CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
YÜREKLİ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 48913/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
17 Temmuz 2008  
İşbu karar Sözleşme’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 48913/99 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı  
Ferit Yürekli’nin (başvuran) 14 Nisan 1999 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini  
güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde kendisi tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1976 doğumlu olup Bursa’da ikamet etmektedir.  
Başvuran Aralık 1996 tarihinde Bursa Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda askere alınmış,  
burada dört aylık temel askerlik eğitimini tamamlamıştır.  
Başvuran 27 Şubat 1997 tarihinde Kırklareli (Babaeski) Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndaki usta  
birliğine katılmıştır.  
3 Mart 1997 tarihinde başvuran, üstü olan Çavuş Fethi’nin (Fethi Çavuş) emriyle dört ya da  
beş erle birlikte koğuşun boya ve badana işlerini yapmakla görevlendirilmiştir.  
Başvuran verilen işi yaptığı sırada başının dönmesi sonucu on üç metrelik mesafeden aşağı  
düşerek ağır yaralanmıştır.  
Hükümet’e göre başvuran saat 16.30 sularında kendini pencereden atarak intihar girişiminde  
bulunmuştur.  
Hemen Çorlu Askeri Hastanesi’nde tedavi altına alınan ve ardından İstanbul GATA Askeri  
Hastanesine nakledilen başvuranın felç olduğu anlaşılmıştır. Uygulanan cerrahi tedavinin  
ardından başvuran 27 Haziran 1997 tarihinde hastaneden taburcu edilmiştir.  
20 Haziran 1997 tarihinde hazırlanan sağlık raporunda «Transpediküler fiksasyon eski  
likompresyon fraktürü L1» ve «total laminektomi» bilgilerine yer verilerek başvuranın  
askerliğe elverişli olmadığı sonucuna varılmıştır.  
20 Kasım 1997 tarihli bilirkişi raporu sözkonusu kazanın başvuranda % 40 oranında işgücü  
kaybına yol açtığını ifade etmiştir.  
A. Ön soruşturma  
Kara Kuvvetleri Komutanlığı bir ön soruşma başlatmıştır. 4 Mart 1997 tarihinde altı tanık  
kışladaki bir disiplin subayı üsteğmen tarafından dinlenmiştir.  
Komutan C.K. başvuranın uyuşturucu kullandığını belirttiğini, bu nedenle hastaneye sevkine  
karar verdiğini, olayın hastaneye gideceği günün arefesinde olduğunu belirtmiştir.  
2
Aynı gün çavuş Abdullah Kanal aynı yönde ifade vermiş ve komutanın başvuranın hastaneye  
sevkine karar vermesinden sonra hafta sonu dahil dört gün boyunca sürekli gözetim altında  
tuttuğunu, olayın olduğu gün saat 15.00 sularında kendini iyi hissetmediğini söyleyerek  
tuvalete gittiğini, orada uzunca bir süre kaldıktan sonra koğuşa götürdüğünü, koğuşta bir  
nöbetçi bulunduğunu, başvuranın yatağa kıyafetleri ile uzandığını, kendisinin işinin başına  
döndüğünü, bilahare kendini pencereden attığını öğrendiğini belirtmiştir.  
Olayların meydana geldiği sırada koğuşta nöbetçi olan er M.Y. aynı ifadeyi vererek, diğerleri  
istiklal marşı törenindeyken, çöpü boşaltmak için dışarı çıktığı sırada birtakım sesler işitince  
hemen merdivenlere koşarak koğuşa döndüğünü, bu sırada pencerenin açık, başvuranın da  
yatağında olmadığını fark ettiğini dile getirmiştir.  
