COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
KAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 58756/00)  
KARAR  
STRAZBURG  
3 Mayıs 2007  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2011. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanğı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi  
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Nazmi Kar, Zekeriya Özen, Fuat Başarılı ve Osman  
Yavuz (“başvuranlar”) isimli dört Türk vatandaşı tarafından, 3 Nisan 2000 tarihinde Avrupa  
İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan (no. 58756/00) kaynaklanmaktadır.  
Başvuranlar, İzmir Barosu’na bağlı avukatlar Süleyman Çetintulum ve Mehmet Refik  
Korkusuz tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1972, 1969, 1969 ve 1968 doğumludurlar ve Türkiye’de  
yaşamaktadırlar. 20 Mart 1997 ve 8 Nisan 1997 tarihleri arasında, “Bir Hak Düşmanı” isimli  
oyunda oyuncu olarak yer almışlardır. Oyun, Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde sekiz defa  
sahnelenmiştir.  
Bazı gazeteler ve televizyonlar oyun hakkında haber yapmışlar ve başvuranların ihlal  
ettiği farz edilen bazı Ceza Kanunu maddelerinden bu gazetelerin bazılarında söz edilmiştir.  
20 Nisan 1997 tarihinde, günlük Hürriyet gazetesi, başvuranlar tarafından sahnelenen oyun  
nedeniyle Refah Partisi ve Lideri Necmettin Erbakan’ı sert bir şekilde eleştiren bir komutana  
atıfta bulunarak “Komutanı İsyan Ettiren Tiyatro” manşetini geçmiştir.  
24 Nisan 1997 tarihinde, birinci, üçüncü ve dördüncü başvuranlar, İzmir Emniyet  
Müdürğü Terörle Mücadele Şubesi polis memurlarınca yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.  
İkinci başvuran ertesi gün yakalanmış ve tutuklanmıştır. Yakalanmalarının nedeni, Ankara  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından oyunla ilgili olarak açılan cezai  
soruşturmadır. Nezarette oldukları sürede başvuranların avukatlarıyla görüşmelerine izin  
verilmemiştir.  
1 Mayıs 1997 tarihinde, başvuranlar, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi hakiminin  
huzuruna çıkmışlardır. Bu görüşmenin ayrıntılı kayıtlarına göre, başvuranlar, söz konusu  
zamanda yürürlükte olan Ceza kanunu’nun 149 § 1. maddesine aykırı olarak “silahlı  
kuvvetlere karşı halkı silahlı ayaklanmaya teşvik etmek” suçu ile suçlanmışlardır.  
Başvuranların tamamı, oyunda ayaklanmaya teşvik olarak yorumlanabilecek bir şey  
olmadığını belirtmişlerdir. Ancak, hakim, tutuklu yargılanmalarını emretmiştir.  
26 Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,  
mahkemeye başvuranları ve başka otuz beş kişiyi yukarıda belirtilen suçla suçlayan bir  
iddianame sunmuştur. Söz konusu otuz beş kişiden bir tanesi oyun yazarıdır. Diğer otuz dört  
kişi oyunun muhtelif şehirlerde sahnelenmesinde yardımcı olarak görev almışlardır.  
İddianameye göre, oyun, Müslümanlara karşı askeri darbe şeklinde bir saldırı tehlikesi  
olduğu anlayışına dayalıdır. Oyunun bir bölümünde, bir grup Müslüman bir araya gelip bu  
tehlikeden kaçınmanın olası yollarını tartışmaktadırlar. Bir kişi, askeri darbenin varlığına veya  
1
olma tehlikesine bakmaksızın Müslümanların, caydırıcı amaçlı bir silahlı güç oluşturmaları  
gerektiğini tavsiye etmektedir. Oyunun sonunda, bir askeri darbe gerçekleşmiş ve  
Müslümanların lideri ölümle cezalandırılmıştır.  
