COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ESKİ İKİNCİ DAİRE  
KEMAL KAHRAMAN VE ALİ KAHRAMAN – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 42104/02)  
KARAR  
STRAZBURG  
26 Nisan 2007  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi  
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Kemal Kahraman ve Ali Kahraman (“başvuranlar”)  
isimli Türk vatandaşları tarafından, 21 Ekim 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne yapılan başvurudan (no. 42104/02) kaynaklanmaktadır.  
Başvuranlar, İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar H. Tuna, S. Kar ve M.E. Kaya  
tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1967 ve 1972 doğumludurlar. Türkiye, Eskişehir Cezaevi’nde  
hapis cezası çekmektedirler.  
IBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) üyeleri olmaları gerekçesiyle Niğde  
Cezaevi’nde tutuklu bulundurulmakta olan başvuranlar, 17 Kasım 1999 tarihinde, iddiaya  
göre, cezaevi yönetimine karşı bir ayaklanma kışkırtmışlardır. Cezaevi görevlileri ve  
askerler, ayaklanmaya son vermek amacıyla müdahale etmişlerdir. Olay sırasında, hem  
başvuranlar hem de güvenlik güçleri yara almıştır ve bunlar sağlık raporlarına kaydedilmiştir.  
Güvenlik güçleri operasyondan sonra bir olay raporu düzenlemiştir.  
18 Kasım 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Cezaevi Müdürü ve cezaevi görevlileri,  
olaya ilişkin bir zarar saptama raporu düzenlemişlerdir.  
22 Kasım 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı başvuranların ifadelerini istemiştir.  
Başvuranlar, ifadelerini avukatları huzurunda vermek istediklerini belirtmişlerdir.  
18 ve 23 Kasım 1999 tarihlerinde, Cumhuriyet Savcısı, onu cezaevi görevlisi ve biri  
asker olmak üzere on bir müştekinin ifadelerini almıştır.  
7 Aralık 1999 tarihinde, başvuranlar avukatları huzurunda Cumhuriyet Savcısı’na  
ifade vermişlerdir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranlara, zarar saptama raporuna ilişkin iddiaları  
olup olmadığını sormuştur. Aynı tarihte, cezaevi içerisinde olay yeri soruşturması  
yürütülmüştür.  
28 Aralık 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Niğde Ceza Mahkemesi’ne,  
başvuranları görevliye hakaret etmek ve cezaevi yönetimine karşı ayaklanma çıkarmak ile  
suçlayan bir iddianame sunmuştur.  
3 Ocak 2000 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, ilk duruşmayı düzenlemiş ve bir  
sonraki duruşmada müştekilerin, dört sanığın ve başvuranların hazır bulunmasını istemiştir.  
21 Mart 2000 tarihinde düzenlenen ikinci duruşmada, Niğde Ceza Mahkemesi,  
başvuranların kimliklerini saptamış ve onlardan savunmalarını sunmalarını istemiştir.  
1
Başvuranlar, ifadelerini avukatları huzurunda vermek istediklerini belirtmişlerdir. Dolayısıyla,  
Mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, Niğde Barolar Birliği’nden başvuranlar için avukat tayin  
edilmesini talep eden bir yazı göndermiştir. Aynı duruşmada, mahkeme, olaya karışan cezaevi  
görevlilerinin ifadelerini almıştır.  
29 Mayıs 2000 tarihinde, Niğde Barosu’na bağlı iki avukat, başvuranları temsil etmek  
üzere görevlendirilmişlerdir. Ancak, izleyen duruşmalara katılmamışlardır.  
30 Mayıs 2000 tarihinde, mahkeme, idare ile ilgili gerekçelerden ötürü başvuranların  
Bandırma Cezaevi’ne gönderilmiş olduklarını kaydetmiştir. Mahkeme, Bandırma Ceza  
Mahkemesi’ne istinabe müzekkeresi göndererek ondan başvuranların ifadelerini almasını  
talep etmiştir.  
2 Kasım 2000 tarihinde, Bandırma Ceza Mahkemesi, kendisine Niğde Ceza  
Mahkemesi tarafından verilen yetkiler altında hareket ederek ve Ceza Muhakemeleri Usulü  
Kanunu’nun 226 § 4. maddesine uygun olarak, başvuranların ifadelerini almıştır. Bandırma  
Ceza Mahkemesi tutanaklarına göre, başvuranlara, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun  
135. maddesine uygun olarak hakları hatırlatılmıştır. Bu haklar avukat tutma hakkını da  
içermektedir. Başvuranlar haklarının farkında olduklarını ve kendilerini savunacaklarını  
belirtmişlerdir.  
Niğde Ceza Mahkemesi, başvuranların hazır bulunmadığı altı duruşma daha  
düzenlemiştir.  
