COUNCIL OF  
EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
DÖRDÜNCÜ DAİRE  
ÖZDEN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 11841/02)  
KARAR  
STRAZBURG  
3 Mayıs 2007  
Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1
USULİ İŞLEMLER  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan İzzet Cahit Özden’in (“başvuran”), İnsan  
Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi  
uyarınca, 18 Şubat 2002 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no:11841/02).  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1929 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.  
1950 yılında, 4753 sayılı çiftçiyi topraklandırma hakkındaki kanun uyarınca, Balıkesir  
İli Ayvalık İlçesine bağlı Maden Adası’ndaki yaklaşık 165,000 m2lik bir arsa, Devlet  
makamları tarafından C.Ç.’ye satılmış ve bu kişi adına kaydedilmiştir.  
1968 yılında, Orman Kadastro Komisyonu, 6831 sayılı Kanun uyarınca, Maden  
Adası’nda bir tahdit çalışması yürütmüştür. Bu uygulamanın amacı, kadastro haritasına dahil  
edilmeyen ormanlık alanları tespit etmektir. Değerlendirmenin sonucu kamuya duyurulmuş ve  
hiçbir itirazda bulunulmadığı için, bu karar 1970 yılında kesinlik kazanmıştır. Maden  
Adası’nın tamamının orman özelliğine sahip olduğu ve bu nedenle özel mülkiyete tabi  
olamayacağı sonucuna varılmıştır. Bu sonuç, 1978 yılında tapu kaydında şerh edilmiştir.  
1985 yılında, C.Ç., sözkonusu araziyi satma taahhüdünde bulunarak başvuranla bir  
sözleşme imzalamıştır.  
1985-1987 yılları arasında, Orman Kadastro Komisyonu, orman özelliğini kaybeden  
arazileri tespit etmek ve bu arazilerin ormanlık statüsünü kaldırmak için bölgede bir  
aplikasyon çalışması yapmıştır. Karar, 27 Ocak 1988 tarihinde duyurulmuştur. 4785 sayılı  
Kanun’un 2. Maddesi’ne göre, sözkonusu arsanın orman özelliğini kaybetmediği sonucuna  
varılştır.  
Başvuran, 20 Eylül 1989 tarihinde, sözkonusu arsayı satın almış ve kendi adına  
kaydettirmiştir.  
C.Ç. tarafından Orman Müdürlüğü aleyhinde başlatılan takibat  
C.Ç., 10 Haziran 1988 tarihinde, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, Orman  
Müdürğü ile Orman Bakanlığı aleyhinde, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27 Ocak 1988  
tarihli kararına itiraz niteliğinde bir dava açmıştır.  
15 Haziran 1989’da, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi, davaya bakma yetkisinin  
olmadığı gerekçesiyle dava dosyasını Ayvalık Kadastro Mahkemesi’ne göndermiştir. Orman  
Müdürğü, bu karara itirazda bulunmuştur. 15 Aralık 1989’da, Yargıtay, usul hukuku  
gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Dava, Ayvalık Asliye Hukuk  
Mahkemesi’ne iade edilmiştir. 30 Mayıs 1990’da, mahkeme davaya bakma yetkisinin  
2
olmadığı gerekçesiyle dava dosyasını Ayvalık Kadastro Mahkemesi’ne göndermiştir.  
Kovuşturma, 15 Kasım 1991 tarihinde Kadastro Mahkemesi’nde yeniden başlatılmıştır.  
Ayvalık Kadastro Mahkemesi, 9 Aralık 1992’de, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27  
Ocak 1988 tarihli kararının iptaline ve arazinin orman statüsünün kaldırılmasına karar  
vermiştir. Mahkeme ayrıca, arsanın Hazine adına kaydedilmesi talimatını vermiştir.  
Her iki taraf da karara itiraz etmiştir. 15 Şubat 1994’te, Yargıtay, ilk derece  
mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, ormanların özel mülkiyete tabi olamayacağı, bu  
nedenle de zirai amaçlarla arazisi olmayan çiftçilere verilemeyeceği kanısındadır. Bu nedenle,  
bir orman üzerindeki herhangi bir mülkiyet talebi yasal olarak geçersizdir. Mahkeme,  
C.Ç.’nin arazinin orman statüsünün kaldırılmasını talep etmeye yetkili olmadığı görüşüne  
varmıştır.  
Dava, Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nde yeniden başlamıştır. 3 Nisan 1995’te,  
Kadastro Mahkemesi, 9 Aralık 1992 tarihinde vermiş olduğu ilk kararı sürdürmüştür.  
