CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
SEVĐM vd. -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru numaraları: 7540/07, 7859/07 ve 11979/07)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
05 Ocak 2010  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (7540/07, 7859/07 ve 11979/07) no’lu davanın  
nedeni (T.C. vatandaları) Selami Sevim, Đsmet Ökmen ve Mithat Yılmaz’ın (bavuranlar)  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne sırasıyla, 29 Ocak, 5 ubat ve 9 Mart 2007 tarihinde  
Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan  
Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Özbekli tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar, sırasıyla, 1974, 1974 ve 1964 doğumlu olup halen Diyarbakır Cezaevinde  
tutuklu bulunmaktadırlar.  
Bavuranlardan Selami Sevim 8 Kasım 2000 tarihinde, Mithat Yılmaz 7 Mart 2001 tarihinde  
ve Đsmet Ökmen 16 Nisan 2001 tarihinde yasadıı silahlı terör örgütü Hizbullah’a karı  
yürütülen operasyonlarda yakalanarak gözaltına alınmıtır. Bavuranlar, yakalandıktan birkaç  
gün sonra yetkili hakim tarafından tutuklanmıtır. Savcılık, farklı tarihlerde düzenlenen  
iddianamelerde bavuranları özellikle yasadıı silahlı bir terör örgütüne üye olmak ve  
Türkiye’nin anayasal düzenini silah zoruyla yıkmaya teebbüs etmekle suçlamıtır.  
Tarafların sunduğu dosyadaki bilgilere göre, Mithat Yılmaz hakkında açılan kamu davası ilk  
derece mahkemesi önünde görülmeye devam etmekte olup, kendisiyle ilgili henüz bir yargı  
kararı verilmemitir.  
Esas hakimleri, 13 ubat 2008 tarihinde Đsmet Ökmen’i ömür boyu hapis cezasına mahkûm  
etmitir. Bununla birlikte, ilk derece mahkemesinin kararı temyiz edilmive dosyadaki  
bilgilere göre Yargıtay henüz kararını bildirmemitir.  
Selami Sevim, ilk derece mahkemesinin 31 Mart 2005 tarihinde aldığı kararla ömür boyu  
hapis cezasına mahkûm edilmi, ancak sözkonusu karar 11 Aralık 2006 tarihinde Yargıtay  
tarafından bozulmutur. 9 Kasım 2007 tarihinde, ilgili ahıs Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi  
tarafından aynı sürede hapis cezasına mahkûm edilmive 19 Ocak 2009 tarihinde Yüksek  
mahkeme ilk derece mahkemesinin kararını onamıtır.  
Bavuranların tutuklandıkları tarihten itibaren tekrarladıkları tahliye talepleri adli makamlar  
tarafından sürekli olarak reddedilmive her defasında « isnad edilen suçun niteliği», « delil  
durumu» ve « dosya içeriği » gibi benzer ifadeler yinelenerek tutukluluk halinin devamına  
karar verilmitir.  
Sonuç olarak, Mithat Yılmaz halen tutuklu bulunmaktadır. Selami Sevim ve Đsmet Ökmen  
ise esas hakimlerinin verdiği mahkûmiyet kararına kadar tutuklu kalmıtır. Đꢀbu kararın  
alındığı tarihte Mithat Yılmaz ve Đsmet Ökmen hakkında yürütülen davalar ulusal  
mahkemeler önünde görülmeye devam etmektedir.  
2
HUKUK  
I. DAVALARIN BĐRLETĐRĐLMESĐ  
ikâyetlerin olgu ve esas bakımından benzerliğini dikkate alan AĐHM, bavuruların  
birletirilmesine ve tek dava halinde incelenmesine karar vermitir.  
II. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN 3 VE 4. PARAGRAFLARININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ  
ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, öncelikle tutuklu kaldıkları sürenin aırı uzunluğundan ikâyetçi olmakta ve  
tutukluluğun yasallığına itiraz edebilecekleri etkili bir hukuk yolu bulunmadığını ileri  
sürmektedir. Sözkonusu ikâyetlerin dile getiriliꢀ ꢀeklini göz önüne alan AĐHM, bunların  
AĐHS’nin 5. maddesinin 3 ve 4. paragrafları kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine  
varmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, Selami Sevim ile ilgili olarak, ulusal mahkemeler önünde hiçbir zaman, özet  
olarak bile, tutukluluk süresiyle ilgili ikâyetlerini dile getirmediğini kaydetmekte ve iç hukuk  
yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, adı geçen bavuranın, ayrıca,  
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde yinelenen, 466 sayılı Kanun Dıı Yakalanan  
veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’a uygun olarak ulusal  
mahkemeler önünde tazminat davası açması gerekirdi. Đsmet Ökmen ile ilgili olarak  
Hükümet, adı geçen bavuranın eski CMK ve yeni CMK’nın ilgili hükümleri gereğince  
tutukluluk halinin devamı kararlarına itiraz etmediğini belirtmektedir.  
Bavuranlar, bu iddialara karı çıkmakta ve esas hakimlerine her duruma sonunda serbest  
bırakılmayı talep ettiklerini, ancak ilk derece mahkemesinin tekrarlanan bu taleplerini  
sistematik olarak reddettiğini hatırlatmaktadır.  
Hükümetin Selami Sevim’in bavurusuyla ilgili ilk argümanı için AĐHM, daha önce benzer  
bir davada konuyu incelediğini ve bu ön itirazı reddettiğini hatırlatmaktadır (bakınız Türkiye  
aleyhine Koti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 16-26, 3 Mayıs 2007). AĐHM, mevcut  
davada daha önce vardığı sonuçlardan farklı düünmesini gerektirecek hiçbir gerekçe  
görmemekte ve Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir.  
466 sayılı Kanun ve CMK’nın 141. maddesi ve devamındaki hükümler gereğince tazminat  
davası açılmadığı yönündeki iddia hakkında AĐHM, mevcut davada incelenen ikâyetlerin  
AĐHS’nin 5. maddesinin 3 ve 4. paragraflarına ilikin olduğunu, oysa Hükümetin dile  
getirdiği kanun dıı tutuklama için tazminat elde etme hakkının AĐHS’nin 5. maddesinin 5.  
paragrafı alanına girdiğini gözlemlemektedir (bakınız, Türkiye aleyhine Barıdava,  
no 26170/03, prg. 17, 31 Mart 2009). Tazminat davası bavuranın ikâyeti için etkili bir itiraz  
yolu olmadığından, AĐHM bu ön itirazı da reddetmektedir.  
Tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararlara itiraz edilmediği yönündeki iddia için AĐHM, 1  
Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu durumu dıında, daha  
önce Hükümetin benzer itirazlarını reddettiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten de, AĐHM yeni  
ceza muhakemeleri usulü kanununun yürürlüğe girmesinden önceki durumlarda Türk hukuk  
sisteminin AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafı anlamında davalıların tutukluluk halinin  
3
yasalğına karı çıkma imkânı sağlayan etkili bir itiraz yolu sunmadığını tespit etmitir  
(bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Koti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 20-  
24, 3 Mayıs 2007, ve Türkiye aleyhine Bağrıyanık davası, no 43256/04, prg. 43-51, 5 Haziran  
2007).  
Hükümetin itirazını yeni ceza muhakemesi kanunu çerçevesinde dile getirmesini göz önüne  
alan AĐHM, bu ikâyetin bavuranların AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafına dayandırdığı  
ikâyetin özüyle yakından bağlantılı olduğu kanaatine varmakta ve esasla birletirilerek  
incelenmesine karar vermektedir.  
Sözkonusu ikâyetlerin baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit eden  
AĐHM, bavuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.  
B. Esasa ilikin  
1. AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafı  
Hükümet, bavuranların maruz kaldığı tutukluluk hali süresinin, özellikle isnat edilen suçların  
niteliğine, adaletin engellenme tehlikesine, öngörülen cezaların ağırlığına, bavuranların  
tekrar suç ileme ihtimaline, firar etme riskine ve kamu düzenini koruma gerekliliğine oranla,  
aırı bulunamayacağını savunmaktadır. Bavuranlar, bu argümanlara karı çıkmaktadır.  
