COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
UÇAR – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 52392/99)  
KARAR  
STRAZBURG  
11 Nisan 2006  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Uçar – Türkiye davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),  
Başkan J.-P. COSTA,  
Yargıçlar A.B. BAKA,  
R. TÜRMEN,  
K. JUNGWIERT,  
M. UGREKHELIDZE,  
A. MULARONI  
E. FURA-SANDSTRÖM ve  
Bölüm Zabıt Katibi S. DOLLÉ’ün katılımı ile kapalı oturumda 4 Ocak 2005 ve 21 Mart 2006  
tarihlerinde toplanmış ve son anılan tarihte izleyen kararı vermiştir:  
USUL  
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi  
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Seydo Uçar (“başvuran”)  
tarafından, 4 Kasım 1999 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan  
(no. 52392/99) kaynaklanmaktadır.  
Başvuran, Londra Kürt İnsan Hakları Projesi’ne bağlı avukatlar M. Muller, T. Otty ve  
L.K.N. Claridge, K. Yıldız ve 2002 yılına kadar P. Leach tarafından ve Türkiye’deki  
avukatlar İ. Sağlam ve Ş. Ülek tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”)  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurundaki işlemler için bir Ajan tayin etmemiştir.  
Başvuran, oğlunun, Devlet görevlileri veya yetkililerin desteği, bilgisi veya rızası ile  
hareket eden kişiler tarafından, Diyarbakır polisine teslim edilmeden önce, yirmi sekiz gün  
süreyle kaçırılmış ve kötü muamele görmüş olduğunu iddia etmiştir. Oğlunun, yaşamını  
kaybettiği Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer edilmesinin öncesinde, bir yargıç önüne  
çıkarılmadan ve ailesi ve bir avukat ile görüştürülmeden dokuz gün süreyle polis nezaretinde  
tutulmuş olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, oğlunun cezaevinde öldürüldüğü veya intihar  
ettiğine bakmaksızın, ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunu zira onun yaşama hakkını  
koruma altına almak için önlem almadıklarını iddia etmiştir.  
Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin İkinci Daire’sine tevzi edilmiştir  
(Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm  
(AİHS’nin 27 § 1. maddesi), İç Tüzük’ün 26 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi  
oluşturulmuştur.  
1 Kasım 2004 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Daire’lerinin yapısını  
değiştirmiştir ( İç Tüzük 25 § 1. madde). Bu dava, yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye  
verilmiştir (İç Tüzük 52 § 1. madde).  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 4 Ocak 2005 tarihli bir karar ile başvuruyu  
kabuledilebilir bulmuştur.  
Başvuran ve Hükümet, esaslara ilişkin görüş bildirmişlerdir (İç Tüzük 59 § 1. madde).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1948 doğumludur ve Gaziantep’te ikamet etmektedir. Başvuru, başvuranın  
oğlu Cemal Uçar’ın bilinmeyen kişiler tarafından kaçırıldığı ve kötü muamele gördüğü  
iddiasına ve Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ndeki ölümüne ilişkindir. Başvuruya yol açan  
olayların gerçekleştiği dönemde Cemal Uçar 26 yaşındaydı. Başvuranın oğlunun tutuklanışı  
ve ölümü sırasında mevcut olan şartlar taraflar arasında ihtilaf konusudur.  
A. Cemal Uçar’ın kaçırıldığı iddiası  
1.Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
5 Ekim 1999 tarihinde saat 11.00 civarında, Cemal Uçar su almak üzere evden  
ayrılmıştır. Silahlar ve telsizler taşıyan dört sivil kişi onu kaçırmaya çalışmışlardır. Cemal  
Uçar kaçmayı denemiş ancak evinin arkasında yakalanmıştır. Bu kişiler ona polis memurları  
olduklarını söylemişlerdir. Daha sonra gözleri ağlanmış ve bir araca bindirilmiştir. Başvuran,  
bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık ettiğini iddia etmektedir. Bu tanığa göre, Cemal Uçar  
yakalanmamak için karşı koymuş ancak koyu kırmızı bir arabanın içine sürüklenmiştir.  
Arabayla bir süre gittikten sonra Cemal Uçar bilinmeyen bir yere götürülmüştür.  
11 ve 26 Ekim 1999 tarihleri arasında, başvuran, Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na başvurularda  
bulunmuştur. Yetkililerin Cemal Uçar’ın kaçırılmasına yönelik soruşturma yürütmelerini ve  
oğlunun yerinin kendisine bildirilmesini talep etmiştir.  
Cemal Uçar, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında onu kaçıran kişiler tarafından  
tutulmuştur. Gözleri bağlı tutulmuş, yemek verilmemiş ve elektrik şokuna maruz bırakılmıştır.  
2 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar’ı kaçıran kişiler onu Diyarbakır şehir  
stadyumuna götürmüşler ve dışarı bırakmışlardır. Kaçıran kişiler ona hemen polisi  
göndereceklerini söylemişlerdir.  
2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
11 Ekim 1999 tarihinde, başvuranın dilekçesini aldıktan sonra, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’nden iddiaları incelemesini talep etmiştir. Cemal Uçar’ın  
kaçırıldığı iddiasına ilişkin olarak başvuranın ifadelerini almıştır.  
22 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet  
Savcılığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne ve Jandarma Komutanlığı’na ve Diyarbakır Nüfus  
Dairesi’ne mektuplar göndermiş ve soruşturma yürütmelerini talep etmiştir.  
26 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı’na, Cemal Uçar’ın, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis memurları tarafından 2  
Kasım 1999 tarihinde polis nezaretine alınmış olduğunu ve 10 Kasım 1999 tarihinde,  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmasının  
ardından tutuklu yargılanmasının emredilmiş olduğunu bildirmiştir.  
29 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Polis Müdürü Yardımcısı, Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcısı’na, Cemal Uçar’ın 24 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır E-Tipi  
Cezaevi’nde intihar etmiş olduğunu bildirmiştir.  
10 Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddialarına  
ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir.  
23 Aralık 1999 tarihinde, 10 Aralık 1999 tarihli karar başvurana tebliğ edilmiştir.  
B. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulması  
1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
2 Kasım 1999 tarihinde saat 03.30’da, Cemal Uçar’ı kaçıran kişilerin stadyumu terk  
etmelerinden itibaren üç ila beş dakika içinde polis stadyuma varmış ve Cemal Uçar’ı  
yakalamıştır. Polis memurları, Cemal Uçar’ın cebinde sahte bir kimlik kartı bulmuştur. Bu  
kimlik kartı oraya onu kaçıranlar tarafından yerleştirilmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet  
Hastanesi’ne götürülmüş ve bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, vücudunun  
değişik kısımlarında bazı yaralanmalar olduğunu kaydetmiştir.  
10 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar polis tarafından bir ifade imzalamaya  
zorlanmıştır. Sözkonusu ifadeye göre, Diyarbakır’da Hizbullah faaliyetlerinin  
düzenlenmesinden o sorumludur.  
11 Kasım 1999 tarihinde, dokuz diğer kişi ile birlikte Cemal Uçar bir sağlık uzmanına  
götürülmüş. Sağlık uzmanı, bu on kişiden hiçbirinin zarar görmemiş olduğunu kaydetmiştir.  
Aynı tarihte, Cemal Uçar, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet  
Savcısı huzurunda ifadeler vermiş ve polis tarafından kendisinden 10 Kasım 1999 tarihinde  
alınan ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’ne götürülmüş ve burada Cumhuriyet Savcısı’na vermiş olduğu ifadeleri  
yinelemiştir. Mahkeme, tutuklu yargılanmasını emretmiştir.  
2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
2 Kasım 1999 tarihinde saat 03.15 civarında, rutin polis denetimi sırasında, Cemal  
Uçar şehir stadyumunun önünde otururken görülmüştür. Şüpheli göründüğü için, polis  
memurları ondan kimlik kartını göstermesini istemişlerdir. Sahte bir kimlik kartı ele  
geçirilmiş ve Cemal Uçar gözaltına alınmıştır.  
4 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,  
Cemal Uçar’ın gözaltı süresini iki gün süreyle uzatmıştır. 6 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır  
Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından bu süre altı gün daha uzatılmıştır.  
Cemal Uçar, polise verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadede Diyarbakır’daki Hizbullah  
faaliyetleri ile ilişkisini kabul etmiştir.  
11 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, tutuklu  
yargılanmasını emretmiştir. Sonrasında, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer  
edilmiştir.  
C. Cezaevi’nde Cemal Uçar’a hücre hapsi uygulandığı ve Cemal Uçar’ın intihar  
ettiği iddiası  
1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer edildikten sonra, başvuran, on bir gün geçirdiği  
bir hücreye yerleştirilmiştir.  
24 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde yaşamını  
kaybetmiştir.  
27 Eylül 2000 tarihli bir mektupta, başvuranın temsilcileri, AİHM’ye, başvuranın,  
oğlunu polis memurlarının öldürmüş olduğuna inandığını bildirmiştir. Başvuranın temsilcileri,  
15 Eylül 2005 tarihli ifadelerinde, Cemal Uçar’ın, tutuklu bulundurulduğu koğuşta kalan diğer  
kişiler tarafından öldürülebileceğini iddia etmişlerdir.  
