C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
TÜRKMEN - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 43124/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
19 Aralık 2006  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43124/98) bavuru no’lu davanın nedeni, bu ülke  
vatandaları Can Ali ve Petek Türkmen’in (bavuranlar) 30 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa  
Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözlemesi’nin (Sözleme) eski 24.  
maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) yapmıoldukları  
bavurudur.  
Adli yardımdan yararlanan bavuranlar AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından  
A.Demirkale-Çelik tarafından temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
Sırasıyla 1969 ve 1971 doğumlu bavuranlar Can Ali Türkmen ve ei Petek Türkmen, Türk  
vatandaı olup, bavurunun yapıldığı tarihte Đstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde  
bulunmaktaydılar.  
A. Bavuranların yakalanıp gözaltına alınmaları  
Bavuranlar, yasadıı örgüt TIKB (Türkiye Đhtilalci Komünistler Birliği) üyesi olmakla  
suçlanarak, 6 Ocak 1994 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ubesi  
ube») polisleri tarafından yakalanıp gözaltına alınmılardır.  
Bavuranlar, gözaltında oldukları sırada kötü muameleye maruz kalmılardır. Yapılan kötü  
muamelenin sonucunda meydana gelen izler, 11 Ocak 1994 tarihinde kendilerini ziyarete  
gelen avukatları tarafından fark edilmitir. Can Ali, sessiz kalma hakkını ileri sürerek ifade  
vermeyi reddetmitir. Oysa Petek, TIKB bünyesindeki faaliyetleri hakkındaki itiraflarda  
bulunduğu ifadeyi imzalamıtır.  
Bavuranlar, gözaltının sona erdiği 17 Ocak 1994 tarihinde, Đstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi  
tarafından muayene edilmilerdir. Aynı gün düzenlenen raporda hiçbir iddet izinin  
bulunmadığı sonucuna varılmıtır.  
Muayenenin ardından bavuranlar, öncelikle Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)  
Cumhuriyet Basavcısı tarafından dinlenmilerdir. Can Ali suçlamalara itiraz etmitir. Ei de,  
baskı altında ifade verdiğini savunarak, aynı ekilde suçlamalara itiraz etmitir.  
Türkmen çifti, yine 17 Ocak 1994 tarihinde, DGM yedek hakimi önüne çıkarılmıve hakim  
önünde bavuranlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını belirtmilerdir.  
Hakim bavuranların tutuklu yargılanmalarına karar vermitir.  
Cezaevi doktoru, 19 Ocak 1994 tarihinde, cezaevine kabul edilmelerinden önce, bavuranları  
muayene etmive bavuranların vücudunda bazı yaralar tespit etmitir.  
Bavuranların talebi üzerine 24 Ocak 1994 tarihinde, Cezaevi Đdaresi yukarıda varılan  
sonuçlar ıığında bavuranların Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından yeniden muayene  
edilmelerini istemitir.  
2
B. Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın hakkında yapılan ikayet  
Bavuranlar, 1994 yılı Ocak ayında, gözaltının sona ermesinin ardından kendilerini muayene  
eden Đstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi aleyhinde, görevlerini kötüye kullanmakla suçlayarak  
ikayette bulunmulardır.  
Đstanbul Cumhuriyet Basavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde, hiçbir kanıt bulunmadığı  
gerekçesiyle bu ikayet hakkında takipsizlik kararı vermitir.  
Ancak, Đstanbul Tabibler Odası bavuranlara, adıgeçen doktorun daha önce de benzer  
ikayetlere konu olduğunu ve aynı dönemde tutuklulara yapılan ikencelere dair izleri kasten  
saklamaktan altı ay meslekten men cezası aldığına dair bilgi vermitir.  
C. Gözaltından Sorumlu Polisler Aleyhinde Balatılan Cezai Usul Đꢀlemleri  
Bavuranlar, 4 ubat 1994 tarihinde, ikence altında itirafta bulunmaya zorladıkları  
gerekçesiyle gözaltından sorumlu polisler aleyhinde Đstanbul Savcılığı’na ikayette  
bulunmulardır.  
