CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
SELĐN ASLI ÖZTÜRK -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:39523/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
13 Ekim 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (39523/03) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaı) Selin Aslı Öztürk’ün (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 14 Kasım  
2003 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin  
(Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Ankara Barosu avukatlarından J. Ertürk ve annesi Esma Dilek enyurt tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran, 7 Eylül 2000 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir.  
22 Mart 1968 tarihinde, bavuranın babası Alman uyruklu bir bayanla evlenmitir. Bu çift,  
belirtilmeyen bir tarihte boanmadan ayrı yaamaya balamılardır.  
Bavuran, babasıyla yeni bayan arkadaının birlikteliğinden doğmutur.  
1 ubat 2001 tarihinde, Bensheim (Allemagne) Asliye Hukuk Mahkemesi bavuranın babası  
ile Alman einin boanmasına karar vermitir. Boanma kararı, 13 Nisan 2001 tarihinde  
kesinlemitir.  
Bavuranın babası, boanma kararının Türkiye’de tanınması ya da tenfizi için gerekli  
bavuruları yapmadan 22 Mayıs 2001 tarihinde vefat etmitir.  
8 Haziran 2001 tarihinde, Ankara Bölge Mahkemesi bavuranın babasının mirasının dörtte  
birinin Alman eine ve geriye kalan dörtte üçünün ise bavurana kaldığını gösteren varis  
belgesi vermitir.  
14 Temmuz 2001 tarihinde, bavuranın annesi reit olmayan bavuran adına hareketle yabancı  
ülkede alınan boanma kararının tenfizi için Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi önünde dava  
açmıtır.  
26 Eylül 2001 tarihinde, asliye hukuk mahkemesi boanma kararını tanımıtır.  
6 Aralık 2001 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmutur. Yargıtay öncelikle yabancı ülkede  
alınan kararın tanıma veya tenfiz belgesi olmadan Türkiye’de geçerli olmadığını kaydetmitir.  
Daha sonra Yargıtay, dava taraflarından birinin 22 Mayıs 2001 tarihinde vefat etmesi  
dolayısıyla evliliğin son bulduğunu ve bu durumda çocukların anne-babalarının boanma  
kararlarının tanınma veya tenfizini talep edemeyeceklerini, bu nedenle bavuranın dava açma  
vasfı olmadığını gözlemlemitir. Yargıtay ayrıca, bavuran kararın tenfizini talep ettiği halde  
asliye hukuk mahkemesinin kararın tanınması yönünde karar aldığını kaydetmitir. Bakan,  
muhalif görüünde yasal bir menfaati olan herkesin tanıma ya da tenfiz talebinde  
bulunabileceğini savunmutur.  
2
1 Ekim 2002 tarihinde, asliye hukuk mahkemesi Yargıtay kararına uyarak bavuranın talebini  
reddetmitir.  
Yargıtay, 4 Mart 2003 tarihinde bu kararı onamıve 21 Nisan 2003 tarihinde de karar  
düzeltme yönündeki itirazı reddetmitir. Bu son karar, bavurana 14 Mayıs 2003 tarihinde  
tebliğ edilmitir.  
HUKUK  
I. HÜKÜMETĐN ÖN ĐTĐRAZI HAKKINDA  
Hükümet, bavurunun altı aylık süre gereksinimine uymadığını ileri sürmekte ve AĐHM  
tarafından reddedilmesini istemektedir. Hükümet, iç hukukta kesin kararın 21 Nisan 2003  
tarihinde verildiğini hatırlatmakta ve bavurunun 15 Mart 2004 tarihinde sunulduğunu  
savunmaktadır. Hükümet ayrıca dava dosyasında bavurunun 14 Kasım 2003 tarihinde  
sunulduğunu doğrulayan hiçbir belgenin bulunmadığını eklemektedir.  
Bavuran, Hükümetin savına karı çıkmaktadır.  