2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar  
24 Kasım 1999 tarihinde, rutin sabah denetlemesi sırasında, saat 08.15 civarında,  
Cemal Uçar, cezaevi görevlileri tarafından, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nin 1 numaralı  
koğuşunda ranza yataktan bir kemerle asılmış halde bulunmuştur. Görevliler, Cezaevi  
doktorunu aramışlardır ve doktor Cemal Uçar’ın ölü olduğunu tespit etmiştir. Olaydan hemen  
sonra bir rapor düzenlemişlerdir. Raporda, Cemal Uçar’ın kemerle asılmış olduğu ifade  
edilmiştir. Daha sonra, Cezaevi Müdürü ve onun yardımcısına haber vermişlerdir.  
Aynı tarihte saat 09.30’da, Cumhuriyet Savcısı, Cezaevi Müdürü, yardımcısı ve bir  
Cezaevi görevlisi, başvuranın oğlunun içinde ölmüş olduğu koğuşu tarif eden ek bir rapor  
hazırlamışlardır.  
Saat 11.30’da, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurları tarafından ek bir rapor  
düzenlenmiştir.  
Sonrasında, ölünün üzerinde otopsi yapılmıştır. Otopsi raporuna göre, cesette, yara izi  
veya çürük gibi, kötü muamele belirtilerine rastlanılmamıştır. Rapor, ölüm nedeninin  
asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğunu ortaya koymuştur.  
Aynı tarihte, Cemal Uçar’ın cesedini bulmuş olan üç Cezaevi görevlisinin ve Cemal  
Uçar’ın ölü bulunmuş olduğu koğuşta kalan diğer iki kişinin ifadeleri alınmıştır.  
2 Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın intihar etmiş  
olduğunu ve ortada yargılanabilecek bir suç olmadığını tespit ederek, takipsizlik kararı  
vermiştir.  
Aynı tarihte, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, ölmüş  
olduğunu gözönünde tutarak, Cemal Uçar hakkındaki suçlamalara ilişkin olarak ek bir  
takipsizlik kararı vermiştir.  
D. Taraflarca sunulan belgeler  
Taraflar iddialarını kanıtlamak amacıyla çeşitli belgeler sunmuşlardır. İlgili belgeler  
aşağıda olduğu gibi özetlenebilir.  
1. Hükümet tarafından sunulan belgeler  
Aşağıda yer alan bilgiler, Hükümet tarafından sunulan belgelerde ortaya konmuştur.  
(a) Başvuranın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan 11 Ekim 1999  
tarihli ifadesi  
Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı huzurunda, oğlunun kaçırılmış olduğunu,  
oğlunu kaçırmış olan kişilerin polis memurları olup olmadıklarını bilmediğini ve oğlunun  
hayatından endişe ettiğini ileri sürmüştür.  
(b) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’ndan Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne  
gönderilen 11 Ekim 1999 tarihli mektup  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’ne, Cemal Uçar’ın kaçırıldığı  
iddiasını bildirmiş ve Cemal Uçar’ın kaybolmasına yönelik bir soruşturma yürütülmesini talep  
etmiştir.  
(c) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’ndan, Nusaybin Cumhuriyet Savcısı’na,  
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na ve  
Nusaybin Nüfus Dairesi’ne 22 Kasım 1999 tarihli mektuplar  
22 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet  
Savcılığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne, Jandarma Komutanlığı’na ve Diyarbakır’daki Nüfus  
Dairesi’ne, sözkonusu dairelerin bir soruşturma başlatmasını ve Cemal Uçar’la ilgili kesin  
bilgiler nakletmelerini talep eden mektuplar göndermiştir.  
(d) Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na  
gönderilen 26 ve 29 Kasım 1999 tarihli mektuplar  
26 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı’na Cemal Uçar’ın 2 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis  
memurlarınca gözaltına alındığını ve 10 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarıldıktan sonra tutuklu yargılanmasına karar  
verildiğini bildirmiştir.  
29 Kasım 1999 tarihli diğer bir mektupla, Diyarbakır’da bulunan polis müdür  
yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na 24 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar’ın,  
Diyarbakır E-tipi Cezaevi’nde intihar ettiğini bildirmiştir.  
(e) 10 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararı  
10 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın polis  
tarafından gözaltına alındığı ve bu nedenle, hiçbir suçun işlenmemiş ve hiçbir suçlunun  
aranmamış olduğu sonucuna vararak bir takipsizlik kararı çıkarmıştır. 23 Aralık 1999  
tarihinde 10 Aralık 1999 tarihli karar, başvurana bildirilmiştir.  
(f) Cemal Uçar’ın 10 Kasım 1999 tarihinde polis tarafından alınan ifadesi  
Polis verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadesinde Cemal Uçar, Diyarbakır’daki Hizbullah  
aktivitelerine katılmış olduğunu doğrulamıştır.  
(g) 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli tıbbi raporlar  
2 Kasım 1999 tarihinde, yakalanmasını takiben, Cemal Uçar Diyarbakır Devlet  
Hastanesi’ne götürülmüş ve aşağıdakileri kaydeden bir doktor tarafından muayene edilmiştir:  
“Burunda tahribat, sağ bilekte,sağ elde ve sol ayakta yaralanma, sağ ayakta ödem ve vücudun farklı  
yerlerinde yaralanmalar teşhis edilmiştir...”  
11 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar, diğer dokuz kişi ile birlikte, on kişiden  
hiçbirinin yaralanmamış olduğunu belirten ve Diyarbakır’daki bir sağlık ocağında çalışan bir  
uzman hekime götürülmüştür.  
(h) Cemal Uçar tarafından, Diyarbakır E-tipi Cezaevi Müdürlüğü’ne hitaben  
sunulan 11 Kasım 1999 tarihli dilekçe  
11 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar Hizbullah üyesi olmakla suçlanan diğer kişilerle  
birlikte aynı hapishane koğuşuna yerleştirilmeyi talep etmiştir.  
(i) Diyarbakır E-tipi Cezaevi memurlarınca hazırlanan 24 Kasım 1999 tarihli  
raporlar  
Cezaevi memurlarınca hazırlanan iki rapora göre, 24 Kasım 1999 tarihinde, 8.15  
civarındaki düzenli sabah yoklaması sırasında, Cemal Uçar cezaevi memurlarınca, ranza  
yatağında bir kemerle asılı olarak bulunmuştur. Cezaevi memurları, Cemal Uçar’ın ölmüş  
olduğunu tespit eden hastane doktorunu çağırmışlardır. Daha sonra haspishane müdürüne ve  
yardımcısına haber vermişlerdir.  
(j) 24 Kasım 1999 tarihli olay yerinde tetkik raporu  
24 Kasım 1999 tarihinde, 9.30 sularında, Cumhuriyet Savcısı, cezaevi müdürü,  
yardımcısı ve bir cezaevi memuru, başvuranın oğlunun ölü olarak bulunmuş olduğu koğuşu  
tasvir eden ayrı bir rapor hazırlamıştır. Sözkonusu ikinci rapora göre, Cemal Uçar’ın  
yerleştirilmiş olduğu 36 m²lik koğuşta altı ranza bulunmaktadır. Sözkonusu altı ranzadan biri,  
gardrop olarak kullanılabilmesi için baş aşağı çevrilmiştir. Ölen kişi, üst ranza yatağından  
mavi bir kemerle asılmıştır. Ayağının altına, iki yastık, bir şişe su ve iki bardak yerleştirilmiş  
haldedir. Koğuşta, kırık objeler veya kan izleri gibi mücadele edildiğini gösteren işaretler  
bulunmamaktadır.  
(k) Olay mahalli raporu, taslak, fotoğraflar ve olay mahalline ilişkin 24 Kasım  
1999 tarihli bir film  
11.30’da Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurlarınca bir rapor hazırlanmıştır.  
Cemal Uçar’ın, siyah bir kemer yardımıyla, dikey olarak yerleştirilmiş bir ranzadan kendisini  
asarak intihar ettiğini tespit etmişlerdir. Olay mahallinin fotoğraflarını çekmişler, planını  
çizmişler ve koğuşu bir video kameraya kaydetmişlerdir.  
(I) Ceset incelenmesi ve 24 Kasım 1999 tarihli otopsi raporu  
Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde, Diyarbakır Adli Tıp Şubesi Müdürü Lokman  
Eğilmez tarafından ölen şahıs üzerinde otopsi gerçekleştirilmiştir. Cesedin incelenmesi ve  
otopsi raporuna göre, ceset üzerinde, yaralanma ya da çürük gibi, kötü muamele izleri tespit  
edilmemiştir. İnceleme sonucunda Dr. Lokman Eğilmez, ölüm nedeninin, asılmadan  
kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır.  
(m) Cemal Uçar’ın ölü bulunduğu koğuştaki iki mahkum, S.K. ve E.F. ile birlikte  
üç cezaevi memuru, H.M., A.T. ve M.Y.S.’nin, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı’nca alınan 24 Kasım 1999 tarihli ifadeleri  
AİHM’ye sunulan belgelere göre, cezaevi memurları, Cemal Uçar’ın 6.45 civarında  
kahvaltı ettiği ve 8.15 civarında koğuş yoklaması sırasında O’nu ölü buldukları hususunda  
tanıklık etmişlerdir. Memurlardan biri, olay mahalline vardıkları sırada koğuştaki diğer  
mahkumların uyumakta olduklarını belirtmiştir. Memurlar, daha sonra durumu cezaevi  
makamlarına bildirdiklerini belirtmişlerdir. Koğuşta bulunan iki mahkum, 8.00’da ranzadan  
gelen bir sesle uyandıklarını, Cemal Uçar’ın kendini asmış olduğunu gördüklerini ve cezaevi  
memurlarının, koğuşta bulunduklarını belirtmişlerdir. Her iki mahkum da Cemal Uçar’ın  
sıkıntılı olduğu ve ölümünden önce kendisini öldürmekten sözettiği hususunda tanıklık  
etmiştir. Cemal Uçar’ın, polis gözetiminde tutulduğu süre boyunca daha önceki intihar  
girişimlerinden bahsettiğini doğrulamışlardır.  