Đstanbul Cumhuriyet Basavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde sözkonusu dört polisi Đstanbul  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde suçlamıtır. Cumhuriyet Basavcısı polislerin itirafta  
bulunmaları amacıyla ikence yaptıkları gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 243.  
maddesi uyarınca mahkum edilmelerini istemitir.  
Bavuranlar, bu yargılamada müdahil tarafı oluturmaktadırlar.  
Esasa bakan hakimler, 5 Haziran 1995 tarihli durumada, bavuranlarla birlikte aynı  
cezaevinde bulunan kiiler, cezaevine gelilerinde Can Ali’nin kollarını kullanamaz halde  
olduğunu ve karısının sol kolunun felç olduğunu belirtmilerdir. Türkmen çifti, zar zor  
yürüyebilmekteydi. Vücutlarında morumsu ekimozlar bulunmaktaydı. Birkaç ay boyunca  
diğer tutukluların yardımıyla özel ihtiyaçlarını karılamılardır. Çift kendilerini sorguya  
çekenlerin ikence uyguladıklarını dile getirmilerdir.  
1996 yılı Kasım ayında Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumu’nun 2 No’lu Bilirkii  
Kurulu’ndan, bavuran Petek hakkındaki 17 ve 24 Ocak 1994 tarihli raporlar arasındaki  
çelikiler hakkında karar vermesini istemitir. Hakimler, özellikle ikinci raporda yer verilen  
yaraların bavuranın tutuklandıktan sonra meydana gelip gelmediğini aratırmılardır.  
Bavuran, 21 Ekim 1996 tarihinde Cerrahpaa Üniversite Hastanesinde ve 16 Aralık 1996  
tarihinde ise Adli Tıp Kurumu’nun 2 no’lu Bilirkii Kurulu tarafından muayene edilmitir.  
Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihli kararla, dört polisin delil yetersizliğinden  
beraatine karar vermitir. Mahkeme sanıkların savunmalarını ve özellikle ikayetçilerin  
tutuklu bulunduğu 17 ve 24 Ocak 1994 tarihlerinde düzenlenen iki sağlık raporu arasında  
geçen süreyi gözönüne almıtır.  
Bavuranlar kararın temyizine gitmilerdir.  
3
Yargıtay, 28 Haziran 2000 tarihli kararıyla, bavuranlar tarafından dile getirilen iddialara  
cevap vermeden kamu davasının sona erdiğine karar vermitir. Bu bağlamda yüksek  
mahkeme konu hakkındaki beyıllık zamanaımı süresinin, dava konusu sorgulamaların  
yapıldığı tarihten itibaren ilemeye baladığını ve bu süreyi yarıda kesecek herhangi bir  
durum olmadığından, bir önceki mahkeme karara varmadan önce sürenin sona erdiğini  
belirtmitir.  
4. Bavuranların DGM önünde yapılan yargılaması  
Cumhuriyet Basavcısı, 20 Ocak 1994 tarihinde bavuranları yasadıı silahlı örgüte mensup  
oldukları gerekçesiyle DGM önünde suçlamıve TCK’nın 168§ 2 ve 3713 sayılı Terörle  
Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri gereğince mahkum edilmelerini istemitir.  
Bavuranlar, askeri hakimin de bulunduğu esasa bakan hakimler önünde, Ankara DGM  
tarafından aynı olaylar gerekçesiyle mahkum edidiklerini ileri sürerek, suçlamaları  
reddetmilerdir.  
Bavuranlar, 11 Nisan 1997 tarihli kararla suçlu bulunmular ve her birini on iki yıl altı ay  
hapis cezasına çarptırılmıtır. DGM, daha önceki mahkumiyet kararının farklı bir suçtan  
dolayı verildiği gerekçesiyle, ne bis in idem ilkesine göre yapılan bavuranların esas  
savunmasını bertaraf etmitir. Bunun için esasa bakan hakimler, diğer sanıkların beyanları,  
bavuranın ifadesi, TIKB’a ait çeitli dergi ve yayınlar ile birlikte ele geçirilen baskı gereçleri  
gibi kanıt unsurlarını esas almılardır.  
