COUNCIL  
A V R U P A  
OF EUROPE  
K O N SE Y Đ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ/TÜRKĐYE  
(B a şvuru no. 57049/00)  
KARAR  
STRAZBURG  
15 Şubat 2007  
Bu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.  
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Davanın nedeni, dokuz Türk vatandaşı; Yüksel Erdoğan, Meliha Erdoğan, Sinan  
Erdoğan, Bahar Sağlam, Şinasi Yalçın, Hüsnü Yalçın, Ali Yalçın, Ramazan Erdoğan ve  
Raşidiye Erdoğan’ın (“başvuranlar”), 25 Şubat 2000 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel  
Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, Türkiye  
Cumhuriyeti aleyhine Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no.  
57049/00).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Yüksel Erdoğan (1943) ve Meliha Erdoğan (1942), maktul Đsmet Erdoğan’ın  
ebeveynleri, Sinan Erdoğan (1962) ve Bahar Sağlam (1970) ise kardeşleridir. Şinasi Yalçın  
(1970), Hüsnü Yalçın (1952) ve Ali Yalçın (1954), Elmas Yalçın’ın erkek kardeşleridir.  
Ramazan Erdoğan ve Raşidiye Erdoğan, maktul Fuat Erdoğan’ın ebeveynleridir.  
A. Đsmet Erdoğan, Elmas Yalçın ve Fuat Erdoğan’ın öldürülmesi ve ölümlerine  
ilişkin koşullara dair müteakip soruşturma  
28 Eylül 1994 tarihinde Fuat Erdoğan, Elmas Yalçın ve Đsmet Erdoğan, Đstanbul’da  
merkezi bir semt olan Beşiktaş’taki Arzum kafede Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle  
Mücadele Şubesi polis memurlarınca öldürülmüştür. Aynı gün 15.45’te iki polis memuru  
tarafından hazırlanan ihbar tutanağına göre Emniyet Müdürlüğü, Müdürlüğün dahili  
numaralarından 139’dan kimliği belirsiz bir kişi tarafından aranmıştır. Arayan kişi polise,  
Beşiktaş’ta iki adam ve bir kadın gördüğünü ve adamlardan birinin, kadına bir silah verdiğini  
bildirmiştir. Ayrıca, bu üç kişinin Arzum kafede olduklarını da belirtmiştir.  
Aynı gün Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden sekiz polis  
memuru tarafından bir olaylı yakalama ve zaptetme tutanağı hazırlanmıştır. Bu rapora göre,  
telefon görüşmesini yaptıktan sonra polisler Arzum kafeye gitmişlerdir. Kafenin ikinci  
katında bulunan şüphelilere polis memuru olduklarını söylemiş ve kimlik kartlarını  
göstermelerini istemişlerdir. Şüpheliler bağırmaya başlamış ve ateş açmışlardır. Polisler,  
şüphelilere teslim olmalarını söylemiş ve kendilerini korumak için karşı ateş açmışlardır.  
Şüphelilerden karşılık gelmediğini fark ettiklerinde ateşi kesmişlerdir. Üç şüphelinin de  
öldüğünü görmüş ve durumu, Cumhuriyet Savcısı’na haber vermişlerdir.  
Aynı gün 20.10’da Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, bir rapor hazırlamıştır. Raporda Adli  
Tıp Kurumu’ndan bir doktorun, cesetleri incelemek üzere çağırıldığı yazılıdır. Doktor,  
19.10’da olay mahalline gelmiş ve Adli Tıp morguna gönderilen cesetleri incelemiştir.  
Aynı gün iki polis memuru, Arzum kafeyi işleten N.A., C.A. ve S.A.’nın ifadelerini  
almıştır. 29 Eylül 1994 tarihinde maktuller üzerinde otopsi yapılmış ve 20 Ekim 1994  
tarihinde otopsi raporları hazırlanmıştır. Otopsi raporlarına göre maktullere açılan ateş uzak  
mesafeden gerçekleşmiştir.  
18 Ekim 1994 tarihinde Adli Tıp Kurumu’ndan üç bilirkişi maktullerin kıyafetlerini  
incelemiş ve açılan ateşin yakın mesafeden gerçekleşmediği sonucuna varmıştır. Ayrıca  
mesafeyi tam olarak belirlemenin mümkün olmadığı kanısına varmışlardır.  
1
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
1 Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi müdürü,  
olaya ilişkin olarak muhabirlerin Arzum kafenin sahibi N.A. ve kimliği belirlenemeyen görgü  
tanıkları ile görüşğü iki televizyon programının teyp kayıtlarını ve nüshalarını göndermiştir.  
4 Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı iki polis memuru R.A. ve H.K.’nın  
ifadelerini almıştır. Polis memurları, şüphelilerin kendilerine ateş açtıklarını ve kendilerinin  
şüphelileri durdurmak amacıyla ateşe karşılık verdiklerini ileri sürmüşlerdir.  
B. Polis memurları hakkında başlatılan kovuşturma  
22 Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, Đstanbul Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’nden dört polis memuru Ş.K., M.K., R.A. ve H.K. aleyhinde  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir iddianame sunmuştur. Ölmüş olması nedeniyle diğer  
bir polis memuru olan B.A.’ya ilişkin takipsizlik kararı çıkarmıştır. Suçlamalar, Türk Ceza  
Kanunu’nun 450 § 5., 463., 281., 31., 33. ve 50. maddeleri uyarınca getirilmiştir. Sanıklar,  
ölen şüpheliler ve güvenlik güçleri arasındaki silahlı çatışma sırasında - asıl suçlu tespit  
edilmeksizin – adam öldürme ile suçlanmışlardır.  
29 Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmayı  
gerçekleştirmiştir.  
1. 9 Şubat 1995 tarihli duruşma  
9 Şubat 1995 tarihinde başvuranlardan biri olan Yüksel Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın  
babası Mustafa Yalçın, polis memurları aleyhinde açılan cezai takibata dahil olmuştur. Aynı  
gün birinci derece mahkemesi, boş kovanların incelenmesini istemiş ve sanıkların Terörü  
Önleme Yasası’nın 15 § 1. maddesi bağlamında cezai takibat sırasında tutuklu olarak  
yargılanmamasına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca A.B.’ye sağlanan silahların, Đstanbul  
mahkemelerinin adliye emanet memurluğuna gönderilmesini öngörmüştür.  
2. 5 Mayıs ve 6 Temmuz 1995 tarihli duruşmalar  
5 Mayıs 1995 tarihinde suçlanan polis memurları, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi  
huzurunda ifade vermişlerdir. Tüm polis memurları, Arzum kafeye geldiklerinde kafeyi  
işleten iki kişiyi dışarı çıkardıklarını iddia etmiştir. Daha sonra kafeye girmişler ve  
şüphelilere polis memuru olduklarını söylemişlerdir. Ancak şüpheliler ateş açmıştır. Sanıklar  
ayrıca şüphelilerin ateş açtıklarını ve onları durdurmak için ateşe karşılık verdiklerini  
belirtmiştir. Sanıklardan biri olan Ş.K. ateş açmadığını ileri sürmüştür. Sanıkların tümü  
kafeye girdiklerinde kurşungeçirmez yelek giymediklerini ileri sürmüştür. Aynı tarihte  
Đstanbul Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi polis memurları olan iki görgü tanığı  
E.M. ve N.Ç. de mahkeme huzurunda ifade vermiştir. Kafenin dışında olduklarını ancak  
çatışmaya şahit olmadıklarını, sadece polislerin şüphelilere teslim olma çağrısında  
bulunduğunu duyduklarını belirtmişlerdir.  
Aynı tarihte birinci derece mahkemesi, sanıkların silahlarının balistik inceleme için  
teslim edilmesini öngörmüştür. Ayrıca hangi mermi ve kovanların sanıkların silahlarından  
çıktığının belirlenmesi için olay mahallinde bulunan mermilerin incelenmesini istemiştir.  
6 Temmuz 1995 tarihli duruşma sonunda birinci derece mahkemesi sanıkların  
silahlarının balistik incelenme için bir kez daha gönderilmesi talimatını vermiştir.  