(n) 2 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet  
Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’nca çıkarılan takipsizlik kararı  
2 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın intihar ettiği  
ve cezai takibat açılacak bir suçun bulunmadığı sonucuna vararak bir takipsizlik kararı  
çıkarmıştır.  
Aynı gün, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, vefatını gözönüne alarak Cemal  
Uçar’a yöneltilen suçlamalar hususunda ayrıca bir takipsizlik kararı çıkarmıştır.  
2. Başvuran tarafından sunulan belgeler  
Aşağıda kaydedilen bilgiler, başvuran tarafından sunulan belgelerden alınmıştır:  
(a) Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki Cumhuriyet Savcılığı’na ve  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na sunulan dilekçeleri  
DGM Cumhuriyet Savcısı’na hitaben sunulan 11 Ekim 1999 tarihli dilekçesinde  
başvuran, oğlunun polis memurları olduklarını iddia eden kişilerce yakalanmış olduğunu  
belirtmiştir. Yetkili makamların, oğlunun polis gözetimine alınıp alınmamış olduğunu  
kendisine bildirmelerini talep etmiştir. Aynı gün, Cemal Uçar’ın polis gözetimine alınmamış  
olduğu kendisine bildirildikten sonra başvuran, Diyarbakır’daki Cumhuriyet Savcılığı’na,  
yetkili makamların oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını isteyen bir ayrı bir dilekçe  
sunmuştur.  
26 Ekim 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na hitaben sunduğu ikinci  
dilekçesinde, oğlunun kaçırılmasına ilişkin iddiasını yinelemiştir. Ayrıca, iki sivil polis  
memurunun, kaçırılmadan iki gün sonra oğlunun evine gittiklerini ve memurlardan birinin,  
oğlunu aramak için eve girdiğini belirtmiştir. Başvuran, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden  
oğlunun kaçırılmasına ilişkin bilgi alamadığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet Savcılığı’nın,  
oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını talep etmiştir.  
(b) İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der) Başkanı Yılmaz  
Ensaroğlu’nun İçişleri Bakanlığı’na göndermiş olduğu 2 Kasım 1999 tarihli mektup  
Ensaroğlu, mektubunda İçişleri Bakanlığı’na, Cemal Uçar’ın ortadan kaybolduğunu  
bildirmiş ve bir soruşturma başlatılmasını istemiştir.  
(c) 11 Ekim 1999 tarihinde Cemal Uçar’ın Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet  
Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda verdiği ifadeler  
Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadelerinde Cemal Uçar, kaçırılmış ve Diyarbakır  
Cezaevi’ne yakın bir yere götürülmüş olduğunu ileri sürmüştür. Orada, “Yeşil” olarak da  
bilinen, 1990larda güney-doğuda kanun dışı faaliyetlerde bulunmuş ve faaliyetlerinden,  
polisin ve Türk istihbarat servisinin haberdar olduğu iddia edilen bir şahıs olan Mahmut  
Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişilerce kendisine işkence edilmiştir. Polisin kendisinden  
aldığı ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. İfadeleri imzalamak zorunda bırakıldığını ileri  
sürmüştür.  
(d) Evin aranması ve müsadereye ilişkin 2 Kasım 1999 tarihli rapor  
2 Kasım 1999 tarihinde saat 5.45’te, Cemal Uçar’ın evinde yapılan araştırmaya ilişkin  
taslağı hazırlanan rapora göre, ev Hizbullah’a karşı yürütülen bir polis operasyonu sırasında  
aranmış ve yedi kitap ele geçirilmiştir. Sözkonusu rapor, sekiz polis memuru ve Cemal Uçar  
tarafından imzalanmıştır.  
(e) Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve ölümüne ilişkin İ. Sağlamın ifadesi  
İ. Sağlam, Cemal Uçar’ın ailesine, polis tarafından gözaltına alındığına ilişkin bir  
mektup yolladığını ve daha sonra Diyarbakır E-tipi Cezaevi’nde gözaltına alındığını  
belirtmiştir. Mektubu alan başvuran, cezaevine giderek oğlunu görmüştür. Daha sonra, İ.  
Sağlam’dan oğlunu ziyaret etmesini istemiştir. Belirsiz bir tarihte İ. Sağlam, güvenlik  
güçlerince kaçırıldığını ve kaçırılmasına ilişkin Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifade verdiğini  
ileri süren Cemal Uçar’ı ziyaret etmiştir. Cemal Uçar, kendisi ve ailesi için korktuğu için  
yaklaşık bir ay boyunca alıkonduğu yeri, Cumhuriyet Savcısı’na bildirmekten kaçınmıştır. İ.  
Sağlam ayrıca Cemal Uçar’ın psikolojik olarak zarar gördüğü kanısında olmadığını  
belirtmiştir. Ancak, yeniden emniyet müdürlüğüne götürülme olasılığından korkmaktadır.  
(f) A.M. Anscombe’nin 30 Ağustos 2005 tarihli bilirkişi raporları  
Görevini İngiltere’de ifa etmekte olan danışman adli patalog A.M. Anscombe  
tarafından başvuran adına iki rapor hazırlanmıştır. Başvuran, Anscombe’ye, ölen kişinin asıl  
yerinde durması koşuluyla, Cemal Uçar hakkındaki otopsi raporunu, koğuşun planını, videoyu  
ve olay yeri fotoğraflarının fotokopilerini gözden geçirme ve otopsi raporunun doğruluğu  
hususunda yorumda bulunma talimatlarını vermiştir.  
Dr. Anscombe raporlarında, asıl eleştirisinin, otopsi fotoğraflarının mevcut  
olmamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Fotoğraflar olmadan, kişinin patoloğun  
tanımlamalarına güvenmesi gerekmesi ve patoloğun bulduklarını veya tanımladıklarını  
doğrulamanın başka bir yolu olmaması nedeniyle otopsi fotoğraflarının, adli otopsinin  
standart bir parçası olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, kısalığı ve detayları yeterince yer  
vermemesi nedeniyle otopsi raporunun, İngiltere’de yetersiz olduğunun kabul edileceğini ileri  
sürmüştür. Cemal Uçar’ın ölüm nedenine ilişkin olarak, cesedin, kıyafetlerinin ve olay  
mahallinin durumunda intihardan başka bir olaydan şüphe edilmesine neden olacak bir  
farklılık bulunmadığını belirtmiştir. Ancak, ölen kişinin başka biri ya da birileri tarafından  
asıldığının mümkün olduğu ve bu olasılığın değerlendirmesinin, otopsi raporunun  
doğruluğuna ve güvenilirliğine bağlı olduğu kanısındadır. Fotoğraflar ve belgeler içeren  
yeterli bir otopsi tanımlamasının, bu nedenle çok önemli olduğunu belirterek sözlerine son  
vermiştir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK  
Olayların meydana geldiği sırada Türk Hukuku, gözaltında tutulan kişiler ve yakınları  
arasındaki iletişimi düzenleyen bir hükmü kapsamamaktadır.  
6 Şubat 2002 tarihinde CMUK’un 128. maddesinin üçüncü paragrafında, 4744 No.lu  
Kanunca yapılan düzenlemeler aşağıda kaydedilmiştir:  
“Kişi yakalandığı zaman,Cumhuriyet Savcısı’nın kararını müteakiben, bir aile mensubu veya yakalanan  
kişi tarafından belirtilen bir diğer kişi, derhal yakalanmadan veya gözaltı süresinin uzaltıldığından haberdar  
edilmelidir.”  
Sözkonusu tarihteki diğer ilgili iç hukukun tanımı, Tekdağ/Türkiye kararlarında  
bulunabilir (no. 27699/95, §§ 40-51, 15 Ocak 2004), ve Akdoğdu/Türkiye (no. 46747/99, §§  
28 ve 29, 18 Ekim 2005).  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Cemal Uçar’ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde gerçekleşen ölümünün  
AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açtığını iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, onun ölümüne  
yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerinin ileri sürmüştür. AİHS’nin 2.  
maddesi şöyledir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan  
dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin  
kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Tarafların görüşleri  
1. Başvuran  
Başvuran, Cemal Uçar’ın cezaevinde gerçekleşen ölümünden Devlet’in sorumlu  
olduğunu, zira bu durum için Devlet’in mantıklı bir açıklama sunamadığını ileri sürmüştür.  
Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da hapsedildiği cezaevi koğuşunda kalanlar  
tarafından öldürüldüğü görüşündedir. Bu bağlamda, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmış  
olan diğer kişilerle aynı koğuşa yerleştirilmemiş olması gerektiğini iddia etmiştir. Başvuran,  
ayrıca, oğlu gerçekten intihar etmişse oğlunun yaşama hakkını koruma altına almamış  
olmaları nedeniyle onun ölümünden yetkililerin sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüştür.  
Başvuran, ayrıca, yetkililerin, Cemal Uçar’ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde  
gerçekleşen ölümüne yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmiştir.  
