C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ULUSOY VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:34797/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
3 Mayıs 2007  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Đşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (34797/03) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşları Kemal Ulusoy, Murat Batğı, Haci Tel, Ali Köroğlu, Đbrahim Özgür Öztoprak,  
Kazım Ekinci, Feyyaz Duman, Alişan Önlü, Güllü Özalp, Birsen Elban, Samye Tunç ve  
Minife Yıldızhan’ın (Başvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 17 Eylül 2003  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu  
başvurudur.  
Başvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Ankara Barosu  
avukatlarından L. Kanat tarafından temsil edilmektedirlar.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN UNSURLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1968, 1969, 1971, 1975, 1977, 1969, 1982, 1971, 1972, 1985, 1974 ve  
1975 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.  
Başvuranlar ‘Teatra Jiyana nü’ (Yeni Yaşam Tiyatrosu) tiyatro topluluğunda oyunculuk  
yapmaktadırlar. Olayların meydana geldiği dönemde, adıgeçen tiyatro topluluğu Kürtçe bir  
piyes olan ‘Komara Dinan Sermola’ (Deliler Cumhuriyeti) adlı bir oyunu sahnelemekteydi.  
Başvuranlara göre hiçbir siyasi mesaj içermeyen oyun, deliler arasında geçen olayları konu  
etmekteydi. Ayrıca adıgeçen oyun Ankara Tiyatro Festivali’nde de sahnelenmişti.  
Ankara Yenimahalle Belediyesi 29 Kasım 1999 tarihinde, Kemal Ulusoy’un talebi üzerine  
oyunun 4-5 Aralık 1999 tarihleri arasında belediyenin tiyatro sahnesinde oynanmasına  
müsade etmişti.  
Kemal Ulusoy 30 Kasım 1999 tarihinde, yürürlükteki mevzuat uyarınca Yenimahalle  
Belediyesi tarafından oyunun sahnelenmesine izin verildiği hususunda Ankara Valiliğini  
bilgilendirmiştir.  
Ankara Valiliği 3 Aralık 1999 tarihli bir mektupla izin talebinin reddedildiği hususunda  
Kemal Ulusoy’a tebligatta bulunmuştur. Valilik talebin reddine gerekçe olarak, 2911 sayılı  
kanunun 17. maddesi, 3713 sayılı kanunun 8. maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve  
2559 sayılı kanunun ek birinci maddesini göstermiştir.  
Başvuranlar 14 Aralık 1999 tarihinde, Ankara Valiliğince verilen kararın iptali için Ankara  
Đdare Mahkemesi’ne başvurmuştur. AĐHS’nin 9, 10, 11, 14 ve 17. maddelerine atıfta bulunan  
başvuranlar sözkonusu kararın keyfi ve yasal temelden yoksun olduğunu iddia etmişlerdir.  
Valilik 6 Ocak 2000 tarihli layihasında, oyuncuların adli sicil kayıtlarını ve PKK yanlısı  
faaliyetleri nedeniyle takibata uğramış olmalarını gözönünde bulundurarak sözkonusu piyesin  
oynanmasının kamu düzeni açısından sakıncalı olduğunu savunmuştur. Bu nedenle Valilik,  
2
oyunun sahneye konulmasından maksadın bir sanat eseri icra etmek olmayıp yasadışı PKK  
örgütüne sempatizan kazandırmak olduğunu belirtmiştir.  
Đdare mahkemesi kamu düzeni gereklerine istinaden başvuranların taleplerini 20 Eylül 2000  
tarihinde reddetmiştir.  
Başvuranlar bunun üzerine ilk derece mahkemesinin kararını temyize götürmüşlerdir.  
Danıştay 20 Eylül 2000 tarihli kararın infazının ertelenmesi talebini reddetmiştir.  
Danıştay önünde yapılan yargılamada raportör hakim, Türk Hukuku’nda bir sanat eserinin  
temsilini önceden yasaklanabilmesini mümkün kılan ya da tiyatro oyunlarında Türkçe’den  
başka bir dil kullanılmasını yasaklayan bir kural olmadığı gerekçesiyle ilk derece  
mahkemesinin kararının bozulmasını talep etmiştir.  
Buna karşın Danıştay, 20 Eylül 2000 tarihli kararın, yasalara ve yargılama usullerine uygun  
bir biçimde alındığı gerekçesiyle sözkonusu kararı oy çokluğuyla onamıştır. Yargıçlardan  
ikisi, sözkonusu oyunun daha evvel 24 Kasım 1999 tarihinde oynandığını gerekçe göstererek  
oy çokluğuyla alınan onama kararına muhalefet etmişlerdir.  