Cezai işlemler, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin (bundan sonra “ilk derece  
mahkemesi” olarak anılacaktır) Birinci Dairesi’nde başlatılmıştır. Öte yandan, başvuranlar,  
tutuklu yargılanmaktaydılar. İlk derece mahkemesinin heyetinde bulunan üç hakimden bir  
tanesi askeri hakimdi. Başvuranlar, ilk derece mahkemesine sunulan savunma dilekçelerinde,  
diğer şeylerin yanı sıra, oyunun “Zargonya” isminde hayal mahsulü bir ülkede geçtiğini ve  
Türkiye ile bir alakası olmadığını; oyunda geçen diyalogların “sanatsal olaylar” olduğunu  
belirtmiştir. Oyun bazı ifadeler ve görüşler içermiştir; ancak, bunları silahlı ayaklanmaya  
teşvik olarak değerlendirmek mümkün değildir.  
Cezai işlemler zarfında, Cumhuriyet Savcısı, ilk derece mahkemesinin, başvuranları,  
iddianamede belirtilen suçtan değil; söz konusu zamanda yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun  
312 § 2. maddesine aykırı olarak, “Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı  
özelliklere sahip bir kesimi, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme”  
suçundan mahkum etmesini talep etmiştir.  
11 Eylül 1997 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları Ceza Kanunu’nun 312 §  
2. maddesi uyarınca olan suçtan suçlu bulmuş ve onları iki yıl dört ay hapis cezasına ve para  
cezasına çarptırmıştır. Oyun yazarı üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştır1. Diğer 34 sanık  
aklanştır.  
Başvuranlar kararı temyiz etmiş ve suçta kasıt olmadığını; oyuncu olarak kendileri  
tarafından ifade edilen sözlerin “sanatsal olaylar” olarak nitelenmesi gerektiğini iddia  
etmişlerdir.  
Cumhuriyet Savcısı da kararı temyiz etmiş ve başvuranların oyunu muhtelif yerlerde  
sahnelediklerini ve bu nedenle her durum için ayrı olarak mahkum edilmeleri ve  
cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüştür.  
23 Mart 1998 tarihinde, Yargıtay, başvuranlar ve oyun yazarı ile ilgili kararı bozmuş  
ve diğer otuz dört sanığın aklanma kararını onamıştır. Yargıtay, Cumhuriyet Savcısı’nın  
görüşleri ile doğrultulu olarak, başvuranların oyunu muhtelif yerlerde sahnelediklerini ve bu  
nedenle her durum için ayrı olarak mahkum edilmeleri ve cezalandırılmaları gerektiği kararını  
vermiştir.  
Yargıtay’ın kararını müteakip, karar ilk derece mahkemesine geri gönderilmiş ve  
başvuranlar hakkındaki cezai işlemler yeniden başlatılmıştır. Başvuranlar, ilk derece  
mahkemesine sunulan görüşlerinde, sekiz yerde sahnelenen oyunun metninin aynı olduğunu  
öne sürmüşlerdir. Dolayısıyla, bunların farklı suçlar olarak kabul edilemeyeceklerini  
belirtmişlerdir.  
4 Ağustos 1998 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları, Ceza Kanunu’nun 312  
§ 2. maddesi uyarınca olan suçtan bir kez daha mahkum etmiş ve suçun işlendiği her sefer için  
iki yıl, yani on altı yıl, hapis cezasına ve para cezasına çarptırmıştır. İlk derece mahkemesi,  
1 Oyun yazarı da AİHM’ye başvuruda bulunmuş (Mehmet Vahi Yazar – Türkiye, no. 58709/00, 31 Ocak 2006)  
ve bu başvuru mevcut başvuru ile birleştirilmiştir. Ancak, daha sonra, AİHM, AİHS’nin 37 § 1 (a) maddesine  
uygun olarak kayıttan düşmesi kararını vermiştir.  
2
cezayı belirlerken “oyunların sahnelendiği yer ve zamanı, başvuranların kimliklerini,  
kişiliklerini ve sosyal statülerini” ağırlaştırıcı unsurlar olarak değerlendirmiştir.  
