CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
YAŞAROĞLU - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 45900/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
20 Haziran 2006  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (45900/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşı Fatma Yaşaroğlu’nun (başvuran) 13 Mayıs 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
Komisyonu’na Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde  
İstanbul Barosu avukatlarından G.Tuncer tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1969 doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran 1990 yılında ölen Erkan  
Yaşaroğlu’nun eşidir.  
A. E.Yaşaroğlu’nun ölümü  
I.A. 11 Haziran 1990 tarihinde Maltepe Polis Karakolu’na gelerek mağazasının  
soyulduğundan şikayetçi olmuş, eski çalışanı olması dolayısıyla Erkan Yaşaroğlu’nu  
suçlamıştır.  
Polis aynı gün E.Yaşaroğlu’nun evinde arama başlatmış, bunun sonucunda I.A.’ya ait çekler  
ile on sekiz ayrı anahtar bulunmuştur. E.Yaşaroğlu evde olmadığından arama işlemi başvuran  
huzurunda gerçekleşmiştir.  
Polis, 26 Haziran 1990 tarihinde şüpheli Erkan Yaşaroğlu’nun hemen tutuklanması için  
Savcılığa nakledildiğini belirterek özellikle I.A.’nın şikayetine dayalı dosyayı, arama  
tutanağını, anahtarları ve çeklerin fotokopilerini Kartal Cumhuriyet Savcılığına iletmiştir.  
11 Ağustos 1990 tarihinde saat 11.00 sularında I.A. yeniden polis karakoluna gelerek izini  
kaybettirmeye çalışan E. Yaşaroğlu’nun taşındığı uyarısını yapmış, şikayetini ve adı geçenin  
tutuklanması talebini yinelemiştir.  
İki polis davacının erkek kardeşinin beraberinde olay yerine gelmiş, polisler E.Yaşaroğlu’na  
kimliğini sormuş, adı geçen aranan biri olmadığını belirterek kaçmaya başlamıştır. Olay yeri  
tutanağına göre yapılan tüm uyarılara ve ikaz atışlarına rağmen E. Yaşaroğlu kaçmaya devam  
etmiş, iki km. uzakta devam eden kovalamacada polis memuru İ.N. E. Yaşaroğlu’na 25-30 m.  
mesafede ateş etmiştir, Kartal Devlet Hastanesi’ne kaldırılan yaralı hayatını kaybetmiştir.  
B. Olayla ilgili sürdürülen soruşturma  
Olay yerleri şehir merkezi dışında olduğundan jandarmalar şüpheli olarak polis memuru  
İ.N.’yi dinlemiş, çalışma arkadaşı olarak Z.İ.’nin tanıklıklarına, davacı N.A.’nın erkek  
kardeşinin ve yaralıyı hastaneye götüren Y.K.’nın ifadelerine başvurmuştur.  
Cumhuriyet Savcısı aynı gün beraberinde bir doktor ile maktul üzerinde inceleme yapmıştır.  
Savcı Adli tıp kurumundan maktulün tam olarak ölüm nedeninin incelenmesini, atış  
mesafesinin tespit edilmesi ve soruşturma için gerekli delillerin bulunması talebinde  
bulunmuştur.  
2
Jandarma 13 Ağustos 1990 tarihinde üç görgü tanığı C.K., H.D. ve H.K.’nın ifadelerini  
almıştır.  
Cumhuriyet Savcısı 15 Ağustos 1990 tarihinde pek çok kişinin ifadesine başvurmuştur.  
17 Ağustos 1990 tarihinde İ.N. Pendik Asliye hukuk mahkemesi hakimi İ.N. hakkında  
tutuklama kararı çıkarmıştır.  
Cumhuriyet Savcısı 21 Ağustos 1990 tarihli iddianame ile polis memuru İ.N.’nin TCK’nın  
448. maddesi uyarınca kasten adam öldürme suçundan mahkumiyetini talep etmiştir.  
Polis memuru dava dosyasının içeriğinden ve isnat edilen suçun değişebileceği niteliğinden  
17 Eylül 1990 tarihinde serbest bırakılmıştır.  
C. Tazminat süreci  
Başvuran 5 Temmuz 1991 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurarak polisin eşinin ölümüne  
neden olduğu gerekçesiyle tazminat talebinde bulunmuştur.  