Başvuranın düşğü sırada aşağıda bulunan er Y.B. üçüncü kattan bir askerin kendini atmaya  
teşebbüs ettiğini, bu kişinin ayakları üzerine düşğünü, sonra hareketsizce sol yanına doğru  
yığılıp kaldığını ifade etmiştir. Tanık hemen yaralıya doğru koştuğunu ve parmaklarının  
ucunu kanlar içinde gördüğünü, yüzünün sol yanında pansuman bulunduğunu, üstünde  
üniforma ve ayağında çorap olduğunu belirtmiştir. Yaralının giysileri çıkarıldığında,  
göğsündeki jilet izlerini farketmiştir.. Başvuran düşmeden önce de sonra da tek kelime dahi  
etmemiştir.  
Diğer iki er E.B. ve H. A., Y.B.’nin söyledikleri ile uyuşan beyanlarda bulunmuşlardır.  
5 Mart 1997 tarihli soruşturma tutanağı ifadelere, toplanan kanıtlara ve soruşturma sırasında  
ulaşılan kanıya yer vermiştir. Mağdurun kişisel eşyalarında ve dolabında yapılan  
araştırmalarda soruşturmayı etkileyecek nitelikte hiçbir unsura rastlanmadığı da soruşturma  
tutanağında belirtilmiştir.  
Soruşturma tutanağında, başvuranın askerlik hizmetine elverişsiz hale gelmek için kendisini  
bilinçli olarak yaralayıp yaralamadığının tespit edilmesi amacıyla dosyanın askeri savcılığa  
gönderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.  
B. Başvuran hakkında yürütülen cezai soruşturma  
2 Ekim 1997 tarihinde, kendini bilinçli olarak askerliğe elverişiz hale getirdiği gerekçesi ile  
Askerlik Kanunu’nun 79. maddesi uyarınca başvuran hakkında bir soruşturma başlatılmıştır.  
25 Kasım 1997 tarihinde sivil bir memur tarafından ifadesi alınan başvuran, sözkonusu  
suçlamaları reddetmiştir. Başvuran olayların meydana geldiği gün, 1 haftalık kafa izninde  
olduğunu ve iznini kışlada geçirmekte olduğunu belirtmiştir. Fethi Çavuş, komutanın kışlayı  
ziyareti vesilesiyle, başvuranın da aralarında olduğu birçok askere badana yapma talimatı  
vermiştir. Verilen işi yaparken başı dönen başvuran üçüncü kattan aşağı düşştür. Başvuran,  
hiçbir zaman, kendisi için onur meselesi olan askerlik hizmetinden kaçmak gibi bir niyetinin  
olmadığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, mantıklı her insanın üçüncü kattan atlamanın ölümle  
ya da sakatlıkla sonuçlanacağını bilebileceğini ileri sürmüştür.  
Çorlu Askeri Savcılığı, 27 Şubat 1998’de madde bağımlısı olan ve psikolojik sorunları  
bulunan başvuranın bir intihar girişiminde bulunduğuna karar vermiştir. Suçun kasti olduğu  
ortaya konmadığından, Savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Olayların  
başvuran tarafından aktarıldığı hali yorumsuz olarak karara konmuştur.  
C. Askeri İdare Mahkemesi’nde açılan tam yargı davası  
3
Başvuran Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı’na sırasıyla 25 Eylül ve 24  
Kasım 1997 tarihlerinde başvurarak, objektif sorumluluklarını ileri sürerek 12.735.000.000  
TL maddi ve 1.000.000.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Başvuran becerisinin ve  
yükseklik korkusunun olup olmadığı tespit edilmeden son derece yüksek bir yerde pencereleri  
boyama işi yapmasının emredildiğine özellikle dikkat çekmiştir.  
Yasal süre içerisinde bir cevap alamayan başvuran 2 Mart 1998 tarihinde Askeri Yüksek İdare  
Mahkemesi’nde aynı rakamları talep ederek bir tam yargı davası açmıştır. Başvuran ayrıca bir  
duruşma düzenlenmesini de talep etmiştir.  
Başvuranın avukatı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gönderdiği 16 Mayıs 1998 tarihli bir  
dilekçeyle ifade veren altı askerin ve olayların meydana gelişi hakkında tanıklık edebilecek  
diğer askerlerin terhis olduktan sonra sivil hayatta da ifadelerinin alınabilmesi için adreslerini  
talep etmiştir.  
