CONSEIL DE  
L'EUROPE  
ଘG Q GG  
h
AVRUPA  
KONSEYĐ  
ଘG  
C O N S E IL  
D E L ’E U R O PE  
^l.  
£
AVRUPA  
KONSEYİ  
jl  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
CANAN-TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:39436/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
2 6 H a z i r a n 2 0 0 7  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
İşbu karar Sözleşme nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (39436/98) başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı Vehap Canan’ın (başvuran) 1 Aralık 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
Komisyonuna Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinİn (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde  
Diyarbakır Barosu avukatlarından T. Elçi tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1. DAVA KOŞULLARI  
Başvuran, 1975 doğumlu olup Hakkari’de ikamet etmektedir. Başvuran, olayların  
meydana geldiği sırada Hakkari-Yüksekova yöresinde kırk üç yaşında, bilinen bir iş adamı  
olan Abdullah Canannın oğludur.  
27 Ekim ve 23 Kasım 1995 tarihlerinde Dağ Komando Tabur Komutanlığı  
birliklerince Yüksekova yöresine bağlı Ağaçlı ve Karlı köylerinde sırasıyla askeri operasyon  
düzenlenmiştir. İlk operasyonun1ardından, üç kişi ortadan kaldırılmıştır.  
7. Canan ailesinin şikayeti ile ilgili olarak  
Dağ Komando Tabur Komutanlığı, 23 Kasım 1995 tarihinde Karlı köyünde ikinci  
operasyonlarını düzenlemişlerdir. Abdullah Canan ile yedi akrabası Yüksekova Savcılığına,  
bu operasyona ilişkin olarak suç duyurusunda bulunmuş ve operasyon sırasında evlerinin ve  
eşyalarının kasıtlı olarak tahrip edildiğini iddia etmişlerdir. Bu eylemin sorumlusu olarak da  
Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u göstermişlerdir.  
Başvurana göre, birkaç gün sonra babası, Yüksekova Savcısı M.T. tarafından  
çağrılmıştır. Yüksekova Savcısı, başvuranın babasına şunları söylemiştir:  
“Binbaşı Yurdakul terfi beklemektedir, şikayetinizi geri çekerseniz iyi yaparsınız.” Savcı ardından  
Mehmet Emin Yurdakula telefon etmiş ve Yurdakulun şikayetçilere zarar vermeyeceğinden emin olduktan  
sonra Dağ Komando Tabur Komutanlığında iki taraf arasında bir görüşme ayarlamıştır. Abdullah Cananııın da  
aralarında bulunduğu Canan ailesinin üç ferdi Komutanlığa gitmişlerdir. Abdullah Canan, Binbaşı Yurdakula  
şunları söylemiştir: “Yeriniz iyi sıcak, Devlet herkese bu kadar rahat ortam sağlasa ve hepimiz barış içinde  
yaşasak ne kadar iyi olurdu.” Buna karşılık Binbaşı Abdullah Canana şu cevabı vermiştir. “Bugüne kadar sizin  
yerinizde sıcaktı fakat davanızdan vazgeçmezseniz, yatağınız soğuk olacaktır.” Abdullah C anan’nm bunun bir  
tehdit olup olmadığını sorması üzerine ise Binbaşı “sizin yorumunuza göre” cevabını vermiştir. Binbaşı, daha  
sonra odasına giren askerlere Abdullah Canan’ı şu sözlerle tanıtmıştır. “Beyler, bakın işte Abdullah Canan,  
sizden şikayetçi olanların başı”.  
27  
Aralık 1995 tarihli karar ile Yüksekova Savcılığı, ratione materiae - (kon  
bakımından) yetkisi olmadığını bildirmiş ve soruşturma dosyasını Van Jandarma Komutanlığı  
Askeri Savcılığına göndermiştir.  
2. Abdullah Canan ın kaybolması ile ilgili olarak  
Başvurana göre, 17 Ocak 1996 tarihinde, Yüksekova - Van karayolu üzerinde yapılan  
kontrol sırasında, Mehmet Emin Yurdakul yönetimindeki araç, Dağ Komando Tabur  
Komutanlığı’na bağlı askeri birlikler tarafından gözaltına alınmıştır.  
1Bu olaylar, Yurtseven ve Diğerleri -Türkiye davasında karar konusunu oluşturmuştur ( dostane çözüm),  
başvuru no: 31730/96, 18 Aralık 2003  
2
34 SDJ 48 plaka sayılı beyaz renkli Toyota marka arabanın Abdullah Canan’a ait  
olduğu dile getirilmiştir.  
Askeri bir araçla götürülen başvuranın babası, Komutanlıkta gözaltında tutulmuştur.  
Abdullah Canan’m oıtadan kaybolmasının ardından, başvuran ve yakınları Savcılık,  
Emniyet Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı gibi birçok merciye* Abdullah  
Canan’m Binbaşı Yurdakul tarafından alındığını bildiren ve akıbetinin araştırılmasını içeren  
dilekçeler sunmuşlardır. Kopyalan dosyada bulunmayan bu dilekçelere hiçbir merciden yanıt  
gelmemiştir.  
Cumhuriyet Savcısınm ve bilirkişi sıfatıyla bir polisin imzasının bulunduğu 24 Ocak  
1996 tarihli tutanağa göre, bir ana yolun aşağısında 20-25 metre bir uçurumda beyaz renkli  
Toyota marka plakasız bir araç bulunmuştur. Kapıları anahtarla kilitlenmiş araçta hiçbir kaza  
izine rastlanılmamıştır. Bu durumda aracın oraya vinç ile indirilmiş olabileceği  
düşünülmektedir.  
Aynı gün hazırlanan bir başka tutanağa göre, on dört yaşındaki İ.B. Savcıya şunları  
ifade etmiştir:  
“ 17 Ocak Çarşamba günü, Hakkari istikametine doğru giden bir minibüsteydim. Saat ona doğru,  
Keremağa köprüsü yakınlarında askerler kontrol yapm aktaydılar. Minibüsten indik. Minibüsümüzün arkasında  
Abdullah Canan’ın arabası bulunmaktaydı. Arabanın içinde kimse yoktu. Arabası 34 SDC 48 plakalı beyaz bir  
Toyotadır. Abdullah Canan’ı iyi tanırım, zira kendisi babamın hem arkadaşı hem de m üşterisiydi...”  
Kendisinden hiçbir haber alınamayan Abdullah Canan’m eşi ve oğlu, 12 Şubat 1996  
tarihinde, Yüksekova Savcılığına, Abdullah Canan’m ortadan kaybolmasından sorumlu  
tuttukları Mehmet Emin Yurdakul hakkında şikayette bulunmuşlar ve 1995 yılında Kasım  
ayında köylerinde gerçekleşen askeri operasyonu gerekçe göstermişlerdir. 1996 yılının Ocak  
ayının başında Binbaşı Yurdakul, hakkındaki şikayetin geri çekilmesini istemiş ve tehditte  
bulunmuştur.  
Şikayetini geri almayan Abdullah Canan, 17 Ocak 1996 tarihinde, karayolu üzerinde  
yapılan askeri kontrol sırasında Mehmet Emin Yurdakul tarafından gözaltına alınıp  
tutuklanmıştır. Başvuran, Binbaşı Yurdakul ile Abdullah Canan’ı tehdit ettiği ve gözaltına  
aldığı sırada yanında bulunan görgü tanıklarının da dinlenmesini istemiştir. Başvuran,  
babasının başma gelen olaylardan Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u sorumlu tutmuştur.  
Şikayetleri “daha önceki şikayetlerimizde belirttiğimiz gibi” ibaresini taşımaktadır.  
.
3.Abdullah Canan 'ın cesedinin bulunması ile ilgili olarak  
21 Şubat 1996 tarihinde, Abdullah Canan’m cesedi ağzı kapatılmış ve elleri bağlı  
olarak Esendere yolu üzerinde bulunmuştur.  
Aynı gün yapılan otopsi tutanağına göre, alnında, başında, sağ kürek kemiğinde,  
çenesinde, boğazında ve göğüslerinde olmak üzere yedi adet kurşun deliği tespit edilmiştir.  
Yapılan otopsi sonucunda, atışların çok yakın atış özelliği gösterdiği tespit edilmiştir.  
Parmaklarındaki ve bileklerindeki izler maktulün belli bir süre boyunca bileklerinden bağlı  
kaldığım göstermektedir. Ceset, Abdullah Canan’m kardeşi tarafından teşhis edilmiştir. Ölüm  
anı tam olarak belirlenememiş fakat cesedin bulunduğu andan itibaren en az on gün önce  
3
ölmüş olabileceği düşünülmüştür. Ölüm sebebinin, ateşli silah yaralanmasma bağlı beyin  
dokusu harabiyeti ve dolaşım yetmezliği olduğu belirlenmiştir.  