İçişleri Bakanlığı’ndan cevap alamaması üzerine başvuran 5 Eylül 1991 tarihinde İstanbul  
İdari Mahkemesi’nde tam yargı davası açarak İ.N.’nin görevi sırasında vermiş olduğu zarar  
için kendisi, çocukları adına 240 milyon TL. maddi, 100 milyon TL. manevi tazminat  
istemiştir.  
İdari mahkeme, İ.N.’nin sorumluluğunu tespit etmesinin ardından İçişleri Bakanlığı’nın  
başvurunun yapıldığı tarihten itibaren hesaplanacak yasal faiz oranıyla birlikte başvurana  
talep ettiği maddi tazminat miktarını ödemesine karar vermiştir.  
İçişleri Bakanlığı’nın temyiz başvurusu üzerine Danıştay 26 Aralık 1996 tarihli kararı bozmuş  
ve davayı İdari mahkemeye geri göndermiştir.  
İdare mahkemesi 30 Ekim 1997 tarihinde Bakanlığı yeniden başvurana sözü edilen miktarları  
ödemeye mahkum etmiştir.  
İçişleri Bakanlığı, ölüm nedeninin firari maktulden kaynaklandığından idarenin objektif  
sorumluluğunun bu duruma uygulanamayacağı gerekçesiyle bir kez daha temyiz  
başvurusunda bulunmuştur.  
Danıştay 1 Temmuz 1998 tarihinde sözü edilen kararı onamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran, polisin hiçbir meşru gerekçe olmadan  
ölümcül güce başvurduğunu ileri sürerek eşinin yaşam hakkının ihlal edildiğinden  
şikayetçidir. Başvuran ayrıca cinayet failinin serbest kalmasına yol açan yargı mercilerinin  
insan hayatına değer veren bir ceza yargı sürecinin sağlanması için gerekli tarafsızlıktan ve  
bağımsızlıktan yoksun olduğunu iddia etmektedir.  
3
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
AİHM bu şikayetlerin AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olmadığı  
tespitinde bulunmaktadır. Şikayetlerin kabuledilmezliğine dair hiçbir gerekçe yer  
almamaktadır. Dolayısıyla şikayetler kabuledilmelidir.  
B. Esas hakkında  
Hükümet başvuranın eşinin ölümündeki her türlü sorumluluğun, maktulün bizzat kendisinin  
yol açtığı polis kovuşturması sırasında, kaza sonucu oluştuğunu savunmaktadır. Sorumlu polis  
memuru 2. maddenin gereklerine tam anlamıyla yanıt veren bir soruşturma neticesinde serbest  
bırakılmıştır.  
Başvuran eşinin kasten öldürüldüğünden, üstelik cinayet zanlısının serbest bırakılmasından  
şikayetçi olmaktadır.  
1. AİHS’nin 2. maddesinin esası bakımından  
a. Genel ilkeler  
AİHS’nin 2 §1. maddesinin ilk cümlesi Devlet’i yalnızca istemli ve illegal ölüme sebebiyet  
vermekten kaçınmayı değil aynı zamanda, iç hukuki düzende kendi yargısına tabi kişilerin  
yaşam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı da zorunlu kılmaktadır (Bkz.  
L.C.B.Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998). Bu doğrultuda Devletin yükümlülüğü esas olarak  
yaşama hakkını güvence altına almak için bireye karşı işlenecek suçları caydırıcı hukuki ve  
idari bir çerçeve içine yerleştirmek, bu mekanizmanın işleyişi bakımından yaptırımlar  
uygulamak ve ihlalleri ortadan kaldırmaktır.  
Bununla birlikte, çağdaş toplumlarda polisin üstlendiği görevin güçlüğü, insanoğlunun  
tutumunun öngörülemezliği, kaynak kullanımının kaçınılmaz oluşu göz önünde  
bulundurulduğunda iç hukuk yetkililerine yüklenen bu yükümlülük ağır bir külfete yol  
açmamalıdır (Bkz. Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, Paul ve Audrey Edwards-Birleşik  
Krallık no: 46477/99).  
AİHS’nin 2. maddesinde bizzat belirtildiği gibi, güvenlik güçlerinin öldürücü güce  
başvurmaları belli hallerde meşru sayılabilir. Bununla birlikte polis operasyonları iç hukukta  
yasanın yetkili kıldığı şekliyle yeterince sınırlandırılmalı, keyfi güç kullanımına karşı yerinde  
ve etkili bir kullanımı güvence altına alacak bir sistem içinde yer almalıdır (Bkz. mutatis  
mutandis, Hilda Hafsteinsdottir-İzlanda kararı, no: 40905/98, 8 Haziran 2004).  