Savunma Bakanlığı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gönderdiği 4 Mayıs 1998 tarihli  
yazılı görüşlerinde, başvuran tarafından anlatılan olayların tamamen uydurma bir senaryo  
olduğunu ve başvuranın intihar etmek için ya da askerlik hizmetinden kaçmak için kasten  
pencereden atladığını savunmuştur. Albay rütbesinde bir adli yetkili tarafından temsil edilen  
davalı bakanlık, başvuranın hem duruşma talebinin hem mesnetsiz ve aşırı olduğu  
gerekçesiyle tazminat talebinin reddedilmesini talep etmiştir.  
Başvuran 13 Mayıs 1998 tarihli cevabi yazısında, sözkonusu olayların tespit edilmesini  
imkansız kılan yargılamadaki eksiklere dikkat çekerek iddialarında ısrar etmiştir. Başvuran  
askeri hiyerarşi içerisinde alınan ifadelerin geçerli olmayacağını ve bu ifadelerin tanık erlerin  
terhislerinden sonra da teyit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca olay anında  
kanında uyuşturucu madde bulunup bulunmadığını belirlemek üzere hiçbir kan analizi  
yapılmadığına da dikkat çekmiştir. Başvuran uyuşturucu bağımlılığına dair beyanlarının  
askere alınmadan önceki sivil hayatına ilişkin olduğunu iddia etmiştir. Göğsündeki jilet  
izlerinin ise uzun zaman öncesine dayandığını ve zaten bu izlerin ne zaman meydana  
geldiğinin tıbben ispatlanmamış olduğunu belirtmiştir. Başvuran son olarak şayet ciddi bir  
ruhsal problemi var idiyse zaten askere alınmaması gerektiğini öne sürmüştür.  
25 Kasım 1998 tarihinde yapılan duruşmada AYİM, ihtilaf konusu hadisenin askeri idarenin  
hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı bir intihar girişimi olduğu gerekçesiyle başvuranın  
taleplerini reddetmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, kararının gerekçesinde, başvuranın,  
sivil bir memur tarafından olayların meydana gelmesinden dokuz ay sonra alınan ve hiçbir  
delille desteklenmeyen ifadesinde anlattığı olayların meydana geliş şeklinin, savunmacı  
idarenin, birbiriyle tutarlı tanıklıklarla desteklenen versiyonu karşısında bir ağırlığı olmadığını  
belirtmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Askeri Savcılık tarafından 27 Şubat 1998  
tarihinde verilen takipsizlik kararındaki tespitlere de atıfta bulunmuştur.  
4 Ocak 1999 tarihli bir kararla, başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde sözkonusu  
karara itiraz etmiş ve karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvuran, “yaşam ve sağlık  
hakkına” ilişkin olarak AİHS’ye atıfta bulunmuş ve yargılamada eksiklikler olduğunu  
yinelemiştir.  
3 Mart 1999 tarihli nihai bir kararla, sözkonusu mahkeme başvuranın talebini reddetmiştir.  
4
HUKUK  
I. AİHS’NİN 2. ve 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran 3 Mart 1997 tarihli olayda askeri yetkililerin yaşam hakkını korumadıklarından  
şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 2. maddesini ileri sürmektedir. Başvuran bu olayın ardından  
başlatılan soruşturmanın ve yargılamanın dava olaylarının aydınlatılamamasına ve  
sorumluların bulunamamasına neden olan boşluklar içerdiğini iddia etmekte ve AİHS’nin 6.  
maddesini öne sürmektedir. AİHM başvuran tarafından dile getirilen bu şikayetlerin  
AİHS’nin 2. maddesi altında usul ve esas bakımından inceleneceğine itibar etmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esasa dair  
1. Tarafların görüşleri  
Başvuran yaşam hakkının askeri yetkililer tarafından korunmadığından şikayetçi olmaktadır.  