Yine 21 Şubat 1996 tarihinde düzenlenen yer tespit tutanağına göre, ‘Colf marka  
tabancadan çıkan ‘11.43’lük iki boş mermi kovanı cesedin yakınında bulunmuştur. Tabur  
Komutanlığına ait bu marka tüm silahlar, Bölge Kriminal Laboratuarında incelenmiştir.  
Laboratuarın hazırladığı rapora göre incelenen silahlar, daha önce hiçbir eylemde  
kullanılmamıştır.  
26  
Şubat 1996 tarihinde, maktulün oğlu olan başvuran ve başvuranın annes  
Yüksekova Savcılığına başvurarak Mehmet Emin Yurdakul hakkında cinayete azmettirdiği  
gerekçesiyle şikayette bulunmuşlardır.  
Başvurana göre, babası Abdullah Canan gözaltına alındıktan sonra, Dağ Komando  
Tabur Komutanlığında günlerce sorgulanmış ve işkence uygulamalarına manız kalmıştır.  
Başvurana göre bu eylem, kamuoyunda “Yüksekova Çetesi”2 olarak bilinen yasadışı bir  
örgütün eylemidir. Maktule işkence uygulayanlar özellikle de Kahraman Bilgiç3, Abdullah  
Canan’ın serbest bırakılması için ailesiyle görüşmeler gerçekleştirmiş ve 50.000 Alman Markı  
tutarında fidye istemişlerdir.  
4. Cezai yargılama sürecinin başlaması ile ilgili olarak  
Günü belirtilmeyen bir tarihte, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde  
Kahraman Bilgiç, Mehmet Emin Yurdakul ve Yüzbaşı Nihat Yiğiter hakkında dava açılmıştır.  
Adı geçen bu kişiler, 27 Ekim 1995 tarihinde, gerçekleşen bir askeri operasyonun ardından  
gözaltına alınan akabinde ortadan kaybolan Abdullah Canan ve diğer üç kişiyi taammüden  
öldürme suçundan dolayı suçlanmıştır.  
Bu üç sanık hakkında Diyarbakır ve Van Mahkemeleri önünde, adam kaçırma, fidye  
alma, zorla mala el koyma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi suçlardan dolayı açılan  
davalar henüz sonuçlanmamıştır.  
-
Kahraman Bilgiçlin soruşturma esnasında verdiği 25 Şubat 1997 tarihli beyanı  
davamn açılmasına esas oluşturmuştur. Bilgiç, beyanında, Abdullah Canan’ın gözaltına  
alındığını kendisinden yardım talebinde bulunan maktulun kardeşi M.C. ve Y.E. tarafından  
Öğrendiğini ifade etmiştir. Bilgiç, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’dan Abdullah Canan’ın  
2 “Yüksekova Çetesi” olarak tanınan grup: Bulundukları bölgenin adını alan, bağlı oldukları askerî güçten  
bağımsız hareket eden ve bu askeri gücün amaçlarına aykırı amaçlar güden silahlı çete  
3 Kahraman Bilgiç, terör Örgütü PK K ’mn eski üyesi itirafçı sanık olarak bilinmektedir. PKK ’ya karşı düzenlenen  
operasyonlarda güvenlik güçlerine yer gösterici rehber olarak hizmet etmekteydi öte yandan Bilgiç uyuşturucu  
kaçakçılığı gibi diğer suçlardan dolayı da suçlanmıştır.  
4
Dağ Komando Tabur Komutanlığı nizamiyesinde bulunduğunu Öğrendi. Ardından Bilgiç,  
Abdullah Canan’m yanma gitmiş ve yüzünün şiş olduğunu görmüştür. Mehmet Emin  
Yurdakul’un talimatıyla, Yurdakul’un kendisi, Yüzbaşı Yiğiter ve bir manga asker maktulü  
Esendere yolu üzerine götürmüşlerdir. Yüzbaşı Nihat Yiğiter, iki veya üç el ateş ederek A.  
Canan’ı öldürmüştür.  
Mehmet Emin Yurdakul, istinabe yoluyla Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde verdiği  
25 Mart 1997 tarihli beyanında hakkındaki tüm suçlamaları reddetmiştir. Yurdakul, itirafçı  
Bilgiç ile terör karşıtı operasyonlarda birkaç kez birlikte çalıştıklarını ve aralarında meydana  
gelen bir anlaşmazlık sonucu Bilgiç’in yalan beyanlarda bulunduğunu ifade etmiştir.  
Yurdakul’un, 1995 yılında gerçekleştirilen bir askeri operasyonun ardından uğradıkları zarar  
nedeniyle bulundukları şikayete ilişkin Abdullah Canan ve diğer beş köylüyle yapılan  
görüşmeye gelince, Yurdakul şunları iddia etmiştir “Altı adam nizamiyeye benimle görüşmeye  
geldi. Olaylardan sonra birinin adının Abdullah Canan olduğunu öğrendim. Bana şikayetlerini çekmek  
istediklerini söylediler. Askerlerle aralarının iyi olmasını temenni ettiklerini ifade etmişlerdir (...) Ben  
de sözü edilen operasyona katılan askerleri çağırarak onları Abdullah Canan ve yanındakilerle  
tanıştırdım. Öte yandan kendilerine, eğer işlenmiş bir suç varsa şikayette bulunmalarının yasal hakları  
olduğunu ve soruşturmanın başlatılabileceğini hatırlattım. Zaten  
o
sırada soruşturma  
sürmekteydi.(...)” Yurdakul, ayrıca iddia edilen gözaltı olayının gerçekleştiği saat olarak Savcılık  
tarafından belirtilen saatte birliklerinin taburda bulunduğunu dile getirmiştir. Abdullah Canan’ııı  
tutuklanması iddiasına ilişkin olarak, Yurdakul şunları söylemiştir. “Tugaydan bazı kişilerden,  
Kahraman Bilgiç’in, gözaltında bulunduğu düşünülen Abdullah Canan’m serbest bırakılmasını  
sağlayacağını söyleyerek para aldığını duydum. Ben bunu duyduğumda, sanırım Abdullah Canan’m  
cesedi henüz bulunmamıştı.(...) Olay yerinde bulunan iki boş mermi kovanın balistik incelemesinin  
yapıldığını, silah ve mermilerin güvenlik güçlerine ait olmadığının tespit edildiğini de duydum. Bana  
aktarılan bu bilgiden daha fazla başka bir şey bilmiyorum”  
Söz konusu davadaki olaylardan önce, başka olaylarla ilgili olarak sanık hakkında  
soruşturma yürütülmekteydi.  
Yüzbaşı Yiğiter ise, davanın her aşamasında kendisine yöneltilen suçlamaları  
reddetmiş, kendisinin 31 Aralık 1995 tarihi ile 27 Ocak 1996 tarihi arasında, yani olayların  
meydana geldiği dönemde (yol kontrolü) izinli olduğunu ve taburda gözaltında olan Abdullah  
Canan’ı görmediğini ifade etmiştir. Kendisinin hiçbir zaman ‘Colt’ marka tabanca  
kullanmadığının da altını çizmiştir.  
14  
Nisan 1997 tarihli bir karar ile Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), ration  
materiae (konu bakımından) yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava dosyasını Hakkari Ağır  
Ceza Mahkemesine göndermiştir.  
Maktulün erkek kardeşi, 12 Mayıs 1997 tarihli beyanında şunları dile getirmiştir:  
“ 17 Ocak 1996 tarihinde, kardeşim sabah sekiz sıralarında Hakkariye gitmek üzere evden çıkmıştır  
(...); saat dokuz buçuğa doğru, arabası Kerenıağa köprüsü yakınlarında yapılan kontrol sırasında durduruluyor;  
askeri bir jipe bindirilerek üç kişi tarafından götürülüyor. M.Ö. gibi görgü tanıkları var fakat tanıklar  
konuşmaktan korkmaktadırlar (...) Sonra bu konuda bana yardımcı olabilecek insanlardan bilgi edindim. İki gün  
som a Hakkaride Y.E. ile buluştum. Y.E., bana yardım edebilecek bir asker tanıdığını söyledi. Ertesi gün,  
Kahraman Bilgiç ile Y .E.nin evinde görüştük. (...) Bilgiç bana kardeşimin ellerinde olduğunu söyledi. Binbaşı  
Yurdakulun kardeşimi gözaltına aldığını ve kardeşimin bize geri verileceğini söyledi. Bu işin 50.000 DM ile  
karşılığında çözümlenebileceğini de sözlerine ekledi. Bilgiç’le pazarlık ettik ve 20.000 Alman Markı olarak  
anlaştık. (...) Ertesi gün istenen paranın 12.000 Alman Markı tutarındaki kısmını önceden Komutanlığın  
girişinde Kahraman B ilgiçe verilmek üzere Y .E.’ye verdim. Arabanın içinde bekledim. Beş dakika sonra Y.E.  
geldi ve bana Bilgiç’in kardeşimin bir hafta sonra serbest kalacağını söyledi.”  
