B. Esasa dair
AĐHM, tutukluluk süresi için dikkate alınması gereken dönemin, 2 Aralık 1997 tarihinde
başvuranın yakalanmasıyla başlayıp, 8 Eylül 2004 tarihinde salıverilmesiyle sona erdiğini
kaydetmektedir. Böylelikle başvuranın tutukluluğu altı yıl dokuz ay beş gün sürmüştür.
Bu noktada AĐHM’ye göre, belli bir vakada bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul
sınırı aşıp aşmadığını gözetmek görevi ulusal adli makamlara düşer. Bu maksatla ulusal
makamlar, masumiyet karinesini de göz önünde tutarak, bireysel özgürlüğe saygı kuralına
ilişkin bir istisnayı kamu menfaati bakımından meşru kılan hakiki bir gereklilik olduğunu
ortaya koyar ya da reddeder nitelikteki tüm koşulları incelemeli ve salıverilme taleplerine
ilişkin ret kararı verirken bu hususu hesaba katmalıdırlar. AĐHS’nin 5 § 3 maddesinin ihlal
edilip edilmediği noktasında AĐHM, sözkonusu kararlarda yer verilen gerekçelere ve ilgilinin
dilekçelerinde belirttiği olgulara istinaden bir karar verecektir (bkz. Assenov ve diğerleri –
Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, § 154).
Bu bakımdan yakalanan kimsenin bir suç işlediği hususunda makul şüphelerin sürekliliği,
tutukluluğun devamının yasaya uygunluğu bakımından için olmazsa olmaz bir koşuldur.
Ancak bu gerekçe belli bir süre sonra yetersiz hale gelir. Bu durumda AĐHM, adli makamlar
tarafından kabul edilen gerekçelerin özgürlük kısıtlamasını meşru kılmaya devam edip
etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçelerin uygun ve yeterli olduğu kanısına varıldığı
taktirde AĐHM, ulusal makamların yargılamanın devamı hususunda özel bir ihtimam gösterip
göstermediklerini araştıracaktır (bkz., diğerleri arasında, Mansur – Türkiye, 8 Haziran 1995
tarihli karar, § 52, ve Ali Hıdır Polat – Türkiye, no: 61446/00, § 26, 5 Nisan 2005).
Ulusal mahkemelerin, başvuranın müteaddit defalar yinelediği salıverilme taleplerini «atılı
suçun cinsi/niteliği», «kanıtların durumu» ve bir defasında da «kaçma tehlikesi» gibi
gerekçelere dayanarak reddettikleri hususu dosya unsurlarından anlaşılmaktadır.
Kaçma tehlikesiyle ilişkili olarak AĐHM, bu tehlikenin yalnızca mahkumiyet halinde
alınabilecek cezanın ağırlığı temelinde değil, bu türden bir tehlikenin bulunduğunu teyit
edebilecek veya tutuklu yargılanmayı haklı çıkaramayacak kadar hafif gösterebilecek ek
unsurların tamamının dikkate alınarak incelenmesi gerektiğini anımsatmaktadır.
Mevcut davada ulusal yargıcın, karar gerekçesinde, değerlendirmelerini hangi temele
dayandırdığını dayandırdığını, hangi durumda kaçma tehlikesinin belirleyici hale geldiğini ve
neden bu gerekçenin bu denli uzun süre geçerliliğini koruduğunu belirtmemiş olması esef
vericidir (bkz., diğerleri arasında, Letellier - Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, ve
Acunbay, adıgeçen, § 60).
AĐHM, «delil durumu» ölçütünün, ciddi suç emarelerinin varlığı ve sürekliliği olarak kabul
edildiğinde, bu koşulların genelde uygun etkenler teşkil etseler dahi mevcut davada böylesi
uzun bir tutuklu yargılamanın sürdürülmesini haklı çıkaramayacağı görüşündedir (Ali Hıdır
Polat, adıgeçen, § 28).
Mevcut davadaki uzun tutuklu yargılama süresini göz önünde bulunduran AĐHM bu
koşullarda AĐHS’nin 5 § 3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
4