Başvuran olayların vuku bulma şekline dair ulusal yetkililerin versiyonunun ki Hükümet de  
buna katılmıştır, esas teşkil eden tanıklıkların, askeri hiyerarşi ilişkileri çerçevesinde alınmış  
olması ve terhis olduktan sonra sivil hayatta teyid ettirilmemeleri nedeniyle güvenilir kanıt  
olmadıklarını iddia etmektedir. Başvuran istediği tanıkları dinletemediğinden şikayetçi  
olmaktadır. Ayrıca, davanın unsurları arasında yer alan, uyuşturucu bağımlısı olduğu gibi bazı  
maddi tespitlerin, kan tahlili gibi hiçbir maddi delile dayanmadan belirlendiğini öne  
sürmektedir. Başvuran ayrıca cezai kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sivil hayattaki  
tazminat taleplerinin reddi kararının birbiriyle çeliştiğini iddia etmektedir.  
Hükümet, başvuranın düşmeden önce meydana gelen olaylar hakkındaki ifadelerinin hiçbir  
delil unsuru içermediğini ve badana talimatını veren kişi ve badanayı yapan diğer erler  
hakkında net bilgiler veremediğini ifade etmektedir.  
Hükümet bu davanın koşullarında askeri yetkililerin duvarların boyanması gibi kapsamlı bir  
işi yapmakla başvuranı görevlendirdiklerini düşünmenin mantıklı olmadığını savunmaktadır.  
Çağrılan diğer tanıkların ifadelerine göre olayların meydana geldiği sırada koğuşta böyle bir  
çalışma yapılmamıştır.  
Başvuranın düşüşüyle ilgili olarak Hükümet, bunun önceden kestirilebilir bir durum  
olmadığını, başvuranın bizzat kendisinin de belirttiği üzere, askerliğe başlarken askerlik  
hizmetini yerine getirmeye mezun olduğunu belirtmektedir.  
Hükümete göre 27 Şubat 1997 tarihinde yüzbaşı C.K.’nın başvuran ile görüşmesi sonucunda  
askeri yetkililer başvuranın kendisi ve çevresi için oluşturabileceği tehdidin farkına  
varmışlardır. Yetkililer bu tarihten kazanın meydana geldiği ana dek başvuranın fiziksel  
bütünlüğünü korumak adına gerekli sağlık kontrollerini yaptırmışlar, sorumluluk gerektiren  
önemli işleri vermekten kaçınmışlar, Abdullah Kanal’ın gözetiminde olmasını sağlamışlardır.  
Hükümet Abdullah Kanal’ın başvuranı uykuda bile kontrol ettiğini, ancak, başka görevlerinin  
de olduğunu dile getirmektedir. Hükümet başvuranın intihar girişiminin öngörülemez, ani bir  
5
eylem olduğunu ifade etmektedir. Üstelik iki nöbetçinin ve onların üstlerinin başvuranın bir  
intihar teşebbüsüne kalkışacak kadar zihinsel sorunları olduğu yönünde uyarılmaları için  
herhangi bir neden bulunmamaktadır. Hükümet bu bağlamda Kenan-Birleşik Krallık kararına  
(no: 27229/95) göndermede bulunmaktadır.  
Hükümet olaylarla ilgili yürütülen soruşturmaya ilişkin, olayın akabinde bir disiplin  
soruşturmasının ve ön soruşturmanın başlatıldığının altını çizmektedir. Bu çerçevede tanıklar  
çağrılmış ve olay yeri krokisi çizilmiştir.  
Hükümet başvuranın askere alındığı tarihten itibaren dosyasında yer alan belgelerin ve kişisel  
eşyalarının incelendiğini, araştırmalar sonucunda müfettiş tarafından bir rapor hazırlandığını,  
müfettişin, dosyada yer alan unsurlar ışığında, başvuranın askerliğe elverişsiz hale getirmek  
için kendini pencereden atıp atmadığının tespiti amacıyla bir ön soruşturma başlatılmasının  
uygun olacağına hükmettiğini hatırlatmaktadır.  
