CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
YARDIMCI - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 25266/05)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
5 Ocak 2010  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 201. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (25266/05) no’lu davanın nedeni T.C.  
vatandaları Necdet Yardımcı ve Özden Yardımcı’nın (bavuranlar) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 11 Temmuz 2005 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin  
Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu  
avukatlarından A. Yılmaz tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar evli olup, sırasıyla 1961 ve 1954 doğumludur ve Ankara’da ikamet  
etmektedir.  
Bayan Yardımcı (Bavuran), 17 ubat 1996 günü, hamileliği sırasında bir plasenta  
kanaması geçirmitir. Daha sonra Özel Sevgi Hastanesine (Ankara) kaldırılarak 24 saat  
gözetim altında tutulmutur.  
9 Mart 1996 tarihinde aynı hastanede sezaryenle bir çocuk dünyaya getirmitir. Çocuk  
solunum ve kalp yetersizliği ile doğduğundan, bu rahatsızlıklar ömür boyu sakat kalmasına  
neden olmutur.  
Çocuk, aynı gün Ahmet Örs Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Servisine alınmıtır.  
A. Ceza Davası  
Bavuranlar 4 Mart 1997 günü Ankara Cumhuriyet Savcılığına (Savcılık) müracaat ederek,  
ihmal ve tedbirsizlik yüzünden yanlıtedavi yaparak oğullarının sakat kalmasına neden  
olduğu iddiasıyla bavuranın hamileliğini takiple görevli hekim aleyhinde suç duyurusunda  
bulunmulardır.  
Savcılık, suçlanan hekimin sorumlu olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla hukukî  
bilirkii raporu düzenlenmesini istemitir.  
12 Ağustos 1997 tarihinde hukukî bilirkii raporunu hazırlamıtır.  
Savcılık, bu bilirkii raporunun sonuçlarına dayanarak 19 Ağustos 1997 günü takipsizlik  
kararı vermitir.  
1. Bavuranlar 08 Eylül 1997 günü bu karara karı Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesinde  
(Ağır Ceza Mahkemesine) itirazda bulunmulardır. Đtiraz dilekçelerinde, suçlanan hekimin  
sezaryen yapmakta geciktiğini ve çocuğun oksijensiz kalmaması için gerekli önlemleri  
almağını iddia etmilerdir. Sevgi Hastanesinde kuvöz ve solunum cihazın bulunmadığını ve  
bu nedenle de çocuklarının bakımının doğru yapılamadığını vurgulamılardır.  
2
Ağır Ceza Mahkemesi, takipsizlik kararında ileri sürülen gerekçelerde yasaya aykırı bir  
yön bulunmamasını nazarı dikkate alarak yapılan itirazı 14 Ekim 1997 tarihinde reddetmitir.  
Bavuranlar 24 Kasım 1997 günü Adalet Bakanlığına müracaat ederek bu karara itiraz  
etmilerdir. Özellikle savcılığın bilirkii seçimine, seçilen bilirkiinin meslekî ehliyetine ve  
vardığı hükümlere itiraz etmilerdir. Adalet Bakanlığından Cumhuriyet Savcılığını dosyayı  
yeniden açarak cezaî takibata geçmeye davet etmesini istemilerdir.  
Bu talep 26 Ocak 1998 günü Adalet Bakanlığı tarafından reddedilmitir.  
B. ahsî Tazminat Davası  
Bavuranlar 19 Ocak 1998 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesine bavurarak uğradıkları  
zararın karılanması istemiyle doğumu gerçekletiren hekim ve Özel Sevgi Hastanesi  
aleyhinde tazminat davası açmılardır. Diğer tazminat hakları saklı kalmak kaydıyla,  
çocuklarının sakat kalmasından dolayı uğradıkları manevî zarar için dört milyar Türk lirası  
(TL) ve maddî zarar için bir milyar Türk Lirası tazminat talebinde bulunmulardır. Davalarına  
gerekçe olarak sezaryen yapılmakta geç kalındığını vurgulayarak, hekimin tartımalı cerrahî  
müdahaleyi herhangi bir komplikasyon durumunda kullanmak için kuvöz ve solunum cihazı  
gibi gerekli donanıma sahip olmayan bu hastanede yapmasını eletirmilerdir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 10 Eylül 1998 günü bavuran ile Sevgi Hastanesinde çalıan bir  
pediyatri uzmanını ve bir hemireyi tanık sıfatıyla dinlemitir. Müdahale sırasında orada  
bulunan pediyatri uzmanı, çocuğun doğduğunda kalbinin atmadığını ve nefes almadığını  
söylemitir. Derhal kalp masajı yapılarak, solunum masajı uygulandığını ve çocuğun ritim  
cihazına bağlandığını belirtmitir. Hastanede yenidoğan yoğun bakım servisi  
bulunmadığından, çocuğun Ahmet Örs Hastanesine sevk edildiğini ifade etmitir.  