Özellikle, Cemal Uçar’ın cesedi üzerinde yapılan otopsi hiç yeterli değildi. Bu bağlamda,  
başvuran, AİHM’nin, sözkonusu uzman hekim tarafından gerçekleştirilen ve İkincisoy –  
Türkiye (no. 26144/95, § 79, 27 Temmuz 2004), Elci ve Diğerleri – Türkiye (no. 23145/93 ve  
no. 25091/94, § 642, 13 Kasım 2003) ve Kişmir – Türkiye (no. 27306/95, § 85, 31 Mayıs  
2005) kararlarında yetersiz olduğunu tespit ettiği başka otopsiler ve tıbbi muayeneler  
olduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanında, otopsi sırasında, cesedin fotoğrafı çekilmemiş ve  
yetkililerden bağımsız tarafsız bir gözlemci mevcut bulunmamıştır. Başvuran, aynı zamanda,  
soruşturmayı yürütmüş olan Cumhuriyet Savcısı’nın ölüme ilişkin farklı nedenlere gerekli  
önemi vermediğini ileri sürmüştür. Soruşturma çok kısa ve kapsam açısından kısıtlı olmuştur.  
2. Hükümet  
Hükümet, başvuranın, oğlunun cezaevinde öldürülmüş olduğuna dair iddiasının somut  
temelini reddetmiştir. Hükümet, ayrıca, Emniyet Müdürlüğü ve Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcılığı tarafından başvuranın oğlunun ölümüne yönelik yürütülen soruşturmanın Cemal  
Uçar’ın intihar ettiğini ortaya çıkarmış olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Diyarbakır E-Tipi  
Cezaevi’ne yerleştirildikten sadece on beş gün sonra intihar ettiği göz önünde tutularak,  
yetkililerin Cemal Uçar’ın psikolojik sorunlarından haberdar olmadıklarını ve  
olamayacaklarını iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yerel makamların, Cemal Uçar’ın  
ölümüne yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüklerini yerine getirdiklerini ileri  
sürmüştür.  
B. AİHM’nin değerlendirmesi  
1. Başvuranın oğlunun ölümü  
a. İddia olunan kasti öldürme  
AİHM, yaşama hakkını koruyan 2. maddenin, AİHS’nin en temel hükümlerinden  
birisi olarak yer aldığını ve AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluşturan  
demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini yineler (Çakıcı – Türkiye  
[BD], no. 23657/94, § 86, AİHM 1999-VI). 2. madde tarafından sağlanan korumanın önemi  
ışığında, AİHM, yaşama hakkına ilişkin şikayetleri en dikkatli şekilde incelemeye tabi  
tutmalıdır (bkz., yukarıda anılan, Akdoğdu § 36).  
AİHM, gündeme gelen konuları, bu davada ortaya konan yazılı deliller ve aynı  
zamanda tarafların yazılı görüşleri ışığında inceleyecektir.  
AİHM, delilleri değerlendirirken, ispat ölçütünün “suçun kesin olarak veya her türlü  
makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması” ölçütü olduğunu anımsar (bkz. Orhan –  
Türkiye, no. 25656/94, § 264, 18 Haziran 2002). Böyle bir ispat yeterli derecede kuvvetli, açık  
ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin bir arada var olmasına bağlı  
olabilir (bkz. İrlanda – İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A no. 25, s. 65, § 161 ve  
Ülkü Ekinci – Türkiye, no. 27602/95, § 142, 16 Temmuz 2002).  
Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da ölü bulunduğu cezaevi koğuşundaki  
mahkumlar tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir.  
AİHM, başvuranın, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nin  
1 numaralı koğuşundaki mahkumlar tarafından öldürüldüğü şeklindeki iddiasının ikna edici  
herhangi bir delil ile desteklenmediğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, AİHM,  
başvuranın ifadesini kesin ölçüde doğrulayan hiçbir görgü tanığı ifadesinin veya delilin  
sunulmadığını belirtmektedir.  
Dava dosyasına göre, 24 Kasım 1999 tarihinde saat 08.15’de, Cemal Uçar’ın cesedi  
cezaevi yetkilileri tarafından bulunmuştur ve yetkililer daha sonra cezaevi doktorunu  
aramışlardır. Doktor, Cemal Uçar’ın öldüğünü tespit etmiştir.  
Aynı tarihte saat 09.30’da, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı olay yeri incelemesi  
yürütmüştür. Sonradan, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu Şube Müdürü tarafından Cemal Uçar’ın  
cesedi üzerinde otopsi yapılmış ve Şube Müdürü başvuranın oğlunun asılmadan kaynaklanan  
mekanik asfiksi sonucu ölmüş olduğu kararına varmıştır.  
AİHM, ayrıca, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın, Diyarbakır E-Tipi cezaevindeki üç  
görevliyi ve 1 numaralı koğuşta kalanları dinlediğini kaydeder. Cezaevi görevlilerinin  
ifadeleri birbirlerinin ifadeleri ve mahkumların ifadeleri ile tutarlıdır.  
Ayrıca, başvuranın, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmış olan diğer mahkumlar  
tarafından öldürüldüğü ve onu 1 numaralı koğuşa yerleştirdikleri için onun ölümünden  
yetkililerin sorumlu olduğu şeklindeki iddialarına ilişkin olarak, AİHM, Cemal Uçar’ın  
sözkonusu koğuşa yerleştirilmek için talepte bulunduğunu kaydeder. Bu nedenle, AİHM,  
başvuranın iddiasını ikna edici bulmamıştır.  
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuran tarafından iddia edildiği gibi,  
başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak, Devlet  
görevlileri veya Cemal Uçar’ın ölü bulunduğu cezaevi koğuşunda kalan iki kişi tarafından  
öldürüldüğü sonucuna varmak için yeterli delil olmadığı kararını verir.  
O nedenle, bu açıdan, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar verir.  
b. Yetkililerin tutukluyu denetlemedikleri iddiası  
AİHM, 2 § 1. maddenin, Devlet’i yalnızca kasti ve yasadışı öldürmeden kaçınmaya  
değil aynı zamanda yetki alanı içinde bulunanların yaşamlarını koruma altına almak yönünde  
uygun adımlar atmaya mecbur kıldığını anımsar (bkz. L.C.B. – İngiltere, 9 Haziran 1998  
tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions 1998-III, s. 1403, § 36). Dolayısıyla,  
AİHM’nin görevi, dava olaylarını gözönünde tutarak, Devlet’in başvuranın oğlunun  
yaşamının tehlikeye girmesini önlemek için kendisinden beklenebilecek her şeyi yapıp  
yapmadığını belirlemektir. AİHM, ayrıca, uygun şartlarda, AİHS’nin 2. maddesinin, bir  
bireyin suç teşkil eden fiilleri nedeniyle veya kendine zarar vermesi nedeniyle yaşamı risk  
altında olan başka bir bireyi korumak için önleyici pratik tedbirler almaya ilişkin olarak  
yetkililere kesin bir yükümlülük yüklediğini değerlendirmektedir (bkz., yukarıda anılan,  
Akdoğdu § 44).  
Modern toplumları denetlemekteki zorluklar, insan davranışının önceden  
kestirilememesi ve öncelikler ve kaynaklar açısından yapılması gereken pratik seçimler  
gözönünde tutularak, kesin yükümlülüğün kapsamı, yetkililere, yerine getirilmesi olanaksız  
veya aşırı bir yükümlülük yüklemeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, yaşam riskine  
dair her iddia, yetkililere, bu riskin gerçekleşmesini önlemek için pratik tedbirler almak  
yönünde bir AİHS şartı getiremez (bkz. Keenan – İngiltere, no. 27229/95, § 90, AİHM 2001-  
III ve yukarıda anılan Akdoğdu § 45).  
Tutukluları denetlemek ve intiharı önlemek görevleri kapsamında yetkililerin bir  
tutuklunun yaşamını koruma şeklindeki kesin yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası  
karşısında, AİHM, sözkonusu zamanda yetkililerin ilgili kişinin tehlikede olduğunu bilmeleri  
gerektiğine ilişkin ve bu tehlikeyi gidermek için yetkililerin onlardan makul olarak  
beklenebilecek önlemleri almadıklarına ilişkin ikna edici delillerin olması gerektiğini  
değerlendirmektedir (bkz. Tanrıbilir – Türkiye, no. 21422/93, § 72, 16 Kasım 2000 ve  
yukarıda anılan, Akdoğdu § 46). Bu sorunun yanıtı dava olaylarının tümüne bağlıdır.  
Sonuç olarak, AİHM, yetkililerin, Cemal Uçar’ın gerçek bir intihar riski taşıdığını  
bilip bilmediklerini veya bilmiş olmaları gerekip gerekmediğini ve öyle ise bu riski önlemek  
için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarını inceleyecektir.  
İlk olarak, dava dosyasında, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar’ın hapsedildiği  
koğuşun rutin denetlemesini gerçekleştirmediklerini gösteren bir şey yoktur. Ayrıca,  
yetkililerin, Cemal Uçar’ın kendi yaşamına karşı tehlike oluşturduğunu ve bu nedenle sıradan  
bir tutukluya göre daha yakından denetlenmesi gerektiğini bildiklerine dair hiçbir delil yoktur.  
Bu bağlamda, AİHM, Cemal Uçar’ın ölümünden sonra koğuşta kalanların onun bunalımda  
olduğunu ve kendini öldürmekten bahsettiğini ifade etmelerine rağmen, başvuranın oğlu  
hakkında düzenlenen 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli iki sağlık raporunun, herhangi bir psikolojik  
rahatsızlığa değinmemiş olduğunu kaydeder. Ayrıca, AİHM, elindeki belgelerde, akli  
durumuna ilişkin olarak yerel yetkililerin dikkat veya alarma geçmeleri için Cemal Uçar’ın  
herhangi bir neden oluşturduğuna dair bir delilin mevcut olmadığını gözlemlemektedir.  