Hükümet, olayın hem disiplin hem ceza boyutunda etkili ve yeterli derece soruşturulduğunu,  
ayrıca bu soruşturmaların yalnızca başvuranı kapsamadığını belirtir. Hükümete göre diğer  
askerlerin veya bakanlığın sorumluluğuna yol açan bir eylem gibi incelemeyi gerektirecek  
meseleler sözkonusu olsaydı müfettiş ve savcılar hiç kuşkusuz bunları da dikkate alırlardı.  
Başvuranın, hakkında verilen takipsizlik kararı ile Askeri Yüksek İdari Mahkemesi’nin kararı  
arasında bir çelişki bulunduğu yönündeki iddiası ile ilgili olarak, Hükümet, ulusal mevzuata  
göre Askeri Yüksek İdari Mahkemesi’nin ceza mahkemelerinin vermiş oldukları beraat  
hükümleriyle bağlı olmadığını ifade eder. Ayrıca olayları aynı şekilde değerlendirmiş olmaları  
dolayısıyla her iki mahkemenin kararı birbiriyle tutarlıdır.  
Hükümet başvuranın tanıklarının dinlenmediği iddiasına karşı çıkmakta, Askeri Yüksek İdari  
Mahkemesi’nde ve onun sivil karşıtı Danıştay’da yazılı sürecin geçerli olduğunu  
savunmaktadır. AYİM, ulusal mevzuatta varolan muhakeme usulleri uyarınca tanıkları  
çağırmamıştır. Hükümet mevzuata ve yerleşik uygulamaya göre tarafların noter gibi yetkili  
makamlar huzurunda verilmiş yazılı tanık ifadelerini sunabileceklerini, bu tanıklıkların  
olayların değerlendirilmesinde Yüksek İdare Mahkeme tarafından dikkate alındığını  
belirtmiştir.  
Hükümet AİHS’nin 6. maddesinin 3 d) fıkrasında öngörülmüş olan silahların eşitliği ilkesine  
uygun olarak bu yargılama usullerinin her iki yargı sürecine de uygulandığının altını  
çizmektedir.  
Hükümet başvuranın silahaltındaki tanıkların sivil hayata döndükten sonra ifadelerine  
başvurabileceğini, fakat bunu ihmal ettiğini belirtmektedir.  
Üstelik dava dosyasında, Savunma Bakanlığı’nın sorumluluğunu gündeme getirecek bir  
tanıklığın engellendiği veya tanıklıkların askeri bir yaptırım tehdidi veya baskı ile alındığını  
düşündürecek bir unsur bulunmamaktadır. .  
Hükümet, tanık ifadelerinin tamamının olayları aynı şekilde anlatmak suretiyle birbirileriyle  
bağdaştığını hatırlatmaktadır.  
Hükümet, ayrıca tanık ifadelerinin dava konusu ret kararının dayandığı tek unsur olmadığını  
belirtmektedir.  
6
Son olarak Hükümet, tanıkların ifadelerinin soruşturmayı yürütmekle sorumlu kişi tarafından  
alındığını, sözkonusu kişinin olayın hemen ardından tanıkların gördüğü ilk kişi olduğunu ve  
hiç kuşkusuz sözkonusu tanıklıkların geçerliliğini en iyi değerlendirecek kişi olduğunu  
belirtmektedir.  
Hükümet, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin dosyada bulunan kanıt unsurlarının tamamını  
göz önüne aldığını belirtmektedir.  
Hükümet, ayrıca başvuranın talebi üzerine, iki tarafın da karşı argümanlarını sunma imkanı  
buldukları bir duruşma yapıldığını belirtmiştir.  
Mevcut davada Hükümet, başvuranın AİHS tarafından güvence altına alınan haklarının hiçbir  
şekilde ihlal edilmediği sonucuna ulaşmaktadır.  