Güvenlik güçleri bir operasyon kapsamında görevlerini ifa ederken belirsizlik içinde  
olmamalıdır: hukuki ve idari çerçeve, güç kullanımına ve ateşli silahlara başvurulması  
hakkındaki yasaların uygulanmasında sorumluların sınırlarını belirlemek, uluslararası  
kuralları göz önünde bulundurmak durumundadır (Bkz. Makaratzis-Yunanistan kararı, no:  
50385/99).  
Bu davanın özel bağlamında AİHM, bir kaza sözkonusu olduğunda hayatın korunmasına dair  
ilkeleri dile getirme gereğini görmektedir. Devlete düşen pozitif yükümlülükler Devlet  
tarafından oluşturulacak bir düzenleme kapsamında yaşama kasteden her türlü olaydan  
kaçınacak gerekli önlemleri almaktadır. Devletin bilhassa görevlilerin sorumluluğunda  
4
bulunan bir kişinin ölümün nedenini aydınlatacak denli bağımsız ve etkili bir hukuk sistemini  
oluşturma ve gerektiğinde bu kimselerin fiillerini ifşa etme zorunluluğu bulunmaktadır (Bkz.  
Calvelli ve Ciglo-İtalya kararı no: 32967/96, Erikson-İtalya kararı, no: 37900/97, 26 Ekim  
1999, Powell-Birleşik Krallık kararı no: 45305/99, bkz. aynı zamanda Işıltan-Türkiye kararı,  
no: 20948/92).  
AİHM aynı zamanda, Bakanlar Komitesi’nin (75/24 sayılı) seyir halinde iken dikkatsizlik  
sonucu veya kasten yaralanmaya ve/veya ölüme sebebiyet verme hakkındaki Kararı’nı  
hatırlatır.  
18 Eylül 1975 tarihinde kabul edilen bu karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye  
Devletlere kendi yasalarından esinlenmeleri ve iç düzende bu ilkeleri uygulamaları  
niteliğindeki bir tavsiye kararıdır.  
b. Bu ilkelerin mevcut duruma uygulanması  
AİHM, özel bir durum ile karşı karşıya bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın eşinin  
kasti olarak öldürüldüğü yönündeki şikayeti ve Devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında bir  
soruşturma yürütmesi zorunluluğu ve son olarak mağdurların uğradıkları zarar incelemeye  
alınacaktır.  
Başvuran eşinin kasten öldürüldüğü iddiasında bulunsa da, AİHM sözü edilen döneme ait  
olgusal koşulların tam bir tablosunu elde etmek için olayların yeniden incelenmesini  
gerektirecek hiçbir görüşün ve delilin yer almadığını ifade etmek durumundadır.  
AİHM, bu konudaki olayların iç hukuki düzeyde sonuçlandırıldığı ve AİHM’yi Ağır ceza  
mahkemesinin yapmış olduğu saptamaların ötesine götürecek hiçbir hususun bulunmadığı  
tespitini yapmaktadır (Bkz. Klaas-Almanya kararı, 22 Eylül 1993).  
İç hukuki merciler tarafından değerlendirilerek kabul edilen olgularla ilgili olarak AİHM, ilk  
olarak soruşturma kapsamında alınan tedbirlerin elverişliliği ve kanıt unsurlarının ispat  
kudretini hatırlatmaktadır. Bunlara kanıt unsurlarının kabuledilebilirliğini eklemek gerekir  
(Bkz. Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94). Aynı şekilde ulusal yetkililere özellikle  
mahkemelerin bu doğrultuda hususi olarak nitelendirilmeleri, iç hukuku tefsir etmeleri ve  
yorumlamaları düşmektedir (Bkz. Schenk-İsviçre kararı 12 Temmuz 1988).  
Bu başvuruda şüphelinin kaçması güvenlik güçlerinin açık alandaki gelişmelere çabucak bir  
tutum izlemelerini gerektirmiştir. Polisler firariye uyarıda bulunarak durması için ihtar atışı  
yapmışlar, daha sonra polis memuru I.N. sendelediği ya da düşğü esnada kurşun kaza ile  
başvuranın eşine isabet etmiştir.  