24 Ekim 2000 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, başvuranların ifadelerinin kendisine  
Bandırma Ceza Mahkemesi tarafından gönderildiğini belirtmiştir.  
22 Kasım 2001 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, gıyaben, başvuranları cezaevi  
görevlisine hakaret etmekten beraat ettirmiş ancak cezaevi yönetimine karşı ayaklanma  
çıkarmaktan mahkum etmiştir. Mahkeme, başvuranların ifadelerini, müştekilerin ifadelerini,  
olay yeri soruşturma raporunu, tanık ifadelerini ve bilirkişi görüşlerini temel almıştır.  
Başvuranların her biri dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.  
14 Mart 2002 tarihinde, başvuranlar, kararı Yargıtay’da temyiz etmişlerdir. Temyiz  
dilekçelerinde, Niğde Ceza Mahkemesi huzuruna sadece bir kez, yargılamanın başında,  
mahkemenin sadece kimliklerini saptadığı zaman çıkarıldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca,  
Cumhuriyet Savcısı’nın iddianamesinin kendilerine önceden tebliğ edilmediğini, dolayısıyla  
savunmalarını sunmalarını engellediğini ve yasal temsilci talebinde bulunduklarını, bu talebin  
karşılanmadığını ileri sürmüşlerdir. Son olarak, nihai ifadelerini vermelerinin talep  
edilmediğini ve kararın gıyaplarında bildirildiğini belirtmişlerdir.  
25 Haziran 2002 tarihinde, Yargıtay, Niğde Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.  
1 Haziran 2005 tarihinde, yeni Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir. Sonuç olarak, Niğde  
Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların cezalarını yeni Ceza Kanunu hükümlerine uygun olarak  
ayarlamak maksadıyla 20 Mart 2007 tarihi için bir duruşma ayarlamıştır.  
HUKUK  
2
I. AİHS’NİN 6 §§ 1 VE 3(c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3(c) maddesi uyarınca, Niğde Ceza Mahkemesi  
huzurunda yapılan duruşmalarda bulunamadıkları ve yasal temsilcilerinin olmadığı  
gerekçeleriyle davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi ilkesinin ihlali konusunda  
şikayetçi olmuşlardır. 6. maddenin ilgili kısmı şöyledir:  
“1. Herkes… cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, …bir  
mahkeme tarafından davasının hakkaniyete uygun… olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.  
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:  
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer  
savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,  
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;”  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarının  
tüketilmemesi gerekçesiyle AİHM’nin bu şikayetleri reddetmesini talep etmiştir. Hükümet,  
başvuranların, yerel mahkemelerde, hiçbir aşamada, şikayetlerinin aslını dile getirmediklerini  
iddia etmiştir. Ayrıca, başvuranların, her halükarda, Bandırma Ceza Mahkemesi’nin Niğde  
Ceza Mahkemesi adına başvuranların ifadelerini aldığı tarihten itibaren altı ay içinde  
AİHM’ye başvurmuş olmaları gerektiğini ileri sürmüştür.  
Başvuranlar, Niğde Ceza Mahkemesi huzuruna hiç çıkarılmadıkları için bu  
mahkemede şikayetlerini belirtmelerinin gerçekçi bir beklenti olmadığını ifade etmişlerdir.  
Ayrıca, şikayetlerini aslını Yargıtay’a sundukları dilekçelerde belirttiklerini iddia etmişlerdir.  
AİHM, başvuranların, şikayetlerinin aslını, Yargıtay’a sundukları temyiz dilekçesinde  
belirttiklerini ve AİHM’ye başvurularını, Yargıtay’ın 25 Haziran 2002 tarihli kararından  
itibaren altı ay içinde yaptıklarını gözlemlemiştir. Bu nedenle, Hükümet’in ön itirazlarını  
reddetmiştir.  
AİHM, bu şikayetlerin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan  
yoksun olmadıklarını kaydetmiştir. Ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez olmadıklarını  
belirtmiştir. Dolayısıyla, kabuledilebilir olduklarına karar verilmelidir.  
B. Esaslar  
a) Başvuranları ilk derece mahkemesi huzuruna çıkarmama  
Hükümet, başvuranların, ifadelerini avukat huzurunda Cumhuriyet Savcısı’na  
verdiklerini gözlemlemiştir. Ayrıca, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesi  
uyarınca, Bandırma Ceza Mahkemesi tarafından başvuranlara hakları hatırlatılmıştır. Ancak,  
başvuranlar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 226. maddesi uyarınca, tanınan  
yetkilerle ifadelerini alan Bandırma Ceza Mahkemesi huzurunda, kendi kendilerini  
savunmaya karar vermişler ve avukat talebinde bulunmamışlardır. Hükümet, dolayısıyla,  
başvuranların savunma haklarını kullandıklarını belirtmiştir. Ayrıca, Niğde Ceza  
Mahkemesi’nin kararının temelinde yalnızca başvuranların ifadelerinin yatmadığını  
belirtmiştir.  