2. AİHM’nin takdiri  
a) Genel ilkeler  
AİHM, ilk olarak, AİHS’nin ikinci maddesinin ilk cümlesinin, devlete yalnızca kasıtlı ve  
kanunsuz ölüme sebebiyet vermekten kaçınma zorunluluğu değil aynı zamanda hukukuna tabi  
olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma zorunluluğu getirdiğini  
hatırlatmaktadır. O halde mevcut dava koşullarında, başvuranın hayatının gereksiz yere  
tehlikeye atılmasını önlemek için devletin gerekli tüm tedbirleri alıp almadığını tespit etmek  
AİHM’nin görevidir. (Bkz, örneğin mutatis, mutandis, L.C.B.-Birleşik Krallık, 9 Haziran  
1998 tarihli karar). AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin belirlenen koşullarda kişiyi üçüncü  
şahıslara, istisnai koşullarda da kişinin kendisine karşı koruması için yetkililere uygulamaya  
yönelik önleyici pozitif yükümlülük yüklediği kanaatindedir.  
Bununla birlikte, günümüz toplumlarında, polisin görevini yerine getirirken karşılaştığı  
zorlukları, insan davranışlarının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar açısından  
yapılması gereken işlevsel seçimleri göz önüne alarak, bu pozitif yükümlülük, yetkili  
makamlara yüklenecek dayanılmaz ve aşırı bir yük getirmeyecek biçiminde yorumlanmalıdır.  
AİHS bakımından yetkililer, insan yaşamına yönelik olası her hayati tehdidin ortadan  
kalkması için somut önlemler almakla yükümlü değillerdir (Bkz mutatis mutandis Osman-  
Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar).  
Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu yükümlülük  
(Alvarez Ramon-İspanya, başvuru no:51192/99), devletlere etkili önlem almak için yasal ve  
idari bir çerçeve oluşturma asli görevini getirmektedir (Bkz, mutatis, mutandis, Kılınç ve  
diğerleri-Türkiye, başvuru no: 40145/98, 7 Haziran 2005).  
AİHM, askerlik hizmetini yerine getiren kişilerin izlenmesi ve intiharları veya kazaları  
önleme görevleri çerçevesinde, askeri yetkililerin bir askerin yaşam hakkını koruma pozitif  
yükümlülüğünü ihmal ettikleri iddiası karşısında, sözkonusu yetkililerin askerin böyle bir  
eylemde bulunma veya böyle bir kazanın mağduru olma tehlikesinden bilgileri olduğu ve  
yetkileri çerçevesinde, sözkonusu tehlikeyi bertaraf edebilecek önlemleri almadıkları  
hususunda AİHM’nin ikna edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM için, AİHS’nin 2. maddesi  
ile korunan hakkın niteliği göz önüne alındığında, bir başvuranın, yetkililerin, bilinen ya da  
bilinmesi gereken belli ya da hemen ortaya çıkan hayati bir tehlikenin oluşabilmesini önlemek  
için, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterli  
olmaktadır. Burada cevabı ilgili dava koşullarının tamamına bağlı bir sorun sözkonusudur.  
7
AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de belirtilen  
hak ve özgürlükleri tanıma[sı]” şeklinde devlete düşen genel görevle birlikte AİHS’nin 2.  
maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü güç kullanmaya başvurmanın  
bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin ve yeterli bir soruşturma yürütülmesini  
gerektirmektedir (Çakıcı-Türkiye, başvuru no: 23657/94). Böyle bir soruşturma aracılığı ile  
aslında hem yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların etkili bir şekilde uygulanması hem devlet  
görevlilerinin veya organlarının dahlinin bulunduğu durumlarda, sorumlulukları altında  
meydana gelen ölümlerin hesabını vermeleri güvence altına alınmaktır (Anguelova-  
Bulgaristan, başvuru no: 38361/97). Bu tip davalarda çoğunlukla neredeyse yalnızca ilgili  
devlet görevlilerinin ve organlarının, ölüm olayının gerçek koşulları hakkında bilgi sahibi  
olmalarından dolayı, cezai kovuşturmalar, disiplin davaları ve mağdurlara ve ailelerine telafi  
imkanı sağlayan davalar gibi uygun iç hukuk sürecinin başlatılması, tamamen bağımsız ve  
tarafsız bir şekilde gerekli resmi soruşturmanın tamamlanmasına bağlıdır. Bu anlayış, askeri  
yetkililerin ihmalkarlığının başvuranın hayatını tehlikeye attığı yönünde savunulabilir bir  
iddianın incelenmesinin sözkonusu olduğu bu dava için de geçerlidir (mutatis, mutandis,  
Makaratsiz-Yunanistan, başvuru no: 50385/99).  