Bavuranlar, Yargıtay’a temyiz bavurusunda bulunmulardır. Yargıtay, 17 ubat 1999 tarihli  
kararla, temyizine gidilen kararı onamıtır. Bu karar bavuranların avukatının bulunmadığı 25  
ubat tarihinde verilmitir.  
Daha sonra bavuranlar, 2000 yılı Aralık ayında F tipi Cezaevine nakledilmilerdir.  
Nakledildikleri cezaevinde zaman içinde birçok olay meydana gelmive polisler ile tutuklular  
arasında iddetli çatımalar vuku bulmutur.  
Bu olayları protesto etmek amacıyla bavuranlar açlık grevi balatmılardır. Bu nedenle  
Wernicke-Korsakov Sendromu hastağına yakalanan bavuranlar, sırasıyla 29 Aralık 2001 ve  
5 ubat 2002 tarihlerinde sağlık nedeniyle geçici olarak serbest bırakılmılardır.  
Yaadığı sağlık sorunları tedavisi olmayan bir hastalığa dönüen bavuran Petek Türkmen 16  
Aralık 2002 tarihinde Anayasa’nın 104 § 2. maddesi uyarınca Cumhurbakanı tarafından  
affedilmitir. Can Ali Türkmen de yine aynı gerekçeyle 14 Mart 2003 tarihinde  
Cumhurbakanı affından yararlanmıtır.  
Bunun üzerine bavuranlar Almanya’ya yerleerek sığınma talebinde bulumulardır.  
Türk adli makamları 6 Temmuz 2006 tarihinde Ceza Kanunu’nun 5237. maddesi uyarınca  
bavuranların dosyasının yeniden açılmasını kararlatırarak durumaların balama tarihini  
29 Eylül 2006 olarak saptamılardır.  
4
Bavuranlar öncelikle, gözaltında iken kendilerine ikence uygulanması nedeniyle AĐHS’nin  
3. maddesinin ihlal edildiğinden ikayetçi olmaktadırlar.  
Bavuranlar AĐHS’nin 6 § 1. maddesini ileri sürerek, kendilerini yargılayan ve mahkum eden  
Đstanbul DGM’nin, bünyesindeki üç hakimden birinin asker kökenli olmasından dolayı  
tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığını ileri sürmektedirler. Bavuranlar bunun yanısıra,  
bu mahkeme önündeki yargılamanın 6. maddenin 1. fıkrasıyla 3. fıkrasının a) ve d) bentleri  
açısından adil olmadığını ileri sürmektedirler.  
Bavuranlar, 11 Aralık 2002 tarihli görülerinde, gözaltına alınmalarından sorumlu polisler  
aleyhinde balatılan yargılamanın uzun sürmesinden ikayetçi olarak, yeni bir ikayet dile  
getirmilerdir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunan bavuranlar bu maddenin ihlal edildiğinden ikayetçi  
olmaktadırlar.  
AĐHM mevcut davada yalnızca 3. maddenin usulü bakımından değil yargılamanın tüm  
yönlerine ilikin olarak inceleme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Neticede 28 Mart 2002  
tarihinde kendisine gönderilen bildirim mektubunun niteliği ve bavuran tarafın 23 Haziran  
2006 tarihinde ilettiği ek gözlemler göz önüne alındığında (54. maddenin 3. fıkrasının b)  
bendi) sözü edilen yönlerin tamamı hakkında görübelirtebilme fırsatı sunulmuolan  
Hükümet savunmasını hazırlama noktasında sıkıntıya düğü yahut adaletin iyi idaresinin  
gereklerinin menfaatlerine zarar verecek biçimde müdahale edildiği iddiasında bulunamaz.  
A. Tarafların Argümanları  
Bavuranlar, ikence yoluyla itirafa zorlanmanın Türkiye’de idari bir uygulama olduğunu  
iddia etmektedirler. Bavuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kendisine sunulan sağlam tıbbi  
kanıtlar karısında gösterdiği kayıtsızlığı örnek olarak göstermektedirler. Bu cihetle  
bavuranlar, gözaltının sona ermesinin ardından yapılan ilk muayenenin yüzeysel olduğunu  
belirtmekte ve Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde de ilgili adli tabip tarafından bu  
durumun kabul edildiğini ifade etmektedirler.  
