COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÜÇÜNCÜ DAİRE  
MEHMET ŞAH ÇELİK/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 48545/99)  
KARAR  
STRAZBURG  
19 Temmuz 2007  
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin  
değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULİ İŞLEMLER  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Mehmet Şah Çelik’in (“başvuran”), İnsan Hakları ve  
Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca,  
Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no.  
48545/99).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1979 doğumludur. AİHM’ye başvuruda bulunduğu sırada Batman E-tipi  
Cezaevi’nde tutulmaktadır.  
16 Aralık 1994’te Batman Emniyet Müdürlüğü polis memurları, PKK (Kürt İşçi  
Partisi) isimli yasadışı bir terör örgütüne üye olduğundan şüphe ettikleri başvuranı  
yakalayarak gözaltına almışlardır.  
Gözaltında tutulduğu süre boyunca başvuran ifadeleri imzalamış, PKK üyesi olduğunu  
ve sözkonusu örgüt için para topladığını itiraf etmiştir.  
18 Aralık 1998’de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı suçlu bularak  
sekiz yıl dört ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Başvuran itiraz etmiştir.  
15 Kasım 1999’da Yargıtay, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını  
onamıştır.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran tutuklu yargılanma süresinin, AİHS’nin ilgili kısmı aşağıda kaydedilen 5 §  
3. maddesinde öngörülen “makul süre” gereğini aşğı hususunda şikayette bulunmuştur:  
“Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan  
herkes[in] ... makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya  
hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, başvuranın iki ayrı iç hukuk yolunu tüketmemiş olduğunu ileri sürerek bir  
ön itirazda bulunmuştur.  
Öncelikle başvuranın, AİHM’ye başvurmadan önce Yargıtay’a başvurarak ilk derece  
mahkemesinin kararına itiraz etmesi gerektiğini belirtmiştir. İkinci olarak başvuranın, şu an  
yürürlükte olmayan CMK’un 298. ve 299. hükümlerini kullanarak devam etmekte olak  
tutuklu yargılanmasını öngören kararları iptal ettirmeye çalışması gerektiğini belirtmiştir.  
İtirazların ilk bölümüne ilişkin olarak AİHM, bir başvuranın iç hukuk yollarını  
tüketmesi gereken sınırın, AİHS’ye dayanarak yaptığı şikayetin niteliği tarafından  
belirlendiğini belirtmektedir. Sözkonusu davada başvuranın şikayeti, tutuklu yargılanma  
süresinin uzunluğuna ilişkindir. Bu nedenle, kararı bozmaya yönelik bir itiraz – Türk  
hukukunda ilk derece mahkemesinin nihai kararına itiraz etmek üzere hazırlanan bir iç hukuk  
yolu – başvurana, “gözaltında tutulmasının uzunluğuna” ilişkin şikayeti hususunda pratik bir  
iç hukuk yolu sağlamayacaktı. Dolayısıyla, AİHM Hükümet’in itirazlarının sözkonusu  
kısmını reddetmektedir.  
İkinci bölüm bağlamında Hükümet başvuranın, CMK’un 298. ve 299. maddeleri  
uyarınca “itiraz” prosedürünü uygulamadığını ileri sürmüştür. Sözkonusu maddelerin ilgili  
kısımları aşağıda kaydedilmiştir:  
“298. Madde: Mahkeme kararlarına itiraz edilemez.  
Gözaltına alınmaya ilişkin kararlar ... yukarıda anılan paragraftan çıkarılmıştır.”  
“299. Madde: [ ... ]  
[Ceza mahkemesinin] verdiği bir karara getirilen itirazlar, sayısı bir öncekininkini takip eden [ceza  
mahkemesi] tarafından gözden geçirilecektir.”  
Başvuran, sözkonusu iç hukuk yolundan haberdar olduğunu ancak etkin olmadığını  
şündüğü için kullanmadığını kabul etmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca uluslararası hukukun genel olarak kabul  
edilmiş kurallarına göre ancak tüm iç hukuk yolları tüketildikten sonra davaya bakabileceğini  
yinelemektedir. Ancak, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca yalnızca uygun olan mevcut iç  
hukuk yolları tüketilmelidir. Sözkonusu yolların mevcudiyeti, yalnızca teoride değil pratikte  
de kesin olmalıdır. Olmamaları halinde gereken erişilebilirlik ve etkinlikten yoksun olurlar.  