Başvuranlar temyiz etmiş ve kendilerinin öğrenci ve meşhur olmayan genç amatör  
oyuncular olduklarını belirtmişlerdir. Oyun, tiyatrolarda yaklaşık 150-200 kişilik bir seyirci  
karşısında sahnelenmiştir. Oyunun farklı yerlerde sahnelenmesinin hem ağırlaştırıcı bir unsur  
hem de ayrı bir suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, başvuranlar çok sayıda ceza  
çekmekteydiler. Başvuranlar, ayrıca, oyunu toplam sekiz kere sahnelemiş olmalarına rağmen,  
üç yerde, oyunu bir günde iki kere sahnelediklerini belirtmişler ve bunun tek bir suç olarak  
sayılması gerektiğini ileri sürmüşleridir.  
22 Şubat 1999 tarihinde, Yargıtay, kararı bozmuş ve oyunun aynı gün içinde bir  
seferden fazla sahnelenmesinin cezalandırma açısından tek bir suç olarak kabul edilmiş  
olması gerektiği kararını vermiştir.  
13 Mayıs 1999 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları, yine, Ceza Kanunu’nun  
312 § 2. maddesinde tanımlanan suçtan mahkum etmiş ve başvuranların her birini beş yıl altı  
ay hapis cezasına ve 4.729.999 Lira (söz konusu zamanda yaklaşık 12 Amerikan Doları’na  
karşılık gelmektedir) para cezasına çarptırmıştır. İlk derece mahkemesi, başvuranların  
cezaevinde hali hazırda geçirmiş olduğu süreyi, yani ikinci başvurana ilişkin olarak iki yıl on  
sekiz günü ve diğer başvuranlara ilişkin olarak iki yıl on dokuz günü göz önünde  
bulundurarak serbest kalmalarını emretmiştir. Oyun yazarı, metni yazmaktan on bir yıl hapis  
cezasına çarptırılmıştır.  
İlk derece mahkemesinin kararında tekrar ortaya konan metin bölümleri arasında  
aşağıdakiler yer almaktadır:  
“- Allah kitap’ta başka nelerden bahsetmiştir? Silahlanıp Devlet’e karşı ayaklanmaktan  
bahsetmiş midir?  
- Eğer o Devlet, Allah’ın kurallarına göre yönetmiyor ve bunun yerine dilediği gibi  
kanunlar kabul ediyorsa, bu kanunları itaat etmeye zorlamak için vatandaşları üzerinde  
uyguluyorsa, itaat etmemeleri halinde silah kullanımına başvuruyorsa, o zaman evet, aynı  
Devlet’in yaptığı gibi.”  
İlk derece mahkemesine göre, oyun, Devlet’in silahlı güçlerine karşı halkın  
silahlanması gereği yönünde Müslümanlara bir mesaj vermiştir. Bir askeri darbe ihtimalinden  
bahsedilerek ordu ezici bir grup olarak gösterilmiştir. Silahlı Kuvvetler mensupları dinsiz  
veya diğer dinlere bağlı insanlar olarak anılmışlardır. Dolayısıyla, oyunda, Silahlı Kuvvetlerin  
bu mensuplarına karşı gerçek Müslümanların silahlanması gereği anlatılmıştır. İlk derece  
mahkemesinin görüşüne göre, bu durum, Ceza Kanunu’nun 312 § 2. maddesi çerçevesinde,  
sınıf, ırk ve din ayrımcılığına dayalı olarak nefret ve düşmanlığı teşvik niteliğindedir.  
Başvuranlar tarafından yapılan temyiz başvurusu 11 Ekim 1999 tarihinde Yargıtay  
tarafından reddedilmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
3
Başvuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik  
Mahkemesi heyetinde askeri yargıç bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
tarafından adil bir şekilde yargılanmadıkları konusunda şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca,  
AİHS’nin 6 § 2. maddesi tarafından teminat altına alınan masumiyet karinesi haklarının, ihlal  
ettikleri farz edilen Ceza Kanunu hükümlerine bazı gazetelerde yer verilmesi gibi medyanın  
davraşları nedeniyle ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuşlardır. Son olarak, AİHS’nin 6  
§ 3 (c) maddesine atıfta bulunarak ulusal mevzuatın, polis nezaretinde geçirdikleri ilk dört  
gün süresinde avukatlarıyla görüşmelerini engellediği hususunda şikayetçi olmuşlardır.  