Dava olaylarının ışığında, AİHM, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar’ın akli  
durumunun kendi yaşamına karşı olası bir tehlike oluşturacak durumda olduğunu bildikleri  
konusunda ikna olmamıştır.  
Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
2. Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
AİHM, içtihadına göre, AİHS’nin 1. maddesi uyarınca Devlet’in “kendi yetki alanları  
içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri  
tanıma” genel görevi ile birlikte yorumlanan AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkını  
koruma zorunluluğunun, ayrıca, ima yoluyla, bireylerin öldürülmüş olduklarında, bir çeşit  
etkili resmi bir soruşturma olmasını gerektirdiğini anımsar. Bu yükümlülük, öldürmeye bir  
Devlet görevlisinin sebep olduğu tespit edilen davalarla sınırlı değildir. Ayrıca, müteveffanın  
aile üyelerinin veya başkalarının öldürmeye ilişkin olarak yetkili soruşturma makamına resmi  
bir şikayette bulunup bulunmadıkları belirleyici değildir. Bir bireyin öldürülmesinin  
yetkililere bildirilmiş olması gerçeği, ipso facto, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca, öldürme  
sırasında mevcut olan şartlara yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğüne yol açar  
(bkz. Tanrıkulu – Türkiye [BD], no. 23763/94, §§ 101 ve 103, AİHM 1999-IV). Bu, uygun  
şartlarda, olası yaralanma ve kötü muamele izlerine ilişkin tam ve doğru bir kayıt sağlayan bir  
otopsiyi ve klinik tespitlerin ve ölüm nedeninin tarafsız bir analizini kapsar (bkz. Salman –  
Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-VII ve yukarıda anılan Akdoğdu § 54). Bir  
soruşturmanın asgari düzeyde etkili olmasını sağlayan incelemenin niteliği ve derecesi her  
davanın kendi koşullarına bağlıdır. İlgili tüm delillerin temelinde ve soruşturma görevinin  
pratik gerçekleri gözönünde tutularak değerlendirilmelidir (bkz. Velikova – Bulgaristan, no.  
41488/98, § 80, AİHM 2000-VI ve yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 144).  
Bu davada, başvuranın oğlunun ölümüne yönelik bir soruşturma gerçekten  
yürütülmüştür.  
Taraflarca sunulan belgelere göre, Cemal Uçar’ın cesedinin bulunmasından çok kısa  
bir süre sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, cezaevinde bir olay yeri incelemesi  
yürütmüştür ve ayrıntılı bir rapor düzenlenmiştir. Sonrasında, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü  
polis memurları tarafından ek bir rapor düzenlenmiştir. Olay yerinin fotoğraflarını çekmişler  
ve bir planını çizmişlerdir. Aynı zamanda, kamera ile koğuşu çekmişlerdir.  
Aynı tarihte, uzman bir hekim tarafından otopsi yapılmıştır. Uzman hekim, ölüm  
nedeninin asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır. Otopsi  
sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olmasına rağmen rapor, cesette yara izi veya  
çürük gibi kötü muameleye dair bir ize rastlanılmadığını ıkça ifade etmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın hapsedilmiş olduğu koğuşta kalanların ve onlarla  
birlikte üç cezaevi görevlisinin ifadelerini almıştır.  
Başvuranın, otopsi sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olduğu ve  
yetkililerden bağımsız olan tarafsız bir gözlemcinin mevcut olmadığı şeklindeki iddiaları  
hakkında, AİHM, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı  
tarafından verilen 2 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararına itiraz edebileceğini, ancak  
etmediğini gözlemlemektedir. Esasında, başvuran ve onun temsilcileri, Cemal Uçar’ın  
ölümünden sonra, ulusal düzeyde tamamıyla pasif kalmışlardır.  
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik olarak  
yürütülen soruşturmanın yeterli ve etkili olarak tanımlanabileceğini değerlendirmektedir.  
Dolayısıyla, AİHM, usule ilişkin kısmı uyarınca AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edilmediği kararını verir.  
II. AİHS’NİN 3 VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Devlet görevlileri veya onları desteği, bilgisi veya rızası ile hareket eden  
kişiler tarafından oğlunun kaçırılması ve işkence görmesinin ve 5 Ekim ve 2 Kasım 1999  
tarihleri arasında oğlunun ortadan kaybolması dolayısıyla kendisinin çektiği acının AİHS’nin  
3 ve 5. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, oğlunun  
kaçırılması ve işkence görmesine yönelik olarak yeterli ve etkili bir soruşturma  
yürütmediklerini ileri sürmüştür. Başvuran, son olarak, AİHS’nin 5 §§ 3 ve 5. maddesi  
uyarınca, Cemal Uçar’ın bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir  
görevli önüne çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulduğunu ve oğlunun  
kanuna aykırı olarak tutuklanışına karşılık tazminat almak için bir iç hukuk yolunun  
olmadığını iddia etmiştir.  
A. 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasındaki dönem  
1. Tarafların görüşleri  
a. Başvuran  
Başvuran, oğlunun, yetkililerin desteği, bilgisi ve rızası ile hareket eden kişiler  
tarafından kaçırılmış ve işkence görmüş olduğunu ve oğlunun kaçırılması ve kötü muamele  
görmesine yönelik etkili bir soruşturma yürütülmemiş olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuran, son olarak, oğlunun ortadan kaybolması ve yetkililerin buna yönelik  
soruşturma yürütmemeleri dolayısıyla acı ve sıkıntı çekmiş olduğunu iddia etmiştir.  
b. Hükümet  
Hükümet, Cemal Uçar’ın 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında polis nezaretinde  
olmadığını ve onu kaçıranların Devlet görevlileri olmadığını iddia etmiştir. Cemal Uçar’ın bu  
tarihler arasında Hizbullah üyeleri tarafından işkence görmüş olduğunu ileri sürmüştür. Sağlık  
raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu ve  
dolayısıyla yetkililerin onun görmüş olduğu iddia edilen kötü muameleden sorumlu  
olmadığını ortaya koyduğunu iddia etmiştir.  
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
a. Cemal Uçar’ın Devlet görevlileri tarafından veya onların rızası ile  
kaçırıldığı ve işkence gördüğü iddiası  
AİHM, 3. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen, AİHS’nin en temel  
hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yineler. Ayrıca, 3. madde, Avrupa Konseyi’ni  
oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder. İnsan haklarının  
korunması için bir araç olarak AİHS’nin hedef ve amacı, bu hükümlerin, teminatlarını etkili  
ve uygulanabilir kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. Avşar –  
Türkiye, no. 25657/94, § 390, AİHM 2001-VII (alıntılar)). AİHS’nin 3. maddesi uyarınca  
iddialarda bulunulduğu takdirde, AİHM, bilhassa ayrıntılı bir inceleme yürütmelidir (bkz.,  
yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 135) taraflarca sunulan tüm belgelere dayanarak böyle bir  
inceleme yürütecektir.  
AİHM içtihadı aynı zamanda, bireylerin yetkililer tarafından keyfi olarak  
tutuklanmamaları hakkını korumaya yönelik 5. maddede yer alan güvencelerin temel önemi  
üzerinde durur. Bu bağlamda, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca ulusal hukukun asli ve  
usule ait kuralları ile uyumlu olarak uygulanmış olması değil aynı zamanda 5. maddenin  
amacı ile doğrultulu olmuş olmasının gerektiğini yinelemiştir (bkz. İpek – Türkiye, no.  
25760/94, § 187, AİHM 2004-II (alıntılar)).  
AİHM, ayrıca, delilleri değerlendirirken, AİHS’nin amaçlarına uygun, ispat ölçütü  
olarak “suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması”  
ölçütünü kabul ettiğini yineler (bkz. yukarıda anılan, Orhan – Türkiye § 264). Böyle bir ispat  
yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin  
bir arada var olmasına bağlı olabilir (bkz., yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 142).  
Sözkonusu davada, AİHM, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında başvuranın  
ulusal makamlara birkaç dilekçe sunduğunu, dilekçede oğlunun dört kişi tarafından kaçırılmış  
olduğunu ve bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık etmiş olduğunu iddia ettiğini  
gözlemlemektedir. Ayrıca, 2 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre, onu kaçıran kişiler  
tarafından serbest bırakılması üzerine Cemal Uçar’ın vücudunda kötü muameleye dair izlere  
rastlanılmıştır. AİHM, Cemal Uçar’ın, Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi huzurunda, başta kendilerini polis memurları olarak tanıtan ve daha sonra  
Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişiler tarafından kaçırılmış ve işkence görmüş  
olduğunu iddia ettiğini kaydeder.  
Ancak, AİHM, Cemal Uçar’ın, kendilerini Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını  
söyleyen kişiler tarafından kaçırılmış olduğu şeklindeki iddiasının doğru olduğu farz edilse  
bile, dava dosyasındaki delillerin ışığında, kaçıran kişilerin Devlet görevlileri olduğunun  
tespit edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Ayrıca, Devlet görevlilerinin kaçırılma olayına  
karıştığı kanıtlanamaz.  
Bu nedenle, AİHM, gerçekte olan olayların ve kaçıran kişilerin kimliklerinin şüphe  
konusu olarak kaldığı sonucuna varır. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her  
türlü makul şüpheden uzak olarak, başvuran tarafından iddia edildiği şartlarda Devlet  
görevlileri tarafından veya onların rızası ile kaçırıldığı ve işkence gördüğü sonucuna varmak  
için yeterli delil olmadığı kararını verir.  
Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 3 ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.  
b. Oğlunun ortadan kaybolması nedeniyle başvuranın çektiği sıkıntı  
AİHM, bir aile üyesinin, bir akrabanın ortadan kaybolması nedeniyle, AİHS’nin 3.  
maddesinin ihlalinden zarar gören kişi olup olmadığının o kişinin sıkıntısına, ciddi bir insan  
hakları ihlalinden zarar gören bir kişinin akrabalarının kaçınılmaz olarak gördüğü duygusal  
sıkıntıdan farklı bir özellik ve boyut katan özel faktörlerin var olmasına bağlı olacağını  
belirtir. İlgili unsurların arasında, aile bağlarının yakınlığı – bu bağlamda, evlilik bağına belli  
bir ağırlık verilmektedir – ilişkinin özel durumları, aile üyesinin sözkonusu olaylara ne ölçüde  
tanıklık ettiği, aile üyesinin kayıp kişi hakkında bilgi edinme girişimleri ile ilgisi ve  
yetkililerin bu soruşturmalara ne şekilde yanıt verdiği vardır. Böyle bir ihlalin esası, aile  
üyesinin “ortadan kaybolma”sı gerçeğine dayanmaktan daha çok dikkatlerine sunulduğunda  
yetkililerin duruma tepkileri ve tutumları ile ilgilidir. Özellikle bu son belirtilen duruma  
ilişkin olarak, bir akraba, yetkililerin davranışından zarar gören kişi olduğunu doğrudan iddia  
edebilir (yukarıda anılan, Çakıcı, § 99).  
Bu davada, AİHM, yetkililerin başvuran tarafından yapılan soruşturmalara verdikleri  
karşılığın içeriğinde veya tarzında, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak  
tanımlanabilecek bir şey olmadığını gözlemler. Oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik  
yetersiz soruşturma, başvuranda üzüntü ve manevi acıya sebep olmuş olsa da, AİHM,  
başvuranın kendisine ilişkin olarak, AİHS’nin 3. maddesinin ihlali tespitini haklı çıkaracak  
özel faktörlerin mevcut olduğunun kanıtlanmadığını değerlendirir (bkz., Tahsin Acar –  
Türkiye [BD], no. 26307/95, § 239, AİHM 2004-III).  
Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.  
c. Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik  
soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
AİHM, başvuranın, Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik  
olarak yetkililerin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerine ilişkin iddiasının,  
AİHS’nin 13. maddesi uyarınca daha uygun şekilde incelendiğini değerlendirmektedir.  
B. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulması  
1. Tarafların görüşleri  
a. Başvuran  
Başvuran, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca, Cemal Uçar’ın polis nezaretinde baskıya  
maruz bırakılmış olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, AİHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca,  
oğlunun bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne  
çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulmuş olduğunu iddia etmiştir. Başvuran,  
son olarak, AİHS’nin 5 § 5. maddesi uyarınca, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin sözde ihlaline  
karşılık tazminat almak için iç hukukta bir yol olmadığını iddia etmiştir.  
b. Hükümet  
Başvuranın AİHS’nin 3. maddesi uyarınca olan iddiasına ilişkin olarak, Hükümet,  
sağlık raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu  
ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. AİHS’nin 5. maddesi uyarınca olan şikayetler hususunda,  
Hükümet, başvuranın polis nezaretinde tutulma süresinin sözkonusu zamanda yürürlükte olan  
mevzuat ile uyumlu olduğunu öne sürmüştür.  
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
a. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde kötü muamele gördüğü iddiası  
AİHM, bir kişinin sağlığı iyi durumda nezarete alınıp serbest bırakıldığında sağlığının  
zarar görmüş olması halinde, Devlet’in bu zararların nasıl oluştuğuna dair mantıklı bir  
ıklama getirme ve mağdur olan kişinin iddialarının doğruluğuna dair, özellikle de bu  
iddialar sağlık raporları ile destekleniyorsa, şüphe uyandıran deliller sunma yükümlülüğü  
olduğunu yineler. Bunun yerine getirilmemesi halinde, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca kesin  
bir konu ortaya çıkmaktadır (bkz., diğerlerinin yanı sıra, Çolak ve Filizer – Türkiye, no.  
32578/96 ve no. 32579/96, § 30, 8 Ocak 2004 ve Çelik ve İmret – Türkiye, no. 44093/98, § 39,  
26 Ekim 2004).  
Sözkonusu davada, AİHM, 11 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre Cemal Uçar’ın  
hiçbir zarara maruz kalmadığını gözlemlemektedir. AİHM, ayrıca, başvuranın, Cemal Uçar’ın  
Devlet görevlileri tarafından kötü muameleye maruz bırakılmış olduğu şeklindeki iddiasını  
destekleyen ikna edici deliller sunmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı ve  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurundaki ifadelerinde, Cemal Uçar, polis  
nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak ayrıntılı bir açıklama  
yapmamıştır.  
AİHM, bu şikayeti destekleyici bir delil olmadığı sonucuna varır. Dolayısıyla, Cemal  
Uçar’ın polis nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak AİHS’nin 3.  
maddesi ihlal edilmemiştir.  
b. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulma süresi  
AİHM, 5. maddenin genel anlamda kişiyi Devlet tarafından özgürlük hakkına  
yapılacak keyfi müdahaleye karşı korumayı amaçladığını yineler. 5 § 3. madde, yetki sahibi  
tarafından yapılan müdahalenin yargı tarafından denetlenmesini şart koşarak hukukun  
üstünlüğünü koruma altına almayı amaçlar (bkz. Sakık ve Diğerleri – Türkiye, 26 Kasım 1997  
tarihli karar, Reports 1997-VII, s. 2623, § 44).  
AİHM, başvuranın polis nezaretinde tutukluluğunun dokuz gün sürdüğünü kaydeder.  
Brogan ve Diğerleri - İngiltere davasında (29 Kasım 1988 tarihli karar, Seri A no. 145-B),  
adli kontrol olmaksızın dört gün altı saat süren polis gözetiminde alıkonma süresinin, amacı  
toplumu bir bütün olarak terörizme karşı korumak da olsa, AİHS’nin 5 § 3. maddesince  
süreye ilişkin öngörülen kesin kısıtlamalara uymadığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan,  
Brogan ve Diğerleri § 62).  
Brogan davasında ortaya konan ilkelerin ışığında, AİHM, başvuranın oğlunu yargı  
müdahalesi olmadan dokuz gün süreyle tutuklu bulundurmanın gerekli olduğunu kabul  
edemez. Bu nedenle, AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği kararına varır.  
c. Haddinden fazla süreyle polis nezaretinde tutulmaya karşılık tazminat  
alınamaması  
AİHM, AİHS’nin 5 § 5. maddesinin, yalnızca, AİHS’nin 5. maddesine aykırı olarak  
yakalanma veya tutuklanma mağduru olan kişilerin tazminat hakkını güvence altına aldığını  
yineler (bkz. Benham – İngiltere, 10 Haziran 1996 tarihli karar, Reports 1996-III, s. 755, § 50  
ve yukarıda anılan, İkincisoy, § 111).  
Bu davada, AİHM, Cemal Uçar’ın tutukluluk süresinin sözkonusu dönemde yürürlükte  
olan iç hukuk ile uyumlu olduğunu kaydeder. Dolayısıyla, polis gözaltında dokuz günlük bir  
süre için bir tazmin talebi yerel mahkemelerde sonuca bağlanamazdı.  
Bu dava şartlarında kullanılabilir bir tazmin hakkının yokluğunda, AİHS’nin 5 § 5.  
maddesi ihlal edilmiştir.  
III.AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, oğlunun gözaltındayken avukat yardımından yoksun bırakıldığını ileri  
sürerek şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu maddenin ilgili  
bölümlerine göre:  
“1.Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir  
mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.  
3.Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:  
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer  
savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,  
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek; …”  
Hükümet, Cemal Uçar’ın avukat yardımından faydalanma talebinde bulunmadığını  
ileri sürmüştür. Polis gözaltında tutulanların avukatlarını görme imkânına sahip olduklarını  
belirtmiştir.  
Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.  
AİHM, 6 § 3 (c) maddesinin ön soruşturma safhasına uygulanıp uygulanmayacağının,  
yargılamanın özel niteliklerine ve dava şartlarına bağlı olduğunu hatırlatır. 6. maddenin  
maksadının – adil yargılanma – yerine getirilip getirilmediğini belirlemek için davadaki tüm  
işlemler dikkate alınmalıdır (bkz. Dikme – Türkiye, no. 20869/92, § 109, AİHM 2000-VIII).  
Bu bağlamda, AİHM, başvuranın oğluna yönelik suçlamaların, ölümünden sonra geri  
çekildiğini gözlemler. Sonuç olarak, AİHM, yargılamayı bir bütün olarak inceleyecek ya da  
yargılamanın ilk safhasında temsil edilmemenin etkisini değerlendirecek durumda değildir.  
Buna göre, AİHS’nin 6. maddesi ihlal edilmemiştir.  
IV.AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, AİHS’nin 8. maddesi çerçevesinde, gözaltındayken oğluna ulaşamadığını  
ifade etmiştir. 8. maddeye göre:  
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”  
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,  
ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya  
ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan  
ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”  
Hükümet, Cemal Uçar’ın gözaltındayken aile bireyleriyle görüşmeye ilişkin herhangi  
bir çaba göstermediğini ifade etmiştir.  
Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.  