2
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
3. 30 Ekim ve 13 Aralık 1995 tarihli duruşmalar ve müteakip gelişmeler  
30 Ekim 1995 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, terörle mücadele şubesi polis  
memuru A.B.’nin ve Arzum kafeyi işleten üç kişi olan N.A., C.A. ve S.A.’nın ifadelerini  
dinlemiştir. A.B., kafenin iç kısmını görmediğini ve olaya tanık olmadığını ancak polis  
memurlarının kafeye girdiğini duyduğunu ileri sürmüştür. Arzum kafenin sahibi N.A. olay  
günü kafede olmadığını ve olayı kardeşi S.A.’nın kendisine bildirdiğini belirtmiştir. Daha  
sonra ise mermilerin kafede bulunan pencerelere isabet etmediğini belirtmiştir. Birinci derece  
mahkemesi iki ifade arasında farklılık bulunduğunu yinelediğinde, ifade vermeden önce  
sakinleştirici aldığını ve ifadelerini, onları okumadan imzaladığını belirtmiştir. S.A. ve C.A.  
kendilerine polisler tarafından dışarı çıkmalarının söylendiğini ve olaya tanık olmadıklarını  
ileri sürmüştür. S.A. polis memurlarının şüphelilere teslim ol çağrısı yaptıklarına tanıklık  
etmiştir. Ayrıca S.A. polis memurlarının konuşmalarını duyduktan 2-3 saniye sonra, 2-3  
dakika süren silah patlamalarını duyduğunu belirtmiştir. Giriş katında bulunan bir dolabın  
camının olay sırasında kırıldığını, duvardan sekmedikçe camın şüphelilerden gelen bir mermi  
ile kırılmış olamayacağını belirtmiştir. Son olarak S.A. polis memurlarının yukarıya  
çıkmasına izin vermemeleri nedeniyle, kafenin ikinci katındaki cesetlerin konumuna ilişkin  
bilgisi bulunmadığını ifade etmiştir.  
Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün sanıkların silahları olmadan güvende olamayacakları  
nedeniyle bu silahları vermeyi reddeden yazısı üzerine, aynı tarihte birinci derece  
mahkemesi, bir kez daha sanıkların tabancalarının balistik inceleme için teslim edilmesi  
talimatını vermiştir.  
Aynı duruşma sırasında müdahil taraflar sanıkların duruşmalara haklı bir gerekçe  
göstermeksizin katılmamaları nedeniyle tutuklu yargılanmalarını mahkemeden talep etmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı sanıkların duruşmalara katılmama nedenlerini belirtmelerinin istenmesi  
doğrultusunda görüş bildirmiştir. Sanıkların avukatı sanıkların duruşmalara katılmaktan muaf  
tutulmalarını talep etmiştir. Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların talebini, sanıkların ve  
şahitlerin dinlenmiş olduğu gerekçesiyle kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca Adli Tıp  
Kurumu’ndan balistik inceleme raporunun alınmasının ardından olay yeri incelemesi  
yapılmasına karar vermiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte Đstanbul Emniyet Müdürlüğü, Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne sanık polis memurları tarafından 28 Eylül 1994 tarihinde meydana gelen  
olayda kullanılan altı tabanca göndermiştir.  
13 Aralık 1995 tarihinde birinci derece mahkemesi sanıklara ait silahlar ile olay yerinde  
bulunan mermi ve boş kovanlar ve Đsmet Erdoğan’ın vücudundan çıkarılan bir mermi  
çekirdeğinin, bu mermi çekirdekleri ile kovanların hangilerinin sanıkların tabancalarından  
çıktığının belirlenmesi amacıyla balistik inceleme için Adli Tıp Enstitüsü’ne gönderilmesine  
karar vermiştir.  
Adli Tıp Kurumu uzmanları 8 Ocak 1996 tarihinde sanıkların tabancalarını, olay  
yerinde bulunmuş 9 mm çapında iki adet mermi çekirdeğini ve Đsmet Erdoğan’ın vücudundan  
çıkarılan 9 mm çapında bir adet mermi çekirdeğini incelemişlerdir. Uzmanlar 9 mm  
çapındaki mermi çekirdeklerinden hiçbirinin polis memurlarının tabancalarından çıkmadığı  
sonucuna varmışlardır.  
3
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
4. 22 Nisan 1996 tarihli duruşma ve müteakip gelişmeler  
Balistik raporu 22 Nisan 1996 tarihinde mahkemede okunmuştur. Müdahil taraflar  
tabancaların namluları ile ateşleme iğnelerinin değiştirilmiş olabileceğini belirtip, birinci  
derece mahkemesinin böyle bir değişiklik olup olmadığına ilişkin bilgi istemesini talep  
etmiştir. Müdahil taraflar ayrıca boş kovanların incelenmek üzere Adli Tıp kurumu’na da  
gönderilip, 9 mm çapındaki üç adet mermi çekirdeğinin boş kovanlarla uyuşup  
uyuşmadığının belirlenmesini talep etmiştir. Son olarak mahkemeden Arzum kafenin yakın  
zamanda yenileneceği duyumu nedeniyle burada olay yeri incelemesi yapılmasını talep  
etmişlerdir. Cumhuriyet Savcısı müdahil taraflarla mutabık olmuştur.  
Aynı gün Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların tabancaları ile maktullerin yanında  
bulunmuş tabanca, mermi ve kovanların ve cesetlerden birinin vücudundan çıkarılmış  
merminin yeni bir inceleme için gönderilmesine karar vermiştir. Adli tıp uzmanlarından, 9  
mm çapındaki mermi çekirdeklerinin boş kovanlarla uyuşup uyuşmadığı ve boş kovanların  
polis memurları ya da maktullere ait silahlardan atılıp atılmadığıyla ilgili bilgi sunmaları  
talep edilmiştir. Mahkeme ayrıca Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden, tabancaların namluları  
ile ateşleme iğnelerinin 28 Eylül 1994 tarihinden sonra değiştirilip değiştirilmediği  
konusunda bilgi vermesini talep etmeye karar vermiştir. Son olarak mahkeme 18 Haziran  
1996 tarihinde Arzum kafede olay yeri incelemesi yapılmasına karar vermiştir.  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne 31 Mayıs ve 20 Haziran 1996 tarihlerinde Đstanbul  
Emniyet Müdürlüğü’nden iki yazı ulaşştır. 31 Mayıs 1996 tarihli yazı Emniyet  
Müdürğü’nün tabancaların parçalarının değiştirilip değiştirilmediği konusunda hiçbir  
bilgilerinin bulunmadığını ifade ederken, ikinci yazı tabancaların parçalarının  
değiştirilmediğini belirtmiştir.  
18 Haziran 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri, bir uzman, sanık  
dört polis memuru, bu polis memurlarının avukatları ve müdahil tarafların avukatları olay  
yeri incelemesi için Arzum kafeye gitmişlerdir. Öte yandan, Arzum kafe geçen süre zarfında  
yenilendiğinden ve dolayısıyla olayın meydana geldiği zaman kafeyi işleten şahitlerin orada  
bulunmaması nedeniyle mahkeme olay yeri incelemesi gerçekleştirememiştir. Bu nedenle  
birinci derece mahkemesi şahitlerin hazır bulunduğu bir olay yeri incelemesi yapılması kararı  
almıştır.  
5. 11 Temmuz 1996 tarihli duruşma ve müteakip gelişmeler  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 11 Temmuz 1996 tarihinde, 31 Mayıs ve 20 Haziran  
1996 tarihli yazıların birbirleriyle çelişir olması nedeniyle Emniyet Müdürlüğü’nden daha  
fazla bilgi talep etmeye karar vermiştir. Ayrıca bir balistik inceleme yapılması talimatını da  
vermiştir. Son olarak mahkeme tüm sanıkların, şahitlerin ve müdahil tarafların katılımıyla11  
Ekim 1996 tarihinde bir olay yeri incelemesi yapılması kararı almıştır.  
24 Temmuz 1996 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne bir yazı göndermiş, tabancalarda yapılan herhangi bir değişikliğin ancak bir  
kriminal laboratuar incelemesiyle belirlenebileceğini ve böyle bir değişikliğin suç teşkil  
ettiğini belirtmiştir.  
28 Ağustos 1996 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü uzmanları yeni bir balistik inceleme  
gerçekleştirmiştir. Balistik rapor Đstanbul Bölge Kriminal Polis Laboratuarı’nın 5 Ekim 1994  
4
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
tarihli raporundaki bulguları teyit etmiştir. Ayrıca incelemede uzmanlara sunulan 9 mm  
çapındaki yirmi iki kovandan yirmisinin MP5-3793, T-1192 ve 245 PV 30170 seri numaralı  
tabancalardan atıldığı tespit edilmiştir. Đlk tabanca H.K.’ye ait olup, ikinci tabanca B.A.’ya,  
üçüncü tabanca ise Ş.K’ye aittir. Rapora göre 9 mm çapındaki dört adet mermi çekirdeği  
B.A.’ya ait T-1192 seri numaralı tabancayla da uyuşmaktadır. Đsmet Erdoğan’ın vücudundan  
çıkarılan 9 mm çapındaki mermi çekirdeği ile Fuat Erdoğan’ın cesedinin yakınında bulunan 9  
mm çağındaki diğer iki mermi çekirdeğine ilişkin olarak, adli tıp uzmanları daha önceki  
bulgulardan farklı bulgulara ulaşşlardır. Đlk mermi çekirdeğinin T-1192 seri numaralı  
tabancadan, diğer iki mermi çekirdeğinin ise T-1192 ve 245 PV 30170 seri numaralı  
tabancalardan çıktığını belirtmişlerdir. Bu tabancalar sırasıyla B.A. ile Ş.K.’ye aittir.  