AİHS’nin 6. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:  
1. Herkes, . . . cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan,  
yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının. . . hakkaniyete uygun ve açık  
olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.  
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.  
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:  
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından  
yararlanmak…”  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHM, bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan yoksun  
olmadığını belirtmiştir. Bu şikayetin ayrıca başka açılardan da kabuledilmez olmadığını  
belirtmiştir. Hükümet, bu şikayetin kabuledilebilirliğine karşı bir itirazda bulunmamıştır.  
Dolayısıyla, bu şikayetin kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.  
B. Esaslar  
1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı  
AİHM, bu davadaki konularla benzer konular ortaya koyan çok sayıda dava incelemiş  
olduğunu ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz, özellikle,  
yukarıda anılan, Incal; bkz, aynı zamanda, Akgül – Türkiye, no. 65897/01, 16 Ocak 2007).  
Söz konusu davada farklı sonuca varmak için bir gerekçe görmeyen AİHM, 13 Mayıs  
1999 tarihinde başvuranları mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde  
askeri yargıç bulunmaması gerekçesiyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar  
vermiştir.  
2. İşlemlerin hakkaniyete uygunluğu  
Başvuranların bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanma  
haklarının ihlal edildiği kararını göz önünde bulunduran AİHM, AİHS’nin 6. maddesi  
uyarınca olan diğer şikayetleri incelemenin gerekli olmadığına karar vermiştir (bkz., diğer  
kararların yanı sıra, yukarıda anılan, Incal).  
II. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
4
Başvuranlar, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca olan mahkumiyetleri ve  
cezalarının, AİHS’nin 10. maddesi tarafından garanti altına alınan ifade özgürlüğü haklarına  
haksız müdahale oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Söz konusu maddenin ilgili kısımları  
şöyledir:  
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile  
kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak  
ve vermek özgürlüğünü de içerir…  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda,  
zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, … kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin  
önlenmesi, … için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara  
bağlanabilir.”  
A. Kabuledilebilirlik  
Ahmet Sadık – Yunanistan davasına (15 Kasım 1996 tarihli karar) atıfta bulunan  
Hükümet, başvuranların, AİHS’nin 10. maddesi uyarınca olan haklarına haksız müdahale  
yapıldığına ilişkin iddialarını ulusal mahkemelerde yargılama sürecinde sunmayarak,  
AİHS’nin 35 § 1. maddesinde belirtilen şarta aykırı olarak iç hukuk yollarını tüketmemiş  
olduklarını belirtmiştir.  
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, Sözleşmeci Devletlere,  
haklarında iddia edilen ihlalleri bu yöndeki iddialar AİHM’ye sunulmadan önce – genellikle  
mahkemeler yoluyla – önleme veya düzeltme imkanı sağlamak olduğunu yinelemiştir. Ayrıca,  
bu kuralın bir derece esneklik ile ve aşırı şekilcilik olmadan uygulanması gerektiğini  
yinelemiştir. Daha sonra Strazburg’da sunulması amaçlanan şikayetlerin, en azından özü  
açısından ve iç hukukta belirtilen resmi gereklilikler ve zaman sınırlarına uygun olarak, ulusal  
makamlara sunulması yeterlidir (bkz., diğer şeylerin yanı sıra, Akdıvar ve Diğerleri Türkiye,  
16 Eylül 1996 tarihli karar).  
AİHM, başvuranların, sadece, muhtelif yerlerde sahnelenen oyunda oyuncu olarak  
verdikleri ifadelere dayanılarak yargılandıkları ve mahkum edildikleri hususunun taraflar  
arasında ihtilaf halinde olmadığını gözlemlemiştir.  
Başvuranlar, yargılama zarfında, oyuncu olarak kullandıkları sözlerin “sanatsal  
olaylar” olarak kabul edilmesi gerektiğini ve bu sözlerin silahlı ayaklanmaya teşvik olarak  
değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.  