12 Mayıs 1997 tarihinde, tanık Y.E., Savcıya verdiği beyanda maktulün erkek kardeşi  
ve sanık Kahraman Bilgiç arasında paranın 12.000 Alman Markı tutarındaki kısmının Bilgiç’e  
verilmesinde aracı olduğunu ifade etmiştir. Savcının, Y.E.’nin dile getirdiği .31 Mart tarihli  
beyan ile bu beyanı arasındaki çelişkiyi sorması üzerine de Y.E. ilk ifadesini verdiği sırada  
amcasının güvenlik güçlerinin elinde bulunduğunu bu nedenle de konuşmaktan çekindiğini  
ifade etmiştir.  
21 Mayıs 1997 tarihinde dinlenen görgü tanığı minibüs şoförü şunları dile getirmiştir:  
“ 17 Ocak 1996, tarihinde Yeniköprü yakınlarında seyir halindeyken askerler, içinde yolcuların  
bulunduğu minibüsümü durdurup arama yapmaya başladılar. Benden arka bagajı açmamı istediler. Arka bagajı  
açarken arkamda Abdullah Canan’m Toyota marka beyaz aracını gördüm. M inibüsümün aranması bitince  
hareket ettim, (...) Abdullah Canan bu bölgede çok tanınır. Beyaz bir Toyotasınm olduğunu biliyorum fakat  
kendisiyle dostane ilişkimiz olmamıştır. (...) Kendisinin gözaltına alınıp alınmadığını bilmiyorum.”  
17  
Ocak 1996 tarihindeki yol kontrolü sırasında üst aramaları yapılan  
tanıkları ise Abdullah Canan’ın gözaltına alındığından haberdar olmadıklarını dile getirdiler.  
13 Haziran 1997 tarihli bir iddianame ile aralarında Abdullah Canan’ın da bulunduğu  
dört kişiyi işkence uygulayarak kasten adam öldürme ve bir suçun delillerini yok etmek  
gayesiyle adam öldürme suçlarından dolayı sanıklar hakkında Hakkari Ağır Mahkemesi  
önünde dava açılmıştır, İddianamenin “ suçun işlendiği tarih” başlığı altında “ 17 Ocak 1996  
ve 21 Şubat 1996 tarihleri arası; 27 Ekim 1995 ve sonrası” tarihleri kaydedilmiştir. Sanıkların  
tutuklu yargılandıkları tarihler ise, “ Nihat Yiğiter için 4 Mart 1997, Mehmet Emin Yurdakul  
için 13 Mart 1997 ve Kahraman Bilgiç için 10 Nisan 1997” olarak belirtilmiştir. Ayrıca, 7  
Mayıs 1997, sanık Yiğiter‘in tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı tarih olarak  
belirtilmiştir.  
1997/121 no’lu dava dosyasında, başvuran Ağır Ceza Mahkemesi önünde müdahil  
tarafı oluşturmuştur.  
31 Ekim 1997 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamayı durdurmayı ve  
dosyanın bir karar verilmek üzere İl İdare Kuruluna gönderilmesini kararlaştırmıştır. Ayrıca  
Ağır Ceza Mahkemesi, üçüncü sanık Kahraman Bilgiç dosyasının ayrı karara bağlanmasına,  
Bilgiçin tutululuk halinin devamına, “delilerin durumunu” göz önüne alarak sanık Mehmet  
Emin Yurdakul’un tahliye edilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu noktada  
Yurdakulun kesin olarak belirtilmemiş bir tarihte başka bir suçtan tutuklu bulunduğu sırada  
mahkemece verilen bir tahliye kaıarı olmadığı halde tahliye edildiğini tespit etmiştir.  
Mahkeme, yasalara aykırı bir biçimde tahliyenin gerçekleştirilmesinden sorumlu Diyarbakır  
Askeri Ceza Evi yetkilileri hakkında adli kovuşturma kararı vermiştir. Sanık Nihat Yiğiter  
hakkındaki tutuklama istemini Mahkeme reddetmiştir.  
Aynı duruşmada, AÎHM’nin Devlet Memurları hakkında soruşturma yapılmasına  
ilişkin yasa hükmüne uygunluğunu birçok kez belirtmesine rağmen, iki asker hakkındaki  
yargılamanın durdurulmasına, başvuranın avukatı tarafından AİHS’nin 6. maddesini ihlal  
ettiği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Avukat ayrıca, aynı suça ortaklık ettiği gerekçesiyle  
suçlanan itirafçı sanık Kahraman Bilgiç’in dosyasının diğer iki dosyadan ayrı tutulmasını da  
eleştirmiştir.  
6
Bu dosyanın diğer dosyalardan ayrılmasına müteakip, tek suçlu olarak Kahraman  
Bilgiç hakkında, (1997/ 191) no’lu yeni bir dosya ile soruşturma devam etmiştir.  
17  
Kasım 1997 tarihli duruşmada Kahraman Bilgiç beyanlarım Ağır Ceza Mahkeme  
önünde yinelemiştir.  
28 Nisan 1998 tarihinde, Abdullah Canan’m cesedi, “ölüm nedenini kesin olarak  
belirlemek” için mezarından çıkarılmış ve cesede klasik otopsi yapılmıştır. 28 Ekim 1998  
tarihli rapora göre, Adli Tıp Kurumu bilirkişi heyeti, cesedin üzerindeki yaraların her birinin  
ölümcül nitelikte okluğunu tespit etmişler ve maktulün ölüm sebebini kurşun yaralanmasma  
bağlı kafatası kırığına, omuriliğindeki kırıklara ve organların harabiyetine bağlamıştır.  
4 Haziran 1998 tarihli karar ile Kaymakam A.T başkanlığındaki İlçe İdare Kumlu,  
asker olan Mehmet Emin Yurdakul ve Nihat Yiğiter hakkında men5i muhakemelerine karar  
vermiştir. Devlet memurları hakkında soruşturma yapılmasa ilişkin yasa hükmüne tabi  
olmamasına ve başka bir suçtan dolayı tutuklu bulunmasına rağmen yeterli delil bulunmadığı  
gerekçesiyle Kahraman Bilgiç de men’i muhakeme kararından yararlananlar arasındaydı.  
Bu karara karşı, bir üst mahkeme olan Van Bölge İdare Mahkemesi’nde resen bir  
başvuru yapılmıştır.  
Kesin olarak belli olmayan bir tarihte, Albay K.O. Yüksekova Kaymakamlığına bir  
ihbar mektubu ulaştırmıştır. Mektupta Albay K.O, Ağustos 1998 tarihinde Mersin’de T.B.nin  
evinde geçen bir tartışma sırasında, olayların yaşandığı dönemde Yüksekova Kaymakamlığı  
yapan A.T.nin, kendisine maktul Abdullah Canan ve diğer üç kişinin Alyuva mezrasında  
(Ağaçlı, Ekim 1995 tarihindeki operasyon) gözaltına alınmasına ilişkin dosyanın İlçe İdare  
Kurulu önünde kapatıldığını söylediğini anlatmaktadır. Albay K.O., Bilgiç’in beyanlarının  
Albay E.A. ve Albay H.Ç. tarafından saklandığını ve Yüksekova Çetesi’nin, Yüksekova  
Savcılığı Önüne boş bir dosya ile sevk edildiğini belirtmiştir. Albay K.O.’ya göre, Kahraman  
Bilgiç’in beyanlarının asılları mülkiye' müfettişine verilmiştir. K.O., Abdullah Canan’ı Tabur  
revirinde gördüğünü ve bu konuyla İlgi ifade vermeye hazır olduğunu belirtmiştir.  
Kaymakam A.T. ile Albay K.O. arasında yaşanan Yüksekovalı T.B.’nin, Mersin’deki  
yazlık evinde yaşanan tartışmanın içeriği hakkında 30 Eylül 1998 tarihinde Savcı tarafından  
dinlenmiştir. K.O., A.T.’ye şunları söylemiştir:  
(davaya sebep olan koşullara istinaden) Olayların yaşandığı tarihte sen Kaymakam ben de  
Binbaşıydım, Sen de benim kadar Abdullah Canan1m kim tarafından ve nasıl öldürüldüğünü biliyorsun.” Bunun  
üzerine A.T şu cevabı vermiştir. “Beni ilgilendirmiyor. Toplanması gereken deliler var.” K.O. bu konudaki  
rahatsızlığını dile getirmiş ve tüm gerçeği anlatmak için soruşturmayı beklediğini ifade  
etmiştir.  
29 Eylül 1998 tarihinde istinabe yoluyla, Albay K.O. Yüksekova Savcılığına ifadesini  
sunmuştur.  
