“ 1. Herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen
suçlamalar konusunda ... yasayla kurulmuş... mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde,...
görülmesini istemek hakkına sahiptir.”
38. AİHM, dava işlemlerinin Madde 6 § l ’de belirtilen “makul süre” şartını karşılayıp
karşılamadığını belirlerken göz önüne alması gereken sürenin, başvuranlar Ankara İdare
Mahkemesi’ne başvurdukları tarih olan 15 Nisan 1992’de başlayıp Danıştay’ın İlk Derece
Mahkemesi’nin kararını onadığı tarih olan 10 Mart 1998’de sona erdiğine dikkat çekmektedir.
Dolayısıyla sözkonusu dava, üç mahkeme huzurunda beş yıl on ay sürmüştür.
39. Hükümet, iç hukuk mahkemelerinin iddiaların doğruluğunu, merhumun mesleği ile
gelirini ve ailesinin başka bir geliri olup olmadığını araştırması gerektiği için davanın karışık
olduğunu savunmuştur. Hükümet, başvuranların iç hukuk hükümleri uyarınca Gaziantep İdare
Mahkemelerine başvurmaları gerekirken Ankara İdare Mahkemesine başvurarak işlemlerin
uzamasına neden olduğunu iddia etmiştir. Başvuranların en az iki kere mahkeme masraflarını
tam olarak ödemeyerek işlemleri daha da uzattığına dikkat çekmiştir. Üstelik idare
mahkemeleri önündeki işlemler genelde yazılı olmaktadır ve ilgili mercilerin gerekli
belgelerin temini zaman almaktadır. Hükümet, idari makamlardan ya da yargı makamlarından
kaynaklanan aşırı bir gecikme olmadığını öne sürmektedir.
40. AİHM, dava işlemlerinin süresinin makul olup olmadığını değerlendirirken, dava
şartlarının yanı sıra içtihatlar tarafından belirlenen, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın
ve ilgili mercilerin tutumu ve başvuranın neleri yitirebileceği gibi kriterlerin de dikkate
alınması gerektiğini yinelemektedir (diğerlerinin yanı sıra bkz. Sekin ve Diğerleri/Türkiye,
no. 26518/95, § 35, 22 Ocak 2004, ve Kranz/Polonya, no. 6214/02, § 33, 17 Şubat 2004).
41. Davanın karmaşıklığına ilişkin olarak AİHM, sözkonusu dava işlemlerinin başvuranların
A. O.’nun ölümü nedeniyle uğradığı kaybın tazminine ilişkin olması nedeniyle davanın
istisnai bir yasal veya olgusal zorluk teşkil etmediğini düşünmektedir. İç hukuk
mahkemelerinin başvuranların iddialarının gerçekliğini araştırmaya gerek duyması, davanın
karmaşık olduğu sonucuna varmak için tek başına yeterli değildir.
42. Başvuranların tutumuna ilişkin olarak AİHM, iç hukuk hükümlerinin aksine yanlış
mahkemede tazminat davası açmak suretiyle, başvuranların da işlemlerin uzamasına katkıda
bulunduğu görüşündedir. Ancak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca
dilekçenin verildiği mahkemenin yetkili olup olmadığına dair ön inceleme yerel idari
mahkeme tarafından dilekçenin o mahkemenin ilgili dairesine iletilmesini izleyen on beş gün
içerisinde ex offıcio olarak yapılmalıdır. AİHM, sözkonusu davada Ankara İdare
Mahkemesi’nin dilekçenin sunulmasından ancak bir yıl on ay sonra ratione loci yetkisizlik
kararı verdiğine dikkat çekmektedir.
43. Mahkemenin ratione loci yetkisizlik kararı verebilmesinin ancak tarafların görüşlerini
iletmelerinden sonra mümkün olduğu kabul edilse bile, AİHM, davanın Ankara İdare
Mahkemesi önünde bir yıl, dört ay ve yirmi dört gün boyunca kaldığına dikkat çekmektedir.
Bu şartlar altında başvuranların bu gecikmenin tamamından sorumlu olduğu sonucuna
varılamaz. Mahkeme masraflarına ilişkin peşin ödemeler hususunda ise AİHM, başvuranların
21 Şubat ile 10 Ağustos 1994 arasında yaklaşık beş aylık 30 Temmuz ile 27 Eylül 1996
arasında yaklaşık bir aylık gecikmeden sorumlu oldukları görüşündedir.
44. İç hukuk mercilerinin tutumuna ilişkin olarak, AİHM Gaziantep İdare Mahkemesinin
tutumunun kusursuz olmadığını düşünse de, bu mahkeme önündeki işlemlerin davada makul