Böylelikle, başvuranın eşinin kasıtlı olarak öldürülmesi «her türlü makul şüphenin ötesinde»  
hiçbir hususa indirgenememekte (Bkz. diğerleri arasında Seyhan-Türkiye kararı, no:  
33384/96, 2 Kasım 2004) ve adı geçenin ölüm olayı ile ilgili Devletin sorumluluğu  
üstlenmesine yol açmamaktadır (Bkz. aynı anlamda, Natchova vd.-Bulgaristan kararı, no:  
43577/98 ve 43579/98).  
O halde AİHS’nin 2. maddesi esas bakımından ihlal edilmemiştir.  
5
2. 2. maddenin usulü bakımından  
a. Genel ilkeler  
Yaşam hakkının korunması yükümlülüğü bir kişi hayatını kaybettiğinde resmi bir  
soruşturmanın başlatılmasını zorunlu kılar. Böyle bir soruşturmanın asıl amacı bu hakkın  
güvence altına alındığı yasaların etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Bu amaçların  
gerçekleştirilmesine olanak tanıyan hangi tür soruşturma yöntemi olursa olsun, mağdurun  
yakınları bulunmasa da yetkililer dikkatlerine sunulan bir durumu resen incelemek  
durumundadır (Bkz. Paul ve Audrey Edwards-Birleşik Krallık).  
Ölüm olayı ile ilgili yürütülen bir soruşturmanın etkili sayılabilmesi için sorumluların  
kimliklerinin tespit edilmesine ve cezalandırılmasına imkân vermelidir (Bkz. Oğur-Türkiye  
kararı, no: 21594/93). Bu noktada izlenen bu yöntemlerin sonucu değil, bunlara nasıl  
ulaşıldığı önemlidir; yetkililer olaya ilişkin elde edilen delillere makul erişimin sağlanması  
için gerekli önlemleri almak durumundadır (Bkz. örneğin Salman-Türkiye kararı no:  
21986/93, Tanrıkulu-Türkiye kararı, no: 23763/94 ve Gül-Türkiye kararı no: 22676/93, 14  
Aralık 2000).  
Maktulün ölüm nedeni hakkında ve sorumluların kimliklerinin tespitinde oluşabilecek her  
türlü etkisizlik soruşturma kapsamına zarar verebilir (Bkz. Hugh Jordan-Birleşik Krallık no:  
24746/94). İvedilik ve makul düzeyde ihtimam da bu bağlamda önemlidir (Bkz. örneğin,  
Mahmut Kaya-Türkiye kararı: 22535/93). Özel bir durumda yürütülen soruşturmanın  
ilerlemesini engelleyen güçlüklerin ve engellerin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bunun  
yanı sıra, ölümcül kuvvete başvurmaya dair yürütülen soruşma sözkonusu olduğunda,  
yetkililer tarafından bir an önce yapılacak açıklama eşitlik ilkesine saygı içinde kamuoyunun  
güveninin korunması ve her türlü yasadışı eyleme tolerans gösterilmemesi bakımından temel  
bir husus kabul edilir.  
Kamuoyunun denetimi de mağdur yakınlarının yasal menfaatlerinin korunması için gerekli  
önlemlerin alınması, yetkililerin dikkatine gelmesi açısından önemli bir unsurdur (Bkz.  
örneğin, McKerr-Birleşik Krallık no: 28883/95).  
Bunun yanı sıra, yaşam hakkına veya fiziksel bütünlüğe karşı istemli olmayan bir saldırı  
olduğunda, 2. maddede yer alan pozitif yükümlülük ceza niteliğindeki bir başvuruyu zorunlu  
kılmayan etkili bir hukuki sistemi ortaya koymaktadır. Benzer yükümlülük örneğin hukuk  
sistemi ilgililere sivil mahkemeler karşısında tek başına ve/veya birlikte ceza  
mahkemelerindeki başvuruyla birlikte sözkonusu görevlilerin sorumluluğunu tesis etmek  
amacıyla, gerektiğinde, tazminat ödenmesi ve kararın neşri gibi elverişli her türlü yaptırımın  
elde edilmesi olanağını sunmaktadır. Disipline değin önlemler de ayrıca öngörülebilir.  
AİHS’nin 2. maddesi bu nedenle bir başvurana üçüncül kişiler hakkında takibat başlatma,  
mahkumiyet talebinde bulunma ve her türlü takibatın mahkumiyet ile sonuçlanması hatta  
belirli bir cezanın hükmedilmesi hakkını vermemektedir. Buna karşın, ulusal yargı mercileri  
yaşama kastedilen hallerde bunu cezasız bırakma zorunluluğuna sahip değildir (Bkz.  