K.O.’nun bu beyanı 1 Aralık 1998 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi Savcısına  
ulaşmış, ardından işbu beyan, 27 Nisan 1999 tarihinde ise istinabe yoluyla alınan K.O.’nun  
istiması Amasya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıştır.  
10 Kasım 1998 tarihinde, Van İdare Mahkemesi, Yüksekova İl İdare Kurulu’nun  
kararım bozmuştur ve Hakkari Ağır Ceza Mahkemesine kovuşturmanın devamı için yetki  
vermiştir. Böylece, 22 Aralık 1998 tarihli duruşmada, suça adı karışan iki asker yeniden dava  
kapsamına alınmıştır(1997/191 no’lu dava).  
Bu arada, başvuran ve ailesi tarafından Kaymakam A.T. ve Yüksekova İlçe İdare  
Kuruhınun diğer üyeleri hakkında sahte evrak tanziminden dolayı açtıkları dava delil  
yetersizliğinden dolayı düşmüştür.  
Dava boyunca, sanıkların ve görgü tanıklarının büyük bir bölümünün istinabe yoluyla  
dinlenmesinden dolayı başvuranın bu kişileri sorgulama olanağı olmamıştır.  
12 Kasım 1999 tarihinde, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermiştir.  
Karar aşamasına gelme sürecinde, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, üç kişinin ortadan  
kaybolması ve Abdullah Canan’m öldürülmesine ilişkin çok sayıda tanığın ifadesine  
başvurmuştur. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, Abdullah Canan’m ölümüne ilişkin 1 Kasım  
1998 tarihinde, Savcı tarafından alman ve olayın içeriğinin anlatılmadığı, duyuma dayalı  
bilgiler üzerine kurulu olan Albay K.O.nun da beyanlarına başvurmuştur.  
K.O.nun ifadelerine ilişkin olarak Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, olayların geçtiği  
sırada Kaymakam olan A.T.nin ve Albay H.Ç.nin de tanık olarak ifadelerini almıştır.  
Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca İ.B. ve Y.E.nin de tanıklıklarına başvurmuş,  
fakat olayla ilgili yorumda bulunmamıştır.  
Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Ocak 1999 tarihinde yol araması sırasında yapılan  
kontrolü yöneten asker B.Y.’nin de tanıklığına başvurmuştur.  
Çoğunluğu asker olan yaklaşık kırk kişi, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’ne vermiş  
oldukları beyanlarında olaylarla ilgili bilgilerinin olmadığını dile getirmişlerdir.  
Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, mevcut yargılamadaki karar nihai halini aldığında,  
diğer iki sanık hakkında yaptığı ihbarlar gerekçesiyle, hakaret ve iftira suçundan mahkeme  
önüne çıkarılacağını belirtmiştir.  
Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Emin Yurdakul hakkında, 27 Ekim 1995 ve  
hemen sonrasında görevi kötüye kullanmak ve başkasının özgürlüğünü kısıtlamak suçlarından  
dolayı ayrı bir soruşturma yürütülmesine de karar vermiştir.  
Başvuran, özellikle dosyanın incelenmesindeki eksikliklere atıfta bulunarak, 12 Kasım  
1999 tarihli Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin kararını temyiz etmiştir.  
2 Nisan 2001 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin verdiği karan onamıştır.  
23 Mayıs 2001 tarihinde ise Yüksekova Savcılığı, Mehmet Emin Yurdakul hakkında  
görevi kötüye kullanmak ve başkasının hürriyetini tahdit suçuna ilişkin hazırlık evrakı ile  
ilgili olarak, suç tarihinden bugüne kadar 5 yıldan daha fazla bir süre geçmiş olduğundan  
zaman aşımı sebebi ile takipsizlik kararı vermiştir. Kararda suç tarihi, 21 Ekim 1995 - 21  
Şubat 1996 tarihleri olarak belirtilmiştir. Diğer dört maktul arasından Abdullah Canan’m adı  
yer almıştır. 24 Şubat 2005 tarihinde başvuranın ailesinin yapmış olduğu başvuruya müteakip,  
Yüksekova Savcılığı verdiği kararı, bu karar hakkında bilgilendirilen başvurana tebliğ  
etmemiştir.  
8 Mayıs 2005 tarihinde, başvuranın kardeşi T.C., söz konusu karara şu nedenlerden  
dolayı itiraz etmiştir: Ulusal Mahkemelerin, hürriyeti tahdit suçunu soruşturmak için gerekli  
özeni göstermediği, bu konuya ilişkin ayrı bir soruşturma yürütülmesi için adam öldürmeyle  
ilgili davanın kesinleşmesini beklediğini, başvuran taraf davaya müdahil olmasına rağmen  
kendilerine davada yer verilmediği gerekçesiyle soruşturmanın eksik yapıldığını gerekçe  
göstermiştir. Son olarak T.C. davaya neden olan olaylar üzerinde etkili bir soruşturma  
yürütmeksizin, bilerek davanın zaman aşımına uğramasına müsaade edildiğini iddia etmiştir.  
21  
Mâit 2005 tarihli nihai karar ile Van Ağır Ceza Mahkemesi İkinci Dairesi 23 May  
2001 tarihli ihtilaflı karan onamıştır.  
HUKUIC AÇISINDAN  
I.  
AİHS’NİN 2. VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
A.İhtilaf Konusu  
Başvuran, babasına güvenlik güçleri tarafından öldürülmeden önce işkence  
uygulandığını ve yargılama usullerine aykırı bir biçimde babasının öldürüldüğünü iddia  
etmektedir. İkinci olarak ise, mevcut davadaki ceza siteminin uygulanmasındaki boşluklardan,  
özellikle de babasının ortadan kaybolduğu andan itibaren etkili bir soruşturma  
yürtitülmemesinden dolayı şikayetçi olmaktadır.  
AÎHM, başvuran tarafından ileri sürülen şikayetlerin, hiç kimsenin kasti olarak  
öldürülmemesi ve işkenceye maruz bırakılmaması gibi negatif yükümlükler ve etkili bir  
soruşturmayı içeren AİHS’nin 2. ve 3, maddelerinin güvencesi altında bulunan ceza  
sisteminin etkili olarak uygulanmasının bulunduğu pozitif yükümlülükleri kapsadığına kanaat  
getirmektedir. AİHM, mevcut davadaki özel koşulları göz önüne alarak, başvuranın  
şikayetlerinin esas ve usul bakımından incelenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.  
B.Kabuledüebilirlik hakkında  
Hükümet, etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olamadığını ileri süren başvuranın,  
babasının öldürüldüğü tarih olan 21 Şubat 1996 tarihinden altı ay sonra başvuruda  
bulunduğunu savunmaktadır. Hükümet, AÎHS’nin 35§1 maddesi uyarınca başvuranın bu  
başlık altındaki şikayetlerinin altı ay kuralına riayet etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet  
(73065/01) başvuru noTu Bulut ve Yavuz-Tiirkiye davasındaki kabuledilmezlik kararına atıfla  
bulunmaktadır.  
AÎHM, iç hukuk yolunun bulunmadığı durumlarda, altı ay süresinin başvuruda dava  
konusu olayın meydana geldiği tarihten itibaren başladığım tekrarlamaktadır. Bununla  
birlikte, başvuran bir başvuru yaptığında ve bu başvuruyu etkisiz kılan nedenlerden sonradan  
haberdar olduğunda, altı ay süresi, haberdar olduğu ya da olması gerektiği andan itibaren  
işlemeye başlar. (Bkz; mutatis mutandis Mahsun Tekin —Türkiye, 52899/99)  
9
Bu durumda, başvuran iç hukukta mevcut olan başvuru yollarını tüketmiştir: başvuran  
babasının ölümünden sorumlu olduğunu iddia ettiği kişiler hakkında şikayette bulunmuştur.  
Savcılık tarafından, maktulun otopsisini, olay yerleri tespitini ve tanıkların dinlenmesini  
içeren bir soruşturma yürütülmüş, ardından Ağır Ceza Mahkemesi önünde yargılamaya  
başlanmıştır, İddia edilen sorumluların yargılanmaları, bu kişilerin beraat etmeleriyle sona  
ermiştir. Başvuranın iddiasına göre, başvuru yollan etkisiz kalmıştır. Başvuranın bu iddiası,  
öncelikle başvuranın soruşturma esnasında tespit ettiği eksikliklere sonra beraat ve  
zamanaşımı kararlarına, böylece cinayetin sorumlularının kimliklerinin tespit edilmemesi ve  
bu kişilerin cezalandırılmamasına dayanmaktadır. Bu bağlamda, başvuranın şikayetlerini dile  
getirmek üzere başvurduğu başvuru yollarının etkisiz olduğunu davanın gelişimi ile birlikte  
fark ettiği ve başvurusunu AİHS’nin 35§1 maddesinde belirtilen süre içerisinde yaptığını  
kabul etmek gerekmektedir.  