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuranların AİHS’nin 10. maddesi  
uyarınca olan şikayetlerinin, en azından özünde, bu şekilde yerel mahkemelere götürüldüğü  
sonucuna varmıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fressoz ve Roire –  
Fransa [BD], no. 29183/95). Dolayısıyla, Hükümet’in itirazını reddetmiştir.  
AİHM, ayrıca, bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan  
yoksun olmadığına veya başka açılardan da kabuledilmez olmadığına karar vermiştir.  
Dolayısıyla, kabuledilebilir bulunmalıdır.  
B. Esaslar  
5
AİHM, başvuranların Ceza Kanunu’nun 312 § 2. maddesi uyarınca olan  
mahkumiyetlerinin ve onlara verilen cezaların, AİHS’nin 10. maddesi tarafından garanti altına  
alınan ifade özgürlüğü haklarına müdahale oluşturduğunu değerlendirmiştir. Ayrıca,  
müdahalenin kanun ile öngörüldüğünü – Ceza Kanunu’nun yukarıda belirtilen 312 § 2.  
maddesi – ve AİHS’nin 10 § 2. maddesinde belirtildiği gibi kamu düzeninin sağlanması ve  
suç işlenmesinin önlenmesi şeklinde meşru bir amaç izlediğini göz önünde tutmuştur. AİHM,  
dolayısıyla, davaya ilişkin incelemesini, müdahalenin “demokratik toplumda zorunlu” olup  
olmadığı hususu ile sınırlayacaktır.  
Başvuranlar, oyunda, halkın hayali bir ülkede meydana gelmek üzere olan askeri  
darbeye karşı koyması gereğini anlattıklarını iddia etmişlerdir. Oyunun, aynı zamanda, bu  
karşı koyma için halk arasında görüş birliğinin olmamasını eleştirdiğini ileri sürmüşlerdir.  
Askeri darbelerin toplumun bütününü etkileyen önemli olaylar olduklarını belirtmişlerdir.  
Dolayısıyla, böylesi önemli bir olay hakkında görüş ifade etmek kamu tartışmasına katkı  
olarak kabul edilmelidir. Bu bilgi etkileşimini cezalandırmak ifade özgürlüğünü kısıtlamaktır.  
Tiyatroya gidenler bir oyunu görmek için bilet parası ödeyen insanlardır; bir tiyatro oyununun  
sonunda nefret ve düşmanlığa sevk edilecekleri düşüncesi hakarete varır. Başvuranların  
şüncesine göre, Türkiye’de hakim olan resmi durumu iyi karşılayan insanların bu durumla  
uyuşmayan insanlara göre düşüncelerini ifade etmek için daha çok özgürlüğü vardır.  
Demokraside, tüm görüşler özgürce ifade edilmelidir.  
Hükümet, başvuranların, dini inançlara dayalı ayrımcı ifadelerde bulunduklarını,  
şiddeti teşvik ettiklerini ve Türk toplumunun farklı kesimleri arasında nefret ve düşmanlığı  
şkırttıklarını belirtmiştir. Ayrıca, Türk toplumunun bazı kesimleri, silahlı ayaklanma  
yapmaya çağırılmıştır. Hükümet’in görüşüne göre, bu davada, müdahale demokratik  
toplumda zorunluluk arz etmektedir ve cezalar izlenen meşru amaç ile orantılıdır.  
AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında ortaya konan temel ilkeleri yinelemiştir (bkz.,  
özellikle, Müller ve Diğerleri – İsviçre, 24 Mayıs 1988 tarihli karar; Handyside – İngiltere, 7  
Aralık 1976 tarihli karar; Başkaya ve Okçuoğlu –Türkiye, no. 23536/94 ve no. 24408/94;  
Karataş – Türkiye [BD], no. 23168/94; yukarıda anılan Fressoz ve Roire [BD]). Bu davayı  
söz konusu ilkeler ışığında inceleyecektir.  
Söz konusu müdahalenin demokratik toplumda zorunluluk arz edip etmediğini  
incelerken, AİHM, müdahalenin “izlenen meşru amaçlarla orantılı” olup olmadığına karar  
verecektir.  