Bavuranlar, adli makamların ve diğer müdahil tüm makamların her hal ü karda kendilerine  
ikence uygulayanların yargılandığı davada net bir tutum sergilemediklerini ve böylelikle  
ikencecilerin cezai zamanaımından yararlandıklarını iddia etmektedirler.  
Hükümet, bavuranların vücutlarında her hangi bir yara izine rastlanılmadığının belirtildiği 17  
Ocak 1994 tarihli sağlık raporu sonuçlarıyla yetinmektedir. Ayrıca Hükümet, Adli Tıp  
Kurumu’nun 2 no’lu Bilirkii Kurulu’nun samimi çabalarına rağmen kaynağının sözkonusu  
rapor ile bir hafta sonra hazırlanan 24 Ocak tarihli rapor arasındaki ortadan kaldırılamayan bu  
çelikinin mevcut davanın değerlendirilmesi noktasında belirleyici nitelikte olmadığını  
savunmaktadır.  
5
Aynı ekilde Hükümet, ikayetlerini temellendirmek noktasında ikna edici tarzda bir tarif  
yapmayarak bir takım muğlak iddialarla yetinen bavuranların inandırıcılıklarından üphe  
duymaktadır.  
Bavuranlar ne kadar samimi olursa olsun Adli Tıp Kurumu’nun ikayetlerini yaptıkları  
dönemdeki sağlık durumlarına ilikin olarak güvenilir bir sonuca ulamasının muhtemel  
olmadığını iddia etmektedirler. Adli Tıp Kurumu’nun görübelirttiği 20 Ocak ve 7 Nisan  
1997 tarihine kadar üç yıl geçmitir. Bu süre içerisinde izler çoktan kaybolmutu.  
B. AĐHM’nin takdiri  
1. AĐHS’nin 3. maddesinin esası hakkında  
AĐHM bavuranların 17 Ocak 1994 tarihinde gözaltı süresinin sonunda Đstanbul Adli Tıp  
Kurumu tabibi T. Apaydın tarafından muayene edildiğini kaydetmektedir. Adıgeçen tabip  
tarafından aynı gün hazırlanan raporda ilgililerin bedenlerinde herhangi bir iddet izine  
rastlanılmadığı sonucuna varılmıtır.  
Buna karın bavuranları iki gün sonra muayene eden Sağmalcılar Cezaevi doktoru özellikle  
her iki bavuranın kol bölgesinde ve Can Ali Türkmen’in ayak tabanlarında olmak üzere bir  
çok yara izine rastlamıtır.  
Adli tıp Kurumu bu sonuçları onaylayarak bir hafta istirahat raporu vermitir.  
Đlgililerin özgürlüklerinin bağlanmasının balangıcından itibaren her hangi bir tıbbi  
muayeneden geçirilmedikleri itibarla bu yaraların yakalanmalarından önceki bir dönemde  
gerçekletiği iddiasında bulunulamaz.  
Ayrıca 6 Ocak 1994 tarihinde gözaltına alınan bavuranlar 11 Ocak 1994 tarihinde avukatları  
ile görümelerine izin verilene kadar tam anlamıyla sorgulamayı yapanların insafına  
bırakıllardı.  
Böylesi bir gözaltı sürecinde meydana gelen her türlü yaralanma Hükümet aleyhinde ciddi  
üphelere yol açmaktadır. Bu nedenle bavuranların iddiaları ile ilgili ortaya çıkan üpheler  
noktasında uygun deliller temin ederek sözkonusu yaralara ilikin makul bir izahatta  
bulunmak Hükümet’e düer.  
Bu bakımdan Hükümet haklarında ikayette bulunulan polisler ve Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi gibi 17Ocak ve 24 Ocak tarihlerinde verilen raporlar arasındaki bir haftalık  
dönemden bahisle bu raporlar arasında gözlemlenen çelikiyi gidermenin Adli Tıp Kurumu  
açısından imkansız olduğunu ifade etmekle yetinmektedir.  