Öneryıldız kararı).  
b. Bu ilkelerin mevcut duruma uygulanması  
6
AİHM yetkililerin olay günü ivedilikle hareket ettiklerini hatırlatarak -önce jandarmaların,  
sonra savcının- bu olaya karışan polislerin sayısını ve kimliklerinin tespit edilmesini  
sağladıklarını ve ölüm atışını yapan zanlı polis memurunu belirlediklerini ifade etmektedir.  
Böylece polis memuru kasten adam öldürme suçuyla adalet karşısına çıkarılmış ve tutuklu  
olarak yargılanmıştır.  
Yetkililer davayı aydınlatmak için gerekli tüm önlemleri almış görünmektedir. Ölüm  
nedeninin tam olarak anlaşılması için tamamlayıcı bir otopsi düzenlenmiş, kaza atışının  
özellikle sayısını ve atış mesafesini saptamak için birçok uzman çalışmıştır.  
Ağır ceza mahkemesi bilirkişiler aracılığıyla maktulün kolunda oluşan çiziğin ikinci bir  
kurşundan ileri gelip gelmediği, polisin birden fazla ateş edip etmediği üzerinde durmuş,  
sonuca varmak için atış mesafesinin araştırılmasını istemiştir. Aynı zamanda, bilerek ve  
isteyerek mi bir atışın yapıldığı yoksa bir sendeleme ya da düşme halinde istemeyerek mi bu  
durumun oluştuğu dikkate alınmıştır. Mahkeme duruşmada ilgili tanıklara başvurmuş, olay  
yeri incelemesi yapılmıştır.  
AİHM sonuç itibariyle yetkililerin 2. maddede yer alan zorunlulukları karşılayacak düzeyde  
bir soruşturma sürdürdüklerini gözlemlemekte ve ayrıca başvuranın bir avukat aracılığıyla  
temsil edildiğini, müdahil taraf olarak Ağır ceza mahkemesi önündeki sürece aktif olarak  
katılma vasıtasını bulduğunu ve bilirkişilerin almış oldukları sonucu bildirmelerine dek takip  
ettiğini kaydetmektedir. Başvuran ayrıca bu sürecin hiçbir aşamasında soruşturmanın  
gidişatında eksiklikler bulunduğunu dile getirmemiştir.  
AİHM, Sözleşme’nin başvurana üçüncül kişiler hakkında takibat başlatma ve her türlü  
soruşturmanın neticesinde mahkumiyet ile sonuçlanması hakkını vermediğini hatırlatarak  
AİHS’nin bu bakımdan ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran kendisine ödenen tazminatta objektif sorumluluk ilkesine dayalı olarak, idari yargı  
makamlarının tutumunun maruz kaldığı haksızlıkları gidermede hiçbir güvence sağlamadığını  
ileri sürmekte, bu yönde AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta Sözleşmede yer aldığı şekliyle temel hak ve  
özgürlükleri öngören savunulabilir nitelikteki bir başvuruyu güvence altına aldığını  
hatırlatmaktadır. Bu hüküm, ulusal olduğu kadar uluslararası düzeyde de Sözleşmeye dayalı  
«savunulabilir» içerikli bir şikayeti ve buna uygun başvuru yolunu zorunlu kılmaktadır (Bkz.  
diğerleri arasında, Kudla-Polonya kararı, no: 30210/96).  
AİHS’nin 2. maddesi hakkındaki şikayetlerle ilgili davalarda AİHM başvuranların etkili bir  
başvurudan yoksun kaldıkları ve netice itibariyle bir ceza, medeni ve idari yargı sürecinde  
müdahil taraf olarak uygun bir tazmin talebinde bulunmaları sonucuna varabilir. Başka bir  
deyişle, başvuranların hukuki düzende yapmış oldukları başvurular ile ceza soruşturması  
arasında somut ve sıkı bir bağ mevcuttur.  
Bununla birlikte, 2. madde ile güvence altına alınan hakların ihlal edildiği iddiası sözkonusu  
olduğunda, -maddi olduğu kadar manevi- tazminatla bir tazmin prensip olarak mümkün  
7
olmalı ve bu hususta ortaya konulacak tazmin usulünün bir parçası olmalıdır (Bkz. Paul ve  
Audrey Edwards kararı ve T.P. ve K.M.-Birleşik Krallık kararı, no: 28945/95).  