Danıştay’ın bu kararı 8 Temmuz 2003 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE DAĐR  
Başvuranlar AĐHS’nin 9, 10, 11, 14 ve 17. maddelerinin ihlal edildiğini öne sürmektedirler.  
Hükümet altı ay kuralına riayet edilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet’e göre  
başvurunun, Danıştay’ın itirazı hükme bağladığı 14 Aralık 2000 tarihinden itibaren altı ay  
içinde yapılması gerekmekteydi.  
Bu sava itiraz eden başvuranlar, Hükümet tarafından dile getirilen tarihte Danıştay’ın yalnızca  
20 Eylül 2000 tarihli kararın infazının ertelenmesi yönündeki taleplerine ilişkin bir ret kararı  
verdiğini ifade etmektedirler.  
AĐHM, Danıştay’ın 27 Ocak 2003 tarihinde başvuranların temyiz talebini esastan inceleyerek  
ilk derece mahkemesinin kararını onadığı hususunda başvuranlarla hemfikirdir. Sözkonusu  
kararın başvuranlara 8 Temmuz 2003 tarihinde tebliğ edildiği ve başvuranların 17 Eylül 2003  
tarihinde başvuruda bulundukları göz önüne alındığında başvurunun süresi içinde yapıldığı  
ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla sözkonusu itirazı reddetmek yerinde olacaktır.  
Tarafların argümanlarını göz önünde bulunduran AĐHM, sözkonusu şikayetin hukuka ve  
olaylara ilişkin olarak başvurunun tetkikinin bu aşamasında çözümü mümkün olmayan ciddi  
sorular gündeme getirmesi cihetiyle esastan incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Bu  
itibarla başvuru AĐHS’nin 35 § 3 maddesi bakımından dayanaktan yoksun ilan edilemez.  
Başkaca herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilememiştir.  
3
II. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Başvuranlar, belediye sahnesinde bir tiyatro eseri oynamalarına engel olunmasının AĐHS’nin  
10. maddesiyle güvence altına alınan haklarına yönelik bir engel teşkil ettiğini  
savunmaktadırlar.  
A. Müdahalenin varlığı hakkında  
AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin ‘herkese’ ifade özgürlüğü hakkı tanıdığına dikkat  
çekmektedir. Bu maddede ayrıca sözkonusu hakkın kullanılması noktasında güdülen hedefin  
niteliğine ya da gerçek veya hükmi şahsiyetlerin oynadıkları role göre bir ayrım  
yapılmamaktadır (bkz., mutatis mutandis, Casado Coca – Đspanya, 24 Şubat 1994 tarihli  
karar, § 35). Đfade özgürlüğü yalnızca verilen haberlerin muhtevasına ilişkin olmayıp aynı  
zamanda yayım araçlarına da ilişkindir. Zira yayım araçlarına getirilebilecek her tür kısıtlama  
haber alma ve verme hakkını da ilgilendirir (bkz., mutatis mutandis, Autronic AG – Đsviçre, 22  
Mayıs 1990 tarihli karar, § 47).  
AĐHM, bir tiyatro topluluğunun bir piyesi oynamasına ilişkin getirilen sınırlamanın, bu  
topluluğun üyelerinin –hal i hazırda başvuranlar- ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir  
müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (başvuranların mağdur sıfatına ve müdahaleye ilişkin  
olarak bkz., mutatis mutandis, Otto-Preminger-Enstitü – Avusturya, 20 Eylül 1994 tarihli  
karar, § 40 ve § 43, ve Bowman – Birleşik Krallık, 19 Şubat 1998 tarihli karar, § 33). Bu  
hususta taraflar arasında bir ihtilaf bulunmamaktadır.  
B. Müdahalenin gerekçesi  
Bu türden bir müdahale ‘yasayla öngörülmediği’, 10 § 2 maddesinde belirtilen meşru  
hedefleri ya da hedeflerden birini gütmediği veya ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ nitelikte  
olmadığı takdirde AĐHS’nin 10. maddesine aykırıdır.  
1. ‘Yasayla öngörülen’  
AĐHM ‘yasayla öngörülen’ ifadesinin AĐHS’nin 10 § 2 maddesi anlamında, öncelikle  
suçlanan tedbirin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirdiğini, ayrıca sözkonusu yasanın  
niteliğine de ilişkin olduğunu, ilgilinin kendisi açısından ortaya çıkabilecek sonuçları ve  
hukukun üstünlüğü ilkesiyle uyumunu önceden değerlendirebilmesi için yasanın ilgili kişi  
açısından erişilebilir olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Çetin ve diğerleri – Türkiye, no:  
40153/98 ve 40160, § 43).  