Uygun veya etkin olmayan iç hukuk yollarına başvurma zorunluluğu yoktur.  
AİHM, iç yukuk yollarının tüketilmesi alanında, ispat külfetinin, sözkonusu yolların  
tüketilmediğini iddia eden, AİHM’ye yeterli netliği sağlayarak başvuranın yararlanmamış  
olduğu iç hukuk yolunu ve bu yolun, ilgili tarihte teoride ve pratikte etkin, uygun ve erişebilir  
olduğunu, başvuranın şikayetleri hususunda tazmin teşkil ettiğini ve makul başarı olasılıkları  
öngörğünü gösteren Hükümet’e ait olduğunu yinelemektedir. Bununla birlikte, AİHM iç  
hukuk yollarının tüketilmesi kuralının uygulanmasının, Akit Tarafların mutabık olduğu  
şekilde insan haklarının korunması mekanizması çerçevesinde uygulanması için gereken rolü  
oynamak durumunda olduğunu kabul etmektedir.  
Sözkonusu davada AİHM, yargılayan mahkemenin her bir duruşma sonunda kendi  
inisiyatifi ile veya başvuranın talebi üzerine yine başvuranın tutuksuz yargılanmasını  
incelemiş olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, başvuranın uzadığını iddia ettiği gözaltı  
durumunu sona erdirme ve AİHS’nin ihlal edildiği iddiasını önleme veya düzeltme fırsatına  
sahiptir.  
AİHM ayrıca CMUK’un 298. maddesi uyarınca başvuranın, Hükümet’in de belirttiği  
gibi devam etmekte olan tutuklu yargılanma dönemine itiraz etme hakkına sahip olduğunu  
belirtmektedir. Ancak AİHM, sözkonusu iç hukuk yolunun etkin olması ve aşağıda  
kaydedilen nedenler dolayısıyla pratik olarak ortaya makul başarı olasılıkları koyması  
hususunda Hükümet ile mutabakata varamamaktadır.  
AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin her bir davadaki özel uygulamalarını  
açıklamadan başvuranların devam etmekte olan gözaltı durumları için aynı resmi nedenleri  
kullandıkları gerekçesi ile AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiği Türkiye  
aleyhindeki birçok davayı incelemiştir. Sözkonusu koşullar altında bu tür kalıplaşş  
nedenlere itirazların, çok az başarı olasılığına sahip olduğu kanısındadır. Bununla birlikte, bir  
kural olarak, sözkonusu itiraz işlemlerine, taraflar dahil edilmemekte ve sözlü bir duruşma  
yapılmaksızın kararlar verilmektedir. Bu nedenle özgürlükten mahrum bırakılma hususundaki  
teminatlardan yoksundurlar.  
AİHM, 35 § 1. madde bağlamındaki iç hukuk yollarının tüketilmesi gereği ile keyfi  
olarak özgürlükten mahrum bırakılmaya karşı teminat sağlamaya yönelik 5 § 3. madde  
gerekleri arasında farklılık olduğunu belirtmektedir. Ancak, uygun bir içtihatın, teminatların  
işe yaramadığını veya yeterli olmadığını gösterdiği durumlar AİHS ilkelerine aykırı olacak ve  
başvurandan, uygun olmayan iç hukuk yollarını tüketmesini talep etme yönünde 35 § 1.  
madde bağlamında haddinden fazla kuralcılığa yol açacaktır.  
Bununla birlikte, AİHM sözkonusu davada Hükümet’in görüşlerinin çok genel  
olduğunu, uygulaması hakkında somut örnekler vermeksizin yalnızca kanundaki ilgili  
maddeyi belirttiğini kaydetmektedir. Kendi inisiyatifleri ile sorumlu Hükümet’in  
iddialarındaki noksanlıkları veya belirsizlikleri gidermenin, AİHS organlarının yükümlülüğü  
olmadığını yinelemektedir. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, Hükümet’in sözkonusu  
başlık altındaki itirazlarını reddetmektedir.  