Orman Müdürlüğü ile Orman Bakanlığı temyize başvurmuştur. 3 Nisan 1996’da,  
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay’ın ilgili kurulunun muhakemesini desteklemiş ve  
Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin kararını bozmuştur. Dava dosyası yeniden Kadastro  
Mahkemesi’ne gönderilmiştir.  
26 Kasım 1998’de, Ayvalık Kadastro Mahkemesi, Yargıtay Genel Kurulu’nun  
kararına uymaya karar vermiştir. Mahkeme, sonuç olarak C.Ç.’nin davasını reddetmiş ve özel  
kişilerin orman statüsünün iptaline ilişkin davalarda davacı olarak yer almalarının hiçbir  
kanuni menfaat getirmeyeceği yönünde hüküm vermiştir.  
28 Mayıs 2001’de, Yargıtay, Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin kararını onaylamıştır.  
Bu karar, 21 Ağustos 2001 tarihinde başvurana bildirilmiştir.  
Tapu kaydının iptali için Orman Müdürlüğü tarafından başlatılan takibat  
12 Ağustos 1986’da, Orman Müdürlüğü, tapu kaydının iptali ve arsanın C.Ç.  
tarafından daha fazla kullanılmasını engelleme emri için Ayvalık Sulh Hukuk Mahkemesi  
huzurunda C.Ç. aleyhinde takibat başlatmıştır. 23 Şubat 1987’de, başvuran takibata  
müdahalede bulunmuştur. 25 Haziran 1987’de, Ayvalık Sulh Hukuk Mahkemesi, davayı  
inceleme yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava dosyasını Ayvalık Asliye Hukuk  
Mahkemesi’ne göndermiştir.  
1988 yılında, mahkeme, davanın karara bağlanmasının Ayvalık Kadastro Mahkemesi  
huzurunda beklemede olan dava sonucuna bağlı olması nedeniyle takibatı durdurmaya karar  
vermiştir.  
Yargıtay Genel Kurulu’nun kararının ardından, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi  
huzurundaki takibat yeniden başlamıştır. 5 Haziran 1998’de, ilk derece mahkemesi, Yargıtay  
Genel Kurulu’nun kararını gözönünde tutarak, dava konusu arsanın ormanlık alanın bir  
bölümü olarak gösterildiğini belirtmiş ve özel mülkiyete tabi olamayacağı yönünde karar  
vermiştir. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın tapusunun iptaline ve sözkonusu arazinin Hazine  
adına kaydedilmesine karar vermiştir. Başvuran itirazda bulunmuştur.  
3
22 Mayıs 2001’de, Yargıtay, başvuranın temyiz gerekçelerinin asılsız olduğuna karar  
vermiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onaylamıştır. Bu karar, 23 Ağustos 2001  
tarihinde başvurana bildirilmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 1 NO.LU PROTOKOLÜ’NÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI  
Başvuran, AİHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. Maddesi’nde öngörülen şartlara uygun  
olmayan koşullarda arsasından mahrum bırakıldığından şikayetçi olmuştur.  
Hükümet, C.Ç.’nin arsasının ormanlık alanın bir parçası olarak gösterildiği 1968  
yılında, arsasının mülkiyetini kaybettiğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla, başvuran ile C.Ç  
arasındaki işlemin geçersiz olduğunu iddia etmiştir.  
AİHM, mülkiyetin korunması hakkını güvence altına alan 1 No.lu Protokol’ün 1.  
Maddesi’nin üç ayrı kuralı kapsadığını tekrarlamaktadır: “birinci paragrafın birinci  
cümlesinde belirtilen ilk kural, genel niteliktedir ve mal mülk dokunulmazlığına saygı  
gösterilmesi ilkesinden bahsetmektedir; ilk paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural,  
mal mülkten yoksun bırakılmaktan bahsetmekte ve bunu belli kurallara bağlamaktadır; ikinci  
paragrafta yer alan üçüncü kural, Taraf Devletlerin, diğer şeylerin yanı sıra, mülkiyetin kamu  
yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemeye yetkili olduğunu tanımaktadır. Bununla  
beraber, bu üç kural, bağlantısız anlamında “ayrı” değildir. İkinci ve üçüncü kural, mal mülk  
dokunulmazlığı hakkına belirli durumlarda müdahale edilmesiyle ilgilidir; bu nedenle de ilk  
kuralda telaffuz edilen genel ilke ışığında yorumlanmalıdır” (bkz, Anheuser-Busch Inc. /  
Portekiz [GC], no. 73049/01, § 62, 11 Ocak 2007).  