Bu gerekçelere istinaden, AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmekte ve başvurunun  
kabulledilebilirliğini bildirmektedir,  
C. Esas Hakkında  
a.esas bakım ından  
UTarafların Argümanları  
Başvuran, 1995 yılında yaşanan olaylardan itibaren Binbaşı Yurdakul tarafından tehdit  
edilen babasının, 17 Ocak 1996 tarihinde gerçekleştirilen yol kontrolü sırasında, gözaltına  
alınıp, Mehmet Emin Yurdakul emrindeki güvenlik güçleri mensuplan tarafından işkenceye  
uğradığı ve öldürüldüğü 1. Dağ Komando Tabur Komutanlığı kışlasında tutuklu bulunduğu  
kanısındadır.  
Hükümet başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır. Bu bağlamda Hükümet, beyanları,  
güvenlik güçlerine yönelik iddianamenin temelini oluşturan itirafçı Kahraman Bilgiçlin  
şahsiyetinin şüpheli olduğu ve beyanlarının hiçbir somut delile dayanmadığı görüşündedir.  
İddiasını desteklemek için, başvuran, Abdullah Canan’m öldürülme biçimi ile  
AİHMnin kararlarına konu olan diğer yargısız infaz vakalarıyla çok benzerlik gösterdiğini  
savunmakta ve Tanış ve Diğerleri -Türkiye (65899/01), Süheyla Aydın- Türkiye (25660/94)  
ve Aktaş- Türkiye (24351/94) davalarından söz etmektedir. PKK eylemlerine karşı alınan  
önlemler çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Güney Doğu Bölgesinde meydana gelen çok  
sayıdaki açıklanmamış ortadan kaybolmalar ve öldürülmeleri anımsatan başvuran, diğerleri  
arasından, AİHM tarafından verilen Avşar- Türkiye davası (Avşar - Türkiye, no:25657/94)  
kararındaki “Susurluk raporundan” da söz etmektedir.  
Ayrıca başvuran, CHP üyesi üç milletvekilinin dava konusu olayların akabinde  
Hakkari Bölgesine yapmış oldukları ziyaretten sonra hazırladıkları bir raporu belirtmektedir.  
Başvuran, son olarak 17 Ocak 1996 tarihinde yapılan arama sırasında birçok tanığın  
babasının gözaltına alındığını gördüğünü fakat Binbaşı Yurdakul’un tehdidi altındaki bu  
insanların çoğunun tanıklık etmekten çekindiklerini ifade etmektedir.  
10  
2.AÎHMnin Takdiri  
a,Genel Prensipler  
AİHM, AİHSnin 2. maddesi, AİHSnin 3. maddesiyle birleşip AİHSnin temel  
maddeleri arasında yer almakta olduğunu ve Avrupa Konseyini oluşturan demokratik  
toplumlarm temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini anımsatmaktadır. (Bkz; Çakıcı-  
Türkiye, no: 23657/94 ve Finucane -Birleşik Krallık, no: 29178/95). Üstelik 2. ve 3. maddede  
öngörülen korumanın önemini kabul ederek, AİHM, yaşam hakkı ve işkencenin  
kaldırılmasına ilişkin şikayetleri daha dikkatli inceleyerek görüşünü oluşturmalıdır. (Bkz;  
Ekinci-Tiirkiye, 25625/94 ve Tekdağ -Türkiye, no: 27699/95).  
AİHSnin 2. maddesinin öngördüğü korumanın önemini göz önünde bulunduran  
AİHM, yalnızca Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda dava koşullarının  
bütününü dikkate alarak ölüme çarptırılan vakıaları son derece dikkatli bir biçimde  
incelemelidir. Gözaltına alman şahıslar hassas bir durumdadırlar ve yetkililer bu kişileri  
korumakla yükümlüdürler. Sonuç olarak, bir kimsenin sağlıklı olarak gözaltına alınıp, yaralı  
olarak serbest bırakıldığında, Devlet bu yaraların nasıl oluştuğunu açıklığa kavuşturmak  
zorundadır.(Bkz: diğerleri arasından, Selmouni- Fransa, no: 25803/94J Gözaltmdaki kişi  
öldüğü zaman yetkililerin söz konusu kişiye nasıl muamele edildiği hakkında açıklama yapma  
sorumluluğu daha da ağırdır. (Bkz: Sahnan-Türkiye, no: 21986/93).  
Kanıtlar değerlendirilirken, AİHM, “makul şüphenin ötesi” kriterindeki kanıtları  
kullanmaktadır. (Bkz: mutatis mutandis, Îrlanda-Birleşik Krallık) Ancak bu nitelikteki  
kanıtlar kuvvetli, açık ve birbiriyle çelişmeyen çıkarsamaların veya aksi ispat edilemeyecek  
olayların birlikte var olması sonucunda söz konusu olabilir. (Bkz: Abdurrahman Orak-  
Türkiye, no: 31889/96) Kanıtların değerlendirilmesi hususunda, AİHM ikincil bir rol  
oynamaktadır ve bunun belirli bir davanın koşullan tarafından kaçınılmaz kılınmadığı  
hallerde, birinci derecede yargılama rolünü üstlenme hususunda temkinli olması gerekir.  
(Bkz: Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95).  
b,M evcut D ava K oşullarına Bıı Prensiplerin U ygulanm ası  
AİHM, gündeme gelen sorulan, özellikle Hükümet tarafından yürütülmüş adli  
sonışturmalar çerçevesinde dosyaya eklenen belgeler ve tarafların görüşleri ışığında  
inceleyecektir.  
Bu dummda, AİHM, davaya konu olan olayların ilerleyişi sırasında üzerinde  
durulması gereken başlıca beş tarih belirlemektedir:  
23 Kasınıl995 tarihinde, Abdullah Canan ve ailesinin ikamet ettiği Karlı köyünde Binbaşı  
Yurdakul’a bağlı birlik tarafından askeri bir operasyon düzenlenmiştir; bu operasyon, Canan  
ailesi tarafından ileri sürülen şikayetin konusunu oluşturmuştur.  
— 17 Ocak 1996 tarihinde, Abdullah Canan bilinmeyen nedenlerle oıtadan kaybolmuştur  
—24 Ocak 1996 tarihinde, Abdullah Canan’m arabası bir uçurumda bulunmuştur. Arabanın  
oraya nasıl konulduğu ise aydınlığa kavuşmamıştır.  
11  
— 12 Şubat 1996 tarihinde, Abdullah Canan’ın yakınları Yüksekova Savcılığına Canan’ın  
Oltadan kayboluşundan ve başına gelebileceklerinden bizzat Binbaşı Mehmet Emin  
Yurdakulu sorumlu tutmuşlardır.  
—21 Şubat günü, Abdullah Canan5uı cesedi bir yol kenarında bulunmuştur. Cesedin üzerinde  
işkence izleri tespit edilmiştir.  
AİHM, başvuranın sunduğu şekliyle ve doğrudan veya dolaylı olarak yapılan çok  
sayıdaki tanıkların ifadelerine göre, Abdullah Canan’m kaybolmasından sonra ve cesedinin  
bulunmasından önce, ailesinin ilk olarak Jandarma Tabur Komutanlığında tutuklu bulunan  
Cananın serbest bırakılması için görüşmelerde bulunduğunu not etmektedir.  
Abdullah Canan’m gözaltına alındığı iddia edilen yerlerde bulunan çok sayıdaki  
tanığın hiçbir şey görmediğini ifade etmelerine ve askeri yetkililerin, gözaltına alma ve  
tutuklama iddialarını kesin bir dille reddetmiş olmalarına rağmen, AİHM, tanıkların  
bazılarının ifadeleri, babasının güvenlik güçleri mensupları tarafından gözaltına alınıp  
tutuklandığını iddia eden başvuranın iddiasını desteklemektedir.  
AİHM, Abdullah Canan’m arabasının bulunma ve Canan’ı son kez gören sivillerin  
verdiği ifadelerin koşullarına ayrı bir önem vermiştir: Savcı tarafından da imzalanan bilirkişi  
raporu, aracı 20-25 metrelik bir uçuruma koymak için vinç kullanıldığından söz etmektedir.  
Söz konusu olayın bir kaza olmadığının ortaya çıkarıldığının tespitini yapan AİHM, kişilerin  
bu türden bir eylemi gerçekleştirme nedenleri üzerinde düşünmenin gerekli olmadığı  
kanaatindedir. Yine de AİHM, küçük bir bölge olan Yüksekova’da ve çevresinde kimin bir  
aracı bu kadar derin bir yere koymak için donanımlı bir vince sahip olduğunun ve kimin bu  
vinçten faydalanabileceğinin araştırılmasının zorunlu olduğunu kabul etmektedir.  