3 Eylül 1996 tarihinde, sanık polis memurlarından üçü olan Ş.K., R.A. ve H.K.’den,  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin emriyle 11 Ekim 1996 tarihinde yapılacak olay yeri  
incelemesine katılmaları istenmiştir. Dördünü sanık polis memuru M.K.’ye Erzurum’daki bir  
karakola atanması nedeniyle tebliğde bulunulamamıştır.  
11 Ekim 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri, bir bilirkişi, müdahil  
taraflardan biri, Ali Yalçın, Ali Yalçın’ın avukatı, N.A. ve S.A. ile tanık olarak dinlenen iki  
polis memuru E.M. ve N.Ç. bir olay yeri incelemesi gerçekleştirmişlerdir. Đnceleme sırasında  
N.A. ve S.A. kafenin ikinci katına çıkan merdivenin değiştirilmediğini belirtmişlerdir. Ayrıca  
S.A. hakimlere olay günü ölen kişinin oturduğu masa ile ikinci kattaki duvarda oluşan mermi  
çekirdeği izlerinin yerlerini göstermiştir. Polis memurları olay sırasında kafenin dışında  
bulunduklarını ve ölen kişilerin ölümlerinin nasıl gerçekleştiğine dair bilgilerinin  
bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. N.Ç. ayrıca ölen kişilerin megafonla uyarılmadığını ve  
ikinci kattaki cesetlerin konumlarını hatırlamadığını ifade etmiştir.  
Olay yeri incelemesinin ardından, inceleme sırasında hazır bulunan bilirkişi 22 Ekim  
1996 tarihinde bir rapor düzenlemiş, kafenin yerini, mermi çekirdeği izlerini ve olay  
meydana geldiği sırada cesetlerin konumunu gösteren bir kroki çizmiştir.  
6. 23 Ekim ve 23 Aralık 1996, 20 Şubat ve 5 Mayıs 1997 tarihli duruşmalar  
23 Ekim 1996 tarihinde başvuranlardan Ali Yalçın ile Hüsnü Yalçın davaya dahil  
olmuşlardır.  
23 Aralık 1996 tarihinde müdahil taraflar krokinin hatalı olduğunu ve ölen kişilerin  
vücudundaki mermi çekirdeklerinin yönüyle ilgili olarak teknik bir uzmanlığa ihtiyaç  
duyulduğunu iddia ederek, birinci derece mahkemesinden soruşturmanın kapsamını  
genişletmesini talep etmişlerdir.  
20 Şubat 1997 tarihinde başvuranlardan Şinasi Yalçın davaya dahil olmuştur. Aynı gün  
birinci derece mahkemesi krokinin düzeltilmesine gerek olmadığına karar verip, müdahil  
tarafların bir sonraki duruşmada davanın esaslarına ilişkin görüşlerini sunmasını istemiştir.  
5 Mayıs 1997 tarihinde müdahil taraflar birinci derece mahkemesinden bir kez daha  
soruşturmanın kapsamını genişletmesini talep etmişlerdir. Özellikle 28 Eylül 1994 tarihli  
polis telsizi konuşmalarının kopyasının çıkarılmasını ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, 29  
Eylül 1994 tarihinde gerçekleştirilen operasyonun, dönemin Đçişleri Bakanı olan Mehmet  
Ağar tarafından gerçekleştirildiği söylenen “gizli” operasyonlardan biri olup olmadığıyla  
ilgili bilgi istenmesini talep etmişlerdir. Ayrıca otopsi raporunu düzenleyen görevlilerin şahit  
5
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
olarak dinlenmelerini ve Türk Telekom’dan 29 Eylül 1994 tarihinde saat 15.45’te düzenlenen  
raporda belirtildiği gibi Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne telefon edilip edilmediği konusunda  
bilgi vermesinin istenmesini talep etmişlerdir. Müdahil taraflar ayrıca birinci derece  
mahkemesinden tam olarak ateş edilen mesafenin belirlenmesi için tanık olarak bir patologun  
dinlenmesini ve ilgili makamlara cesetlerin yanında bulunduğu iddia edilen tabancaların özel  
time ait tabancalar olup olmadıkları konusunda bilgi sunmaları talimatı vermesini talep  
etmiştir. Birinci derece mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’ndan müdahil tarafların talepleri  
üzerine görüşlerini sunmasını istemiş ve duruşmayı sonraki bir tarihe ertelemeye karar  
vermiştir.  
7. 10 Temmuz ve 20 Ekim 1997 tarihli duruşmalar  
10 Temmuz 1997 tarihinde görülen duruşma sırasında Şinasi Yalçın soru sormak  
istediği için sanık polis memurlarının duruşmalara getirilmelerini talep etmiştir. Ayrıca  
ölenlerin vücutlarındaki mermi çekirdeklerinin yönü açıkça idam edildiklerini işaret ettiği  
için polis memurlarının tutuklu yargılanmalarını talep etmiştir. Müdahil taraflardan diğeri  
olan Yüksel Erdoğan, mermi çekirdeklerinin yönünün sanık polis memurlarının olaylarla  
ilgili ifadeleriyle uyuşup uyuşmadığının belirlenmesi için mahkemeden yeni bir olay yeri  
incelemesi yapılmasını talep etmiştir. Ş.K.’nin avukatı Ş.K.’nin ateş açmağını iddia ederek,  
yeni bir balistik inceleme yapılmasını talep etmiştir. Son olarak Đstanbul Cumhuriyet Savcısı  
birinci derece mahkemesinden 29 Eylül 1994 tarihinde saat 15.45’te rapor düzenleyen polis  
memurlarının şahit olarak dinlemesini talep etmiştir. Müdahil taraflardan birinin avukatı  
sanık polis memurları aleyhindeki diğer cinayet davalarıyla ilgili belgeler ile sanık polis  
memurlarıyla ilgili davaları içeren Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi kararlarını sunmuştur.  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi taraflarla Cumhuriyet Savcısı’nın taleplerini incelemek üzere  
duruşmayı ertelemiştir.  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasındaki delillerin davanın olaylarını  
ispatlamak için yeterli olduğu sonucuna vararak 20 Ekim 1997 tarihinde müdahil tarafların,  
sanık polis memurlarının ve Cumhuriyet Savcısı’nın taleplerini reddetmiştir. Mahkeme  
taraflarla Cumhuriyet Savcısı’nın davanın esaslarına ilişkin görüşlerini sunmalarını talep  
etmiş, duruşmayı ertelemiştir.  
8. 21 Aralık 1998 tarihli duruşma ve 15 Ocak 1999 tarihli Adli Tıp Kurumu raporu  
Müdahil taraflar ile Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, 21 Aralık 1998 tarihinde  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan, önceki balistik raporları arasındaki  
çelişkileri ortadan kaldırmak ve cesetlerdeki mermi çekirdeği girişlerinin aşağıdan ikinci kata  
doğru ateş edilmesi sonucu oluşup oluşamayacağını, maktullerin sanıklar tarafından hedef  
alınıp alınmadığını belirlemek amacıyla tüm tabancaların, mermi çekirdeklerinin ve  
kovanların incelenmesini talep etme kararı almıştır.  
Adli Tıp Kurumu uzmanları 15 Ocak 1999 tarihinde ölenlerle ilgili üç ayrı rapor  
düzenlemiştir. Üç raporda da ortak bulunan ilgili paragraflar aşağıdaki gibidir:  
“…Kişiler mobil olup her an yer ve pozisyon değiştirebileceklerinden ateşli silah giriş ve çıkış  
deliklerini atışın yapıldığı yer ve seviyeyi tayine medar olamayacağı tıbben bilindiğine göre vücuda  
isabet eden mermi çekirdeklerinin dosyada belirtilen yerlerden zemin kattan, asma kat merdiveninden  
veya asma kattan atılmış olup olmağı hakkında kesin kanaat beyan edilemeyeceği gibi atışların hedef  
gözeterek yapılıp yapılmadığının da tıbben tayin edilemeyeceği…  
6
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
…uzak atış mesafelerinden yapılmış oldukları, bu mesafe dışı hakiki atış mesafesinin tayin  
edilemeyeceği oy birliği ile mütalaa olunur. ”  
9. 24 Mart 1999 ve 5 Aralık 2001 tarihleri arasındaki duruşmalar ile 19 Eylül 2001  
tarihli Adli Tıp Kurumu raporu  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Ocak ve 28 Ağustos 1996 tarihli raporlar arasındaki  
çelişkileri ortadan kaldırmak üzere, Ş.K.’nin tabancasından ateş edilip edilmediğini  
belirlemek için değişik tarihlerde Adli Tıp Enstitüsü’nden tüm tabancalar, mermi çekirdekleri  
ve kovanlar üzerinde yeni bir balistik inceleme yapılmasını talep etmiştir. Öte yandan ölen  
polis memuru B.A.’nın tabancası balistik inceleme için teslim edilmediğinden, birinci derece  
mahkemesi 24 Mart 1999 ve 27 Mart 2001 tarihleri arasındaki duruşmaları ertelemek  
zorunda kalmıştır.  