16 ubat 1999 günü, yoğun bakım servisine geldikten sonra çocuğun ilk tedavisini yapan,  
Ahmet Örs Hastanesi hekiminin ifadesine bavurulmutur. Hekim hastaneye geldiğinde  
çocuğun nefes almadığını, derhal bir solunum cihazına bağlandığını ve 34 gün boyunca cihaza  
bağlı kaldığını, çocuğun solunum yapamadığını açıklamıtır. Daha sonra çocuğun durumunu  
kendi hastası olarak takip ettiğini, çocuğun tüm organlarının etkilenmiolduğunu ve beyninde  
geri döndürülemez lezyonlar olutuğunu söylemitir. Çocuğun hastanesine sevki sırasında,  
solunum desteğinin ambulans tipi manuel bir solunum cihazı ile sağlandığını belirtmitir.  
Bavuranlar 7 Ekim 1999 günü Asliye Hukuk Mahkemesine ek bir dava açarak maddî  
zarar için talep ettikleri tazminat miktarının on milyar TL'ye artırılmasının kabul edilmesini  
talep etmilerdir.  
26 Ekim 1999 günü Ahmet Örs Hastanesinden bir hekim tanık sıfatıyla dinlenmitir. Tanık  
ifadesinde sezaryen koulları ile ilgili olarak görübildiremeyeceğini beyanla çocuğun  
durumunun farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini belirtmitir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 9 Aralık 1999 günü Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluturulmuꢀ  
olan Sağlık Üst Kuruluna (Kurul) bavurarak, sezaryen sırasında tıbbî bir hata yapılıp  
yapılmadığının ve bunun sonucunda çocuğun sakat kalmasının mümkün olup olmadığının  
tespiti amacıyla bir bilirkii raporu düzenlenmesini talep etmitir.  
Bavuranlar bilirkiilere belirli konularda soru yöneltilmesi için Asliye Hukuk  
Mahkemesine defalarca talepte bulunmulardır.  
3
Sağlık Bakanlığı 12 Ocak 2000 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinin Bavuranların  
taleplerini içeren müzekkere bilirkiilere verilmek üzere dosyaya eklemitir.  
Bavuranlar 22 Mayıs 2000 tarihinde ek bir dilekçe sunarak maddî zararlarının telâfi  
edilmesi için kendilerine otuz bemilyar TL tazminat ödenmesine hükmedilmesini talep  
etmilerdir.  
2Kurul 29 ve 30 Haziran 2000 tarihlerinde toplanarak, aleyhinde dava açılan hekimin ve  
hastanenin çocuğun sürekli olarak sakat kalmasında hiçbir sorumluluklarının olmadığı  
sonucuna varmılardır.  
Bavuranlar 11 Ocak 2001 tarihinde mahkeme tarafından Kurula müzekkere ile yöneltilen  
tüm sorulara cevap verilmemesi bakımından eksik olduğunu vurguladıkları bu bilirkii  
raporundaki tespitlere itiraz etmilerdir. Ankara Tıp Fakültesi bilirkiileri tarafından karı  
bilirkii raporu düzenlenmesini talep etmilerdir.  
Bavuranlar 5 ubat 2001 günü Kurulun tespitlerine karı yeniden itirazda bulunarak,  
Kurul üyelerinin dava konusu tıbbî alana uygun vasıfta olmadıklarını vurgulamak suretiyle  
karı bilirkii raporu düzenlenmesine yönelik taleplerini tekrarlamılardır.  
9 Mart 2001 tarihinde, uğradıkları maddî zarar karılığında kendilerine her biri için elli  
milyar Türk Lirası tazminat ödenmesine talep ettikleri iki yeni dilekçe daha sunmulardır.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 15 Mart 2001 günü Bavuranların karı bilirkii raporu talebini  
kabul ederek Đstanbul Adlî Tıp Enstitüsünden bir bilirkii raporu düzenlenmesini istemitir.  
Đstanbul Adlî Tıp Kurumu Enstitüsü 2. Bilirkii Heyeti 4 Mayıs 2001 günü Asliye Hukuk  
Mahkemesine gönderdiği bir yazı ile belgeleri ve ek bilgileri talep etmitir.  