AİHM, Kahraman Bilgiç’in tanıklığının, tanığın İnandırıcılıktan yoksun olduğu  
gerekçesiyle Ulusal Mahkemeler tarafından dikkate alınmadığını saptamaktadır. Canan  
ailesinin üyelerinin tanıklıklarını göz önüne katmaksızın, K.O., Y.E., İ.B., N.Ö.‘nün  
başvuranın iddialarının anlaşılmasında özellikle belirleyici olan tanıklıklarının kanıt değeri,  
Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “dedikodu yumağı” ve “duyuma dayalı bilgiler” olduğu  
gerekçesiyle kabul edilmemiştir.  
AİHM, görgü tanığı olmasına rağmen güvenlik güçleri mensubu olan Albay K.O.nun  
tanıklığının baştan savma bir biçimde gözden çıkarılmasına ise Özellikle şaşırmıştır. AİHM,  
ayrıca beyanlarının doğruluğundan ciddi anlamda şüphe edilen Albay hakkında hakaret  
suçundan kovuşturma yapılmamasına da şaşırmıştır. Aslında, Ulusal Mahkemeler bu beyanlar  
hakkında hiçbir tahkikatta bulunmamıştır.  
Albay K.O.nun tanıklığı yalınızca Canan’m tabur komutanlığında bulunduğunu değil  
aynı zamanda da yaralı ve başı bantlı bir halde olduğunu da belirtmektedir. Sözü edilen bu  
tespitler, otopsi raporunda ortaya çıkan yara izlerini doğrulamaktadır.  
Mahkeme, ayrıca gözlemlerinde, Hükümetin, bu önemli tanıklığı gerekçe  
göstermeksizin göz ardı etmesine hiçbir açıklama getirmediğini ve Ulusal Mahkemelerin  
argümanlarını olduğu gibi tekrarlamakla yetindiğini not etmektedir.  
Söz konusu dava koşullarında, AİHM, ulusal mahkemeler önünde yürütülen  
yargılamanın sınırlı kapsamda yürütüldüğünü ve güvenlik güçlerinin inkarlarını tartışmaya  
12  
götürmeden kabul eden yetkililerin tutumunun, dava konusu olan iddiaları değerlendirmeme  
isteğini açıkça gösteren bir tutum olduğu kanaatindedir.  
AİHM, yalnızca Ulusal Mahkemeler tarafından yürütülen yargılama sürecine  
göndermede bulunan ve başvuranın ifadelerine ilişkin makul bir şüphe uyandırmaya  
yetmeyen Hükümet tarafından getirilen izahattan ikna olmamıştır. (Bkz: Tanış ve diğerleri  
karan).  
Yetkili kişiler tarafından, Abdullah Cananm öldürülmesiyle sonuçlanalı olayların  
gelişimi ile ilgili hiçbir makul açıklama yapılmaması AÎHM’yi, Devletin ispat yükünü  
üzerinden atamadığı ve Canan’ın ölümünden sonımlu olduğu sonucuna ulaştırmıştır. Bu  
nedenle, AİHS’nin 2. ve 3. maddesinin ihlali söz konusudur.  
b.usul bakımından  
L Tarafların Argümanları  
Hükümet, ihtilaflı ölümün akabinde, birçoğu tanıklıklardan oluşan tüm delillerin  
toplandığını ve maktule otopsi yapıldığını savunmuştur. Hükümet ayrıca toplanan delillerin  
bütünün, ulusal mahkemeler tarafından incelendiğini ve bu incelemenin, Canan’m ölümünden  
sorumlu kişilerin kimliklerinin tespit edilmesini sağlamadığım belirtmektedir. Hükümet,  
AİHMnin yerleşik içtihadına göre, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında Devlet’e yüklenen  
pozitif yükümlülüğün bir sonuç değil araç yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır.  
Başvuran, Hükümet’in öne sürdüğü adli işlemlerin, işlenen suçların sorumlularının  
kimliklerinin tespiti ve cezalandırılmasına yönelik olarak yürütülen soruşturmada bu hususta  
yetkililerin hiç de gönüllü olmadığını ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda,  
başvuran, başından beri sorumluların kimlikleri hakkında yetkilileri bilgilendirmesine  
rağmen, babasının ortadan kaybolduğu andan itibaren yetkililerin gerekli özeni  
göstermediklerini yinelemiştir. Başvuran, beraat ve zaman aşımı nedeniyle verilen  
muhakemenin meni kararlarına atıfla bulunarak, bölgede güvenlik güçleri mensuplarım  
korumak için suçun cezasız kaldığı bir sistemin var olduğunu dile getirmiştir.  
2.AÎHMtnin Takdiri  
a,G enel P rensipler  
AİHSnin 1. maddesinin devlet için zorunlu kıldığı “yargısına tabi her kişiye AİHS’de  
tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” olan genel görev ile beraber, AİHS’nin 2.  
maddesinin yer verdiği yaşam hakkını koruma yükümlülüğü, sonuç itibariyle, bir kişi kuvvete  
başvurmanın ardından yaşamını kaybettiğinde, etkili resmi bir soruşturma yapılmasını  
gerektirir (sözü edilen Çakıcı karan).  
Yürütülen soruşturmanın, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasını  
sağlayabilmesi için etkin olması gerekmektedir. Yetkililerin, olaya ilişkin kanıtların  
toplanabilmesi amacıyla, kendileri için ulaşılabilir olan tedbirleri almış olmaları gerekir.  
(Tanrıkulu - Türkiye, başvuru no: 23763/94 ve sözü edilen Salman kaıarıj. Sorumlu kişi veya  
kişilerin tespit edilme yetisine zarar verecek yöndeki her tiiıiü soruşturma hatası, bu  
soruşturmanın etkisiz olmasıyla sonuçlanabilir (sözü edilen, Aktaş kararı).  
13  
Yetkililerin, olaya ilişkin aralarında görgü tanıklarının verdiği beyanlar, bilirkişi  
raporları ve gerektiğinde, yaralanmaların tam ve kesin tanımını yapan bir otopsi ile beraber  
özellikle ölüm nedenine ilişkin klinik saptamalar üzerinde objektif olarak yapılan analizin de  
bulunduğu kanıtları toplayabilmek için mevcut bulunan tedbirleri almış olmaları  
gerekmektedir. Ölüm nedeninin ve olayın sorumlularının açıklığa kavuşturulması yetisinin  
zayıflamasına sebebiyet veren soruşturmadaki herhangi bir eksikliğin yetkililer ile ilgili  
tedbirlerin alınması ilkesinin ihlali tehlikesi ile karşı karşıyadır (Avşar kararı).  
Sorumluluğun teorikte olduğu kadar pratikte de yerine getirilebilmesi için, Kamunun  
soruşturmanın veya sonuçlarının üzerinde yeterli denetim hakkı vardır. Yapılan kamu  
kontrolünün derecesi bir durumdan başka bir duruma değişiklik gösterebilir. Her halükarda,  
mağdurun yakınlarının, mağdurun yasal çıkarlarının korunması için gerektiği ölçüde usul  
işlemlerine katılmalıdır (27 Temmuz 1998 karar tarihli Güleç - Türkiye, Oğur-Türkiye,  
başvuru no: 21594/93 ve McKerr-Birleşik Krallık, başvuru no: 28883/95).  
Yukarıda kaydedilmiş olan usulı yükümlülükler, Devlet yetkililerince güç kullanımı  
sonucu ortaya çıkan kasten adam ' öldürmeye ilişkin davaları kapsamına alır ancak bu  
davalarla sınırlı değildir. AİHM, söz konusu yükümlülüklerin, bir kişinin yaşamına tehdit  
oluşturduğu kabul edilen koşullar altında ortadan kaybolduğu davalara da uygulanabileceği  
kanısındadır (Bkz; sözü edilen, Tahsin Acar kararı).  
AİHM, üstelik bir soruşturmanın etkinliğinin en düşük kriterine cevap veren  
araştırmanın niteliği ve derecesinin dava koşullarına bağlı olduğunu düşünmektedir. Bu  
durum, tüm ilgili olaylar temel alınarak ve soruşturma işinin pratik gerekçeleri göz önünde  
bulundurularak değerlendirilmelidir. Meydana gelebilecek durumların çeşitliliğini basit bir  
soruşturma eylemleri listesine ya da diğer basitleştirilmiş kriterlere indirgemek mümkün  
değildir (Bkz; sözü edilen, Tanrıkulu kararı, Güleç kararı, Velikova Bulgaristan, başvuru no:  
41488/98, Buldan - Türkiye, başvuru no: 28298/95,).  