Ancak ileri sürülen bu argümanlar tutarlı değildir.  
Adli Tıp Kurumu 24 Ocak tarihli raporunda tarımalı gözaltıdan yalnızca iki gün sonra  
cezaevi doktoru tarafından 19 Ocak tarihinde konulan tanıyı teyit etmekle yetinmitir.  
Sözkonusu dönemde bavuranlar halen Devlet otoritesi altında bulunmaktaydılar.  
6
Adli Tıp Kurumu’nun tartımalı olaylardan yaklaık üç yıl sonra bizzat kendi raporları  
arasında ortaya çıkan tutarsızlığı izah edememiolması aırtıcı değildir.  
Esasen AĐHM düzenlenen ikinci raporun T. Apaydın tarafından hazırlanan rapora kıyasla  
üstün oluunu kabul etmek hususunda tereddüt duymamaktadır. Adıgeçen doktorun kendi  
çalıma tarzıyla ilgili olarak adli makamlara verdiği izahatlar, tıp etiği noktasında ortaya çıkan  
eksiklikleri ve bu konuda BirlemiMilletler Đstanbul Protokol’ünde kaydedilen gerekler  
dikkate alındığında 17 Ocak 1994 tarihli rapor güvenilir olmaktan son derece uzaktır.  
Her hal ü karda, bavuranların davasına bakan hakimler bu derecede üpheler duyuyor  
idiyseler, kötü muameleye dair kanıt bulma güçlüğünü hesaba katarak belli bir süre sonra  
hazırlık soruturmaları sırasında ya da bavuranların aleyhlerinde sunulan 24 Ocak 1994  
tarihli raporun içeriğine açık biçimde itirazda bulundukları 5 Haziran 1995 tarihli durumanın  
sonunda istenilen bilirkii raporunu talep ederek duruma uygun hareket edebilirlerdi.  
Hükümet tarafından makul izahatta bulunulmaması üzerine, 3. maddede istenilen kanıtın  
yeterince ciddi, belirli ve tutarlı göstergeler demetinden kaynaklanması mümkün  
olabildiğinden AĐHM, 17 Ocak 1994 tarihli raporun gerektiği gibi düzenlenmediğini ve  
sonraki iki raporda tespit edilen izlerin, sorumluluğunu Türkiye’nin taıdığı bir muamelenin  
eseri olduğunu takdir etmektedir.  
AĐHM, bir kimsenin kollarından asılması gibi kötü muameleler sonucunda kol bölgesinde  
duygu yitimi ve karıncalanmadan kol sinirlerinde lezyonların olumasına kadar giden  
semptomların meydana gelebildiği benzer durumlarla daha önce de karılatır (Hassan  
Kılıç – Türkiye, no.35044/97, § 38, 28 Haziran 2005).  
AĐHM ayak tabanına sopayla vurulması anlamına gelen falaka sonucunda gözlemlenebilecek  
semptomlardan da haberdardır (bkz., sözgelimi, Batı ve diğerleri, adıgeçen, § 114; Salman,  
adıgeçen, § 113, ve Tanlı – Türkiye, no: 26129/95, § 105).  
Takdirine sunulan unsurların tamamını göz önünde bulunduran AĐHM bavuranların  
kendilerini sorgulayanlar tarafından itiraf yahut bilgi alabilmek amacıyla ancak kasten  
uygulanabilecek askı, falaka gibi kötü muamelelere maruz bırakıldıkları kanaatine varmıtır.  
Bu husustaki ölçütler dikkate alındığında böylesi bir iddet «ikence» sıfatını hak etmektedir.  
Kısacası AĐHS’nin 3. maddesi bu bakımdan ihlal edilmitir.  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin usulü bakımından  
a. Uygulanabilir genel ilkeler  
Bir kimse mevcut davada olduğu gibi «savunulabilir» bir biçimde Devlet görevlilerinin  
kendisine 3. maddeye aykırı bir muamelede bulunduğunu kanıtladığında, yetkili makamlar  
olayların ortaya konulmasını ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlayacak  
tarzda «resmi ve etkili bir soruturma» yürütmelidirler.  