AİHM, sözkonusu şikayetin AİHS bağlamında, karara bağlanması için esasların  
incelenmesi gereken, olaylara ve hukuka ilişkin ciddi konuları ortaya koyduğu kanısındadır.  
Bu nedenle sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden  
yoksun olmadığı sonucuna varmaktadır. Kabuledilmez olduğu sonucuna varmak için başka  
bir gerekçe tespit edilmemiştir.  
B. Esaslar  
Hükümet, başvuranın gözaltında tutulmasının suç işlediği hususunda şüphe duymak  
için makul gerekçelerın mevcut olmasına ve sözkonusu tarihte uygulanan hukuk gereklerine  
uygun olarak titizlikle ve belirli aralıklarla yetkili makamca kabul edilmiş gözaltı tedbirine  
dayanğını ileri sürmüştür. Başvuranın itham edildiği suçun ciddi nitelikte olduğuna ve  
duruşmaların yarısına katılamaması ve kaçması nedeniyle devam etmekte olan tutuklu  
yargılanmasının gerekli olduğuna dikkat çekmiştir.  
Başvuran iddialarını yinelemiştir.  
AİHM, dava dosyasında yer alan delillerden Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin her bir duruşma sonunda kendi inisiyatifi ile veya başvuranın talebi üzerine  
başvuranın tutuklu yargılanması gözden geçirdiğini belirtmektedir. Her bir duruşmada “suçun  
niteliği, delillerin durumu ve dosya içeriği gözönüne alınarak” gibi özdeş ve kalıplaşş  
terimler kullanarak gözaltı süresini uzatmıştır. Genel olarak “delillerin durumu” ifadesi, ciddi  
suç göstergelerinin mevcudiyeti ve sürekliliği ile ilgili bir unsur olsa dahi sözkonusu davada  
tek başına başvuranın, mahkemeye çıkıncaya kadar neredeyse dört yıl gözaltında tutulmasını  
haklı gösteremez.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, aleyhinde başlatılan cezai takibat süresinin, AİHS’nin ilgili kısımları  
aşağıda kaydedilen 6 § 1. maddesinde öngörülen “makul süre” gereğini ihlal ettiği hususunda  
şikayette bulunmuştur:  
“Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme  
tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir.”  
Hükümet, delil toplamayı ve olayları karara bağlamayı güçleştiren sanık sayısını ve  
itham edildikleri suçları gözönüne alarak davanın oldukça karmaşık olduğunu belirtmiştir.  
Bununla birlikte, adli makamlara ihmal ya da gecikme suçu yüklenemez. Ayrıca, 18 Aralık  
1998 tarihine kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yirmi yedi duruşma düzenlediğini ve  
başvuranın, bu duruşmaların on üçüne katılmayarak dava işlemlerinin uzamasına katkıda  
bulunduğunu ileri sürmüştür.  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHM, sözkonusu şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden  
yoksun olmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte kabuledilmez olduğu sonucuna varmak  
için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle AİHM, kabuledilebilir olduğu sonucuna varmıştır.  
B. Esaslar  
AİHM, dava işlemlerinin uzunluğunun makul olup olmamasının, davanın özel  
koşulları ışığında ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumları  
ve davada başvuran için risk teşkil eden durum gözönüne alınarak değerlendirilmesi  
gerektiğini yinelemektedir.  
Gözönünde bulundurulması gereken süre hususunda AİHM, başvuranın yakalandığı  
tarih olan 16 Aralık 1994’te başlayan dava işlemlerinin, Yargıtay’ın mahkumiyeti onadığı 15  
Kasım 1999’da sona erdiğini belirtmektedir. Bu nedenle, iki aşamalı yargı yetkisi önünde dört  
yıl on bir ay sürmüştür.  