Mevcut davada ilk koşulun gerçekleştiği hususunda bir ihtilaf yoktur. Netice itibariyle  
suçlanan kararın kanuni dayanağı, 2911 sayılı kanunun 17. maddesi, 3713 sayılı kanunun 8.  
maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve 2559 sayılı kanunun ek birinci maddesidir.  
Bu itibarla sözkonusu normların aynı zamanda erişilebilirlik ve öngörülebilirlik şartını yerine  
getirip getirmediklerini tespit etmek gerekecektir. Kanunların erişilebilirliği hususunda bir  
sorun bulunmamaktadır.  
4
Ancak bu normların öngörülebilirliğine ilişkin olarak taraflar ihtilaf içindedirler. Başvuranlar  
atıfta bulunulan hükümlerin son derece belirsiz hukuk normları olduğu ve bu nedenle  
sözkonusu normların sonuçları itibarıyla öngörülebilirlik gereklerine cevap vermediği  
kanaatindedirler. Bu normların öngörülebilir olduğunu belirten Hükümet ise sözkonusu  
oyunun Kürtçe olduğu için yasaklanmadığı izahatını vermektedir. Hükümet, Türk  
Hukuku’nda bu türden bir yasak olmadığını ifade etmektedir.  
Bununla birlikte, müdahalenin gerekliliğine ilişkin vardığı sonucu ( Bkz.//AĐHM’nin kararı  
başlıklı bölümün son iki paragrafı) göz önünde bulunduran AĐHM, bu soru hakkında bir  
hükme varmayı gereksiz bulmuştur.  
2. Meşru hedef  
Hükümet tartışmalı yasaklamanın, kamu düzeninin ve ulusal güvenliğin korunması ve suç  
işlenmesinin önlenmesi gibi başvuranların itiraz ettiği meşru hedefler güttüğünü  
savunmaktadır.  
AĐHM burada, bir tiyatro oyunun Ankara Belediyesi tiyatro sahnesinde sahnelenmesinden  
önce meydana gelmiş bir yasaklamanın sözkonusu olduğunu gözlemlemektedir. Terörle  
mücadelenin hassas niteliğini ve şiddeti artırmaya yönelik eylemler karşısında yetkili  
makamların dikkat göstermesi zorunluluğunu göz önünde bulunduran AĐHM tartışmalı  
tedbirin, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi olmak üzere AĐHS’nin 10 § 2  
maddesiyle uyumlu iki hedef i gözettiği ilkesinden hareket edecektir.  
3. ‘Demokratik bir toplumda zorunlu olan’  
Bundan sonra tartışmalı tedbirin sözkonusu hedeflere ulaşmak için ‘demokratik bir toplumda  
zorunlu’ olup olmadığını tespit etmek gerekecektir.  
a) Tarafların savları  
AĐHM’nin bu yöndeki içtihadına atıfta bulunan Hükümet, Ankara Valiliği’nin kararının,  
güdülen meşru hedeflerle orantılı olması sebebiyle ‘zorlayıcı toplumsal bir ihtiyaca’ cevap  
verdiğini savunmaktadır. Hükümet ayrıca burada mutlak bir yasaklamanın sözkonusu  
olmadığını ve başvuranların gerekli işlemleri yaptıktan sonra adıgeçen piyesi  
oynayabileceklerini kaydetmektedir.  
Hükümet’in savlarına karşı çıkan başvuranlar Ankara Valiliği’nin kararının ifade özgürlüğüne  
yönelik ihlalin ağırlığını meşru kılar nitelikte olmadığını ileri sürmektedirler.  
b) AĐHM’nin takdiri  
i. Genel ilkeler  
AĐHM öncelikle bu alandaki içtihadından çıkan temel ilkeleri esas almaktadır (bkz., diğerleri  
arasında, Castells – Đspanya, 23 Nisan 1992 tarihli karar, § 46, ve Müller ve diğerleri –  
Đsviçre, 24 Mayıs 1988 tarihli karar, § 33).  
5
Ayrıca dava bir tiyatro oyununun temsiline karşı alınmış tedbirlere ilişkin olduğundan  
sanatsal özgürlük bakımından da ele alınmalıdır. Bu hususta AĐHM, 10. maddenin kültürel,  
siyasi ve sosyal olmak üzere her türlü haber ve bilgi alışverişinin açıkça yapılabilmesine  
imkan tanıyan sanatsal ifade özgürlüğünü de kapsadığını –özellikle haber ve fikir alıp verme  
özgürğü bakımından- hatırlatmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Müller ve diğerleri,  
adıgeçen, § 27). Bir sanat eserini yaratan, yorumlayan, yayımlayan ya da sergileyenler  
demokratik bir toplumda vazgeçilmez olan fikir ve görüş alışverişine katkıda bulunurlar.  