AİHM, ayrıca, 1 No.lu Protokol’ün 1. Maddesi’nin, yalnızca bir kişinin mevcut  
mallarına uygulanabilir olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, uzun bir dönem boyunca  
kaldırılan mülkiyet hakkının tekrar elde edilebileceği ümidi veya şart yerine getirilmediği  
gerekçesiyle zamanaşımına uğrayan bir şartlı talep, “mülkiyet” olarak görülemez (bkz,  
Kopecký / Slovakya [GC], no. 44912/98, § 35 (c), ECHR 2004-IX).  
Ancak, belli durumlarda, bir “malı” elde etmenin “meşru bir beklentisi”, 1 No.lu  
Protokol’ün 1. Maddesi’nin güvencesinden yararlanabilir. Bu nedenle, bir iddiada doğası  
gereği mülkiyet faizi yer alıyorsa ve ulusal hukukta faiz için yeterli dayanak bulunuyorsa,  
örneğin yerel mahkemelerin bu faizin varlığını onaylayan yerleşik içtihatları varsa, bu hangi  
kişinin yetkisindeyse, bu kişinin “meşru beklentisi” olduğu düşünülebilir. Diğer yandan, iç  
hukukun doğru bir şekilde yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin bir uyuşmazlık olması  
durumunda, hiçbir meşru beklentinin doğması beklenemez ve başvuranın ifadeleri sonradan  
yerel mahkemelerce reddedilir (Anheuser-Busch Inc., yukarıda kaydedilen, § 65 ve Kopecký,  
yukarıda kaydedilen, § 50).  
Sözkonusu davada, AİHM’den, yukarıdaki ilkeler ışığında, başvuranın sözkonusu  
arazinin tasarruf hakkını elde etmek için meşru bir beklentisi olup olmadığını belirlemesi  
talep edilmektedir. AİHM, bu bakımdan, 1968 yılında, Orman Kadastro Komisyonu’nun  
4
yaptığı aplikasyon çalışmasının ardından, Maden Adası’nın tamamının ormanlık alan olarak  
gösterildiğini belirtmektedir. Hiçbir itirazda bulunulmadığı için, karar 1970 yılında kesinlik  
kazanş ve bu sonuç tapu sicil kaydında şerh edilmiştir. AİHM, ayrıca, başvuranın 1985  
yılında C.Ç. ile bir sözleşme imzaladığını ve bu sözleşmeyle C.Ç.’nin sözkonusu araziyi  
başvurana satmayı taahhüt ettiğini dikkate almaktadır. Daha sonra, Orman Müdürlüğü, 12  
Ağustos 1986’da, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi huzurunda C.Ç. aleyhinde, tapu kaydını  
iptal ettirmek üzere takibat başlatmıştır. Başvuran, 23 Şubat 1987 tarihinde, takibata dahil  
olmuştur. Ancak 20 Eylül 1989 tarihinde, başvuran sözkonusu araziyi satın almış ve kendi  
adına kaydettirmiştir. AİHM, yukarıdaki bilgileri gözönünde bulundurarak, başvuranın  
sözkonusu arazinin orman özelliği taşıdığının farkında olduğu sonucuna varmaktadır. Ayrıca,  
Türk hukukuna göre, ormanların özel mülkiyete tabi olmasının yasak olduğu tartışılmaz bir  
gerçektir.  
AİHM, bu noktada, başvuranın temelde yerel mahkemelerin iç hukuku yorumlama ve  
uygulama şeklinden şikayetçi olduğunu belirtmektedir. AİHM, yerel mahkemelerce yapıldığı  
iddia edilen maddi veya hukuki hataları ele almak için sınırlı yetkiye sahip olduğunu (bkz,  
García Ruiz / İspanya [G.C.] no. 30544/96, § 28, ECHR 1999-I ve Kopp / İsviçre, 25 Mart  
1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-II, s. 540, § 59) ve sözkonusu arazinin  
fiziki özelliklerini belirleyen yerel makamların görüşü yerine kendininkini koyamayacağını  
yinelemektedir. İlk olarak dava hakkında karar veren Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin,  
sırasıyla 9 Aralık 1992 ve 3 Nisan 1995 tarihlerinde, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27  
Ocak 1988 tarihli kararının iptali ve arazinin orman statüsünün kaldırılması talimatını vererek  
ihtilaf konusu arazinin Hazine adına kaydedilmesi emrini verdiği doğrudur. Ancak, bu  
kararlar daha sonra bozulmuştur, ve bu nedenle de kararların nihai ve bağlayıcı bir etkisi  
olmamıştır. Dolayısıyla, Kadastro Mahkemesi’nce verilen kararlar, başvurana araziyi elde  
edebilmesi için icra yoluyla alınması mümkün bir hak vermemiştir.  