AİHM, dava işlemlerine on dört sanığın dahil olduğunu ve suçların, terör örgütüne üye  
olmaya veya örgüte yardım ve yataklık yapmaya ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. Ancak,  
dava işlemlerinin karmaşıklığının tek başına uzunluklarını haklı göstermek için yeterli  
olmadığı kanısındadır.  
Başvuranın tutumu hususunda AİHM, duruşmalardan bazılarına katılmaması ve  
duruşmanın uzaması arasında nedensel bir bağ olduğu kanısında değildir. Dava dosyası,  
başvuranın 25 Ocak 1996’ya kadar düzenlenen ilk altı duruşmada mevcut olduğunu  
göstermektedir. Sözkonusu tarihte mahkeme, ifadelerin alınmasını tamamlamıştır.  
Bununla birlikte, kayıtlar başvuranın mevcut olmaması nedeniyle özel olarak ertelenen  
hiçbir duruşmayı işaret etmemektedir. Çoğu kez mahkeme, hükümet makamları ve/veya  
İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir cevap ya da rapor beklenmesi nedeniyle dava işlemlerini  
ertelemiştir.  
AİHM, ilk duruşmadan tarafların 1998’de nihai görüşlerini sundukları tarihe kadar  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, herhangi bir belgenin sunulmasını , tanığın dinlenmesini  
veya başvurana ilişkin delil toplanmasını gerekli görmemesini dikkat çekici bulmaktadır.  
Dava işlemlerinin 18 Aralık 1998’e kadar uzamasının temel nedeninin, henüz yaşı tespit  
edilemeyen diğer sanığa ilişkin kaybolan adli tıp raporu olduğu anlaşılmaktadır. Sonuçta  
mahkeme diğer sanıklar aleyhinde kararlar vererek sözkonusu sanık hususundaki dava  
işlemlerini hızlandırmıştır.  
Benzer şekilde 7 Eylül 1995 ve 7 Kasım 1996 tarihleri arasında birbirini izleyen on  
duruşma boyunca mahkeme, şartlı tahliye olmuş iki sanığın ifadelerinin alınmasını ve adli tıp  
raporunun hazırlanmasını öngörmeye devam etmiştir. On dört aylık dönem süresince duruşma  
kayıtları, karar vermede fiilen hiçbir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.  
Hükümet’in görüşleri, sözkonusu durgunluk dönemlerine ilişkin hiçbir açıklama  
içermemektedir. Bu nedenle mevcut deliller, AİHM’nin dava işlemlerinin, gerekli titizlikle  
yürütülmediği sonucuna varmasına neden olmaktadır.  
Başvuran aleyhindeki cezai takibat, “makul bir süre” içerisinde gerçekleştirilmemiştir.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
Tazminat  
Başvuran, uğramış olduğu zarar için tazminat talebinde bulunmuş ancak meblağın  
belirlenmesini, AİHM’nin takdirine bırakmıştır.  
Hükümet, adil tazmin talebine ilişkine görüş belirtmemiştir.  
AİHM, başvuranın maddi zarara uğradığına ilişkin delil olmadığını belirtmektedir.  
Ancak AİHS’nin 5 § 3. ve 6 § 1. maddelerinin ihlal edildiğinin tespit edilmesi nedeniyle  
başvuranın sıkıntı yaşadığı kabul edilebilir. Eşit temellere dayanarak değerlendirmede  
bulunan AİHM başvurana, manevi zarar için 4,500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
B. Mahkeme masrafları  
Başvuran, yerel mahkemeler önünde veya AİHS işlemleri sırasında yaptığı masraflar  
için tazminat talep etmemiştir.  
Dolayısıyla AİHM sözkonusu başlık altında tazminat ödenmesine karar vermemiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı  
marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Başvuranın, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. (a) sorumlu Devletin başvurana, kararın AİHS’nin 44 § 2. maddesine göre kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içerisinde, uygulanabilecek her türlü vergi ile birlikte kararın verildiği  
tarihte uygulanan oran üzerinden yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere manevi zarar için 4,500  
Euro (dört bin beş yüz Euro) ödemesi gerektiğine;  
(b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar,  
Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle  
oluşacak faiz oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle  
yükümlü olduğuna karar vermiştir.  
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 19 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.