Devlet’in bu kimselerin ifade özgürlüğüne haksız yere müdahale etmeme yükümlülüğü de  
buradan kaynaklanmaktadır (ibidem, § 33).  
Elbette, santçı ve sanatçının eserini tanıtan kimseler AĐHS’nin 10 § 2 maddesinde düzenlenen  
sınırlama olasılığından masun değildirler. Bu özgürlüğü kullanan her kimse aynı zamanda  
sözkonusu paragrafta kullanılan ifadeyle ‘görev ve sorumluluklar’ da yüklenir. Bu görev ve  
sorumlulukların kapsamı ilgilinin durumuna ve kulanılan yönteme bağlıdır (bkz., mutatis  
mutandis, Handyside – Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49). AĐHM, suçlanan yasağın  
demokratik bir toplumda zorunlu olup olmadığını incelerken bu hususu da gözönünde  
bulunduracaktır.  
AĐHM son olarak AĐHS’nin 10. maddesinin her türlü sınırlamayı yasaklamadığını  
hatırlatmaktadır. Bununla birlikte bu türden sınırlamalar son derece titiz incele gerektiren  
büyük tehlikeler arz etmektedirler (Observer ve Guardian – Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991  
tarihli karar, § 60).  
ii. AĐHM’nin kararı  
Mevcut davada AĐHM, Ankara Valiliği’nin başvuranlar tarafından ‘Komara Dinan Sermola’  
adlı piyesi Ankara Belediye sahnesinde oynayabilmek için talep edilen izni reddettiğini tespit  
etmektedir. Valilik sözkonusu talebin reddine ilişkin hiçbir açıklamada bulunmaksızın yasa  
hükümlerine atıfta bulunmakla yetinmiştir. Valilik, idare mahkemesi önünde, oyuncuların adli  
sicillerine ve PKK yanlısı faaliyetleri nedeniyle haklarında takibat yapılmış olmasına  
istinaden sözkonusu piyesin sahnelenmesinin kamu düzenini bozmaya elverişli olduğunu ileri  
sürmüştür.  
Đdare mahkemesi ise, adıgeçen oyunun halkı nefrete ve etnik ayrımcılığa sevkeder nitelikte  
olması sebebiyle bu reddin yasal olduğuna kanaat getirmiştir.  
AĐHM, ifade özgürlüğünün kullanılması noktasında getirilen sınırlamanın ‘zorunluluğunun’  
ikna edici bir biçimde ortaya konulup konulmadığını tespit etmek için yetkili makamlar  
tarafından ileri sürülen ve ulusal yargıçlar tarafından kabul edilen gerekçeyi inceleyecektir.  
Bu hususta ‘Teatra Jiyana nü’ tiyatro topluluğu üyelerinin adli sicillerinin kamu düzeni  
açısından bir tehdit teşkil ettiği iddiasına ilişkin olarak Hükümet, adıgeçen topluluğun  
‘Komara Dinan Sermola’ adlı oyunu daha önce 24 Kasım 1999 tarihinde Ankara Tiyatro  
Festivali’nde oynadığı hususuna itiraz etmemektedir. Ayrıca Hükümet bu oyunun  
oynanmasının kamu düzenine zarar verdiğini de iddia etmemiştir.  
Öte taraftan, şayet adıgeçen oyun kamu düzenini bozucu nitelikte idiyse Hükümet’in bu  
hususta –en azından- bir delil başlangıcı sunması gerekirdi. Ancak açıkça görüldüğü üzere  
durum böyle değildir.  
6
Kürtçe’nin kullanılmasına ilişkin olarak ise AĐHM, Hükümet’in oyunun Kürtçe olduğu  
gerekçesiyle yasaklanmadığı ve Türk Hukuku’nda böylesi bir yasak olmadığı yönündeki  
beyanını kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, adıgeçen tiyatro topluluğunun sözkonusu piyesi  
Kürtçe oynama imkanını her zaman bulabileceğini ileri sürmektedir.  
Başvuranlara göre, bir yandan sözkonusu oyunda Kürtçe kullanılmasının yasak olmadığı ileri  
sürülürken diğer yandan bu dilin kullanımı sonucunda kamu düzeninin görebileceği muhtemel  
zarar arasında bağlantı kurulması çelişki arz etmektedir.  