3
Başvuranlar, bu iddiaya itiraz etmişlerdir.  
AİHM, AİHS’nin 6. maddesinin amacının, genel olarak ele alındığında, sanığın  
duruşmaya katılması gerektiğini ifade ettiğini yinelemiştir. Ayrıca, söz konusu maddenin 3.  
fıkrasının (c) bendi, “her sanık” için “kendi kendini savunmak” hakkını garanti etmektedir ve  
ilgili kişinin duruşmada mevcut bulunmadan bu hakların nasıl kullanılabileceğini anlamak  
güçtür (bkz., Colozza – Italya, 12 Şubat 1985 tarihli karar; Monnell ve Morris – İngiltere, 2  
Mart 1987 tarihli karar).  
AİHM, söz konusu davada, başvuranların, kendilerini dört yıl hapis cezasına mahkum  
eden Niğde Ceza Mahkemesi huzurundaki duruşmalara çağırılmadıklarını gözlemlemiştir.  
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 226 § 4. maddesine uygun olarak, Bandırma Ceza  
Mahkemesi’nden, başvuranların savunma ifadelerini alması talep edilmiştir.  
AİHM, Hükümet’in iddiasının aksine, Bandırma Ceza mahkemesi ifadelerini aldığında  
başvuranların itirazda bulunmamış olmasının, kendi kendilerini savunma veya Niğde Ceza  
Mahkemesi huzuruna çıkma haklarından feragat ettiklerini göstermediği kanısındadır. Zira,  
AİHS ile garanti altına alınan bir haktan feragat etmek net bir biçimde olmalıdır (bkz.,  
yukarıda anılan, Colozza kararı; Zana – Türkiye, 25 Kasım 1997 tarihli karar).  
Sonuç olarak, AİHM, AİHS’nin 6 § 1. maddesi anlamı dahilinde davanın hakkaniyete  
uygun olarak görülmesi hakkının demokratik bir toplumda sahip olduğu önemli yeri göz  
önünde tutarak savunma haklarına yapılan bu tip bir müdahalenin haklı olamayacağını  
değerlendirmiştir.  
b) Davada avukat yardımının mevcut olmaması  
Hükümet, başvuranların, Niğde Ceza Mahkemesi’nde yer alan işlemlerde 21 Mart  
2000 tarihli duruşmada avukat yardımı talebinde bulunduklarını belirtmiştir. Bu talebe uygun  
olarak, söz konusu mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, başvuranlar için Niğde Barolar  
Birliği’nden avukat tayin edilmesini talep eden bir yazı göndermiştir. 29 Mayıs 2000  
tarihinde, Niğde Barosu’na bağlı iki avukat, başvuranları temsil etmek için  
görevlendirilmişlerdir. Böylece, başvuranlara, AİHM içtihadına ve iç hukuka uygun olarak  
avukat yardımı sağlanmıştır. Hükümet, bu aşamadan sonra, yükümlülüklerini ve  
sorumluluklarını yerine getirmenin, vekaletnameye sahip olan avukatların görevi olduğunu  
ileri sürmüştür. Bu nedenle, başvuranların, cezai işlemler sırasında avukat yardımı almadıkları  
yönündeki iddiaları asılsızdır.  
Başvuranlar iddialarına bağlı kalmışlardır.  
AİHM, savunma avukatı tayin edilmesinin, 6 § 3 (c) maddesinin gereklerini yerine  
getirmeyi tam olarak karşılamağını yinelemiştir. AİHS, gerçekçi olmayan ve teorik hakları  
değil uygulanabilir ve etkili hakları temin etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, sadece atama  
yapılması etkili yardım garanti etmemektedir, zira yasal yardım için tayin edilen bir avukatın  
görevlerini yerine getirmesi engellenebilir veya avukat kendisi görevden kaçabilir. Yetkililer,  
durumdan haberdar edilmeleri durumunda, söz konusu avukatın yerine başka bir avukat  
atamalılar veya avukatı görevlerini yerine getirmeye mecbur kılmalıdırlar (bkz., Airey –  
İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar; Artico – İtalya, 13 Mayıs 1980 tarihli karar).  
4
Bununla beraber, bir Devlet, yasal yardım amacıyla atanan bir avukatın her  
kusurundan sorumlu tutulamaz. Hukuk mesleğinin bağımsızlığından yola çıkarak,  
savunmanın davranışı, avukatın Devlet veya özel sektör kaynaklı olduğuna bakmaksızın, esas  
olarak sanık ve avukatı ilgilendiren bir konudur. AİHM, yetkili ulusal makamların, 6 § 3 (c)  
maddesi uyarınca, ancak, yasal yardım avukatının görevini etkili bir biçimde  
gerçekleştiremediğinin açık bir şekilde ortada olması veya başka bir biçimde bu makamların  
dikkatlerine sunulması durumunda müdahale etmeleri gerektiğini değerlendirmiştir  
(Kamasinski – Avusturya, 19 Aralık 1989 tarihli karar).  