Bununla beraber usul gerekleri mevcut davadaki gibi cezai takibat balatılmasına yol  
açtığında hazırlık soruturması aamasından daha ileri bir safhaya geçer. Bu durumda 2.  
7
maddede talep edilenle aynı ekilde, hüküm safhasıyla beraber yargılamanın tamamı 3.  
maddeyle getirilen yasağın amillerine uymak zorundadır. Bu anlamda yetkili mahkemeler hiç  
bir ekilde kiilerin bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik saldırıları cezasız bırakmak  
durumuna dümemelidirler.  
Bu yalnızca kamunun güvenini korumak ve Hukuk Devletleri arasına katılmak için değil aynı  
zamanda yasadıı ilemlere karı hogörü gösterildiği veya suçlularla ibirliği yapıldığı  
izlenimi verilmesine mani olmak açısından da elzemdir.  
Bu yaklaımdan asla, her ceza yargılaması bir mahkumiyet ya da hatta belli bir ceza kararıyla  
neticelenmelidir sonucunu çıkarmamak gerekir.  
Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin caydırıcı gücünü  
azaltmamak için herhangi bir sonuca varmadan evvel, 3. maddenin talep ettiği titiz  
incelemeyi ne ekilde yaptıkları ya da yapıp yapmadıklarıdır.  
Bu bağlamda AĐHM, bir devlet görevlisinin AĐHS’nin 3. maddesine aykırı muameler  
kapsamına giren ağır bir suç ilemekle suçlandığında bu kimsenin kendisi yahut davasıyla  
alakalı görevlerini icra etmeye devam etmesinin ve hatta suçluluğu kanıtlandığında dahi aynı  
kamu görevinde kalmayı sürdürmesinin tasavvur etmenin mümkün olmadığını dile  
getirmektedir.  
Kararın verilii ve cezanın infazı aamaları da dahil olmak üzere bu türden davaların seyir ve  
neticesinin genel ya da özel af gibi istisnai tedbirler adı altında akamete uğratılmıolması ya  
da bu bağlamda zımnen geçerli olan ivedilik ve makul özen ilkesine aykırı bir biçimde adli  
gecikmeler nedeniyle zamanaımına uğratılmıolması kabul edilemez.  
b. Bu ilkelerin gözlemlenmesi  
Bavuranlara ikence uyguladıkları iddia edilen kiilere karı açılan dava ikayetin yapıldığı 4  
ubat 1994 tarihinde balamıve 28 Haziran 2000 tarihinde balamıve 28 Haziran tarihinde  
Yargıtay’ın kamu davasının Haziran 1999 tarihinden itibaren zamanaımına uğradığını  
bildirmesiyle neticelenmitir.  
AĐHM haklarında dava açılan polislerin Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca ikence  
yoluyla itirafa zorlamak suçlamasıyla 13 Haziran 1994 tarihinde Đstanbul Ağır ceza  
Mahkemesi önüne çıkarılmılardır. Bu nedenle Đstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın sorumluları  
derhal tespit ederek bavuranların ikayetlerine cevap verecek uygun bir biçimde muhtemel  
sorumlulukları ortaya koyduğu hükmüne varılabilir.  
Bu bakımdan AĐHM yürürlükteki usul gereklilikleri çerçevesinde bir ön soruturma yapılıp  
yapılmadığını tespit etmekten çok Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin sorumluları  
cezalandırma yoluna gitme niyeti taıyıp taımadığını belirlemek gerektiği kanaatindedir.  
AĐHM Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin bavuranlar ve sanıkları davanın kendisine  
intikalinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra dinlediğini derhal tespit etmektedir. Ayrıca  
durumaların balamasından dosyaya eklenen tıbbi raporların bilirkii incelemesine tabi  
tutulması emrinin verilmesine kadar bir yıl beay, sonradan faydasız olduğu anlaılan bilirkii  
raporunu almak için beay ve polislerin beratine karar vermek için iki yıl iki ay geçmiti.  