Adlî Tıp Kurumu 2 Ekim 2002 tarihinde çocuğun kafatasındaki lezyonların ne doğum  
sırasındaki bir travmadan ne de doğumdan önce gerçekletiği iddia edilen olaylardan  
kaynaklandığını, bebekteki patolojilerden tespit edildiği kadarıyla bunların hamileliğin 26. ilâ  
28. haftaları arasında fiziksel nedenlerden ötürü meydana geldiği kararına varmıtır. Dava  
edilen hekimin hiçbir kusurunun bulunmadığı kanaatinde olduklarını da belirtmilerdir.  
Bavuranlar 20 Ocak 2003 tarihinde bu tespitlere itiraz etmilerdir. Đtirazlarına gerekçe  
olarak bilirkii heyeti oluturulurken hiçbir pediyatri uzmanına yer verilmediğini ileri sürerek,  
bilirkii raporundaki çelikilere ve hatalara dikkat çekmilerdir. Adlî Tıp Enstitüsünün tüm  
üyelerinin hazır bulunduğu bir heyet tarafından yeni bir bilirkii raporu düzenlenmesini talep  
etmilerdir.  
Bavuranlar tarafından Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmekte olan asıl dava  
kapsamında çeitli tarihlerde ek maddî tazminat taleplerinde bulunulmutur.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, 11 Haziran 2003 günü, Cumhuriyet Savcılığının talebi üzerine  
düzenlenen 12 Ağustos 1997 tarihli bilirkii raporunun sonuçları ile Sağlık Üst Kurulunun ve  
Adlî Tıp Kurumunun bilirkii raporlarına istinaden, dava edilen hekimin ve hastanenin  
kusurunun sübut bulmadığı kanaatine vararak bavuranların tazminat taleplerini reddetmitir.  
Bavuranlar 4 Ağustos 2003 tarihinde temyize gitmilerdir. Temyiz dilekçelerinde tıbbî  
hata iddialarını tekrarlayarak, hiçbir pediyatri uzmanının yer almadığını ileri sürdükleri  
4
bilirkii kurul ve heyetlerinin oluturulma ekline itiraz etmilerdir. Yeni bir rapor  
düzenlenmesini talep etmilerdir.  
Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararında ileri sürülen gerekçelerde ve delillerin  
takdirinde yasaya aykırı bir yön bulunmamasını nazarı dikkate alarak ilk derece  
mahkemesinin kararını 04 Mayıs 2004 tarihinde onaylayarak yapılan itirazı reddetmitir.  
Bavuranlar 22 Haziran 2004 günü karar düzeltme talebinde bulunmulardır.  
Yargıtay, bavuranlara 13 Ocak 2005 tarihinde tebliğ edilen 26 Ekim 2004 tarihli kararı ile  
bu talebi reddetmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, dava konusu tıbbî alanda uzman ve ehil olmayan kiiler tarafından yapılan  
bilirkii incelemelerinin taraflılığı nedeniyle adil yargılama hakkından yararlanamadıklarını,  
ulusal makamlar tarafından yürütülen soruturmaların yetersiz olduğunu, delillerin takdirinde  
hata yapıldığını ve iç yargı organlarının kararlarının gerekçelendirilmediğini iddia etmektedir.  
Ayrıca adlî yargılamanın aırı derecede uzun sürmesinden ikayetçi olmu, AĐHS’nin 6.  
maddesine ve ilgili fıkralarına dikkat çekmilerdir:  
Hükümet bu iddiaları reddetmitir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
1. Hükûmetin ön itirazı hakkında  
Hükümet altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle bavurunun reddedilmesini talep etmitir.  
Bu bakımdan bavuranların Yargıtay'ın 26 Ekim 2004 tarihli kararından sonra ilk derece  
mahkemesinin kalemine 3 Aralık 2004 tarihinde düülen kaydı müteakip altı ay içerisinde  
AĐHM’ye bavurmaları gerektiğini, ancak bunun yapılmadığını savunmaktadır.  
Bavuranlar, bu iddiaya itiraz ederek, altı ay süresinin Yargıtay kararının tebliğ edildiği  
tarih olan 13 Ocak 2005 tarihinden itibaren balaması gerektiğini ileri sürmülerdir.  