AĐHM, 16 Aralık 2003 tarihli yazısında bavurunun kaydedildiğine ve kayıt tarihinin 14  
Kasım 2003 olarak ilendiğine dair bavuranı bilgilendirdiğini not etmektedir. AĐHM, aynı  
yazısında ilgili ahıstan temsil yetkisi formunu gereği gibi doldurarak kendilerine geri  
göndermesini istemitir. AĐHM, 15 Mart 2004 tarihinde talep edilen bu belgeyi teslim  
almıtır.  
AĐHM, 30 Ocak 2006 tarihli yazısında bavurana ilk bavuru formunun kaybolduğunu  
bildirmive yeni bir formun kendilerine gönderilmesini istemitir. 8 ubat 2006 tarihinde  
AĐHM’nin bu isteği yerine getirilmitir.  
AĐHM, bu nedenle bavurunun sunulma tarihinin Hükümetin iddia ettiği gibi 15 Mart 2004  
değil ve AĐHM’nin temsil yetkisi formunu teslim aldığı tarih olduğunu not etmektedir.  
AĐHM daha sonra, Yargıtay’ın kararını 21 Nisan 2003 tarihinde verdiğini ve iç hukukta kesin  
karar niteliği taıyan bu kararın bavurana 14 Mayıs 2003 tarihinde tebliğ edildiğini  
gözlemlemektedir. Mevcut bavuru 14 Kasım 2003 tarihinde sunulduğuna göre iç hukuktaki  
kesin kararın tebliğ edildiği tarihte balayan altı aylık süre aılmamıtır.  
Dolayısıyla AĐHM, Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, ulusal mahkemeler dava açma vasfı olmadığı gerekçesiyle talebini reddettikleri için  
mahkemeye eriim hakkının engellendiğinden ikâyetçi olmaktadır. Bavuran, bu kısıtlama  
yüzünden babasının eski einin mirasın dörtte birini aldığından yakınmakta ve AĐHS’nin 6.  
maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.  
3
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bavuran, iddialarını yinelemektedir.  
Hükümet, olayların meydana geldiği dönemde iç hukukta yürürlükte olan mevzuata göre  
yalnızca ilk yargılamaya taraf olan kiilerin boanma kararının tanınma ve tenfizini talep  
edebileceğini hatırlatmaktadır.  
AĐHM, öncelikle « mahkemeye eriim hakkı »’nın (Birleik Krallık aleyhine Golder davası,  
21 ubat 1975, prg. 36, seri A no 18) mutlak bir kavram olmadığını ve bazı dolaylı  
kısıtlamalara tabi tutulabileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, uygulanan sınırlamalar,  
herhangi bir ekilde veya hakkın özünü zedeleyecek biçimde bireyin mahkemeye ulama  
hakkını sınırlayamaz veya azaltamaz ; sonuç olarak, eğer sınırlama meru bir amaç  
gütmüyorsa ve kullanılan araçlar ve varılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık  
ilikisi yoksa, sınırlama 6. maddenin 1. paragrafıyla uygun dümeyecektir (Birleik Krallık  
aleyhine Tolstoy Miloslavsky davası, 13 Temmuz 1995, prg. 59, seri A no 316-B, ve Fransa  
aleyhine Berger davası, no 48221/99, prg. 30, CEDH 2002-X).  
AĐHM, ayrıca kendisini ulusal mahkemelerin yerine koyamayacağını ve ulusal yasaları  
yorumlama yetkisinin bata yargı organları ve mahkemeler olmak üzere ulusal mercilere ait  
olduğunu hatırlatmaktadır. AĐHM’nin rolü böylesi yorumlamaların etkisinin AĐHS ile uyumlu  
olup olmadığını denetlemekle sınırlıdır. Bu bakımdan, AĐHM’nin görevinin iç hukuktaki  
mevzuat ve uygulamayı mücerret olarak incelemek değil, bavuranı etkileyen yönüyle  
AĐHS’ni ihlal edip etmediğini aratırmak olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır (Đtalya  
aleyhine Kaufmann davası, no 14021/02, prg. 33, 19 Mayıs 2005, ve, daha yakın zamanda,  
Fransa aleyhine McDonald davası (karar), no 18648/04, 29 Nisan 2008).  