Sonuç olarak, AİHM, yerel makamlarca uygulanan ve yorumlanan ilgili kanun  
uyarınca, başvuranın, AİHM’nin içtihadına göre, sözkonusu arazinin tapusunu elde etmek için  
meşru bir beklentisi olduğunu iddia edemeyeceği görüşündedir.  
AİHM, bu şikayetin, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. Maddeleri uyarınca asılsız olması  
sebebiyle kabuledilmez olduğunu belirtmektedir.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, AİHS’nin 6. Maddesi uyarınca, mahkemece yapılan takibatın çok uzun  
sürmesinden şikayetçi olmuştur.  
Hükümet, yerel mahkemelerin makul süre şartına uyduklarını iddia etmiştir.  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHM, başvuranın takibatın süresine ilişkin şikayetinin, AİHS’nin 35 § 3 Maddesi  
uyarınca asılsız olmadığını belirtmektedir. AİHM, bu şikayetin kabuledilmez olması için  
hiçbir gerekçe bulunmadığı görüşündedir. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğu yönünde karar  
verilmelidir.  
B. Esaslar  
5
Gözönünde bulundurulması gereken süre  
AİHM, sözkonusu davada, birbiriyle yakından ilişkili iki dizi takibat olduğunu  
belirtmektedir. C.Ç.’ye ait tapunun iptaline ilişkin takibat, 12 Ağustos 1986 tarihinde başlamış  
ve başvuran 23 Şubat 1987 tarihinde bu takibata dahil olmuştur. Ancak, 1988 yılında, Ayvalık  
Asliye Hukuk Mahkemesi, davanın karara bağlanmasının Ayvalık Kadastro Mahkemesi  
huzurunda beklemede olan dava sonucuna bağlı olması nedeniyle takibatı durdurmaya karar  
vermiştir. Kadastro Mahkemesi huzurunda 10 Haziran 1988 yılında başlatılan takibat,  
Yargıtay’ın 22 Ekim 2001 tarihli kararıyla durdurulmuştur.  
Bu süre içerisinde, Yargıtay Genel Kurulu’nun 3 Nisan 1996 tarihli kararının  
ardından, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’nce yapılan takibat yeniden başlatılmıştır ve bu  
takibata ilişkin nihai karar 22 Mayıs 2001 tarihinde verilmiştir.  
AİHM, ilk olarak yapılan takibatın, ikinci kez başlatılan takibat sonlanana kadar  
beklemede kalması nedeniyle, takibat süresini hesaplarken bu iki takibatın bir bütün olarak  
şünülmesi gerektiği görüşündedir. Ayrıca, 23 Şubat 1987 tarihinde başvuran takibata dahil  
olduğu için, gözönüne alınması gereken süre bu tarihten itibaren başlatılmalıdır.  
AİHM, yukarıdaki bilgileri değerlendirerek, gözönünde bulundurulması gereken  
sürenin 23 Şubat 1987 tarihinde başlayıp, Yargıtay’ın karar tarihi olan 22 Mayıs 2001’de sona  
erdiği sonucuna varmıştır. Böylece, iki aşamada yapılan takibat, yaklaşık 14 yıl 3 ay  
sürmüştür.  
Takibat süresinin makul olup olmaması  
AİHM, takibat süresinin makul olup olmadığının, dava koşulları ışığında ve şu  
kriterlere göre değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir: davanın karmaşıklığı, başvuran  
ile ilgili makamların tavrı ve anlaşmazlıkta başvuran için neyin tehlikede olduğu (bkz, diğer  
makamlar arasında, Frydlender / Fransa [GC], no. 30979/96, § 43, ECHR 2000-VII).  
AİHM, genellikle, bu başvurudakine benzer sorunlar içeren davalarda, AİHS’nin 6 § 1  
Maddesi’nin ihlalini saptamıştır (bkz, örneğin, Frydlender, yukarıda kaydedilen).  
AİHM, Hükümet’in takibatın süresinin makul olmadığının düşünülemeyeceği  
görüşünde olduğunu belirtmektedir.  