AĐHM, bir bavuranın nihaî iç yargı kararının bir suretinin kendisine resmen tebliğ  
edilmesi hakkına sahip olması nedeniyle, altı aylık sürenin karar suretinin tebliğ tarihinden  
itibaren balamasının AĐHS’nin 35 / 1 maddesinin konu ve amacına daha uygun olduğunu  
hatırlatır (Worm - Avusturya davası, 29 Ağustos 1997, § 33, Recueil des arrêts et décisions  
1997-V). Dosyada yer alan bilgiler incelendiğinde, Yargıtay kararının bavuranlara 13 Ocak  
2005 tarihinde tebliğ edildiği anlaılmaktadır. Bavuranlar dava dilekçelerini 11 Temmuz  
2005 tarihinde, yani söz konusu tebliğ tarihinden sonra altı ay içinde sunduğundan,  
Hükümetin itirazının reddedilmesi uygun görülmütür.  
5
2. Yargılamanın adilliği, bilirkii incelemelerinin vasıfsızlığı ve taraflılığı ile ulusal  
yargı organlarının kararlarının gerekçelendirilmemesi hakkında  
AĐHM, iç yargı organlarındaki yargılamaların adilliği ile ilgili olarak, bavuranların esas  
itibarıyla bu yargı organları tarafından benimsenen uygulamalardan ikâyetçi olduklarını  
ahede etmektedir. Bu bakımdan, olayın bir yargı organını bir kararı diğerine tercih etmeye  
sevk eden unsurları denetleme görevinin kendisine dümediğini hatırlatır (Kemmache -  
Fransa davası (no 3), 24 Kasım 1994, § 44, série A no 296-C). Aynı ekilde, AĐHS ile koruma  
altına alınmıolan hak ve özgürlüklere zarar vermedikleri sürece ve ölçüde, bir yargı organı  
tarafından yapıldığı iddia edilen uygulama ve hukuk hatalarını tehis ve tespit etme görevi de  
bulunmamaktadır (García Ruiz - Đspanya davası [GC], no 30544/96, § 28, CEDH 1999-I).  
AĐHM bu davada bavuranların iddialarını ileri sürebildiklerini, bilirkiilerin kararlarına itiraz  
edebildiklerini, karı bilirkii raporu alabildiklerini ve adlî yargı organlarının kararlarına esas  
aldıkları gerekçelerde herhangi bir keyfîlik görülmediğini tespit eder. Ayrıca, dosya içeriği  
incelendiğinde, ilgili bilirkiilerin ehliyetsiz, bağımlı veya taraflı oldukları sonucuna varılması  
için hiçbir neden görülmemektedir. Bavurunun bu kısmının dayanaktan yoksun olması  
nedeniyle AĐHS’nin 35 / 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.  
AĐHM, adlî yargı kararlarının gerekçelendirilmediğine yönelik iddialar ile ilgili olarak,  
AĐHS’nin 6. maddesinin bir yargı organı tarafından ileri sürülen gerekçelerin özellikle dava  
taraflarından birinin iddialarına esas oluturduğuna inandığı tüm hususları kapsamak zorunda  
olduğuna yönelik bir hüküm içermediğini hatırlatır. Hiçbir taraf mahkemeden reddettiği  
iddiaların her biri için gerekçe göstermesini talep etme hakkına sahip değildir (Đbrahim Aksoy  
- Türkiye davası (Karar), No. 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 7 Aralık 1999). Ayrıca,  
Mahkeme bu davada iç yargı organlarının kararlarını gerekçelendirdiklerini de not eder. Bu  
ikâyetin de dayanaktan yoksun olması nedeniyle AĐHS’nin 35 / 3. ve 4. maddeleri uyarınca  
reddedilmesi gerekmektedir.  
3. Yargılamanın süresi hakkında  
AĐHM bu ikâyetin Sözlemenin 35 / 3 maddesi anlamında mesnetsiz olmadığını not eder.  
AĐHM aynı zamanda bavurunun kabul edilemezliğine gerekçe oluturabilecek herhangi bir  
hususun mevcut olmadığını da not eder. Dolayısıyla bavurunun kabuledilebilir ilân edilmesi  
yerinde olacaktır.  
B. Esasa Dair  
Dikkate alınması gereken süre 19 Ocak 1998 günü balayarak 26 Ekim 2004 günü sona  
ermektedir. Buna göre iki yargı derecesinde geçen süre yaklaık olarak altı sene on aydır.  
Sadece ilk yargı derecesinde görülen dava yaklaık olarak beyıl ve beay sürmütür.  