Birinci derece mahkemesi 27 Mart 2001 tarihinde tabancalar, mermi çekirdekleri ve  
kovanları Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir.  
Adli Tıp Kurumu uzmanları 19 Eylül 2001 tarihinde bir balistik rapor düzenlemişlerdir.  
Uzmanların görüşleri aşağıdaki gibidir:  
“28.08.1996 tarihli raporumuzda da belirtildiği üzere;  
1- 7,65 mm çapında, beş (5) adet kovandan; üç (3) adedinin BROWNING marka 7,65 mm çapında  
241716 seri numaralı tabancadan, iki (2) adedinin de UNIQUE marka, 7,65 mm çapında 855392 seri  
numaralı tabancadan atılmış bulunduğu,  
2- 20 adet 9 mm çapında boş kovandan:  
a) (9) adedinin MP5-3793 seri numaralı, (8) sekiz adedinin Ceska marka T 1192 seri numaralı, üç (3)  
adedinin de BROWNING marka, 9 mm çapında 245PY30170 seri numaralı tabancadan atılmış  
bulunduğunu,  
b) Ayrıca iki ayrı naylon poşet içinden çıkan iki (2) adet 9 mm çapında boş kovanın; birlikte gönderilen  
silahlardan atılmadığını, 1-1 olmak üzere başka iki ayrı 9 mm çapında otomatik veya yarı otomatik  
tabancadan atılmış bulunduğunu,  
3- Üç (3) adet 9 mm çapında mermi çekirdeğinden:  
a) Üzerinde Đbrahim Korkmaz” yazılı zarftan çıkan 9 mm çapında bir adet mermi çekirdeğinin Ceska  
marka; 9mm çapında, T 1192 seri numaralı tabancadan atılmış bulunduğunu,  
b) Üzerinde … “Fuat Erdoğan” yazılı zarftan çıkan 2 adet mermi çekirdeğinden; bir (1) adedinin Ceska  
marka, 9 mm çapında; T 1192 seri numaralı tabancadan, bir (1) adedinin de BROWNING marka,  
245PV30170 seri numaralı tabancadan, bir (1) adedinin de BROWNING marka, 245PY30170 seri  
numaralı tabancadan atılmış bulunduğunu,  
4- 9 mm çapında üç adet mermi çekirdeğinin … 9 mm çapındaki boş kovanlara ait olabileceğini, ancak  
bunlar üzerinde inceleme yapılarak mermi çekirdeklerinin hangi kovanlara ait olduğu tesbitinin  
mümkün olmadığını,  
…”  
10. Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 7 Şubat 2002 tarihli kararı  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 7 Şubat 2002 tarihinde davaya ilişkin kararını vermiş,  
sanık polis memurlarını kendilerine yöneltilen suçlardan beraat ettirmiştir. Birinci derece  
7
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
mahkemesi maktul Đsmet Erdoğan, Fuat Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın yasadışı DHKP-C  
örgütü üyesi olduklarını, olay günü sahte kimlik kartları kullandıklarını, bu kişilerle ilgili  
arama ve tutuklama emirleri bulunduğunu kaydetmiştir. Ayrıca ölen kişilerle polis memurları  
arasında silahlı çatışma çıktığını ve olay sonrası cesetlerin yanında bulunan (241716 ve  
855392 seri numaralı) iki tabancadan beş mermi atıldığını kaydetmiştir. Ölen üç kişinin de  
silahlı çatışma sırasında kullanılmış tabancaları bulunmaktaydı. Adli Tıp Enstitüsü’nün 19  
Eylül 2001 tarihli raporundaki bulgular ışığında Ağır Ceza Mahkemesi, Ş.K. de dahil sanık  
polis memurlarının çatışma sırasında tabancalarını kullandıklarının tespit edildiğini  
gözlemlemiştir. Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun 15 Ocak 1999 tarihli raporunu  
göz önüne alarak, polis memurlarının uzak mesafeden ateş açtıklarına karar vermiştir.  
Mahkeme, polis memurları ile ölen kişilerin durumunun saptanamadığına dair bilirkişilerin  
varmış olduğu sonuca da değinmektedir. Mahkeme, polis memurlarının ikinci kata giden  
merdivenlere yaklaşıp, ikinci kattaki maktullerden gelen ateşe karşılık onların da ateş  
açtığının kabul edilebileceği görüşündedir. Mahkeme ayrıca, dava dosyasında, maktuller  
direnmemesine rağmen polis memurlarının maktulleri öldürdüğüne veya silahlarının  
parçalarının değiştirildiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını belirtmektedir. Đstanbul Ağır  
Ceza Mahkemesi, tanıkların vermiş olduğu ifadelerin ışığında, sanık polis memurlarının  
gerekli uyarıları yaptıklarını ve kendilerine ateş açılması üzerine karşı ateş açtıklarını  
saptaştır. Mahkeme, polis memurlarının kendi hayatlarını korumak için görevleri  
kapsamında hareket ettikleri sonucuna varmıştır. Mahkeme, sanıkların, 2559 sayılı polisin  
vazife ve salahiyetiyle ilgili Kanun’un 16. Maddesi’ne uygun olarak, meşru müdafaa sınırları  
içerisinde hareket ettiğini saptamıştır.  
11. Yargıtay’ın 7 Temmuz 2003 tarihli kararı  
Yargıtay, 7 Temmuz 2003 tarihinde, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını  
onamıştır. Yargıtay, sanık polis memurlarının, 2559 sayılı Kanun’un 16. Maddesi’nin (a) ve  
(g) fıkralarına uygun olarak, meşru müdafaa sınırları içerisinde hareket ettiğini saptamıştır.  
HUKUK  
I. BAŞVURANLAR RAMAZAN DOĞAN VE RAŞĐDĐYE DOĞAN’A ĐLĐŞKĐN  
AĐHM, başvuranların temsilcilerinin, 25 Şubat 2000 tarihinde başvuruyu sunarken,  
Ramazan ve Raşidiye Erdoğan tarafından imzalanan bir vekaletname sunmadıklarını  
belirtmektedir. 16 Mayıs ve 7 Haziran 2005 tarihlerinde, Mahkeme Sekretaryası,  
başvuranların temsilcilerinden, bu iki başvuran tarafından yapılan başvurunun geçerliğini  
onaylamak için gerekli olan salahiyeti sunmalarını talep etmiştir. 7 Haziran 2005 ve 29 Eylül  
2006 tarihlerinde, başvuranların temsilcileri, Ramazan ve Raşidiye Erdoğan’ın yapmış  
olduğu başvurunun listeden çıkarılabileceği konusunda da uyarılmışlardır. 7 Haziran 2005 ve  
29 Eylül 2006 tarihli mektuplara bir karşılık gelmemiştir (bkz. yukarıdaki 5,6 ve 7.  
paragraflar).  
Bu koşullarda, başvuranların temsilcilerinin gayretli bir çalışma göstermediğini ve  
başvuranların kendilerinin başvuruyu sunmak veya izlemek istediklerine dair ciddi bir  
gösterge bulunmadığını göz önünde bulunduran AĐHM, AĐHS’nin 37 § 1 (c) Maddesi  
kapsamında, Ramazan Erdoğan ile Raşidiye Erdoğan adına yapılan başvurunun  
incelenmesine devam edilmesi hususunda, artık haklı bir gerekçe bulunmadığı sonucuna  
8
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
varmıştır. AĐHM, ayrıca, 37 § 1 Maddesi’ne göre, başvurunun bu kısmının incelenmesini  
gerektirecek bir gerekçe görememektedir.  
Bu nedenle, AĐHM, AĐHS’nin 37 § 1 (a) Maddesi uyarınca, Fuat Erdoğan’ın  
öldürülmesiyle ilgili olarak Ramazan Erdoğan ile Raşidiye Erdoğan adına yapılan  
başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.  
II. YÜKSEL ERDOĞAN, MELĐHA ERDOĞAN, SĐNAN ERDOĞAN, BAHAR SAĞLAM,  
ŞĐNASĐ YALÇIN, HÜSNÜ YALÇIN VE ALĐ YALÇIN TARAFINDAN AĐHS’NĐN 2  
VE 6. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuranlar, AĐHS’nin 2. Maddesi uyarınca, güvenlik güçleri tarafından Đsmet Erdoğan  
ile Elmas Yalçın’a karşı güç kullanımının uygunsuzluğundan ve yasadışı bir ölüme sebebiyet  
vermesinden şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, aynı başlık altında, polis memurları  
aleyhinde yapılan soruşturmanın ve takip eden cezai takibatın hatalı ve sonuç olarak etkin  
olmamasından, ve bunun AĐHS’nin 2. Maddesi’nde yer alan usul hukukunun zorunluluklarını  
ihlal etmesinden şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, AĐHS’nin 6. Maddesi uyarınca,  
söz konusu adli kovuşturmanın makul bir süre içinde sonuçlanmamasından şikayetçi  
olmuşlardır.  