Mevcut davada, AĐHM bavuranın babasının boanma kararının bir Alman mahkemesi  
tarafından verildiğini not etmektedir. Babası bu kararın tanınması ve tenfizi talebiyle Türk  
mahkemeleri önünde dava açmadığı için bavuran, tanınma talebinde bulunmu, ancak dava  
açma vasfı olmadığı gerekçesiyle bu bavurusu reddedilmitir.  
AĐHM, ayrıca olayların meydana geldiği dönemde Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku  
Hakkında Kanun’da karar tanıma ve tenfiz davası açma sıfatına haiz kiilerin açıkça  
belirtilmediğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Yargıtay’ın yerleik içtihadına göre,  
yalnızca ilk yargılamaya taraf olanlar yabancı bir ülkede alınan kararın tanınması ve tenfizi  
için dava açabileceğinden, çocukların anne-babalarının boanma kararının tanınması ve  
tenfizi için bavuru yapma imkânı ortadan kalkmaktadır.  
AĐHM, söz konusu kuralın Yargıtay’ın yerleik içtihadını yasal temel olarak aldığı  
kanaatindedir. AĐHM ayrıca, bu kuralın meru bir amaç güttüğünü, yani ilk yargılamadaki  
tarafların haklarını koruduğunu kabul edebilir. Bundan sonra yapılması gereken, bavuranı  
merhum babasının boanma kararının tanınma ve tenfizi için dava açma imkânından mahrum  
4
bırakan mahkemelerin bir yandan tanınması istenen kararın ilk taraflarının haklarının  
korunması ve diğer yandan bavuranın mahkemeye eriim hakkı arasındaki adil dengeyi  
bozmak suretiyle ona orantısız bir yük dayatıp dayatmadıklarının anlaılmasıdır.  
Bu bağlamda AĐHM, ihtilaflı sınırlamanın sadece bavuranın babasının boanma kararının  
tanınmasını engellemekle kalmadığını, aynı zamanda bavuranın merhum babasından kalan  
mirasın tamamını talep etme giriimlerinin önünde aılması mümkün olmayan bir engel halini  
aldığını kaydetmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine Lupave diğerleri  
dava, no 1434/02, 35370/02 ve 1385/03, prg. 73, CEDH 2006-XV (alıntılar)). Bavuran -  
babasının tek doğrudan varisi - , merhum babasıyla ilgili yasal bir statünün tanınması ve tüm  
miras haklarının kabul edilmesi yönündeki taleplerinin kesin olarak engellendiği bir durumla  
karı karıya kaltır. Yargıtay’ın yerleik içtihadı, mevcut davadaki gibi boanan erkek ein  
kararın tanınması için bavuruda bulunmadan - kısa bir zaman sonra dahi olsa - vefat ettiği  
durumlarda hiçbir istisna öngörmemektedir. AĐHM, gerçekten de bavuranın babasının 22  
Mayıs 2001 tarihinde, yani boanma kararı kesinletikten bir ay on gün sonra vefat ettiğini  
gözlemlemektedir.  
AĐHM, ayrıca 12 Aralık 2007 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Özel Hukuk ve Usul  
Hukuku Hakkında Kanun’un yasal menfaati olan herkese tanıma belgesini talep etme imkânı  
verdiğini not etmektedir. Yargıtay, yakın zamanda verdiği kararlarda yasal menfaati olan  
herkesin yabancı ülkede alınan bir kararın tanıma belgesi ya da tenfizini talep edebileceğini  
öngören yeni kanunu uygulamıtır.  
Yukarıdaki değerlendirmeler ıığında AĐHM, kararın tanınmasını elde etme imkânlarından  
mahrum bırakan bu ihtilaflı kuralın bavurana orantısız bir yük dayattığı ve bu suretle  
mahkemeye eriim hakkının özde çiğnendiği kanaatine varmaktadır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmitir.  