Hükümet, Bavuranların tazminat taleplerini artırmak ve bilirkii raporlarına itiraz etmek  
suretiyle yargılama süresinin uzamasına katkıda bulunduğunu iddia etmektedir.  
Bavuranlar bu iddiaları reddetmektedir.  
Mahkeme, yargılama süresinin makul yapısının ölçüsünün davanın koullarına ve özellikle  
davanın karmaıklığı, bavuranların ve yetkili makamların tutum ve davranıları olduğu kadar  
davanın taraflar açısından taıdığı önem olmak üzere ilgili hukukî kriterlerine göre takdir  
edilmesi gerektiğini hatırlatır (diğer birçok örneğin arasında bkz. Frydlender -. Fransa davası  
[GC], no 30979/96, § 43, AĐHM 2000-VII).  
6
AĐHM buna benzer davalarda aynı sorunu defalarca ele almıve AĐHS’nin 6 / 1  
maddesinin ihlâl edildiğine karar vermitir (bkz. yukarıda zikredilen Frydlender davası).  
AĐHM, sunulan tüm bilgi, belge ve kanıtları inceledikten sonra gönderildikten sonra,  
Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varılmasını sağlayabilecek hiçbir gerekçe ve iddia ileri  
sürmediği kanaatine varmıolup, incelenen dosya mündeceratına göre, Bavuranların tutum  
ve davranılarının -talep edilen ek tazminatlar dâhil olmak üzere- yargılamanın uzamasına  
açık bir ekilde katkıda bulunduğunu düünmemektedir. Bu konudaki içtihatlarını ve dava  
konusunu da dikkate alan AĐHM (Codarcea - Romanya davası No. 31675/04, § 89, 2 Haziran  
2009), mevcut davadaki yargılama süresinin çok uzun olduğunu ve "makul süre" artını  
yerine getirmediğini değerlendirmektedir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6 / 1 maddesi ihlâl edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 2. VE 5. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
3. Bavuranlar hastanın güvenlik hakkının ihlâl edildiğini ileri sürerek, oğullarına  
doğduğu hastanede doğru tedavi uygulanmadığını iddia etmektedir. Diğer taraftan, tıbbî takip  
gereklilikleri yerine getirilmeyerek bavuranın hamilelik sürecinin zorlatırıldığından  
yakınmaktadırlar.  
Ayrıca, acil bir durumda uygun önlemlerin alınması için gerekli donanıma sahip  
olmadıklarını düündükleri bu hastanenin içinde bir doğumevi açılmasına devlet tarafından  
izin verilmesinden de ikâyetçi olmaktadırlar. Diğer taraftan Sağlık Bakanlığının denetimi  
altında olan bu hastanenin eksikliklerinin sorumluluğunun devlet tarafından üstlenilmesi  
gerektiğini düünmektedirler.  
Son olarak oğullarının Sevgi Hastanesinden Ahmet Örs Hastanesine sevk edilmesi  
sırasında hayatını tehlikeye atan koullardan da ikâyetçi olmaktadırlar. Bavuranlar bu  
konuda AĐHS’nin 2. ve 5. maddelerine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.  
Mahkeme, bireylerin ruhsal ve bedensel bütünlüğü, kendilerine yapılan tıbbî müdahalelerin  
seçiminden mahrum bırakılmaları, bunun için muvafakatlarının alınması ve maruz kaldıkları  
sağlık risklerini değerlendirebilmelerine imkân verecek bilgilere ulamaları ile ilgili konuların  
Sözlemenin 8. maddesinin kapsamına girdiğini hatırlatır (bkz., Marie Therese Trocellier -  
Fransa davası (Aralık), No 75725/01, 5 Ekim 2006) . Bu nedenle bavuranların ikâyetlerinin  
bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düünmektedir.  
Bu bakımdan, AĐHS’nin diğer düzenlemelerinde olduğu gibi 8. maddesinde de yer alan ve  
daha ziyade negatif nitelikte olan yükümlülüklere, güvence altına alınmıhakların etkin  
korumasından doğan pozitif yükümlülüklerin de eklenebildiğini hatırlatır (diğerlerinin yanı  
sıra bkz., Roche - Birleik Krallık davası [GC], No. 32555/96, § 157, AĐHM 2005 X). AĐHM  
2. maddenin konusunu oluturan yaama hakkı ile ilgili olarak daha önce vermiolduğu  
kararlarda, taraf ülkelerin, gerek kamu sektöründe, gerekse özel sektörde çalıan sağlık  
uzmanlarının gözetimi altındaki bir bireyin ölüm nedeninin tespit edilmesine imkân veren  
etkin ve bağımsız bir adlî sistem oluturmakla yükümlü olduklarını vurgulamıve tıbbî  
ihmallerin kendine özgü koulları itibarıyla prensip olarak "devletin" sorumlu tutulacağı bir  
yargılama için yeterli olduğunu belirtmitir (Calvelli veCiglio - Đtalya davası [GC], No.  
