Başvuranlar, bu iddiaya itiraz etmişlerdir.
AİHM, AİHS’nin 6. maddesinin amacının, genel olarak ele alındığında, sanığın
duruşmaya katılması gerektiğini ifade ettiğini yinelemiştir. Ayrıca, söz konusu maddenin 3.
fıkrasının (c) bendi, “her sanık” için “kendi kendini savunmak” hakkını garanti etmektedir ve
ilgili kişinin duruşmada mevcut bulunmadan bu hakların nasıl kullanılabileceğini anlamak
güçtür (bkz., Colozza – Italya, 12 Şubat 1985 tarihli karar; Monnell ve Morris – İngiltere, 2
Mart 1987 tarihli karar).
AİHM, söz konusu davada, başvuranların, kendilerini dört yıl hapis cezasına mahkum
eden Niğde Ceza Mahkemesi huzurundaki duruşmalara çağırılmadıklarını gözlemlemiştir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 226 § 4. maddesine uygun olarak, Bandırma Ceza
Mahkemesi’nden, başvuranların savunma ifadelerini alması talep edilmiştir.
AİHM, Hükümet’in iddiasının aksine, Bandırma Ceza mahkemesi ifadelerini aldığında
başvuranların itirazda bulunmamış olmasının, kendi kendilerini savunma veya Niğde Ceza
Mahkemesi huzuruna çıkma haklarından feragat ettiklerini göstermediği kanısındadır. Zira,
AİHS ile garanti altına alınan bir haktan feragat etmek net bir biçimde olmalıdır (bkz.,
yukarıda anılan, Colozza kararı; Zana – Türkiye, 25 Kasım 1997 tarihli karar).
Sonuç olarak, AİHM, AİHS’nin 6 § 1. maddesi anlamı dahilinde davanın hakkaniyete
uygun olarak görülmesi hakkının demokratik bir toplumda sahip olduğu önemli yeri göz
önünde tutarak savunma haklarına yapılan bu tip bir müdahalenin haklı olamayacağını
değerlendirmiştir.
b) Davada avukat yardımının mevcut olmaması
Hükümet, başvuranların, Niğde Ceza Mahkemesi’nde yer alan işlemlerde 21 Mart
2000 tarihli duruşmada avukat yardımı talebinde bulunduklarını belirtmiştir. Bu talebe uygun
olarak, söz konusu mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, başvuranlar için Niğde Barolar
Birliği’nden avukat tayin edilmesini talep eden bir yazı göndermiştir. 29 Mayıs 2000
tarihinde, Niğde Barosu’na bağlı iki avukat, başvuranları temsil etmek için
görevlendirilmişlerdir. Böylece, başvuranlara, AİHM içtihadına ve iç hukuka uygun olarak
avukat yardımı sağlanmıştır. Hükümet, bu aşamadan sonra, yükümlülüklerini ve
sorumluluklarını yerine getirmenin, vekaletnameye sahip olan avukatların görevi olduğunu
ileri sürmüştür. Bu nedenle, başvuranların, cezai işlemler sırasında avukat yardımı almadıkları
yönündeki iddiaları asılsızdır.
Başvuranlar iddialarına bağlı kalmışlardır.
AİHM, savunma avukatı tayin edilmesinin, 6 § 3 (c) maddesinin gereklerini yerine
getirmeyi tam olarak karşılamadığını yinelemiştir. AİHS, gerçekçi olmayan ve teorik hakları
değil uygulanabilir ve etkili hakları temin etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, sadece atama
yapılması etkili yardım garanti etmemektedir, zira yasal yardım için tayin edilen bir avukatın
görevlerini yerine getirmesi engellenebilir veya avukat kendisi görevden kaçabilir. Yetkililer,
durumdan haberdar edilmeleri durumunda, söz konusu avukatın yerine başka bir avukat
atamalılar veya avukatı görevlerini yerine getirmeye mecbur kılmalıdırlar (bkz., Airey –
İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar; Artico – İtalya, 13 Mayıs 1980 tarihli karar).
4