“ Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... [bir]
mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir...”
h UG r
Hükümet, AİHM’den, şikayeti, AİHS’nin 35 § 1. Maddesi uyarınca iç hukuk yollarını
tüketme koşulunu yerine getiremediği için kabuledilmez olduğu gerekçesiyle reddetmesini
istemiştir. Başvuranın, şikayetinin içeriğini, böyle konuları inceleme yetkisi her zaman
bulunan ulusal mahkemelere sunmadığım öne sürmüştür.
AÎHM, iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğunun, yalnız* başvuranın, daya konusu
duruma çözüm bulacak ve iddia edilen ihlalleri telafi edebilecek etkili ve yeterli başvuru
yollarından normal biçimde yararlanmasını gerektirdiğini yineler.
AÎHM, Türk hukuk sisteminin ne yargılamayı hızlandıracak bir çözüm ne de sözkonusu
zamanda, ertelemeler için tazminat sağladığını gözlemler. Dolayısıyla AÎHM, başvuranın
AİHS’nin 35 § 1. Maddesi’nde belirtilen amaçlar doğrultusunda yararlanabileceği, usulüne
uygun ve etkili başvuru yollarının bulunmadığı sonucuna varır (bkz. Hatimem - Çek
Cumhuriyeti, 53341/99). Bu nedenle Hükümet’in ön itirazını reddeder.
(
AİHM, başvurunun, AÎHS’niıı 35 § 3. Maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeder. Ayrıca, başka bakımlardan da kabuledilmez olmadığını, bu nedenle
kabuledilebilir olarak beyan edilmesi gerektiğini kaydeder.
i UGl è
AİHM, göz önünde bulundurulması gereken sürenin 22 Aralık 1994 tarihinde başvuranın
gözaltına alınmasıyla başlayıp 27 Mayıs 2002 tarihinde Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin
kararını onamasıyla sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla iki aşamalı yargı kararının alınması
yedi yıl beş ay sürmüştür.
Hükümet, bu davada, yetkili makamların yargılamayı zaman kaybetmeden başlattığını
ileri sürmüştür. Ulusal mahkemenin, sanıklardan birinin (O.I.) firarda olması nedeniyle
güçlük çekmesine ve başvuranın, dâvasının O.I.’ninkinden ayrılmasının gecikmeye neden
olduğu iddialarına rağmen, bu durum yargılama süresini uzatmamıştır. Ulusal mahkemenin,
adaletin doğru işleyebilmesi için cezai yargılamayı uygun zaman olan 20 Mayıs 1999 tarihine
dek ayırmadığını savunmuştur. Ayrıca, bazı tanıkların sözlü delillerinin elde edilmesi
gerektiğini belirtmiştir.
k
Başvuran iddialarını sürdürmüştür.
AİHM, yargılamanın uzunluğunun makul olup olmadığının, davanın koşullarının ışığında
ve davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili makamların tavrı gibi ölçütlere bağlı olarak
değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin yanısıra bkz. Peîissier ve Sassi - Fransa,
25444/94).
AİHM, biri haricinde tüm sanıkların 20 Mayıs 1999 tarihine dek görüşlerini sunmaları
nedeniyle, başvuran aleyhindeki ceza davasına ilişkin kararın aslında bu tarihten önce
verilebileceğini kaydeder. Ancak başvuranın, mahkemenin yargılamaya kendi davasını ayrıca
görerek devam etmesi konusundaki ısrarlı taleplerine rağmen, firardaki sanığın aranması
3