7
32967/96, §§ 48-51, AĐHM 2002-I, ve Vo - Fransa davası [GC], No. 53924/00, § 90, AĐHM  
2004-VIII).  
Mahkeme aynı zamanda taraf ülkelerin hastanelerin kamusal veya özel olmalarına  
bakılmaksızın hastalarının yaamlarını korumalarını sağlamak amacıyla kendi önlemlerini  
almaları için uygulamaları gereken düzenleyici bir çerçeveyi yürürlüğe koymak zorunda  
olduklarını da hatırlatır (aynı yerde). Bu ilkelerin de aynı bağlamda AĐHS’nin 8. maddesinin  
uygulama alanına giren bedensel bütünlüğe karı ağır ihlâller oluturduğu üphesizdir  
(yukarıda zikredilen Marie Thérèse Trocellier, davası ve yine yukarıda zikredilen  
Codarceadavası § 103).  
Mevcut davada, bavuranların çocuklarının doğduğu hastanenin sağlık ekibinin  
sorumluluğunun değerlendirildiği adlî yargılama haklarını kullanabildiklerinin öncelikle  
belirtilmesi gerekmektedir. Mahkeme bu açıdan hiçbir sorun olmadığı kanaatindedir (benzer  
bir yaklaım için yukarıda zikredilen Marie Therese Trocellier davasına bkz.).  
Bavuranların tıbbî bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun  
Sözlemenin 8. maddesi kapsamında doğrudan devlete aftedilmesi için yeterli olduğunu iddia  
etmelerine rağmen, Mahkeme, belirtilmesi gereken ikinci husus olarak, bu soruya verilecek  
cevap ne olursa olsun, konuyla ilgili farklı tıbbî bilirkii raporlarında ve hatta iç yargı  
organlarının kararlarında her türlü tıbbî hata ve ihmalin ihtimal dıı bırakılmıolduğunu not  
eder. Her halükârda ne bu sonuçları sorgulamak, ne de sahip olduğu tıbbî bilgilerden hareketle  
bilirkiilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmek  
Mahkemenin görevleri arasındadır (Tysiac - Polonya davası, No. 5410/03, § 119, AĐHM 2007  
IV).  
Yukarıdaki değerlendirmeler ıığında bu ikâyetin de mesnetsiz olması nedeniyle  
AĐHS’nin 35 / 1. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar, ağır engelli bir çocuğun anne ve babaları olarak uğradıkları maddî zarar için  
300.000 Euro ve manevî zarar için 350.000 Euro tazminat talep etmektedirler. Ayrıca  
yargılamanın süresi nedeniyle uğradıkları manevî zarar için 40.000 Euro ve çocuklarının  
tedavi ve bakımının sağlanması için yapmak zorunda kaldıkları masrafların yaamlarını  
zorlatırması nedeniyle 100.000 Euro manevî tazminata hükmedilmesini talep etmektedirler.  
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHS tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddî zarar arasında bir illiyet bağı görmediğinden  
bu talebi reddetmektedir. Buna karılık, Bavuranlara toplam 3 000 Euro manevî tazminat  
ödenmesinin yerinde olduğunu düünmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
4. Bavuranlar, aynı zamanda iç yargı sürecindeki ve AĐHM’deki yargılamanın masraf ve  
giderleri için 8.059 Euro talep etmektedir. Bu taleplerine delil tekil etmek üzere belge olarak  
8
Mahkemeye dava açmak için yaptırmıoldukları çeviri karılığında ödedikleri 627 TL ücretin  
faturalarını sunmulardır.  
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı  
makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM bu davada sunulan unsurlar ve  
yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak bavuranlara tüm masraflar için 1.000 Euro  
ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana  
üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Yargılama süresinin uzunluğu hakkındaki bavurunun kabuledilebilir, bunun dıında  
kalanların kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz  
kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından;  
i) bavuranlara ortaklaa 3.000 (üç bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;  
ii) yargılama masraf ve giderleri için bavuranlara 1 000 (bin) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 5 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
9