AİHM, 8 maddenin esas maksadını – bireyi kamu otoritelerinin keyfi müdahalesine  
karşı korumak – olduğunu vurgular. Buna ek olarak, aile hayatına “saygı”nın yerine  
getirilmesinin özünde bulunan olumlu yükümlülükler bulunabilir. Bu madde kapsamında,  
Devlet’in olumlu ve olumsuz yükümlülüklerinin kesin tanımları olmasa da, uygulanabilir  
prensipler benzerdir. Her iki bağlamda da, birey ve toplumun çatışan çıkarları arasında olması  
gereken adil denge dikkate alınmalıdır ve her iki bağlamda da Devlet’in belirli bir takdir  
yetkisinin olduğu kabul edilmektedir (bkz. Nuutinen – Finlandiya, no. 32842/96, § 127,  
AİHM 2000-VIII).  
Ayrıca, AİHM’ye göre, AİHS’nin 8. maddesine göre, “aile hayatı” en azından yakın  
akrabalar arasındaki bağı kapsamaktadır. Aile hayatına saygı, Devlet’in, bu tür bağların  
normal olarak gelişmesine izin verecek şekilde davranması yükümlülüğü anlamına  
gelmektedir (bkz. Marckx – Belçika, 13 Haziran 1979 kararı, Seri A no. 31, § 45). Bu  
yükümlülükler, başvuranın aradığı tedbirlerle başvuranın özel ve/veya aile hayatı arasında  
doğrudan ve yakın bir bağ olduğunda ortaya çıkar (bkz. Zehnalova ve Zehnal – Çek  
Cumhuriyeti, no. 38621/97, AİHM 2002-V, Airey – İrlanda, 9 Ekim 1979 kararı, Seri A no  
32, s. 17, § 32,0020 ve X ve Y – Hollanda, 26 Mart 1985, Seri A no. 91, s. 11, § 23, Lopez  
Ostra – İspanya, 9 Aralık 1994 kararı, Seri A no. 303-C, s. 55, § 55, Guerra ve Diğerleri –  
İtalya, 19 Şubat 1998, Reports 1998-I, s. 227, § 58).  
Saygı kavramı kesin olarak tanımlanmadığından, Devletlerin, ilgili mevzuatta bu tür  
yükümlülükleri yerine getirmede kullanılacak yolları seçmeye ilişkin geniş bir takdir yetkisi  
bulunmaktadır (bkz. yukarıda anılan Zehnalova ve Zehnal – Çek Cumhuriyeti).  
AİHM, bir kişinin tutuklandığında ailesiyle çabuk bir şekilde iletişim kurmasının  
büyük önem arz edebileceği kanısındadır. Bir aile bireyinin, kısa süre için bile olsa,  
ılanamayan kaybolması, büyük endişeye sebebiyet verebilir (bkz. McVeigh ve Diğerleri,  
O’Neill ve Evans – İngiltere, no. 8022/77, 8025/77 ve 8027/77, 18 Mart 1981 tarihli  
Komisyon raporu, Decisions and Reports (DR) 25, s. 52, § 237).  
AİHM, ayrıca, bu davada şikâyetçi olunan durumun, başvuranın 8. madde  
kapsamındaki hakkı ile değil, Devlet’in gözaltındaki kişiler ve akrabaları arasındaki iletişimi  
düzenlememesi ile ilgili olduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın şikâyetini, 8  
maddenin ilk fıkrasında yer alan ve özel ve aile hayatını koruyan genel kural ışığında  
inceleyecektir.  
Bu davada, AİHM, Cemal Uçar’ın 5 Ekim 1999 tarihinde kaybolduğunu ve  
başvuranın, ancak Cemal Uçar’ın Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklandıktan sonra nerede  
olduğunu öğrendiğini not eder. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın yetkililere pek çok dilekçe  
vermiş olmasına rağmen, başvuranın oğlunun nerede olduğuna dair hiçbir yanıt alamadığını  
gözlemler. Cemal Uçar’ın tutuklu yargılandığı 11 Kasım 1999 tarihine kadar, başvurana  
oğlunun nerede olduğuna ilişkin hiçbir haber verilmemiştir.  
AİHM, ayrıca, Cemal Uçar’ın gözaltı süresinin dokuz gün olduğunu – 2 ve 11 Kasım  
1999 arası – ve bunun, oğlunun 5 Ekim 1999’da açıklanamayan bir şekilde kaybolması göz  
önüne alındığında, başvuranda şüphesiz endişe yarattığını not eder. Ayrıca, sözkonusu tarihte,  
Türk hukukunda gözaltındaki bir kişi ile ailesi arasındaki irtibat hususunu düzenleyen hiçbir  
yasal hüküm bulunmamaktaydı. Bir kişinin tutuklanmasının bir aile bireyine ya da tutuklanan  
kişinin seçtiği başka bir kişiye bildirilmesini sağlayan değişiklik, ancak 2002’de yürürlüğe  
girmiştir.  
AİHM, dava dosyasında başvuran ve oğlunun birbirleriyle görüşmeyi talep ettikleri ve  
taleplerinin reddedildiğini ispatlayan hiçbir şey bulunmadığını gözlemler. Ancak, ilgili  
düzenlemelerin yokluğunda, Hükümet, Cemal Uçar’ın tutuklu yargılandığı sürede ailesiyle  
hızlı irtibat kurmasını sağlayabilecek ve faydalanabileceği yolları ortaya koymamıştır.  
Sözkonusu tarihte bir 8. madde ihlaline karşı somut ve etkili koruma sağlayan bir yasal  
çerçevenin yokluğunda, AİHM, bu davanın koşullarında, Cemal Uçar’ın ailesi ile iletişimi  
olmadan dokuz gün boyunca gözaltında tutulmasının 8. maddeyi ihlal ettiği kanısındadır.  
V.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Cemal Uçar’ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele edilmesiyle ilgili  
şikâyetleri bağlamında kendisine etkili bir iç hukuk yolu sağlanmadığını ve bunun AİHS’nin  
13. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca, aynı başlık altında, oğlunun ölümüne  
yönelik soruşturmanın etkili olmadığından şikâyetçi olmuştur. AİHS’nin 13. maddesine göre:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru  
yapabilme hakkına sahiptir.”  
A.Tarafların görüşleri  
1.Başvuran  
Başvuran, her iki soruşturmanın da AİHS’nin 13. maddesinin gerektirdiklerini  
karşılamadığını ileri sürmüştür. Özellikle, oğlunun yetkililere 5 Ekim – 2 Kasım 1999  
arasında kendisine işkence yapıldığını bildirmesine rağmen, 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri  
arasında Cemal Uçar’ın kaybolması ve kendisine kötü muamele edilmesinin  
soruşturulmadığını öne sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran, soruşturma makamları ve polisin,  
işkence iddialarına ilişkin olarak Cemal Uçar’dan detaylı ifade almadıklarını ifade etmiştir.  
Ayrıca, adli tıp kanıtları ve tanık ifadeleri gibi başka kanıtlar toplamaya yönelik olarak da  
herhangi bir adım atmamışlardır.  
2.Hükümet  
Hükümet, yerel makamların başvuranın oğlunun kaçırılmasına, kendisine kötü  
muamele edilmesi iddialarına ve ölümüne yönelik etkili soruşturma yaptıklarını ileri  
sürmüştür.  
B.AİHM’nin değerlendirmesi  
1.Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
Başvuranın AİHS’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetine ilişkin vardığı sonucu  
dikkate alarak, AİHM, başvuranın AİHS’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetini  
incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.  
2.Cemal Uçar’ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele yapılması iddialarına yönelik  
soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
AİHM, 13. maddenin, yerel yasal düzende her ne şekilde teminat altına alınmış olursa  
olsun, AİHS hak ve özgürlüklerini kullanmada ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlanmasını  
garanti altına aldığını hatırlatır. 13. madde çerçevesinde Devletlere AİHS yükümlülüklerine  
uyma hususunda belirli bir takdir yetkisi tanınmış olsa da, 13. maddenin etkisi, ilgili AİHS  
şikâyetinin konusu ile ilgili bir iç hukuk yolu sağlamayı şart koşmak ve uygun tazmin  
sağlamaktır. 13. maddede yer alan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS çerçevesinde  
yaptığı şikâyetin niteliğine bağlıdır. Ancak yine de, 13. maddenin şart koştuğu hukuk yolunun  
hem uygulamada hem de hukukta “etkili” olması gereklidir, özellikle de uygulanması,  
sorumlu Devlet yetkililerinin davranışları ve ihmalleriyle engellenmemelidir (Aksoy –  
Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 1996-VI, § 95, Aydın – Türkiye, 25 Eylül 1997 kararı,  
Reports 1997-VI, § 103 ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 kararı, Reports 1998-I, § 89).  
Buna ek olarak, bir kişinin akrabalarının, o kişinin kaybolduğuna ve/veya kötü  
muameleye maruz bırakıldığına dair savunulabilir bir iddiasının olduğu hallerde, 13.  
maddenin maksadı bağlamında etkili bir hukuk yolu kavramı, uygun olan hallerde tazminat  
ödenmesine ek olarak, sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve  
etkili bir soruşturma yapılması ve akrabaların soruşturma sürecine erişebilmesi anlamına  
gelmektedir (bkz. yukarıda anılan İpek, § 198 ve Mahmut Kaya – Türkiye, no. 22535/93, §  
124, AİHM 2000-III).  
Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, ilk olarak, Cemal Uçar’ın 5 Ekim – 2  
Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılarak kötü muameleye maruz bırakıldığını gözlemler.  
