanaklar düzenlenmiş, fotoğraflar çekilmiş, tanık  
ifadeleri alınmış ve maktule otopsi yapılmıştır.  
Sonrasında ise, dosya Tunceli Valiliği Memurin Muhakematı Komisyonu’na  
iletilmiştir. Oysa ki AİHM pek çok davada, bu komisyonlar tarafından yürütülen  
soruşturmaların yürütme gücünden bağımsız olmadıklarına dair ciddi şüpheler doğurduğuna  
kanaat getirmiştir (Bkz. örneğin, Güleç, ve Oğur, Kılıç-Türkiye, no: 22492/93, Satık ve  
diğerleri-Türkiye, no: 31866/96, 10 Ekim 2000). Bu Komisyon’un incelemesi men’i  
muhakeme kararıyla sonuçlanmış, bu karar Danıştay tarafından onanmıştır ve böylece  
soruşturmalara son verilmiştir (karşılaştırın Ay-Türkiye kararı no: 30951/96, 22 Mart 2005).  
Bu koşullarda, AİHM soruşturmaların bağımsız organlarca yürütülmediğine kanaat  
getirmektedir (Güleç kararı). Sonuç olarak, 2. maddenin usulü bakımından ihlal edildiğine  
karar vermiştir.  
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHM, bu maddenin iç hukuk yolunun AİHS’ye dayalı “savunulabilir bir şikayetin”  
içeriğinin incelenmesi için etkili bir başvuru yolunu zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Z. ve  
diğerleri-Birleşik Krallık, no: 29392/95). Bu maddenin amacı, yargılanabilir kişilerin, AİHM  
önünde uluslararası şikayet mekanizmasını uygulamaya koymadan önce, ulusal düzeyde  
AİHS ile güvence altına alınan hak ihlallerinin uygun bir şekilde telafisini elde edebilmelerini  
sağlamaktır (Kudla-Polonya, no: 31210/96).  
7
2. maddeye ilişkin şikayetlerin sözkonusu olduğu davalarda, 13. madde uyarınca etkili  
başvuru yolu kavramı, uygun olduğu durumlarda tazminat ödenmesinden de öte, sorumluların  
teşhis edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak ve ailenin soruşturma işlemine etkili bir  
şekilde dahil edilmesini içeren etkili ve derinlemesine soruşturmaların yapılmasını gerekli  
kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 13. maddenin gereklilikleri, 2. madde ile getirilen etkili  
soruşturma yapma zorunluluğundan da öteye geçmektedir (Kaya kararı). Bu nedenle AİHM,  
bir başvuran ister müdahil taraf olarak ceza davasına katılarak isterse sivil ve idari  
mahkemelere başvurarak sözkonusu olaylarda sorumlulukların ortaya konulabilmesi imkanını  
bulamadığında etkili bir başvuru yolundan ve dolayısıyla uygun bir tazminat talep etme  
imkanından mahrum bırakıldığı kanaatine varabilir. Başka bir ifadeyle, cezai soruşturma ile  
başvuranların hukuki düzende sahip oldukları başvuru yolları arasında somut ve yakın bir usül  
ilişkisi mevcuttur (Öneryıldız-Türkiye, no: 48939/99). Ayrıca, maddi olduğu kadar manevi  
tazminatın ödenmesi prensipte mümkün olmalı ve bu konuda uygulanacak olan telafi  
usulünün bir parçası olmalıdır (Paul ve Audrey Edwards, Z ve diğerleri-Birleşik Krallık, ve  
T.P. ve K.M.-Birleşik Krallık, no: 28945/95).  
2. maddeye ilişkin şikayet konusunda ulaşğı sonuçlar dikkate alındığında, AİHM  
yalnızca bu şikayetin 13. madde uyarınca “savunulabilir” niteliğine karar verebilir (Issaieva  
kararı). Bu nedenle başvuranlar, teoride olduğu kadar uygulamada etkili olan, yani  
sorumluların teşhis edilmesi ve cezalandırılmasını ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir  
başvuru yolunu kullanma hakkına sahip olabilmeliydiler.  
Yukarıda ifade edilen olaylarla ilgili olarak etkili bir soruşturmanın yürütülmemiş  
olması, AİHM’yi AİHS’nin 13. maddesinin de ihlal edildiği tespitine götürmektedir.  
Başvuranlar, tazminat davası gibi teoride var olan diğer başvuru yollarından yoksun  
bırakılşlardır (Bkz., diğerleri arasında, Hamiyet Kaplan ve diğerleri-Türkiye, no: 36749/97,  
13 Eylül 2005, Kaya, ve İlhan)  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranlar, evlerine zarar verilmiş olması sebebiyle tazminat talep etmektedirler.  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikayeti kabuledilemez bulan AİHM, bu  
talepleri reddetmektedir.  
Manevi tazminat olarak, maktulün eşi olan başvuran 21.500 Euro talep etmektedir.  
Başvuranların çocukları ise manevi tazminat olarak 7.200 Euro talep etmektedirler.  
Hükümet bu miktarların aşırı olduğunu belirtmektedir.  
Buna karşın AİHM, 13. madde ile birlikte, 2. maddenin esastan ve usulen ihlal  
edildiğini tespit etmiştir. AİHM, yakınlarının bulunduğu yerde havan topunun patlamış olması  
ve daha sonra bununla ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütülmemiş olması sebebiyle  
başvuranların yoksunluk, sıkıntı ve kaygı içerisinde olmuş olabileceklerini düşünmektedir. Bu  
nedenle, AİHS’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesi ile telafi edilemeyecek bir manevi zarar  
sözkonusudur (Bkz., diğerleri arasında, Hugh Jordan).  
8
AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvuranlara toplu olarak 50.000 manevi tazminat  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuranlar aynı zamanda AİHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar için, 21.500  
Euro avukatlık ücreti, diğer masraflar için de 1.600 Euro talep etmektedirler.  
Hükümet, belge sunulmamış olması sebebiyle bu taleplerin reddedilmesi gerektiğini  
belirtmektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, 41. madde uyarınca gerçekliği ve zorunluluğu  
ortaya konulan ve makul miktarlarda olan masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir.  
Ayrıca, masraf ve harcamalar ancak tespit edilen ihlalle ilişkili olduklarında ödenebilmektedir  
(Beyeler-İtalya (adil tazmin), no: 33202/96, 28 Mayıs 2002). Mevcut davada AİHM,  
başvuranların masraf ve harcamalarına ve avukatlık ücretlerine ilişkin ne bir belge ne de bir  
not sunduklarını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, mevcut davanın hazırlanabilmesi  
amacıyla hiç kuşkusuz bir takım masrafların yapılması gereklidir. Bu nedenle, AİHM  
hakkaniyet uygun olarak başvuranlara 5.000 Euro ödenmesine ve ödeme yapılırken bu  
meblağdan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 739 Euro tutarındaki adli yardım  
şürülmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 2. ve 13. maddelerine ilişkin şikayetlerin kabuledilebilir ve geri kalanının  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 2. maddesinin usulen ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet tarafından başvuranlara:  
i. manevi tazminat için 50.000 Euro ödenmesine;  
ii.masraf ve harcamalar için 5.000 (beş bin) Euro’dan, Avrupa Konseyi  
tarafından 739 Euro (yedi yüz otuz dokuz) tutarındaki adli yardım düşürülerek  
kalan kısmın başvuranlara ödenmesine,  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
9
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz  
oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3.  
maddesine uygun olarak 19 Ekim 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
10