Soruşturma, ilk önce olayı çevreleyen koşulları belirleyecek daha sonra da sorumluların tespit  
edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Burada sözkonusu olan sonuç  
alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba sarf etme yükümlülüğüdür. Yetkili mercilerin  
sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde edilmesini temin maksadıyla, tanıkların ifadesinin  
alınması, teknik inceleme yaptırılması gibi ellerindeki makul tedbirleri almış olması gerekir.  
Makul ivedilik ve özen gerekliliği bu bağlamda mündemiçtir. Dava konusu olayların tespit  
edilmesi yahut sorumluların teşhis edilmesi kapasitesini zayıflatan soruşturmadaki her türlü  
eksiklik, bu soruşturmanın öngörülen etkililik düzeyine ulaşmaması tehlikesini doğurur (Kelly  
ve diğerleri – Birleşik Krallık, no: 30054/96, prg. 96-97, 4 Mayıs 2001, ve Anguelova,  
adıgeçen, prg. 139, Makaratzis, adıgeçen, prg. 74).  
b) İlkelerin mevcut dava koşullarındaki uygulaması  
Anılan ilkeler ve zorunlu askerlik hizmeti göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın  
düşmesiyle vücudunda meydana gelen ağır hasar arasında illiyet bağı bulunduğuna itiraz  
edilmediği cihetle AİHM, başvuranın yaşamının korunması için önleyici tedbirler alınması ve  
olayların aydınlatılmasını ve olası sorumluların tespit edilmesini sağlayacak nitelikte etkili bir  
soruşturma yapılması olmak üzere AİHS’nin 2. maddesi uyarınca Savunmacı Devlete düşen  
pozitif yükümlülüklerin, iki yönünü incelemelidir.  
i. Yetkili makamların başvuranın yaşam hakkını yasayla koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği  
iddiası hakkında  
Başvuranın sakat kalmasına yol açan düşmenin nedenlerine ilişkin ihtilaflı anlatımlarla ilgili  
olarak AİHM, dosyada bulunan unsurlardan yola çıkılarak devletin sorumluluğu konusunda  
kesin bir tespitte bulunulmasının mümkün olmadığını gözlemlemektedir.  
Esasen mevcut dava dosyasında başvuranın iş gördüğü sırada kazaen düşmesi sonucunda  
mağdur olduğunu kesin bir dille ifade etmesini sağlayacak herhangi bir delil  
bulunmamaktadır. AİHM ayrıca, dosyada, askeri makamların başvuranın düşmesini  
öngörerek buna engel olmaları gerektiğini gösteren makul herhangi bir kanıt unsuru  
bulunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHS’nin 2. maddesi bu yönden ihlal  
edilmemiştir.  
8
ii. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası hakkında  
AİHM olayın soruşturulmasının iki aşamada gerçekleştirildiğini kaydetmektedir. İlk olarak  
olayların meydana gelmesinden bir gün sonra bir subay tarafından tanıkların ifadeleri alınarak  
olay yerinin krokisi çizilmesi ve başvuranın idari dosyasının incelenmesi gibi soruşturma  
işlemleri gerçekleştirilmiştir. Bu soruşturma sonucunda kendisini kasten askerliğe elverişsiz  
hale getirdiği gerekçesiyle başvuran aleyhinde bir ceza soruşturması ılmıştır. İkinci olarak  
ise olayların meydana gelmesinin üzerinden sekiz aydan fazla bir süre geçtikten sonra  
başvuran ilk kez sivil bir memur tarafından sözkonusu ceza soruşturması çerçevesinde sanık  
sıfatıyla dinlenmiştir.  