AİHSnin 2. maddesi gibi 3. maddenin de, başvurana üçüncü taraflar hakkında  
kovuşturma yaptırma ya da cezalandırma hakkı (Bkz: Perez - Fransa, başvuru no: 47287/99)  
ya da tüm yargılamaları mahkumiyetle veya belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma  
yükümlüğü verdiği anlamına gelmemektedir. (Bkz: mutatis, mutantis, Tanlı-Tiirkiye, başvuru  
no: 26129/95). Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin  
caydırıcı gücünü azaltmamak için herhangi bir sonuca ulaşmadan önce, 2. ve 3. maddenin  
talep ettiği titiz incelemeyi yapıp yapmadıkları ya da ne şekilde yaptıklarıdır.  
Bu bağlamda, AİHM, bir Devlet görevlisi işkence, kötü muamele ve afortiori cinayet  
ile suçlandığı durumlarda, yargılama veya mahkumiyetin zamanaşımıyla kadük  
olamayacağını ve genel veya özel affın uygulanmasına izin verilemeyeceğini bir kez daha  
ifade etmektedir. (Bkz: mutatis mutandis, Abdülsamet Yaman-Türkiye, başvuru no: 32446/96,  
Komisyon’un 2 Eylül 1991 tarihli karar, Laurence Dujardin-Fransa, başvuru no: 16734/90)  
Söz konusu hakların önemi göz önünde bulundurulduğunda, ulusal hukuk  
mercilerinin, kişilerin yaşamına ya da fiziksel veya ruhsal bütünlüklerine yönelik saldırıların  
hiçbir şekilde cezasız kalmadığını göstermeleri gerektiği hatırlatılmalıdır. Bu, halkın güvenini  
muhafaza etmek ve halkın Hukuk devletine katılımı ve yasadışı eylemlerin hoş görülmesi  
veya bu eylemlerin işlenmesine yönelik gizlice anlaşılması görüntüsünü önceden haber  
vermek için vazgeçilmezdir. (Bkz: mutatis mutandis, Öneryıldız-Türkiye, başvuru no:  
14  
48939/99,§96) Bu bağlamda, AÎHM, AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin özü itibariyle  
Devletlerin yararlandıkları “her makul şüphenin ötesindeki” kanıt kriterine dayanan karineyi  
hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, şayet AİHM, bir davada bu kritere uygun olgu tespitine  
varamamasının imkansızlığını cezai yolların etkisizliğinden kaynaklandığını gözlemler ise,  
bu, Devlet görevlileri hakkında iddia edilen eylemler karşısında ulusal hukuk mercilerinin de  
suç ortaklığı yaptığı ya da en azından bu eylemleri onaylaması gibi başka bir karinin ortaya  
çıkmasına neden olabilir ( Bkz: mutatis, mutandis, Avşar karar).  
b. M evcut D ava K oşullarına Bu Prensiplerin U ygulanm ası:  
Bu durumda, AİHM, dava konusu olan olayların soruşturma sırasında aşamalı olarak  
ortaya çıktığını gözlemlemektedir. Soruşturma, 24 Ocak 1996 tarihinde yani plakasız bir  
arabanın uçurumda bulunduğu gün başlamıştır. Söz konusu arabanın Abdullah Canan’a ait  
olduğunu belirten bir beyana karşın, yetkililer maktulün hayatı hakkında bilgileri yokmuş gibi  
görünmektedirler. Başvuran ise babasının ortadan kaybolmasına ilişkin ilk şikayetini Mehmet  
Emin Yurdakulun adını vererek 12 Şubat 1996 tarihinde bulunmuştur. 21 Şubat 1996  
tarihinde Abdullah Canan’m cesedinin bulunmasının ardından, yetkililer ivedilikle yer tespiti,  
balistik inceleme ve cesedin incelenmesinde bulunmuşlardır. Fakat yine de, sanıkların ve  
tanıkların cinayetle ilgili dinlemelerine, maktulün cesedinin bulunmasından nerdeyse bir yıl  
sonra 25 Şubat 1997 tarihinde başlanabilmişti.  
Dosyanın bütünü göz önüne alındığında, AİHM, ulusal yetkililerin cezai kovuşturma  
biçimlerinin özenden yoksun olduğunu saptamıştır.  
AİHM, ayrıca ilk sefer yapılan otopside klasik otopsi yapılmasının gerekli olmadığına  
karar veren hükmü de not etmektedir. Maktulün cesedinin bulunmasının ardından geçen iki  
yıl sonra ceset mezardan çıkarılmış ve ceset üzerinde otopsi yapılmıştır. Fakat maktulün  
ölümüne ilişkin koşullar açıklığa kavuşturulamamıştır. AİHM, ölüm ile otopsi arasında geçen  
uzun sürenin otopsi sonucunun etkililiğine sadece zarar verdiğini gözlemlemektedir. Dosyada  
bu gecikmeye ilişkin hiçbir açıklama bulunmamaktadır.  
AİHM, aynı bölgede aynı dönemde ortadan kaybolan diğer üç kişinin ölümüyle ilgili  
de cezai yargılamanın yürütüldüğünü kaydetmektedir. Yine de yargılamanın hiçbir  
aşamasında, söz konusu kayıp koşulları arasında bir bağlantı kurulmamıştır. Mevcut davadaki  
olayların bu çeşitliliği, dosyanın incelenmesinde bir tür karışıklığa neden olmuş gibi  
görünmektedir.  
Ayrıca. AİHM, tanık ifadelerinin büyük bir çoğunluğunun istinabe yoluyla alındığını  
ve bu nedenle müdahil tarafın, bu tanıkları sorgulama olasılıklarının olmadığını da  
kaydetmektedir.  
AİHM son olarak Şubat 1996 tarihli ilk şikayetten itibaren ifade edilen cinayetle ilgili  
iddialarla arasında açık bir olgusal bağ bulunmasına karşın, Mehmet Emin Yurdakul’a karşı  
görevi kötüye kullanarak bir kişinin özgürlüğünü kısıtlamadan dolayı savcılık tarafından  
ikinci tahkikatın 2 Nisan 2001 tarihinde başlatıldığını gözlemlemektedir. Mevcut dosyada ne  
bu geçen süreyi haklı çıkaracak ne de cinayet sorumlusunun özgürlüğün kısıtlanmasından  
sorumlu tutulan kişiden ayrı olarak araştırılmasını açıklığa kavuşturacak bir unsur  
bulunmaktadır.  
15  
Zaten, 12 Kasım 1999 tarihinde karar verilen bu son soruşturmaya ilişkin, bir ilerleme  
kaydedilmeden 23 Mayıs 2001 tarihinde yani yaklaşık 18 ay sonra zamanaşımı nedeniyle  
takipsizlik karan alınmasına şaşırmamak gerekmektedir.  
Son olarak, üç sanığın beraat ettiği 12 Kasım 1999 tarihli kararı ile Ağır Ceza  
Mahkemesi, cinayet koşullarının aydınlatılması için diğer iki konuya da dikkat çekmiştir:  
terör ve aşiretler arasında yaşanan ihtilaflar. Fakat daha sonra bu konuların hiçbiri üzerinde  
incelemede bulunulmadığı ve sorumluların kimliklerinin tespit edilmediğini kabul etmek  
gerekmektedir.  
Kısacası, yukanda sözü edilen eksiklilikler göz önüne alındığında, AÎHM, Abdullah  
Canan’m Ölüm koşullanna ilişkin ulusal yetkililer tarafından yürütülen cezai sistemin etkili  
bir biçimde işleyemediğini düşünmektedir.  
AİHM, AİHSnin 2. maddesi uyarınca Devlet’in yükümlülüğünde olan usul  
zorunluluklarında önemli bir eksiklik bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. AÎHM’nin ulaştığı bu  
sonuçla sorunun 3. madde açısından incelenmesine gerek görülmemiştir.  
ppUGhĶoz˅uĶuGXZUGthkklzĶuĶuGĶoshsGlkĶskĶĤĶGĶkkĶhzpGohrrpukh  
Başvuran, babasının ölümünden sonra yürütülen soruşturmanın yetersiz nitelikte  
olmasından şikayetçidir. Bu hususta, başvuran, beyanları istinabe yoluyla alman sanıkları ve  
tanıklardan büyük bir bölümünü sorgulama fırsatları olmadığının altını çizmektedir.  
Başvuran, AİHSnin 2. ve 3. maddesi ile birleşip AÎHSnin 6. ve 13. maddelerine atıfta  
bulunmaktadır.  
AÎHM, bu şikayetin aşağıda İlgili bölümünün yer aldığı AÎHSnin 13. maddesine  
ilişkin olduğu kanısındadır:  
Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri İhlal edilen herkes, İhlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makam a etkili bir başvuru yapabilme  
hakkına sahiptir.”  