III. 1 NOLU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, ayrıca ulusal mahkemelerin yabancı bir ülkede alınan boanma kararının  
tanınmasına izin vermemeleri nedeniyle babasından kalan mirasın dörtte birini kaybettiğinden  
ve dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden ikâyetçi olmaktadır. Bavuran bir de iç  
hukukta bu ikâyetini dile getirebileceği etkili bir itiraz yolu bulunmadığını iddia etmektedir.  
Bavuran, AĐHS’nin 13. maddesi ile 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini  
iddia etme imkânı bulunmadığını dile getirmektedir.  
AĐHM, bu ikâyetleri 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesinin yerinde  
olacağı kanaatindedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
5
B. Esasa ilikin  
Bavuran, muris vefat ettiğinde bıraktığı mirasın derhâl ve otomatik olarak genel  
mirasçılarına geçtiğini savunmaktadır. Bavuran ayrıca, babasının, vefatından önce bir Alman  
mahkemesinin kaziyye-i muhakeme niteliğindeki kararıyla eski einden boanmıolduğunu  
eklemektedir. Bavuran, merhum babasının tek çocuğu olduğunu hatırlatmakta ve bu sıfatla  
babadan kalma mülklerin tamamının meru mirasçısı olduğunu iddia edebileceği kanaatini  
dile getirmektedir.  
Hükümet, mevcut dava koullarında  
1
Nolu Ek Protokol’ün 1.maddesinin  
uygulanamayacağını savunmaktadır. Hükümet, burada gelecekteki olası bir kazancın söz  
konusu olduğunu, bavuranın bu mülkün hiçbir zaman sahibi olmadığı için açtığı dava  
sonucunda miras hakkı elde edemeyeceğini savunmakta ve aynı nedenle atıfta bulunulan  
madde hükümleri doğrultusunda bavuranın bir mülk sahibi olduğunu iddia edemeyeceğini  
ileri sürmektedir.  
AĐHM, öncelikle bavuranın zaten merhum babasından kalan mülklerden miras yoluyla bir  
pay elde ettiğini gözlemlemektedir. Gerçekten de, Türk Medeni Kanunu’nun 599. maddesi  
uyarınca muris vefat ettiğinde bavuran otomatik olarak hakkına düen bölünmez iyelik  
intikaliyle veraset haklarını elde etmektedir. Bavuran, merhum babasından kalan mirası  
oluturan mülklerin tamamı üzerinde kısmi ya da tam sahiplik hakkı olduğundan ve mirasın  
dörtte üçünü zaten elde ettiğinden, kalan kısmı da elde etme umudunu taıyabilir.  
Dolayısıyla, 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi mevcut davanın olguları için uygulanabilir.  
Bavuranın babasından kalan mirasın dörtte birinden mahrum kaldığını dikkate alan AĐHM,  
Türk mahkemelerinin yabancı bir ülkede alınan boanma kararının tanınmasını reddetmek  
suretiyle ilgili ahsın mülkiyet hakkına müdahale ettiği sonucuna varmaktadır. AĐHM, bu  
müdahalenin genel normlar ıığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir.  
Bu konuda AĐHM, ulusal mahkemelerin bavuranın dava açma vasfı bulunmadığı kanaatinde  
olduklarını gözlemlemektedir. Ulusal mahkemeler, Yargıtay’ın yalnızca ilk yargılamaya taraf  
olan kiilerin boanma kararının tanınma ve tenfizini talep edebileceğini öngören eski  
Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesiyle ilgili içtihadına  
dayanarak bu kanaate varmılardır. Bu bağlamda AĐHM, iç hukuku öncelikle yorumlaması ve  
uygulaması gereken ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen olgu ve hukuk  
hatalarını ancak sınırlı bir biçimde tespit edebileceğini hatırlatmaktadır (Đspanya aleyhine  
García Ruiz davası [GC], no 30544/96, prg. 28, CEDH 1999-I). AĐHM, mevcut davaya söz  
konusu yasasının uygulanabilirliğinin muğlaklığı üzerinde durmanın gerekli olmadığına  
hükmetmektedir; bununla beraber incelemesine sunulan vakaya ilikin iç hukuk yorum ve  
uygulamasının AĐHS ile bağdaıp bağdamadığını belirlemek AĐHM’nin görevidir (bakınız,  
mutatis mutandis, Andora aleyhine Pla ve Puncernau davası, no 69498/01, prg. 46 in fine,  
CEDH 2004-VIII, ve, daha yakın zamanda, Türkiye aleyhine Karaman davası, no 6489/03,  
prg. 30, 15 Ocak 2008).  