AİHM, Devlet görevlilerinin, başvuranın oğlunun kaçırılmasını gerçekleştirdiğinin veya bu  
olayda adlarının geçtiğinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlandığını  
belirlememiştir. Ancak, bu, 3. ve 5. maddeler kapsamında yapılan şikâyetin, AİHS’nin 13.  
maddesinin maksadı bağlamında “savunulabilir” bir iddia olmasını engellemez. Bu şikâyetler,  
temelsiz bulunarak kabuledilmez ilan edilmemiştir, dolayısıyla esaslarının incelenmesi gereği  
hâsıl olmuştur (bkz. Nuri Kurt – Türkiye, no. 37038/97, § 116, 29 Kasım 2005). Ayrıca,  
AİHM, taraflar arasında, başvuranın oğlunun, kaçırılma ve kötü muamele mağduru olduğuna  
dair herhangi bir ihtilaf bulunmadığını gözlemler. Dolayısıyla AİHM, başvuranın  
şikâyetlerinin, AİHS’nin 13. maddesi çerçevesinde savunulabilir AİHS ihlali iddiaları ortaya  
koyduğu kanısındadır. Sonuç olarak, yetkililerin başvuranın oğlunun kaçırılması ve kendisine  
kötü muamele yapılmasını çevreleyen koşullara yönelik etkili soruşturma yapma  
yükümlülükleri bulunmaktaydı.  
AİHM, başvuranın oğlunun bulunması için hiçbir adım atılmadığını gözlemler.  
Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na, Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcılığı’na ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne başvurmasına rağmen,  
özellikle güvenlik güçleri olmak üzere, yetkililer, 11 Ekim – 22 Kasım 1999 tarihleri arasında  
pasif kalmıştır. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Cemal Uçar’ın nerede olduğunu Cumhuriyet  
Savcılığı’na ancak Cemal Uçar’ın ölümünden iki gün sonra 26 Kasım 1999 tarihinde  
bildirmiştir.  
Ayrıca, iddia edilen kaçırılma olayına ilişkin olarak kanıt toplamak için hiçbir  
girişimde bulunulmamıştır. Özellikle, iddia edildiği üzere, olaya tanık olan Cemal Uçar’ın  
komşusunun ifadesi alınmamıştır.  
AİHM ayrıca, polisler tarafından 2 Kasım 1999 tarihinde tutuklandıktan sonra, Cemal  
Uçar’ın Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne getirilerek bir doktor tarafından muayene edildiği ve  
bu doktorun Cemal Uçar’ın vücudunun çeşitli yerlerinde zedelenme olduğunu belirttiğini not  
eder.  
AİHM, Cemal Uçar’ın 2 Kasım 1999 tarihli muayenesinde kötü muamele gördüğünün  
ortaya konulmuş olmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yaptığı, yaklaşık bir ay işkence  
gördüğüne ilişkin şikâyetine rağmen iddialarının araştırılmamış olmasına ilişkin olarak  
hayrete düşştür. Bilakis, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Cemal Uçar’ın  
tutuklanması karşısında kaçırılma ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma yapmama  
kararı almış ve sonuç olarak suç işlenmemiş ve suçlu aranmamıştır.  
Bu şekilde ortaya konulmuş olan ciddi eksiklikler, AİHM’nin, başvuranın, oğlunun 5  
Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılması ve kötü muamele görmesine ilişkin etkili  
hukuk yolundan yoksun bırakıldığı ve dolayısıyla bir tazmin talebi de dahil olmak üzere  
faydalanabileceği diğer hukuk yollarından yoksun bırakıldığı sonucuna varması için  
yeterlidir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VI.AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, etnik kökene dayalı idari bir ayrımcılık uygulaması olduğunu iddia etmiştir.  
AİHS’nin 14. maddesine atıfta bulunmuştur. İlgili maddeye göre:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya  
diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi  
başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
Başvuran, oğlunun kaybolmasının, kötü muamele görmesinin, akabinde ölümünün ve  
yetkililerin etkili soruşturma yapmamasının, etnik kökeninden kaynaklandığını ileri  
sürmüştür.  
Hükümet, başvuranın iddialarının gerçek dışı ve asılsız olduğunu ifade etmiştir.  
AİHM, başvuranın iddiasını incelemiştir. Ancak, elindeki kanıtlar temelinde bu  
maddeye ilişkin hiçbir ihlal tespit edilemeyeceğine karar vermiştir.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 2. ve 3. maddeleri ile birlikte ele alındığında, 14. madde ihlal  
edilmemiştir.  
VII.AİHS’NİN 38. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Kabuledilebilirlikten sonraki görüşlerinde, başvuran, AİHM’yi, sorumlu Devlet’in bu  
davada AİHM’ye yardımcı olma görevini yerine getirmediğini tespit etmeye davet etmiştir.  
Sorumlu Devlet’in, AİHM tarafından 12 Ocak 2005 tarihinde talep edilen kanıt ve bilgiyi  
sunmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, AİHS’nin 38. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu  
maddenin ilgili bölümlerine göre:  
1.  
Mahkeme,  
kendisine  
gelen  
başvuruyu  
kabul  
edilebilir  
bulduğu  
takdirde,  
a) Olayları saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve  
gerekirse, ilgili Devletlerin, etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma  
yapacaktır; …”  
Hükümet, AİHM tarafından sorulan sorulara cevap verdiğini ve talep edilen kanıtları  
sunduğunu ileri sürmüştür.  
AİHM, 12 Ocak 2005 tarihinde Hükümet’ten dört soruya cevap vermesinin ve Cemal  
Uçar’ın ölü bulunduğu hapishane koğuşunun fotoğrafları ile videosunu sunmasının talep  
edildiğini ve Hükümet’in talep edilen bilgi ve belgeleri 30 Mayıs ve 7 Haziran 2005  
tarihlerinde sunduğunu gözlemler. Dolayısıyla, Hükümet’in bu bağlamda AİHS’nin 38 § 1 (a)  
maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediği kanaatinde değildir.  
VIII.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A.Tazminat  
Başvuran maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuş, ancak miktarı AİHM’nin  
takdirine bırakmıştır.  
Hükümet, başvuranın iddia edilen zararı destekleyici hiçbir kanıt sunmadığını ifade  
etmiş ve AİHM’den başvuranın taleplerini kabul etmemeye davet etmiştir.  
Başvuranın maruz kaldığı iddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak, AİHM,  
başvuranın, iddiasını destekleyebilecek hiçbir belge ortaya koymadığını gözlemler ve buna  
göre bu talebi reddeder.  
Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, AİHS’nin 5 §§ 3., 5., 8. ve 13. maddelerinin  
ihlal edildiğini not eder. Eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda AİHM başvurana  
bu başlık altında 10.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
B.Mahkeme masrafları  
Başvuran, İngiltere’deki avukatlarının ücretleri için toplam 8.981,50 Sterlin (yaklaşık  
13.171 Euro) talep etmiştir. Ayrıca, Türkiye’deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam’ın ücreti  
için 6.800 YTL (yaklaşık 3.860 Euro) talep etmiştir. Başvuran, avukatlarının ücretlerine  
ilişkin taleplerini desteklemek amacıyla detaylı masraf listesi sunmuştur.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.  
AİHM, gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktar açısından makul olduğu sürece  
masrafların ödenmesine karar verecektir (bkz. Sawicka – Polonya, no. 37645/97; § 54, 1 Ekim  
2002). AİHM, bu davada, tüm masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığına dair tatmin  
olmamıştır. Özellikle, dört farklı avukata ait toplam çalışma saatleri dahil olmak üzere, tüm  
bu adli masrafların, gerçekten ve gerektiği için yapıldığının kanıtlanmadığını tespit etmiştir.  
Elindeki bilgiler temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, başvurana –  
uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç – başvuranın İngiltere’deki temsilcilerinin  
başvuran tarafından belirtilen hesabına ödenmek üzere, Kürt İnsan Hakları Projesi’ne bağlı  
avukatlarının ücretleri için 8.000 Euro mahkeme masrafı ödenmesine karar vermiştir. AİHM,  
başvurana ayrıca İ. Sağlam’ın ücreti için 2.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
C.Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
BU NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM OYBİRLİĞİYLE  
1.AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;  
2.AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
3.Başvuranın oğlunun 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması bağlamında  
AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4.Başvuranın oğlunun tutuklu bulunduğu süre bağlamında AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
5.Başvuranın oğlunun uzun tutukluluk süresi için tazmin elde etme imkanının olmamasına  
ilişkin olarak AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;  
6.AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine;  
7. AİHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;  
8.Başvuranın oğlunun 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması ve kötü muamele  
görmesi bağlamında AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
9. AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;  
10.AİHS’nin 38. maddesinin ihlal edilmediğine;  
11(a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde  
(i)  
Başvuranın banka hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli kur  
üzerinden yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere 10.500 Euro (on bin beş yüz  
Euro) manevi tazminat;  
(ii)  
Başvuranın Türkiye’deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam’ın masrafları için,  
başvuranın hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden  
yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro);  
(iii) Başvuranın İngiltere’deki temsilcilerinin masrafları için, ödeme tarihinde  
geçerli olan kur üzerinden Sterlin’e çevrilmek ve başvuranın temsilcilerinin  
İngiltere’deki Sterlin banka hesabına yatırılmak üzere 8.000 Euro (sekiz bin  
Euro) ve  
(iv)  
(b)  
Yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre  
için Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan  
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 11 Nisan  
2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLE  
J.-P COSTA  
Yazı İşleri Müdürü  
Başkan