Buna karşın, AİHM’nin daha önce de altını çizdiği gibi ne 13. madde ne AİHS’nin diğer  
başka hükümleri bir başvurana üçüncül kişiler hakkında kovuşturma başlatma ve mahkum  
ettirme veya «kişisel intikam» hakkı tanımaktadır.  
AİHM bu noktada, yetkililerin 2. maddenin usulü bakımından başvurana etkili bir başvuruda  
bulunma zorunluluğunun 13. madde alanında muaf tutulup tutulmadığını incelemek  
durumundadır.  
AİHM’nin bu başvuruda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediği tespitinde başvuranın 13.  
madde bakımından şikayetinin savunulabilir hiçbir yanı bulunmamaktadır (Bkz. Seyhan-  
Türkiye kararı, no: 33384/96). Bu bağlamda AİHM, başvuranın eşinin ölümüne neden olan  
olayların illegal bir durum sonucu meydana gelip gelmediğinin titizlikle incelendiğini  
hatırlatmaktadır. Başvuranın savunulabilir bir şikayette bulunduğunu kaydetmek gerekir.  
AİHM, bu davada sürdürülen ceza soruşturmasının kasten adam öldürme suçu ile kimliği ifşa  
edilen ve yargılanan bahse konu polis memuru ile AİHS’nin 2. maddesindeki usul bakımından  
zorunlulukları karşıladığı sonucuna varmaktadır.  
AİHM, başvuranın müdahil taraf olarak katıldığı bu ceza sürecinin dışında İdari mahkeme  
önünde tam yargı davası açtığını ve bunun neticesinde tazmin talebinin tamamını elde ettiğini  
gözlemlemektedir.  
AİHS’nin 13. maddesinde yer alan hükümler 2. maddede belirtilenlerden biraz daha ileride bu  
başvuruda olduğu gibi, bir yanda sorumlunun kimliğinin saptanması, yargılanması ve öte  
yanda idari mahkemeler tarafından maktulün yakınına ödenmesi hükmedilen maddi olduğu  
kadar manevi tazminattır.  
Yapılan bu şikayet dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle reddedilmelidir.  
III. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranın temsilcisi 10 Mayıs 2005 tarihli yazısı ile AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunarak  
bu tür davalarda bağımsız ve geleneksel olarak tarafsız adli mercilerin başvuranın taleplerine  
karşılık vermekten uzak olduğunu belirtmiştir. Bu çerçevede, başvuranın temsilcisine göre  
kasten adam öldürdüğü bilinen polis memuru delillere rağmen ceza almamış, başvuranın idari  
mahkemelere yapmış olduğu başvurular sonucu elde ettiği tazmin yeterli olmamıştır.  
Hükümet 6. madde hakkında yapılan bu şikayetlerin geç yapılması nedeniyle reddedilmesi  
talebinde bulunmaktadır. Hükümete göre sözkonusu süreçler bu tarihten önce tamamlanmış  
ve bu şikayetler başvurunun yapıldığı sırada dile getirilmemiştir.  
AİHM, başvurunun yapıldığı tarihte başvuranın bir avukat aracılığıyla temsil edilmediğini  
gözlemlemektedir. Fakat, bu doğrultudaki yerleşik içtihat ışığında bu şikayetlerin esası  
gerektiği gibi ortaya konulmaktaydı (Bkz. diğerleri arasında, Buscarini vd.-Saint Marin no:  
24645/94).  
8
Bu nedenle, AİHM bu noktada bir gecikmeye yer vermeyecektir, ne şekilde olursa olsun, 2.  
ve 13. maddelere riayet edilmesine ilişkin yukarıda söz edilen gerekçeler kapsamında ve  
AİHS’nin diğer hükümleri çerçevesinde yapılan aynı şikayetler nedeniyle 6. maddenin ayrı  
tutulması için hiçbir nedenin yer almadığına itibar etmektedir.  
İç hukuktaki mahkemelerin bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan yoksun oldukları iddiası hiçbir  
surette gerekçelendirilmediğinden, AİHM bu şikayetin dayanaktan yoksun olarak  
reddedilmesi gerektiğini kaydetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 2. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilebilir, kalan şikayetlerin kabuledilemez  
olduğuna;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
9