AĐHM, bu şikayetlerin, AĐHS’nin aşağıda verilen 2. Maddesi uyarınca incelenmesi  
gerektiği görüşündedir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir  
suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin  
kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Kabuledilebilirlik  
1. Tarafların ifadeleri  
Hükümet, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın sanık polis memurları  
aleyhinde yapılan adli kovuşturmaya hukuki taraflar olarak katılmayarak, AĐHS’nin 35 § 1  
Maddesi kapsamında kendilerine sağlanan iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmüştür.  
Hükümet, başvuranların yakınlarının 29 Eylül 1994’te öldürüldüğünü, ancak başvurunun 25  
Şubat 2000 tarihinde, dolayısıyla gecikmiş bir tarihte yapıldığını iddia etmiştir. Hükümet,  
eğer başvuranlar iç hukuk yollarının etkin olmadığını düşünmüş ise, başvurularını iddia  
edilen ihlalin yapıldığı tarih olan 29 Eylül 1994’ten itibaren altı ay içerisinde AĐHM’ye  
sunmuş olmaları gerektiğini ileri sürmüştür.  
Başvuranlar, diğer başvuranların zaten Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın  
öldürülmesiyle ilgili adli kovuşturmaya katılmış olmalarından dolayı, Meliha Erdoğan, Sinan  
Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın cezai takibata katılmalarının gerekli olmadığını ileri  
9
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, polis memurları aleyhinde yapılan cezai kovuşturmanın  
etkisiz olduğunu anladıklarında, başvuruyu AĐHM’ye sunduklarını, bu nedenle de altı ay  
kuralına uyduklarını iddia etmişlerdir.  
2. AĐHS’nin değerlendirmesi  
Hükümet’in, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın iç hukuk yollarını  
tüketmediğine ilişkin iddiasıyla ilgili olarak AĐHM, AĐHS’nin 35 § 1 Maddesi’nde değinilen  
iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, başvuranları, öncelikle iddia edilen ihlallerin tazmin  
edilebilmesi için ulusal hukuk sisteminin kendilerine sağladığı ve yeterli düzeydeki iç hukuk  
yollarını kullanmaya zorladığını yinelemektedir (bkz. Hugh Jordan / Đngiltere (karar), no.  
24746/94, 4 Nisan 2000).  
Bununla beraber, iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kuralın uygulanması,  
Sözleşmeye taraf olan Devletlerin üzerinde anlaşmaya vardığı insan haklarının korunması  
için gerekli olan mekanizma bağlamında uygulanması için gerekli izni sağlamalıdır. AĐHM,  
35 § 1 Maddesi’nin uygulanmasının bir dereceye kadar esnek ve aşırı şekilcilikten uzak  
olması gerektiğini kabul etmiştir. AĐHM, ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının ne  
mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilir olduğu görüşündedir; bunun gözlemlenip  
gözlemlenmediğini incelemek için, ele alınan davanın koşullarını göz önünde bulundurmak  
gerekir. Bu, AĐHM’nin, yalnızca ilgili Sözleşmeye Taraf Devlet’in adli sisteminde yer alan  
resmi hukuk yollarının varlığını değil, aynı zamanda bunların işlediği genel bağlamla birlikte  
başvuranın kişisel şartlarını dikkate alması gerektiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle,  
AĐHM, dava koşullarının tamamında, başvuranın kendisinden beklendiği gibi iç hukuk  
yollarını tüketmek için gerekli olan her şeyi yapıp yapmadığını incelemelidir (bkz. Đlhan /  
Türkiye [GC], no. 22277/93, § 59, ECHR 2000-VII).  
Ayrıca, Devlet’in genel olarak sorumluluğunun “kendi yetki alanı içinde bulunan  
herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımak”  
olduğunu belirten AĐHS’nin 1. Maddesi ile birlikte yorumlanan, 2. Madde’de yer alan yaşam  
hakkını koruma zorunluluğu, kişilerin güç kullanımı sonucu ölmesi durumunda, etkin bir  
soruşturma yapılmasını öngörmektedir. Böyle bir soruşturmanın asıl amacı, yaşam hakkını  
koruyan yerel kanunların etkin bir şekilde uygulanmasını ve Devlet makam veya organlarının  
içinde olduğu durumlarda, sorumlulukları altında gerçekleşen ölümler konusunda hesap  
verme sorumluluğunu temin etmektir. Bu amaçları ne tür bir soruşturmanın  
gerçekleştirebileceği, farklı koşullara göre değişiklik gösterebilir. Bununla beraber, nasıl bir  
tavır benimsenirse benimsensin, makamlar mesele kendilerine geldiğinde, kendi ellerindeki  
dilekçeye göre hareket etmelidirler. Makamlar, bunu, resmi bir şikayette bulunacak ya da  
herhangi bir soruşturma işleminin yürütülmesi sorumluluğunu üstüne alacak en yakın  
akrabanın inisiyatifine bırakamaz (bkz. McKerr / Đngiltere, no. 28883/95, § 111, ECHR 2001-  
III).  
AĐHM, ayrıca, bu davadakine benzer dava olayları ile Hükümet’in iddialarını içeren  
Erdoğan ve Diğerleri – Türkiye kararında, Komisyon’un, diğer başvuranlar takibatla  
ilgilendiği ve yakınlarının öldürülmeleriyle ilgili bütün sorunları gündeme getirebilecekleri  
için, başvuranların akrabalarını öldürmekten suçlanan polis memurları aleyhinde yapılan  
cezai takibata müdahale etmeyen iki başvuranın bu işlemlere katılmalarına gerek olmadığına  
karar verdiğini yinelemektedir.  
10  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
AĐHM, bu davada, merhum Đsmet Erdoğan’ın ailesinden olan Meliha Erdoğan, Sinan  
Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın sivil taraf olarak cezai takibata katılmadığını belirtmektedir. Bu  
kişiler, soruşturmayı yapan makamlara suç duyurusunda da bulunmamıştır. Ancak, yukarıda  
da bahsedildiği gibi, soruşturmayı yürüten makamların, bir kişinin güvenlik güçleri  
tarafından güç kullanılarak öldürülmesi durumunda, en yakın akrabanın şikayette  
bulunmasını beklemeden, elindeki dilekçeye göre hareket etmek zorunda olduğunu belirten  
kural ışığında ve Đsmet Erdoğan’ın babası Yüksel Erdoğan’ın söz konusu takibata katılıp  
oğlunun ölümüyle ilgili bütün sorunlardan bahsetmesini göz önünde bulundurarak, AĐHM,  
Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın söz konusu cezai takibatta müdahil taraf  
olmalarına gerek olmadığı görüşündedir.  
Hükümet’in, başvuranların altı ay kuralına uymadıklarına dair diğer iddiasıyla ilgili  
olarak, AĐHM, bir başvuranın mevcut hukuk yoluna güvenmesi ve hukuk yolunun etkisiz  
olduğunu gösteren koşulları ancak daha sonradan fark etmesi durumunda, altı aylık dönemin  
başvuranın bu koşulların farkına vardığı veya varması gerektiği ilk tarihten itibaren  
başlatılmasının uygun olduğunu yinelemektedir (bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri  
– Türkiye no. 38417/97 ve 36088/97, 27 Kasım 2001; ve Paul ve Audrey Edwards – Đngiltere  
no. 46477/99, 7 Haziran 2001).  
AĐHM, bu davada, başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin cezai takibatın,  
prensip itibariyle, başvuranların tüketmesi gerektiği bir hukuk yolu sağladığını belirtmektedir  
(bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri, yukarıda kaydedilen). AĐHM, bu bağlamda,  
başvuranların yakınlarının öldürülmesiyle ilgili cezai takibatın olayın hemen ardından  
başlatıldığını ve 22 Kasım 1994 tarihinde dört polis memuru aleyhinde cezai takibatın  
açıldığını belirtmektedir. Ancak, bu takibatlar, 7 Temmuz 2003 tarihinde, başvuranların  
yakınlarının öldürüldüğü tarihten yaklaşık sekiz yıl dokuz ay sonra, bütün davalıların  
beraatıyla sonuçlanmıştır. AĐHM, suçlamaların ciddiyetini gözönünde bulundurarak, söz  
konusu önemli gecikmelerin, hukuk yolunu etkin olmaktan yoksun bıraktığı kanısına  
varmıştır. AĐHM, başvuranların AĐHM’ye şikayette bulunmadan önce, cezai takibattaki  
gelişmeleri beklerken makul bir şekilde davrandıklarını ve başvurunun, başvuranların hukuk  
yolunun etkin olmayacağının farkına vardığı veya varması gerektiği tarihten itibaren altı ay  
içinde yapıldığını belirlemiştir (bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri, yukarıda  
kaydedilen).  
Sonuç olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi veya altı ay kuralına uyulmadığı  
gerekçesiyle başvuru reddedilemez.  