Yukarıda ifade edilenlerin ışığında, AİHM, AİHS’nin 13. maddesine dayandırılarak  
yapılan şikayetin ayrı olarak incelenmesinin gerek olmadığını takdir etmektedir.  
pppUGhÔoz˅uĶuG\UGthkklzĶuĶuGĶoshsGlkĶskĶĤĶGĶkkĶhzpGohrrpukh  
Başvuran, AÎHS’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, babasının ölümüne yol açan keyfi  
tutuklamadan dolayı şikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, iddia edilen olayların hiçbir şekilde desteklenmediğini ileri sürmektedir.  
AÎHM, söz konusu şikayetin, daha önce AİHS’nin 2. ve 3. maddeleri kapsamında  
incelenen sorunlardan daha farklı bir sorunu ortaya çıkarmadığım saptamaktadır. AİHS  
hükümlerine ilişkin olarak bu sonuçlar göz önüne alındığında, AİHM, bu şikayetin ayrı  
olarak incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.  
p}UGhĶoz˅uĶuG[XUGthkklzĶuĶuG|€n|shuthzp  
16  
A .Tazm inat  
1. Tarafların Argümanları  
Başvuran, maddi zarar karşılığında 450.000 Euro taiep etmektedir. Başvuran, kendisi  
ve annesi ile birlikte sekiz kişiden oluşan ailesinin geçiminin büyük bir bölümünün Abdullah  
Canan tarafından karşılandığını ve dava konusu olayların aileyi bu mali destekten yoksun  
bıraktığını ileri sürmektedir. Başvuran, babasının arsaları ve köyü olan tanınan bir iş adamı  
olduğunu belirtmektedir. Başvuran ayrıca, kendisi ve Abdullah Canan’ın diğer hak sahipleri  
için 450.000 Euro tutarında manevi tazminat talebinde de bulunmaktadır. Başvuran,  
taleplerini desteklemek için, şu isimlerin ve doğum tarihlerinin bulunduğu bir nüfiıs kayıt  
örneğini dosyaya eklemektedir: Züleyha Canan (eşi, 1944),- Tayytip Canan (oğlu, 1973),  
Vehap Canan (oğlu, 1975), Edibe Canan (kızı, 1977), Zübeyde Canan (kızı, ölü), Cahit Canan  
(oğlu, 1980), Nurcan Canan (kızı, 1981), Şacan Canan (kızı, 1983), Adem Canan (oğlu, 1985).  
Hükümet yukarıda sırasıyla adları verilen kişiler arasında Zübeyde Canan’m öldüğünü  
ve çocuklardan bazılarının ise başvuranın başvuruda bulunduğu anda çoktan reşit olduklarını  
ileri sürmektedir. Hükümet, ise başvuranlar tarafından dile getirilen taleplerin fahiş tutarda  
olduğunu ve bunların belgelenmeyip hayali tahminlere dayandığını ileri sürerek, AİHM’den  
söz konusu talepleri reddetmesini istemektedir.  
2.AİHM'nin Takdiri  
a. M addi T azm inat  
AİHM, başvuran ve ailesinin tespit edilen ihlallerden dolayı kuşkusuz zarara  
uğradığını ve bu ihlallerle başvuranın iddia ettiği kazanç kaybına ilişkin tazminatı  
kapsayabilen zararlar arasında açık bir nedensel bağlantının bulunduğunu gözlemlemektedir  
(Salman kararı, ve Z ve Diğerleri- Birleşik Krallık, başvuru no: 29392/95). Bununla birlikte  
AİHM, başvuranın bu konuya ilişkin iddiaların kesin bir hesap dökümünün yapılmadığını ve  
belgelendirilmediğini not etmektedir.  
İddia edilen zararlar, tam olarak hesaplanması mümkün olmayan unsurlar içerdiğinden  
yapılacak her türlü hesaplamalar spekülatif olacaktır (Bkz: diğerleri arasından, 18 Aralık 1984  
tarihli Sporrong ve Lönnroth - İsveç kararı, 1 Nisan 1998 tarihli Akdivar ve Diğerleri-Tiirkiye  
kararı).  
AİHSnin 41. maddesi uyarınca, AİHM, mali desteğin yitirilmesi gerekçesiyle,  
başvuranın maddi tazminat talebini, özellikle ölüm tarihindeki mevcut koşullar, maktulün  
çocuklarından dördünün reşit olmaması ve başvuran tarafından verilen bilgilere göre önemli  
bir kişi olan Abdullah Canan’m mallarının varislerinin hepsinin mirastan pay alma hakları  
gibi elindeki mevcut unsurları dikkate alarak değerlendirecektir. Her şeyi etraflıca  
değerlendiren AİHM, bu hususta aralarında eşit şekilde dağıtılmak üzere başvuranın da dahil  
olduğu Abdullah Canan’m hak sahipleri 60.000 Euro tutarında bir ödeme yapılmasının uygun  
olacağına kanaat getirmiştir. ( karşılaştırınız Koku-Tiirkiye, başvuru no: 27305/95)  
b. M anevi T azim at  
Manevi tazminata ilişkin olarak, AÎHM, başvuranın ve ailesinin hiç kuşkusuz  
AİHSnin 2. ve 3. maddelerinin ihlalinden kaynaklanan bir mağduriyete düştüğünü kabul  
17  
etmektedir. Ancak, Hükümet gibi AİHM de bu başlık altında talep edilen miktarın aşırı  
olduğunu belirtmektedir.  
Her şeyi değerlendiren ve benzer davalarda ödenmiş miktarları da göz önüne alan  
AİHM, AİHSnin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edilmesi neticesinde Abdullah Canan’m hak  
sahipleri yani başvuranın kendisi, annesi Ziüeyha Canan, kız kardeşleri ve erkek kardeşleri,  
Edibe Canan, Nuran Canan, Şacan Canan ve Tayyüp Canan, Cahit Canan ve Adem Canan  
adına başvurana hakkaniyete uygun olarak 20.000 Euro tutarında manevi tazminat  
ödenmesine karar vermiştir (Akkıtm ve Diğerleri-Türkiye, başvuru no: 21894/93 ve İpek-  
Tiirkıye, başvuru no: 25760/94).  
iUtˆš™ˆGŒGoˆ™Šˆ”ˆ“ˆ™  
Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM nezdinde yaptığı masraf ve harcamaların  
karşılanması için 6.275 Euro talep etmektedir. Başvuran çalışma saatlerinin ve yaptığı çeşitli  
masrafların detaylı bir listesini sunmuş fakat bunları belgelendirmemiştir.  
Hükümet, avukatların çalışma saatlerinin basit bir şekilde özetlenmesinin böylesi bir  
çalışmanın gerçekten yapıldığım göstermediğini ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, hesap  
pusulalarının, faturaların ve alındı makbuzunun olmaması nedeniyle de AİHMnin zaten fahiş  
tutarda olan bu talebi reddetmesi gerektiğini belirtmektedir.  
AİHMnin içtihadına göre, bir başvuran yapmış olduğu masraf ve harcamaların geri  
ödemesini ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve miktar itibarıyla makul  
olduğu kanıtlandığı zaman elde edebilir. Bu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki kriterleri  
dikkate alan AİHM, başvurana bütün masraflar için 3.000 Euro’luk miktarın ödenmesinin  
makul olduğu kanaatindedir (Gezici-Türkiye, 35838/97 no’lu, 15 Temmuz 2005 tarihli karar  
ve Güngör-Türkiye, 28290/95 no’lu, 22 Mart 2005 tarihli karar ile karşılaştırınız).  
jUnŒŠ’ķ•ŒGmˆ¡  
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
i|GnlylrÍlslylGkh€hspGvshyhrSGhĶotSGv€iĶysĶĤĶ€slS  
1. Başvurunun kabuledilebilirliğine;  
2. AİHSnin 2. ve 3. maddelerinin esas yönünden ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;  
4. AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edilip edilmediğinin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına;  
5. AİHSnin 13. maddesi kapsamında yapılan şikayetin incelenmesine gerek  
olmadığına;  
6. AÎHSnin 5. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrı olarak incelenmesine  
gerek olmadığına;  
18  
7. a) AİHSnin 44§2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.Lye çevrilmek üzere  
Savunmacı Hükümetin başvurana:  
i. Abdullah Canan’ın hak sahipleri arasında eşit biçimde paylaşılacak  
şekilde 60,000 Euro(altmış bin Euro) maddi tazminat ödenmesine;  
ii. AİHSnin 2. ve 3. maddesi çerçevesinde tespit edilen ihlalden  
dolayı maktul Abdullah Canan’ın hak sahipleri adına başvurana  
20.000 Euro (yirmi bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;  
iii. Masraf ve harcamalar için 3.000 Euro (üç bin Euro) ödenmesine;  
iv. Yukarıdaki miktarların her türlü vergiden m uaftutulmasına;  
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit  
faiz uygulanmasına;  
8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
rhyhyG}lytĶŤ{ĶyU  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 § § 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 26 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
19