8
Sanıklara tanınan serbesti üzerinde durmanın lüzumu yoktur. Yukarıda sözü edilen adli  
gecikmeler balı baına yürürlükteki pozitif yükümlülük ilkesine aykırılık tekil etmektedir.  
Ayrıca esas hakimlerinin birbirinin zıddı raporlar noktasında karılaabilecekleri yegane  
takdir güçlüğünün görecekleri davanın «karmaık» nitelikte olması yeterli değildir.  
Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında tartımalı yargılamanın istenilen ivedilikte  
yürütülğü ya da Türk Mahkemeleri’nin kamu davasının zamanaımına girmeden  
sonuçlandırılması amacıyla koulların ciddiyetinin gerektirdiği pozitif tedbirleri aldığı  
hükmüne varılması mümkün değildir.  
Bu itibarla bavuranlara ikence uyguladıkları iddia edilen karı açılan kamu davasının  
mesine yol açan koullar nedeniyle AĐHS’nin 3. maddesi usul yönünden de ihlal  
edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla 3. maddesinin a) ve d) bentlerine atıfta bulunan  
bavuranlar adil dava haklarının bir çok yönden ihlal edildiğini iddia etmektedirler.  
A. Tarafların argümanları  
Bavuranlar kendilerini yargılayarak mahkum eden DGM’nin hakim heyetinde ordu mensubu  
bir subayın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak addedilemeyeceğini  
ifade etmektedirler.  
Bavuranlar bu mahkemece yapılan yargılamanın adil olmadığından ikayetçi olmaktadırlar.  
Bu bakımdan bavuranlar 1994 yılı Ekim ayında yine bu mahkemelerden biri tarafından  
mahkum edildiklerini ve Đstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyetlerine karar  
verirken dayanak olarak yalnızca ikence altında zorla alınmıitiraflarını değil sözü edilen  
eski mahkumiyetlerini de mevcut davada suçluluklarına kanıt olarak aldığını ve lehte tanıkları  
dinlemeye dahi gerek görmeden önyargıda bulunduğunu iddia etmektedirler.  
Olayların gerçekletiği dönemde yürürlükte olan mevzuatı esas alan Hükümet Devlet  
Güvenlik Mahkemesi bünyesinde görev yapan hakimlerin seçilme ve atanma biçimlerini ve  
adli fonksiyonlarını icra ettikleri sırada kendilerine tanınan güvenceleri düzenleyen anayasa  
hükümlerine dikkat çekmektedir.  
Ayrıca Hükümet Đstanbul DGM önünde gerçekleen muhakemenin 6. maddenin gereklerine  
cevap verdiği kanaatindedir.  
B. AĐHM’nin takdiri  
AĐHM Türkiye’ye karı açılmıbenzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu  
kanıtlanmıbir mahkemenin hiçbir art altında davasını gördüğü kiilere adil bir yargılamayı  
garanti edemeyeceği hükmüne vardığını anımsatmaktadır. AĐHM bu noktada 6 § 1. maddenin  
ihlal edildiği tespitinde bulunulduktan sonra adil dava hakkına ilikin diğer ikayetleri ayrıca  
incelemeye gerek olmadığını müteaddit defalar dile getirmitir (Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim  
1998 tarihli karar).  
9
Bu itibarla öncelikle ilk soruya eğilmek yerinde olacaktır.  
Mevcut davada Hükümet’in 6 § 1. maddenin ihlal edildiği hükmüne varılan benzer davalardan  
farklı sonuçlanmasına yol açacak herhangi bir argüman sunmadığı gözlemlenmektedir (Özel –  
Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım2002, ve Özdemir – Türkiye, no: 59659/00, ubat 2003).  
Netice olarak mevcut davada da AĐHM, böylesine ağır suçlamalarla karı karıya bulunan  
bavuranların aralarında bir askeri hakimin de bulunduğu bir hakim heyeti önüne çıkmaktan  
endie duymalarının anlaılabilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle bavuranlar, Đstanbul  
DGM’nin amacına aykırı bir takım mülahazaların etkisine girmesi noktasında meru korkular  
duymuolabilirlerdi.  