AĐHM, AĐHS’nin 35 § 3 Maddesi uyarınca, başvurunun asılsız olmadığını  
belirtmektedir. AĐHM, ayrıca, başvurunun kabuledilmez olması için hiçbir gerekçe  
bulunmadığı görüşündedir. Bu nedenle, başvurunun kabuledilebilir olarak ilan edilmesi  
gerekir.  
B. Esaslar  
1. Tarafların ifadeleri  
Başvuranlar, ilk olarak, yakınlarının canlı olarak yakalanması için gerçekten çaba  
gösterilmediğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, bu bağlamda, polis memurlarının kafeye  
vardıklarında mağdurların kimliklerini zaten bildiklerini ve bunun kanuna uygun bir biçimde  
tutuklamaktan çok, mağdurları öldürmek için önceden tasarlanmış bir plan olduğunu iddia  
11  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, polis memurlarının kurşungeçirmez yelek giydiklerini ve  
mermilerin mağdurların vücudunda aşağıya doğru bir yol izlediğini, bu olayların da belirtilen  
amaca yönelik göstergeler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, güvenlik  
güçlerinin silahlı bir çatışma olduğuna dair iddialarının, polis memurlarının hiçbirinin  
yaralanmadığı gerekçesiyle asılsız olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, yakınlarının  
gerekli olmayan bir güç kullanımı sonucu öldürüldüğünü ileri sürmüşlerdir.  
Bu davada yürütülen soruşturmayla ilgili olarak, başvuranlar, hem soruşturmanın ilk  
kısmında, hem de polis memurları aleyhine başlatılan takibatta ciddi hatalar olduğunu ileri  
sürmüşlerdir. Başvuranlar, bu bakımdan, olaydan sonra polis operasyonuna katılan polis  
memurlarının kanıt topladığı sırada, Cumhuriyet Savcısı’nın orada olmadığını ve bu nedenle,  
hiçbir bağımsız kanıt bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, olay yerinin ve binanın hiçbir  
fotoğrafı çekilmemiştir. Başvuranlar, yakınlarının öldürülmesinden yirmi beş ay sonra olay  
yerinde inceleme yapılmasından şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, soruşturmanın  
kapsamının genişletilmesine ve sanık polis memurlarına bazı soruların sorulmasına dair  
taleplerinin, birinci derece mahkemesi tarafından reddedildiğini ileri sürmüşlerdir.  
Başvuranlar, son olarak, polis memurları aleyhindeki takibatın çok uzun sürdüğünü ve  
sanıkların  
aleyhlerinde  
cezai  
takibat  
başlatılmasına  
rağmen  
görevlerinden  
uzaklaştırılmadıklarını ileri sürmüşlerdir.  
Hükümet, cevaben, başvuranların yakınlarının zaruri bir güç kullanımı sonucu  
öldüğünü iddia etmiştir. Hükümet, polis memurlarının ancak maktuller ateş açtıktan sonra,  
kendilerini korumak amacıyla ateş etmeye başladıklarının yerel mahkemelerce tespit  
edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 7 Şubat 2002 tarihli  
kararında belirtildiği gibi, ölümlerin meşru müdafaadan kaynaklandığını ve bunun 2559 sayılı  
polisin vazife ve salahiyetiyle ilgili Kanun’un 16. Maddesi’ne uygun olduğunu ileri  
sürmüştür.  
Hükümet, ayrıca, başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturmanın ve  
sonrasında polis memurları aleyhinde başlatılan cezai takibatın etkili olduğunu ileri  
sürmüştür. Hükümet, bu konuda, makamların otopsi, balistik incelemeler ve yerinde inceleme  
yaptığını ve birinci derece mahkemesinin karar vermeden önce bütün kanıtları, özellikle de  
balistik raporları göz önünde bulundurduğunu ileri sürmüştür. Hükümet son olarak sanık  
polis memurları hakkında yürütülen yargılamanın süresine ilişkin görüşlerini ifade etmiş ve  
davanın karmaşık yapısı dikkate alındığında takibatın makul bir süre içerisinde tamamlanmış  
olduğunu savunmuştur.  
2. Mahkemenin değerlendirmesi  
a. Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın yaşam hakkının ihlali iddiasına ilişkin  
i. Genel ilkeler  
Yaşam hakkını güvence altına alan ve bu haktan yoksun bırakmanın meşru olabileceği  
durumları belirten 2. madde AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden  
biridir (bkz. Velikova – Bulgaristan, no. 41488/98). Sözkonusu madde aynı zamanda 3.  
madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden  
birini güvence altına almaktadır. Bu nedenle yaşam hakkının kısıtlanması için oluşacak  
şartlar titizlikle yorumlanmalıdır (bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93). Bireylerin  
korunması için bir araç olarak AĐHS’nin amaç ve hedefi de 2. maddenin verdiği güvencelerin  
12  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
pratik ve etkili olacak şekilde yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir (bkz McCann vd –  
Đngiltere, A Serisi no. 324).  
2 § 1. maddenin ilk cümlesi Devletin sadece kasıtlı ve kanunsuz olarak can almadan  
kaçınmasını değil, aynı zamanda yetkisi altındakilerin yaşamlarını korumak için iç hukuk  
düzeninde uygun adımları atmasını emreder (bkz. Kılıç – Türkiye, no. 22492/93). Bu,  
Devletin öncelikli olarak şahsa karşı suç işlenmesini önlemek amacıyla önleyici, bastırıcı ve  
bu hükümlerin ihlalini cezalandıran icra mekanizması ile desteklenen uygun bir kanuni ve  
idari çerçeve oluşturmayı görev edinmesini gerektirir.  
2. madde metni, bir bütün olarak okunduğunda 2. paragrafın öncelikli olarak bir bireyin  
kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, ancak istenmeyen bir sonuç  
olan öldürmeyi ortaya çıkarabilecek, güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını  
gösterir. Ne var ki güç kullanma (a), (b) ve (c) fıkralarında belirtilen amaçlara ulaşmak için  
“kesin zorunluluğu” aşmamalıdır. Bu bağlamda madde 2 § 2’de “kesin zorunluluk” ifadesinin  
kullanımı AĐHS’nin 8-11. maddelerinin 2. paragrafında konulan, Devlet müdahalesinin  
“demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir” olup olmadığını belirlerken normalden daha  
titiz ve zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini gösterir. Özellikle kullanılan  
güç, maddenin alt paragraflarında belirtilen amaçlara ulaşmakla titizlikle orantılı olmalıdır  
(bkz. McCann vd, yukarıda anılan).  
Bu bağlamda Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir  
davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü  
üstlenmede dikkatli olması gerektiğini yineler (bkz. örneğin McKerr – Đngiltere, 28883/95).  
Ulusal yargılamanın yapılmış olduğu durumlarda Mahkemenin görevi kendisinin olaylar  
hakkındaki değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve genel bir  
kural olarak sunulan delilleri değerlendirmek o mahkemelerin görevidir. Mahkeme ulusal  
mercilerin bulgularına tâbi olmamakla birlikte normal koşullarda bu mercilerin buldukları  
gerçeklerden sapmak için ikna edici ögelere ihtiyaç duyar (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler  
yapıldıktan sonra, Klaas – Almanya, A Serisi no. 269).  
Ancak 2. madde ile sağlanan güvencenin temel önemi Mahkemenin bu hükmün ihlal  
edildiği iddialarını sadece gücü fiilen yöneten Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı  
zamanda ulusal yargılama ve soruşturmalar yapılmış olsa bile tetkik kapsamındaki eylemlerin  
planlaması ve kontrolü gibi çevreleyen hususları da dikkate alarak en dikkatli incelemeye tabi  
tutmaya zorunlu olmasıdır (bkz. Erdoğan vd, yukarıda anılan).  
ii. Olayların tespiti  
Somut davada Mahkeme ilk olarak başvuranların yakınlarının güvenlik güçleri  
tarafından vurularak öldürülmüş olduğuna dair taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını  
kaydeder. Ancak Mahkeme Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın nasıl öldürüldüklerine dair  
tamamen farklı ifadelerle karşı karşıya kalmıştır. Başvuranlar, polis memurlarının, yakınlarını  
öldürmek amacıyla kafeye geldiklerini ve kimlik kontrolünün bahane olduğunu iddia etmiştir.  
Öte yandan Hükümet, başvuranların yakınlarının kimlik göstermeyi reddettikleri ve polise  
ateş açtıklarını ileri sürmüştür. Sözkonusu kişilerin polisin görev ve yasal yetkilerini  
düzenleyen 2559 no’lu Kanun kapsamında hareket eden polis memurları ile yaşanan silahlı  
bir çatışma sırasında öldüklerini öne sürmüşlerdir.  
Mahkeme, dört polis memuru hakkında Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde yürütülen  
adli kovuşturmada olayların adli tespitinin yapılmış olduğunu gözlemler. Bazı noktaların  
13  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
açıklığa kavuşturulmaş olmasına rağmen Mahkeme, kendisine sunulan tüm deliller  
ışığında, ulusal mahkemenin bulguları bir başlangıç noktası kabul edilerek davanın üzerinde  
değerlendirileceği yeterli somut ve kanıtsal temelin bulunduğu kanaatindedir (bkz.  
Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99 ve Perk vd – Türkiye, no. 50739/99).  
iii. Genel ilkelerin somut dava koşullarında uygulanışı  
Mahkeme, elindeki deliller temelinde Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın Đstanbul  
Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi polislerinin yaptığı bir operasyon sırasında  
öldürüldüklerini gözlemler. Bu bağlamda Mahkeme başvuranların, yakınlarının öldürülmesi  
için önceden bir plan yapıldığı iddiaları ile ilgili olarak, sunulan deliller ışığında böyle bir  
plan bulunduğunu yeterli bir şekilde tespit edememektedir.  
Kolluk kuvvetlerinin hangi koşullar altında güç ve ateşli silah kullanabileceklerini  
tanımlayan yasal çerçeve ile ilgili olarak ise Mahkeme, olayın meydana geldiği tarihte  
yürürlükte olan, 1934 yılında kabul edilmiş 2559 sayılı Kanunun günümüzde Avrupa’daki  
demokratik toplumlarda zorunlu olan, yaşam hakkının “yasa ile” koruma düzeyini  
sağlamakta yeterli olmadığına daha önce hükmetmiş olduğunu (Erdoğan vd, yukarıda anılan)  
ancak ilgili ulusal standart ile AĐHS’nin 2 § 2. maddesi ile getirilen “kesin zorunluluk”  
ifadesiyle sağlanan standardın farkının sadece bu gerekçeyle 2 § 1. maddenin ihlal edildiği  
sonucuna varmaya yetecek kadar büyük olmadığını hatırlatır (bkz. Perk vd, yukarıda anılan).  
Operasyonun planlama ve kontrol safhasını AĐHS’nin 2. maddesi noktasından hareketle  
değerlendirirken Mahkeme, hem olayın meydana geldiği koşullar, hem de olayın gelişme  
şekline özel dikkat göstermelidir (bkz. Andronicou ve Constantinou – Kıbrıs, Karar Raporları  
1997-VI).  
Mahkeme bu bağlamda polis memurlarının 29 Eylül 1994 günü emniyetten alınan ve  
şüphelilerin Đstanbul’un merkezi bölgesindeki kamuya açık bir alanda en az bir ateşli silah  
taşıdıklarını ihbar eden telefonu üzerine olay mahalline gelmiş olduklarını gözlemler. Bu  
nedenle olay, güvenlik güçlerinin ivedilikle hareket etmesini gerektiren acil bir durumdu.  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi gibi Mahkeme de dava koşullarında güvenlik güçleri  
tarafından güç kullanımın maktul şüphelilerden kaynaklanan kanunsuz saldırının direkt  
sonucu olduğunu gözlemler. Bu bağlamda Mahkeme polis memurlarının kafeye girdiğini,  
sivillere alanı terk etmelerini söylediğini ve maktullerin bulunduğu üst kata çıkmadan önce  
gerekli uyarılarda bulunmuş olduklarını gözlemler. Dolayısıyla dava konusu operasyonun  
AĐHS’nin 2 § 2. maddesi bağlamında “her insanın yasadışı şiddetten korunması” ve “yasal  
bir tutuklama gerçekleştirmek amacıyla” yapıldığı şeklinde değerlendirilmesi gerekmektedir.  
Bu nedenle Mahkeme somut olayda güç kullanımının “kesin zorunluluğu” aşıp  
aşmadığını ve yukarıda belirtilen amaçlara ulaşmakla titizlikle orantılı olup olmadığını  
belirlemelidir.  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin ulaşğı deliller temelinde ilk ateşin maktullerden  
gelmiş olduğu tespiti Mahkeme gözünde öneme haizdir. Đstanbul Cumhuriyet Savcısı ve  
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi huzurundaki tanık ifadelerinin gösterdiği gibi kafeye giren  
polis memurları maktullere teslim olmaları için çağrıda bulunmuş ve ancak kendilerine ateş  
edildiğinde ateşe başlamışlardır.  
14  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
Mahkeme, somut dava koşullarında, polis memurları kafeye girdiğinde ve şüpheliler  
tarafından kendilerine ateş açıldığında şüpheliler ateşi kesene kadar ateş etmeye devam  
etmenin zorunluluğuna inanmış olduklarını kabul eder (bkz Perk vd, yukarıda anılan). Bu  
bağlamda Mahkeme, balistik inceleme raporlarına göre olay yerinde bulunan mermilerden  
beşinin şüphelilerin yakınında bulunan silahlardan çıkmış olduğunu ve polis memurlarının  
vuruşlarının tamamının uzak mesafeden gerçekleşmiş olduğunu kaydeder.  
Mahkeme ayrıca maktullerin yakalanması amacıyla güvenlik güçleri tarafından  
öldürücü olmayan yöntemlerin kullanılması imkânına ilişkin yorum yapılmasının gereksiz  
olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranların yakınlarının güvenlik  
güçlerinin güç kullanımı sonucu öldürüldüğü Andronicou ve Constantinou ve Perk vd.  
davalarında, olay hakkındaki değerlendirmesini olayın sıcağıyla karşılık vermeye zorunlu  
olan memurların yerine, olaydan kopuk bir bakış ile koyamadığına hükmettiğini anımsar.  
Mahkeme ayrıca başka türlü bir hükme varmanın Devletler ve görevini ifa etmekte olan  
kolluk kuvvetleri üzerinde gerçekçi olmayan bir yük getirmek, belki de kendilerinin ve  
diğerlerinin hayatını tehlikeye atmak anlamına geleceğini değerlendirmiştir (bkz. Andronicou  
ve Constantinou, yukarıda anılan; Perk vd, yukarıda anılan). Mahkeme, polis memurlarının  
kamuya açık bir alanda silahlı şüphelilerle karşı karşıya kalıp hızlı hareket etmeleri gerektiği  
somut davada farklı bir sonuca ulaşmak için sebep görmemektedir.  
Bu nedenle Mahkeme bu koşullarda ölümcül güç kullanımının, her ne kadar üzücü olsa  
da nefsi müdafaa ve yasal yakalama uygulaması açısından “kesin zorunluluğu” aşmadığı ve  
AĐHS’nin 2 § 2. maddesinde belirtilen yükümlülükler bağlamında imzacı devletin ihlale  
neden olmadığı görüşündedir.  
Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümünde AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediği  
değerlendirilmektedir.  
b. Soruşturmanın yetersiz oluşu iddiasına ilişkin  
i. Genel ilkeler  
Mahkeme halihazırda AĐHS’nin 2. maddesinde belirtilen yaşam hakkını koruma  
yükümlülüğünün devletin 1. maddedeki “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese  
Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanıması” genel görevi ile birlikte okunduğunda,  
bireylerin güç kullanımı sonucu ölmeleri halinde, yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların  
etkili uygulanışını sağlamak amacıyla bir tür etkili resmi soruşturmanın yapılmasını ve bu  
vakalarda devlet görevlileri ve kurumlarının, sorumlulukları altında vuku bulan ölümler  
hakkında hesap vermelerinin sağlanmasını zımnen zorunlu kıldığı kanaatine varmıştır.  
Devlet görevlileri tarafından yapılan ve kanunsuz olduğu iddia edilen öldürmeler  
hakkında yapılan bir soruşturmanın etkili olabilmesi için genel olarak soruşturmadan sorumlu  
olan ve soruşturmayı yürüten kişilerin olaylara karışanlardan bağımsız olmasının zorunlu  
olduğu değerlendirilebilir (bkz Güleç – Türkiye, Raporlar 1998-IV ve Oğur – Türkiye [BD],  
no. 21594/93). Bu, sadece hiyerarşiye dayalı veya kurumsal bir bağın bulunmaması değil,  
pratikte bağımsızlığın gerektiği anlamına gelir (örneğin bkz. Ergi – Türkiye, Raporlar 1998-  
IV).  
Soruşturma aynı zamanda böyle durumlarda tatbik edilen gücün o şartlarda meşru olup  
olmadığının tespitini (bkz. Kaya – Türkiye, Raporlar 1998-I) ve sorumluların belirlenip  
cezalandırılmasını sağlamak anlamında etkili olmalıdır (Oğur, yukarıda anılan). Bu sonuca  
15  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
değil, yönteme dair bir yükümlülüktür. Yetkililerin diğerleri yanında görgü tanığı ifadeleri,  
adli tıp kanıtları, uygunsa yaralanmaların tam ve doğru tespitini veren bir otopsi ve ölüm  
nedenini de içeren klinik bulguların objektif analizi de dahil olmak üzere olayla ilgili  
delillerin korunması için mümkün olan mantıklı adımları atmaları gerekmekteydi (otopsilere  
ilişkin olarak bkz. Salman, yukarıda anılan; tanıklara ilişkin bkz. Tanrıkulu – Türkiye [BD],  
no. 23763/94; adli tıp delillerine ilişkin bkz. Gül – Türkiye, no. 22676/93). Soruşturmanın  
ölüm nedenini veya sorumlu olan kişi ya da kişileri tespiti tehlikeye düşürecek herhangi bir  
noksan bu standardın dışına düşme riskini doğuracaktır.  