AİHM, bir yandan başvuranın ilk ifadesinin alınmasındaki yersiz gecikmeyi diğer yandan ise  
düşmesindeki olası sorumluların tespitine yönelik mağdur sıfatıyla yer aldığı bir yargılamanın  
yapılmamış olmasını not eder. Hükümet, sorumluların başvuran aleyhinde yürütülen  
soruşturma sırasında da ortaya çıkabileceğini savunmaktadır Hiçbir şekilde bu amacı  
gütmeyen yargılamanın böylesi bir potansiyele sahip olduğuna dair herhangi bir bilgi  
sunulmadığından AİHM Hükümetin görüşüne katılamayacaktır.  
AİHM, başvuran tarafından boya badana işlerinin yapılması emrini veren kişi olarak  
gösterilen Fethi Çavuş’un kışlada bu isimde birisi olup olmadığının tespit edilmesi için dahi  
araştırılmadığını not eder. AİHM ayrıca başvuranın olaylar esnasında madde bağımlılığı ya da  
başka türlü bir ruhsal bozukluktan muzdarip olup olmadığının tespit edilmesi maksadıyla  
herhangi bir tıbbi delil istenmediği ve intihar teşebbüsünde bulunduğu sonucuna varılmadan  
önce ruhsal durumuna dair hiçbir teşhis konulmadığı konusunda başvuranla hemfikirdir. Bu  
çerçevede AİHM başvuranın askere alındığı sırada bu yönden muayene edildiğini gösteren  
hiçbir belge bulunmadığını kaydeder.  
AİHM son olarak mevcut dava koşullarında, AYİM önünde kullanılan tazminat yolunun da  
yukarıda anlatılan duruma çare olacak nitelikte olmadığını gözlemlemektedir. Hatta aksine  
olayın soruşturulmasında görülen eksikliklerin başvuran aleyhinde ret kararı vermesinde etkili  
olduğu görülmektedir.  
Bu unsurlar AİHM’nin yetkili makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın etkililikten  
yoksun olduğu sonucuna varması için kâfidir.  
Dolayısıyla AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AYİM’in objektif tarafsızlık ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan yakınan başvuran  
AİHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
AİHM bu şikayeti daha evvel incelediğini ve kabuledilemez bulduğunu (Yavuz – Türkiye, no:  
29870/96, 25 Mayıs 2000) derhal tespit etmektedir. Bu kanaatinden ayrılmasını gerektirecek  
herhangi bir durum görmeyen AİHM, bu şikayeti AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları  
anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabuledilemez ilan eder.  
9
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran herhangi bir rakam belirtmeksizin maddi ve manevi tazminat talebinde  
bulunmuştur. Başvuran zararının tespitini AİHM’nin takdirine bırakmaktadır.  
Hükümet aşırı ve mesnetsiz bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.  
Tespit edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında bir illiyet bağı görmeyen AİHM,  
tazminat talebinin bu kısmını reddeder. AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere  
hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 3.000  
Euro ödenmesinin yerinde olacağını değerlendirmektedir.  
B. yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak herhangi bir talepte bulunmamıştır.  
AİHM bu yönde başvurana bir ödeme yapılmasına hükmetmeye yer olmadığı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,  
1. Oybirliğiyle, başvurunun AİHS’nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayete ilişkin olarak  
kabuledilebilir, geriye kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna;  
2. Oybirliğiyle, AİHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;  
3. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;  
4. Bire karşı altı oyla,  
a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek  
her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 3.000 Euro (üç  
bin Euro) manevi tazminat ödenmesine ;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 17 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
10