AĐHM’ye göre, ret kararının oyuncuların adli sicillerinin kamu düzeni açısından tehdit teşkil  
ettiği gerekçesiyle verildiği kabul edilse dahi idare mahkemesi tarafından benimsenen kararın  
gerekçesi, oyunda Kürtçe’nin kullanılmasının kamu düzeninin görebileceği muhtemel zararı  
artırıcı bir nitelik taşıdığı izlenimi vermektedir. AĐHM bu hususta Danıştay raportör  
hakiminin, Türk Hukuku’nda bir sanat eserinin temsilinin önceden yasaklanmasını mümkün  
kılan ve tiyatro oyunlarında Türkçe’den başka bir dil kullanılmasını yasaklayan bir kanun  
maddesinin olmadığı gerekçesiyle bu kararın bozulmasını talep ettiğine dikkat çekmektedir.  
Ancak bu argüman ulusal mahkemelerce benimsenmemiştir.  
Sonuç olarak AĐHM, mevcut davada görüleceği üzere Türk Hukuku’nun önceden konulan  
sınırlamalar alanında yetkili makamların takdir yetkisinin kapsamını ve uygulama biçimini  
yeterince açık bir şekilde tanımlamadığı ve bu türden sınırlamaların muhtemel suistimali  
karşısında uygun koruma sunmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca başvuranlar tarafından  
sahneye konulan oyunun şiddet ve demokrasinin reddedilmesi gibi düşüncelere sözcülük  
ettiği ya da yasaklanmasını haklı kılacak nitelikte potansiyel olumsuz bir etkiye sahip olduğu  
tespit edilememiştir (bkz., mutatis mutandis, Stankov ve Đlinden Birleşik Makedon Örgütü –  
Bulgaristan, no: 29221/95, § 100).  
Bu değerlendirmelerin ışığında AĐHM Ankara Valiliği’nin 2911 sayılı kanunun 17. maddesi,  
3713 sayılı kanunun 8. maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve 2559 sayılı kanunun ek  
1. maddesi temelinde verdiği ret kararı neticesinde meydana gelen müdahalenin ‘demokratik  
bir toplumda zorunlu’ olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.  
Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AĐHS’NĐN 9, 11, 14 VE 17. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Başvuranlar AĐHS’nin 9, 11, 14 ve 17. maddelerinin ihlal edilidiğinden şikayet etmektedirler.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.  
AĐHM bu şikayetlerin yukarıda incelenen şikayetlerle ilgili olduğunu, dolayısıyla aynı şekilde  
kabuledilebilir ilan edilmeleri gerektiğini tespit etmektedir.  
Ancak AĐHS’nin 10. maddesi yönünden yapılan tespiti göz önünde bulunduran AĐHM mevcut  
davada bu hükümlerin ihlal edilip edilmediğini ayrıca incelemeye yer olmadığı kanaatindedir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
7
A. Tazminat  
Başvuranların her biri maddi tazminat olarak 2.500 Euro talep etmektedir. Manevi tazminat  
olarak ise başvuranların her biri 3.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.  
Tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı kuramayan AĐHM  
bu talebi reddetmektedir. Buna karşın AĐHM hakkaniyete uygun olarak başvuranların her  
birine manevi tazminat başğı altında 1.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına kanaat  
getirmektedir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuranlar masraf ve harcamalar için 5.655 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar bu  
miktarın 155 Euro tutarındaki kısmını ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptıkları masraf  
ve harcamalar için, geriye kalan 5.500 Euro’yu ise ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde  
yapılan yargılamada görev yapan avukatlarının ücreti için talep etmektedirler.  
Bu miktarı aşırı bulan Hükümet, başvuranların bu konuda herhangi bir belge sunmadıklarına  
dikkat çekmektedir.  
AĐHM’nin içtihadına göre bir başvuran, yaptığı masraf ve harcamaların iadesini, ancak  
sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliğini, gerekliliğini ve makul oranda olduğunu  
ispatlağı sürece elde edebilir. Mevcut davada ilgililer ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde  
yaptıkları masraf ve harcamalarla ilgili olarak herhangi bir belge sunmamışlardır. Bununla  
birlikte AĐHM bir avukat tarafından temsil edilen başvuranların mutlaka belli harcamalar  
yapmış olmaları gerektiği kanaatindedir. Dava koşullarını göz önünde bulunduran AĐHM  
başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına hükmetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine yer olmadığına;  
4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından  
i. manevi tazminat olarak başvuranların her birine 1.000 Euro (bin) ödenmesine;  
8
ii. masraf ve harcamalar için ise başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro (iki bin)  
ödenmesine;  
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 3 Mayıs 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
9