Hükümet, disiplin cezası ile ilgili olarak polis memurlarının geçici olarak görevden
alındığım belirtmekte fakat bununla ilgili olarak herhangi bir belge sunmamaktadır. Polis
memurlarının geçici olarak görevden alındığı varsayılsa bile, bu kişiler aleyhinde verilen
mahkumiyet kararı özgürlükten yoksun bırakan cezaların yanı sıra disiplin tedbirlerini de
kapsadığı halde hiçbir zaman bir disiplin davası ve/ ya da bir disiplin cezasına konu
edilmemiştir. Başvurana göre, bu polis memurları bir üst görevlere terfi ettirilmiştir, bu
hususa Hükümet’in herhangi bir açıklaması bulunmamaktadır. Bu nedenle AÎHM kesin bir
karar vermek arzusunda olmayıp yalnızca bu hususun altının çizilmesinin gerekli olduğu
kanaatindedir.
Ayrıca esasa bakan hakimler, dava süresince polislerin tutumunun ve “tevilli
ikrarların” cezayı hafifletici sebepler olduğuna kanaat getirmişlerdir. Oysa ki AİHM,
dosyadan hiçbir şekilde polis memurlarının isnat edilen suçlamaları kabul ettiklerinin ortaya
çıkmadığını gözlemlemekledir. Örneğin AİHM, 25 Şubat 1998 tarihinde yazılı savunma veren
İ . D . i s i m l i p o l i s m e m u l u n u n , s ö z k o n u s u s u ç u i ş l e m e d i ğ i n i v e b a ş v u r a n a b a ş k a b i r ş i d d e t
uygulamadığım açıkça beyan ettiğini not etmektedir. Zaten Hükümet, davakonusu kararda
yer alan “tevilli ikrar” kavramının uygulanma esasını açıklayamamıştır. Esasında, bu
uygulama Türk hukukunu bilimsel içtihadının bu kavrama yüklediği tanımlama ile bağdaşıyor
görünmemektedir. Aşikar olan bu eksikliği tespit ettikten sonra AİHM, cezayı hafifletici
sebep tanımlaması üzerinde dah£ fazla durmayacaktır.
Verilen cezaların miktarı ile ilgili olarak,, hakimlerin polisleri azami cezalara mahkum
ederek, Türk hukukunda şözönünde bulundurulması gereken suçun ağırlığı ya da eylemin
özel durumu gibi çeşitli unsurları gözönünde bulundurmadıklarını tespit etmek gerekmektedir.
Sonuç itibariyle AİHM, hakimlerin sözkonusu polis memurlarının pişmanlık
duyduklarının kabul edilmesi yönündeki takdirlerini not etmektedir. Bu unsur mevcut davada
verilen cezaların infazının ertelenmesinin gerekçesini teşkil etmiştir. Oysa ki AÎHM dosyada
hiçbir pişmanlık belirtisine rastlamamıştır.
Yukarıda yer alan bilgiler ışığında AİHM, mevcut davada hakimlerin verdiği kararın,
yasal olmayan eylemlere müsamaha gösterildiği izleniminin önlenmesinden ziyade, ciddiyet
arz eden yasal olmayan bir eylemin etkisini azaltmak amacıyla kullanılan takdir yetkisinin
belirtisi olduğu kanaatindedir.
AİHM, bir devlet memurunun 3. maddeye aykırı muamelede bulunduğu iddia
edildiğinde, davanın ya da mahkumiyet kararının zamanaşımı nedeniyle geçersiz ilan
edilemeyeceğini ve af gibi tedbirlerin uygulanmasına izin verilemeyeceği hususunu tekrar
hatırlatmaktadır (Bkz., muîatis nmtandis, Abdülsamet Yaman-Tiirkiye, no: 32446/96, 2 Kasım
2004, karşılaştırın Laurence Dujardin-Fransa kararı ile, no: 16734, Komisyon’un 2 Eylül
1991 tarihli kararı, Kararlar ve Raporlar).
Mahkumiyet kararının bozulması sonucunu doğurduğundan dolayı ulusal mevzuatın
yukarıda ifade edilen uygulaması da, itiraz götürmez bir şekilde AİHM’nin içtihadı uyarınca
kabuledilemez “tedbirler” kategorisinde yer almaktadır.
AİHM’nin içtihadı uyarınca, bir üst mahkeme ya da yüksek mahkeme bazı durumlarda
AÎHS’nin bir maddesinh^başlangıçtaki ihlalini ortadan kaldırabilir (Bkz. De Cııbber-Belçika,
26 Ekim 1984 tarihli karar, mutatis nmtandis De Haan-Hollanda, 26 Ağustos 1997 tarihli
karar, Derleme).