Bu davanın şartlarına ilişkin olarak, AİHM, Niğde Ceza Mahkemesi’nin talebi  
üzerine, Niğde Barolar Birliği’nin başvuranlara davada yardımcı olmak üzere 29 Mayıs 2000  
tarihinde iki avukat tayin ettiğini kaydetmiştir. AİHM, Niğde Ceza Mahkemesi tarafından  
düzenlenen altı duruşmanın tutanaklarına dayanarak avukatların bu duruşmaların hiçbirine  
katılmağını gözlemlemiştir. AİHM, dolayısıyla, Niğde Ceza Mahkemesi’nin, avukatların  
görevlerini yerine getirmediğinin farkında olmuş olması gerektiğini değerlendirmiştir. AİHM,  
ayrıca, yerel mahkemenin, avukatların görevlerini yerine getirmelerini sağlamak yönünde  
herhangi bir adım atmadığını kaydetmiştir.  
AİHM, yukarıda belirtilen değerlendirmeler karşısında, Niğde Ceza Mahkemesi  
huzurunda gerçekleşen işlemlerin hakkaniyete uygunluk gereğini karşılamağı sonucuna  
varmıştır.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ  
Başvuranlar, ayrıca, herhangi bir gerekçe sunmadan AİHS’nin 10 ve 14. maddelerinin  
ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.  
Belgeler üzerinde AİHM tarafından yapılan inceleme, söz konusu maddelere ilişkin  
ihlal açığa çıkarmamıştır. AİHM, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu  
ve AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuranlar, toplam olarak, 6,082 Euro’ya tekabül eden 11,256 Yeni Türk Lirası  
(YTL) maddi tazminat talep etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, manevi tazminat talebinde  
bulunmuşlar; ancak, söz konusu miktarın belirlenmesini AİHM’nin takdirine bırakmışlardır.  
Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen miktarları aşırı bularak itiraz etmiştir.  
5
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir sebep-sonuç  
ilişkisi görmemiş; bu sebeple, söz konusu talebi reddetmiştir. Bununla beraber, başvuranların  
duruşmalara katılmamaları ve avukat yardımından yoksun kalmaları sonucu manevi zarar  
görmüş olduklarını ve bu zararın tek başına ihlal tespitiyle telafi edilemeyeceğini  
değerlendirmiştir. AİHM, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvuranlara manevi tazminat  
olarak ayrı ayrı 2,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
AİHM, söz konusu davada olduğu gibi, bireyin, AİHS’nin hakkaniyete uygunluk  
şartını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumda, istendiği takdirde,  
yeniden yargılamanın veya davanın yeniden açılmasının prensip itibariyle ihlali telafi etmenin  
uygun bir yolunu temsil ettiğini değerlendirir (bkz. Öcalan – Türkiye [BD], no. 46221/99). Bu  
bağlamda, yerel mahkemenin, sadece başvuranların cezalarını yeni Ceza Kanunu hükümlerine  
uygun olarak düzenlemek amacıyla 20 Mart 2007 tarihi için bir duruşma ayarladığını  
kaydetmiştir.  
B. Mahkeme masrafları  
Başvuranlar, ayrıca, mahkeme masraflarına karşılık 5.000 Euro talep etmişlerdir.  
Hükümet bu miktara itiraz etmiştir.  
AİHM, sahip olduğu belgelere dayanarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek,  
başvuranlara, mahkeme masraflarına karşılık, ortaklaşa olarak, Avrupa Konseyi’nce adli  
yardım olarak tanınan 850 Euro düşülmek üzere 1.000 Euro tazminat ödenmesine karar  
vermiştir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uygulağı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun  
olduğuna karar verir.  
BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE  
1. 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesine ilişkin şikayetin kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının  
kabuledilmez olduğuna;  
2. AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, başvuranlara, manevi tazminat karşılığı, ayrı ayrı, 2,000 Euro’yu (iki  
bin Euro) ve mahkeme masraflarına karşılık, ortaklaşa olarak, Avrupa Konseyi’nce adli  
yardım olarak tanınan 850 Euro düşülmek üzere 1.000 Euro’yu (bin Euro), tabi olabilecek  
her türlü vergi ile birlikte ödeme günündeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na  
dönüştürerek ödemesine;  
6
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Başvuranların adil tazmin talebinin kalanının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi  
uyarınca 26 Nisan 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
J. –P. COSTA  
Zabıt Katibi  
Başkan  
7