AİHM, davanın herhangi bir istisnai yasal veya olaylara dayanan karmaşıklık  
içermediğini belirtmektedir. Ancak, AİHM, uzun süren periyotların ilk derece mahkemeleri  
ile temyiz mahkemelerinin kararları arasında geçtiğini belirtmektedir. Bu bakımdan, AİHM,  
ulusal mahkemelerin, Orman Müdürlüğü aleyhinde açılan davayı hangi mahkemenin  
inceleme yetkisi bulunduğuna karar vermelerinin yaklaşık iki yıl sürdüğünü gözönünde  
bulundurmaktadır. AİHM, ayrıca, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 5 Haziran 1998’de,  
Yargıtay’ın ise yaklaşık 3 yıl sonra, 22 Mayıs 2001’de karar verdiğini belirtmektedir.  
Hükümet, bu durum için herhangi bir açıklama yapmamıştır. Böyle bir açıklama yapılmaması  
ve başvuranı suçlu bulmak için herhangi bir kanıt bulunmaması durumunda, gecikmenin yerel  
mahkemelerin temyiz işlemlerini ele almasına bağlı olduğu düşünülmelidir.  
AİHM, AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin, Sözleşmeye Taraf Devletlere yasal düzenlerini,  
mahkemelerinin davalar konusunda makul bir süre içerisinde karar verme yükümlülüğü dahil  
6
olmak üzere, bu maddenin öngördüğü şartların her birini yerine getirecek şekilde düzenleme  
görevini yüklediğini hatırlatarak (bkz, Arvelakis / Yunanistan, no. 41354/98, § 26, 12 Nisan  
2001), yerel mahkemenin takibatı hızlandırmak için daha katı önlemler uygulaması gerektiği  
görüşüne varmıştır. Bu nedenle, AİHM, ulusal mahkemelerin gerekli itinayı göstermemesi  
nedeniyle, sözkonusu davadaki takibatın gereksiz yere uzadığı sonucuna varmıştır.  
AİHM, yukarıdaki bilgileri gözönünde bulundurarak, sözkonusu davadaki takibatın  
çok uzun sürdüğü ve “makul süre” koşulunun yerine getirilmediği sonucuna varmıştır.  
Buna göre, 6 § 1 Maddesi’nin ihlali sözkonusudur.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. Maddesi:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun  
bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran, 6. Madde’ye ilişkin şikayetiyle ilgili olarak, maddi tazminat için 10,000  
Euro, manevi tazminat için de 10,000 Euro talebinde bulunmuştur.  
Hükümeti bu taleplere itirazda bulunmuştur.  
AİHM, saptanan ihlalle talep edilen maddi tazminat arasında doğrudan bir bağlantı  
görmemektedir; bu nedenle de bu talebi reddetmektedir. Öte yandan, AİHM, yalnızca bir  
ihlalin saptanmasıyla karşılanamayacak bir durum olan takibatın uzun sürmesi nedeniyle,  
başvuranın sıkıntı ve asabiyet gibi manevi zararlar görmüş olabileceğini kabul etmektedir.  
AİHM, dava koşullarını dikkate alarak ve içtihadını gözönünde bulundurarak, başvurana bu  
bağlamda toplam 7,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Giderler  
Başvuran, masraf ve giderler için belirli bir miktar talebinde bulunmayıp bunu  
AİHM’nin takdirine bırakmıştır.  
AİHM’nin içtihadına göre, masraf ve giderlerin ancak gerçekten ve gerektiği şekilde  
yapıldığının kanıtlanması ve miktar olarak makul olması durumunda, bu miktar başvurana  
geri ödenir. Sözkonusu davada, AİHM, başvuranın herhangi bir destekleyici belge  
sunmağını belirtmektedir. Bu nedenle, AİHM, bu bağlamda herhangi bir miktar ödenmesini  
uygun görmemektedir.  
C.  
Gecikme Faizi  
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan  
eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.  
7
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. Maddesi’ne ilişkin şikayetin kabuledilmez,  
başvurunun geri kalan kısmının ise kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 6. Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
3. (a) davalı Devlet’in, masraf ve giderler için, başvurana, AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca  
bu kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, manevi tazminat olarak 7,000  
EUR (yedi bin euro) ve bu miktara konulabilecek bütün vergileri ödemesine (bu miktar,  
ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek);  
(b) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki  
miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz oranına  
üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin ödenmesine karar  
vermiştir.  
4. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar vermiştir.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 3 Mayıs 2007 tarihinde, İçtüzüğün 77.  
Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Fatoş ARACI  
Nicolas BRATZA  
Sekreter Yardımcısı  
Başkan  
8