Başvuranlar, bir tiyatro oyununda oyuncu olarak yer almış olmaktan yargılanmış ve  
mahkum edilmişlerdir. Bu bağlamda, AİHM, 10. maddenin, halkın her türlü kültürel, siyasi ve  
sosyal bilgi ve fikir alışverişinde yer alma imkanını tanıyan sanatsal ifade özgürlüğünü  
kapsağını gözlemlemiştir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda  
anılan, Müller ve Diğerleri). Sanat eserleri yaratan, icra eden, dağıtan veya sergileyen kişiler  
demokratik bir toplum için gerekli olan fikir ve düşünce alışverişine katkıda  
bulunmaktadırlar. Bu nedenle, Devlet, bu kişilerin ifade özgürlüklerine gereksiz yere tecavüz  
etmemelidir.  
Başvuranlar tartışma konusu ifadeleri sadece sekiz kere sahnelenen bir tiyatro oyunu  
aracılığıyla dile getirmişlerdir. AİHM, yürüteceği inceleme için oyunun sahip olabileceği  
sınırlı muhtemel etkinin ilgili bir faktör olduğunu değerlendirmiştir (bkz., üzerinde gerekli  
değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda anılan Karataş – Türkiye [BD]).  
6
Oyun sırasında ifade edilen bazı sözcüklerin Silahlı Kuvvetlerin bazı mensupları  
tarafından saldırgan ifadeler olarak değerlendirilebilmiş olmasına ve ilk derece mahkemesi  
tarafından nefret ve düşmanlığa teşvik oluşturduğuna karar verilmiş olmasına rağmen, 10.  
maddenin anlamı dahilinde ifade özgürlüğünün sadece iyi olarak kabul edilen veya zararsız ya  
da alakasız bulunan “bilgi” veya “fikirler” için geçerli değildir; aynı zamanda, Devlet’i veya  
nüfusun herhangi bir sektörünü rencide eden, şaşırtan veya rahatsız eden “bilgi” veya  
“fikirler” için de geçerli olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bunlar, “demokratik  
toplum”un ayrılmaz parçası olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğinin gerekleridir  
(bkz., yukarıda anılan, Handyside)  
Verilen cezaların niteliği ve ağırlığı da müdahalenin orantılılığını değerlendirirken göz  
önünde bulundurulması gereken faktörlerdir (bkz., diğer şeylerin yanı sıra, yukarıda anılan,  
Başkaya ve Okçuoğlu). Bu amaçla, AİHM, başvuranların serbest bırakılmadan önce iki yıldan  
fazlasını çektiği beş yıl altı ay hapis cezasının aşırı ağırlığından dolayı şaşkınlığa düşştür.  
Yukarıda belirtilen değerlendirmeleri, bilhassa da cezaların ağırlığını göz önünde tutan  
AİHM, başvuranların mahkumiyetinin ve onlara verilen cezaların izlenen amaçla oransız  
olduğu ve dolayısıyla “demokratik toplumda zorunlu” olmadıkları sonucuna varmıştır. Bu  
nedenle, dört başvuranın hepsiyle ilgili olarak AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Dört başvuranın her biri, cezaevinde geçirdikleri süre zarfındaki gelir kaybı karşılığı  
7.722 Euro talep etmiştir. Bu miktar, Türkiye’deki aylık asgari maaşın (başvuranlara göre 286  
Euro) cezaevinde geçirdikleri ay sayısıyla, yani 27 rakamıyla çarpılması ile hesaplanmıştır.  
Türkiye’de oyuncuların asgari maaştan daha fazlasını kazandıklarını savunmanın haricinde  
başvuranlar kazançlarını belgelemek için herhangi bir bilgi sunmamışlardır.  
Başvuranların her biri, aynı zamanda, kendilerini cezaevinde ziyaret ettikleri zaman  
aileleri tarafından yapılan masraf olarak gösterdikleri 4.320 Euro’yu talep etmiştir.  
Son olarak, ihlal sonucu gördükleri ruhsal zarara karşı başvuranların her biri 50.000  
Euro talep etmiştir.  
Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen toplam maddi tazminat miktarının aşırı  
olduğunu ve başvuranların maddi kayıplarına ilişkin delil sunmamaları nedeniyle asılsız  
olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, AİHM’den, başvuranların maddi tazminat taleplerini  
reddetmesini veya gerek olması halinde başvuranlara adil bir tazminat miktarı ödemesini talep  
etmiştir.  
7
Başvuranların manevi tazminat talepleri hususunda, Hükümet, başvuranlar tarafından  
talep edilen miktarların aşırı ve dolayısıyla kabul edilemez olduğu kanısındadır. Hükümet,  
AİHM’den, “davanın esaslarını doğrulamak için delillerin durumunun yeterli olmaması”  
gerçeği karşısında bu talepleri reddetmesini talep etmiştir. Hükümet’e göre, başvuranların  
iddia ettiği zararların tazmini için ihlal tespiti tek başına yeterlidir.  
Hakkaniyet temelinde değerlendirme yaparak ve verilen cezaların ağırlığını göz  
önünde bulundurarak, AİHM, tazminat taleplerine ilişkin olarak başvuranların her birine,  
toplam 10.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
AİHM, ayrıca, söz konusu davada olduğu gibi, bireyin, AİHS’nin bağımsızlık ve  
tarafsızlık şartlarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumda,  
istendiği takdirde, yeniden yargılamanın veya davanın yeniden açılmasının prensip itibariyle  
ihlali telafi etmenin uygun bir yolunu temsil ettiğini değerlendirmektedir (bkz. Öcalan –  
Türkiye [BD], no. 46221/99).  
B. Mahkeme masrafları  
Başvuranlar, yerel mahkemelerdeki avukat ücretlerine karşılık olarak 8.000 Euro talep  
etmişlerdir. AİHM’de yapılan mahkeme masraflarına karşılık 12.000 Euro talep etmişlerdir.  
Bu miktar aşağıda belirtilenlerden oluşmaktadır:  
(a) avukatların birinci başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 4.500 Euro;  
(b) avukatların ikinci başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 1.000 Euro;  
(c) avukatların üçüncü başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 3.500 Euro;  
(d) avukatların dördüncü başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 1.000 Euro ve  
(e) başvuranların avukatlarının, başvuru formunu teslim etmek için AİHM’ye  
ulaşımlarında ve birçok sefer AİHM ile bağlantı kurmakta yaptıkları masraflara  
ilişkin olarak 2.000 Euro.  
Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen miktarların aşırı olduğunu, döküm ve  
gerekçe içermediğini ileri sürmüştür. İddia edilen harcamaları belgeleyecek makbuz veya  
belge sunulmamıştır. Hükümet, AİHM’den, başvuranların taleplerini reddetmesini istemiştir.  
Mevcut bilgilere dayanarak kendi değerlendirmesini yapan ve benzer davalardaki  
tazminat kararlarını göz önünde bulunduran AİHM (bkz., özellikle, Mehdi Zana – Türkiye  
(no. 2), no. 26982/95, 6 Nisan 2004 ve Alınak – Türkiye, no. 34520/97, 4 Mayıs 2006), tüm  
başlıklar altındaki masrafları karşılaması üzerine başvuranlara ortaklaşa 4.000 Euro  
ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uygulağı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun  
olduğuna karar verir.  
BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE  
8
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Başvuranları yargılayan ve mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde  
askeri yargıç bulunması nedeniyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6. maddesi uyarınca olan diğer şikayetleri incelemenin gereksiz olduğuna;  
4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) Sorumlu Devlet’in, aşağıda belirtilen miktarları, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca  
kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme günündeki kur üzerinden Yeni  
Türk Lirası’na dönüştürerek ödemesine:  
(i) tazminat taleplerine ilişkin olarak başvuranların her birine 10.000 Euro (on bin  
Euro);  
(ii) mahkeme masraflarına ilişkin olarak başvuranlara ortaklaşa 4.000 Euro (dört bin  
Euro);  
(iii) yukarıda belirtilen miktarlara tabi olabilecek her türlü vergi;  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Başvuranların adil tazmin talebinin kalanının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi  
uyarınca 3 Mayıs 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
F. TULKENS  
Zabıt Katibi  
Başkan  
9