Bu nedenle bavuranların bu mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilikin duydukları  
kukuların objektif olduğu kanaatine varılabilir.  
Bu itibarla AĐHM, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıtır. Bu nedenle  
AĐHM tartımalı davanın adil olmadığı yönünden yapılan ikayetleri incelemek hususunda  
kendisini muaf addetmektedir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
A. Tazminat  
Bavuranların her biri üniversite eğitimlerini tamamlamalarına engel olunduğu ve bu nedenle  
geçimlerini sağlamak maksadıyla geçici ilerde çalımak zorunda bırakıldıkları gerekçesiyle  
25.000 Euro talep etmektedir.  
Manevi tazminat olarak ise bavuranların her biri serbest bırakıldıkları tarihe değin  
uğradıkları bedensel ve ruhsal zararlar için 75.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet AĐHM’yi bu talepleri temelden yoksun ve aırı oldukları gerekçesiyle reddetmeye  
davet etmektedir.  
AĐHS’nin 3. maddesi bakımından tespit edilen ihlallerin ciddiyetini ve bu konudaki  
içtihatlarını gözönünde bulunduran AĐHM maddi manevi tüm zararları için bavuranların her  
birine 25.000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmektedir.  
6. maddeye ilikin olarak AĐHM ihlal tespitinin balı baına yeterli bir adil tatmin tekil  
ettiğini takdir etmektedir. Ayrıca AĐHM mevcut davada olduğu gibi AĐHS’de öngörülen  
bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine uymayan bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararları  
verildiğinde ilgililerin talebi üzerine yeni bir dava açılması ya da esasa ilikin yeniden  
yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından uygun bir yol olduğunu  
hatırlatmaktadır (Öcalan – Türkiye, no: 46221/99, § 210 in fine).  
B. Masraf ve harcamalar  
Bavuranlar AĐHM önünde hak talebinde bulunmak için yaptıkları masraf ve harcamalarla  
birlikte avukat ücreti için 20.000 Euro talep etmektedirler. Taleplerini temellendirmek için  
ellerinde her hangi bir belge bulunmamaktadır.  
10  
Hükümet bu rakamın haksız ve aırı olduğu kanaatindedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesiyle yapılan masraf ve harcamaların iadesinin ancak sözkonusu  
masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul oranda olduğunu ispatladığı sürece  
elde edilebileceğinin öngörüldüğünü anımsatmaktadır. Ayrıca yargılama giderlerinin iadesi  
ancak tespit edilen ihlalle ilikili olduğu sürece mümkündür (Beyeler – Đtalya (adil tatmin),  
no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).  
AĐHM bavuranların iddialarını temellendirerek danımanları tarafından yapılan çalımaları  
detaylandırmak üzere her hangi bir belge sunmadıklarını tespit etmektedir. Buna karın  
AĐHM bavuranlara, masraf ve harcamaları için KDV’den muaf tutulmak üzere 3.000  
Euro’dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım  
ülerek kalan miktarın ödenmesine karar vermitir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. AĐHS’nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;  
2. AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin Đstanbul Devlet Güvenlik Mahekemesi’nin bağımsızlık ve  
tarafsızğına ilikin olarak ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 6. maddesi yönünden yapılan diğer ikayetlere ilikin olarak ayrıca görüꢀ  
belirtmeye gerek olmadığına;  
4. AĐHS’nin 6. maddesine ilikin olarak yapılan ikayet hususunda ihlal tespitinin balı baına  
adil bir tatmin tekil ettiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından  
bavuranlara,  
i. toplamda 50.000 Euro (elli bin) olmak üzere bavuranların her birine maddi ve  
manevi tazminat olarak 25.000 Euro (yirmi bebin) ödenmesine;  
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro’dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından  
sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düülerek kalan miktarın KDV’den muaf  
tutulmak üzere ödenmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
11  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 19 Aralık 2006 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
12