AĐHM, ihtilaflı kuralı ulusal mahkemelerin yorumladığı ekliyle AĐHS’nin 6. maddesi  
açısından değerlendirdiğinde bavurana orantısız bir yük dayattığı ve bu suretle mahkemeye  
eriim hakkının özde çiğnendiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Gerçekten de,  
bavuranın mahkemeye eriememesi sonucunda yabancı bir ülkede alınan boanma kararının  
Türkiye’de tanınma ihtimali kesin bir ekilde ortadan kalkmıve bu da bavuranın mirasın  
dörtte birinden mahrum kalmasına neden olmutur.  
6
Bu itibarla, mevcut davada bavuran merhum babasından kalan mirasın tamamını talep  
edemediğinden, Yargıtay’ın – vefat etmiolmaları durumunda bile - yalnızca ilk yargılamaya  
taraf olan kiilerin boanma kararının tanınma ve tenfizini talep edebileceğini ve dolayısıyla  
çocukların bu talepte bulunamayacağını öngören eski Uluslararası Özel Hukuk ve Usul  
Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesiyle ilgili kısıtlayıcı ve kesin yorumu, kamu yararı ile  
bireysel hakların güvence altına alınma gereksinimi arasındaki adil dengeyi bozacak  
niteliktedir.  
AĐHM, yeni bir Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yürürlüğe  
girdiğini yinelemekte ve bu kanunun yasal menfaati olan herkese tanıma belgesini talep etme  
imkânı verdiğini ve dolayısıyla bundan böyle çocukların anne-babalarının boanma kararının  
tanınma ve tenfizini talep edebileceğini kaydetmektedir.  
Yukarıdaki değerlendirmeler ve dosyadaki unsurlar dikkate alındığında, eski Uluslararası  
Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesinde öngörülen uygulamanın 1  
Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesindeki gereksinimlerle uyumlu olmadığı anlaılmaktadır.  
Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmitir.  
IV. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, son olarak AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunarak, kararın tanınması talebinin  
ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesiyle aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının ihlal  
edildiğini savunmaktadır.  
Yukarıda AĐHS’nin 6. maddesi alanında vardığı sonuçları dikkate alan AĐHM, bu ikâyetin  
kabuledilebilir olduğu, ancak esas bakımından ayrıca incelenmesinin gerekmediği kanaatine  
varmaktadır.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bavuran, maddi tazminat olarak 3 397 821 Türk Lirası (yaklaık 1 950 000 Euro) talep  
etmektedir. Bavuran bu talebinin kanıt belgesi olarak muris’in bıraktığı mirasta yer alan  
mülklerin listesini ve bazıları adli bilirkii raporlarıyla belirlenen değerlerini sunmaktadır.  
Bavuran, yargı masraf ve giderleri için bir talepte bulunmamıtır.  
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.  
Mevcut dava koullarında Savunmacı Devlet ile bavuranlar arasında olası bir uzlama  
ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanmasının bu  
aamada saklı tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
BU GEREKÇELERLE, AĐHM,  
1. Oybirliğiyle, bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Bire karı altı oyla AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
7
3. Bire karı altı oyla 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Oybirliğiyle, AĐHS’nin 8. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan ikayetlerin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına;  
5. Oybirliğiyle AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun  
a) saklı tutulmasına;  
b) Hükümet ve bavuranların, kararın kesinlemesinden itibaren altı ay içinde bu mesele  
hakkındaki görülerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları  
her türlü uzlamadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;  
c) sonraki prosedürün saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire bakanının izlenecek  
süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;  
KARAR VEMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Vladimiro  
Zagrebelsky’nin karıt oy görüü yer almaktadır.  
8