Đvedilik ve makul süre şartı da bu bağlamda ima edilmektedir (bkz. Yaşa – Türkiye,  
Raporlar 1998-VI; Çakıcı – Türkiye [BD], no. 23657/94; Tanrıkulu, yukarıda anılan ve  
Mahmut Kaya – Türkiye, no. 22535/93). Belli durumlarda soruşturmanın ilerlemesini önleyen  
engeller ve güçlükler olabileceği kabul edilmelidir. Ancak ölümcül güç kullanımı olaylarını  
soruştururken yetkililerin ivedilikle harekete geçmesi, hukukun üstünlüğünü korumalarında  
ve kanunsuz fiillerde bir karartma veya müsamahayı önlemede halkın güveninin sağlanması  
için genellikle zaruri olarak değerlendirilmektedir (bkz. Avşar – Türkiye, no. 25657/94).  
ii. Genel ilkelerin somut dava koşullarında uygulanışı  
Somut davada gerçekten de Đstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından olay hakkında bir  
soruşturma yürütülmüş, ancak soruşturmanın yürütülmesinde önemli eksiklikler yaşanmıştır.  
Bu eksiklikler arasında Mahkeme özellikle 29 Eylül 1994 tarihinde olay yeri incelemesi  
yapan Cumhuriyet Savcısının olay yerinde bulunan silahların maktuller tarafından kullanılıp  
kullanılmadığını tespit için büyük önem taşıyan delilleri koruyamaması karşısında şaşkınlığa  
şştür. Polis memurları maktullerin parmak izlerini onun nezaretinde almış, bu da  
maktullerin ellerinin daha sonra adli tıp uzmanları tarafından incelenmesini engellemiştir.  
Ayrıca maktuller tarafından kullanıldığı iddia edilen silahlar bunların maktullerin elinde  
bulunup bulunmadığının tespiti için hiçbir zaman parmak izi analizine tabi tutulmamıştır.  
Ek olarak soruşturmayı gerçekleştiren yetkililer olay yerinin fotoğraflarını çekmemiş,  
binanın iç ve dışının krokisini çizmemiş veya ateş edildiği sırada kafede bulunan her bir  
güvenlik güçleri mensubunun konumunu gösteren bir plan hazırlamamışlardır. Olay yerinin  
krokisi ancak 22 Ekim 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kafede olay yeri  
incelemesi yapmasından sonra bir uzman tarafından çizilmiş, ancak kafe dava konusu  
olaydan sonra yenilenmiştir. Bununla birlikte operasyona katılan polis memurlarından biri  
olan A.B., Savcı ile birlikte ilk olay yeri incelemesinde yer almış, maktulleri öldüren polis  
memurları tarafından maktullerin yanında bulunan mermi, kovan ve iki silah kendisine  
verilmiştir.  
Mahkeme yukarıdaki hususların, soruşturmanın bu kısmının güvenilirlik ve etraflılığı  
ile ilgili ciddi noksanlıklar oluşturduğu kanaatindedir. Bu nedenle Mahkeme bunun ağır ceza  
mahkemesi tarafından takibat sırasında yapılan soruşturma ile telafi edilip edilmediğini  
incelemiştir.  
Mahkeme olayların normal akışında bağımsız ve tarafsız bir yargıç huzurunda iki taraflı  
olarak gerçekleşen bir ceza davasının gerçeğin ortaya çıkarılması ve cezai sorumluluğun  
isnadı için etkili bir usulün en güçlü güvencelerini sağladığı şeklinde değerlendirilmesi  
gerektiğini anımsar (bkz. McKerr, yukarıda anılan). Ne var ki soruşturmadaki eksikliklerin  
mahkemenin bir ölümle ilgili mesuliyeti belirleme olasılığını derinden zayıflatabileceği göz  
ardı edilemez (yetersiz otopsi uygulamalarına ilişkin bkz. Salman, yukarıda anılan ve  
16  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
şüphelinin ölümle ilgili bağlantısına ilişkin delillerin mahkemeye sunulmadığı Kılıç –  
Türkiye, no. 22492/93).  
Somut davada Mahkeme, yukarıda açıklanan eksikliklerin ciddi olduğunu değerlendirir;  
yani bunlar Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümüyle  
ilgili sorumluları tespit imkânını azaltmıştır.  
Bununla birlikte Mahkeme Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamada başka  
eksiklikler de gözlemlemiştir. Đlk olarak bu mahkemedeki yargılama sırasında sadece altı  
tanık ifade vermiştir. Bu altı kişiden üçü dava konusu polis operasyonuna katılan Terörle  
Mücadele Şubesi polisleridir. Birisi de olay sırasında orada bulunmayan kafe sahibidir. Savcı  
gibi mahkemenin de komşu dükkânların sahipleri gibi muhtemel tanıkları belirlemek adına  
başka bir girişimde bulunmadığı dava dosyasından anlaşılmaktadır.  
Đkinci olarak Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 11 Ekim 1996 tarihinden daha erken bir  
olay yeri incelemesi gerçekleştirememiştir. Mahkemenin incelemeyi nihayet gerçekleştirdiği  
bu tarihte suçlanan polis memurları incelemeye katılmamış, bu da ölümün meydana geldiği  
sırada sadece bu polis memurları kafede bulunduğu için incelemeden doğacak sonuçların  
güvenilirliğine şüphe düşürmüştür. Ayrıca ağır ceza mahkemesi operasyon sırasında ölümcül  
olmayan yöntemlerin kullanılma imkânı gibi hayati bir hususu açıklığa kavuşturamamıştır.  
Son olarak yargılamada önemli gecikmeler meydana gelmiştir. Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin sürekli talebine rağmen Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün suçlanan polis  
memurlarının silahlarını mahkemeye göndermemesi nedeniyle duruşma neredeyse altı ay  
boyunca ertelenmiştir. Yargılama ayrıca maktul polis memurunun silahının mahkemeye  
teslim edilmemesi nedeniyle 24 Mart 1999 ile 27 Mart 2001 tarihleri arasında kesintiye  
uğramıştır. Mahkeme, yetkililerin polis memurlarının silahlarını birinci derece mahkemesine  
teslim etmeyişinin sorumlusunun başvuranlar olamayacağını dikkate alır. Mahkeme sekiz yıl  
dokuz ay süren yargılamanın somut dava koşullarında, gereksiz ve orantısız güç kullanımını  
soruşturan yetkililer açısından ivedi bir karşılık olarak tanımlanamayacağı kanaatindedir.  
Bu nedenle davada cezai soruşturma ve takibatın süresi ve bunlardaki ciddi eksikleri  
dikkate alarak Mahkeme, devletin AĐHS’nin 2. maddesinde yer alan usul yükümlülüğünün  
ihlal edildiği sonucuna varır.  
Bu bağlamda 2. madde ihlal edilmiştir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
Başvuranlar Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 60. maddesi ile ele alındığında AĐHS’nin 41.  
maddesi bağlamında adil tazmin için talepte bulunmamıştır. Bu şartlar altında Mahkeme  
AĐHS’nin 41. maddesi kapsamında tazminat sağlanması için sebep görmemektedir (bkz.  
Ciucci – Đtalya, no. 68345/01).  
17  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM,  
1. Fuat Erdoğan’ın öldürülmesine ilişkin olarak Ramazan Erdoğan ve Raşidiye Erdoğan  
adına yapılmış olduğu kadarıyla başvurunun kayıttan düşürülmesine oybirliğiyle;  
2. Yüksel Erdoğan, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan, Bahar Sağlam, Şinasi Yalçın, Hüsnü  
Yalçın ve Ali Yalçın tarafından yapılmış olduğu kadarıyla başvurunun kabuledilebilir  
olduğuna oybirliğiyle;  
3. Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümü bağlamında AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edilmediğine 6’ya karşı 1 oyla;  
4. Ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruşturmalar bağlamında AĐHS’nin 2. maddesinin  
ihlal edildiğine oybirliğiyle;  
KARAR VERMĐŞTĐR.  
Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 15 Şubat  
2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Santiago QUESADA  
Zabıt Kâtibi  
Boštjan M. ZUPANČIČ  
Başkan  
AĐHS’nin 45 § 2. ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 74 § 2. Maddeleri uyarınca Yargıç I. Berro-  
Lefèvre’in muhalefet şerhi karara eklenmiştir.  
B.M.Z.  
S.Q.  
18  
YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
YARGIÇ BERRO-LEFÈVRE’ĐN MUHALEFET ŞERHĐ  
Yakalama operasyonunun denetim ve organizasyonunda gerekli özenin gösterilmediği  
kanısında olduğum için AĐHS’nin 2. maddesinin müstakil olarak ihlal edilmemiş olduğuna  
dair çoğunluğun fikrine katılmıyorum.  
19