Dikkate alınacak tutukluluk süresinin belirlenmesiyle ilgili yerleik içtihadı bakımından  
AĐHM (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine Solmaz davası, no 27561/02, prg. 23-37,  
CEDH 2007-II (alıntılar), ve Türkiye aleyhine Baltacı davası, no 495/02, prg. 44-46,  
18 Temmuz 2006), mevcut kararın alındığı tarihte, Selami Sevim’in beyıl üç aydan fazla ;  
Đsmet Ökmen’in yaklaık altı yıl on ay ; ve Mithat Yılmaz’ın yaklaık sekiz yıl dokuz ay  
tutuklu kaldığını tespit etmektedir.  
AĐHM, benzer durumlarda bu kadar uzun süren tutukluluk halinin AĐHS’nin 5. maddesinin 3.  
paragrafını ihlal ettiği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından,  
Türkiye aleyhine Dereci davası, no 77845/01, prg. 34-41, 24 Mayıs 2005, ve Türkiye aleyhine  
Taciroğlu davası, no 25324/02, prg. 18-24, 2 ubat 2006 ve Bağrıyanık, ilgili bölüm, prg. 34-  
42). Bu davaların yetkili makamlar için çıkardığı zorlukları kabul etmekle birlikte AĐHM,  
yerleik içtihadı ıığında, mevcut davada da aynı sonuca varmaktadır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafı ihlal edilmitir.  
2. AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafı  
AĐHM, gözaltına alınan ya da tutuklanan kimselerin özgürlükten mahrum bırakılmalarının  
AĐHS anlamında « yasallığı » için gerekli usul ve esas gereksinimlerine uyulup uyulmadığını  
sorgulama hakkı olduğunu hatırlatmaktadır. Tutukluluk haline karı yapılan bir itirazı  
inceleyen yargı organının hukuki nitelikli olması ve usule ilikin teminatları sunması gerekir.  
Özellikle yargılama, hem çeliik olmalı ve hem de her durumda iddia makamı ile tutuklu  
arasında « silahların eitliği»’ni garanti etmelidir (Đsviçre aleyhine Sanchez-Reisse davası, 21  
Ekim 1986, prg. 51, seri A no 107, Avusturya aleyhine Toth davası, 12 Aralık 1991, prg. 84,  
seri A no 224, ve Yunanistan aleyhine Kampanis davası, 13 Temmuz 1995, prg. 47, seri A no  
318-B, ve Almanya aleyhine Schöps davası, no 25116/94, prg. 44, CEDH 2001-I).  
4
AĐHM, bavuranların ilk derece mahkemesinde görülen durumalar sırasında birçok defa  
tahliye talebinde bulunduklarını ve bu taleplerin her seferinde reddedildiğini  
gözlemlemektedir. Bu nedenle, AĐHM ulusal mahkemelerin iddiaya göre aırı olan tutukluluk  
haline son verme ve bu suretle bavuranların iddia ettikleri ihlalleri önleme ya da düzeltme  
imkânına sahip olduğu kanaatine varmaktadır (bakınız Türkiye aleyhine Temel ve Takın  
davası (karar), no 40159/98, 14 Kasım 2002, Türkiye aleyhine Acunbay davası, no 61442/00  
ve 61445/00, prg. 48, 31 Mayıs 2005, ve Türkiye aleyhine Çobanoğlu ve Budak davası, no  
45977/99, prg. 37-39, 30 Ocak 2007).  
Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunu daha önce benzer davalarda incelediğini belirten  
AĐHM, bir yandan uygulamada makul bir baarı ansı sunmadığı (bakınız, diğerleri arasından,  
Koti ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 22) ve diğer yandan yargı organının hukuki nitelikli  
olması ve usule ilikin teminatları sunması zorunluluğuna ve özellikle yargının çeliik olması  
ve taraflar arasında silahların eitliği gibi ilkelere uyulmaması dolayısıyla (bu bağlamda,  
bakınız Bağrıyanık, ilgili bölüm, prg. 51) bu itiraz yolunun etkisiz kaldığına hükmettiğini  
hatırlatmaktadır.  
Bununla birlikte AĐHM, itiraz davasıyla ilgili mevzuatın 4 Aralık 2004 tarihinde değiikliğe  
uğradığını gözlemlemektedir. Böylece, yeni CMK’nın 271. maddesindeki hükümler bir  
tutuklunun müdafi veya vekilinin itiraz talebi incelendiği sırada adli makamlar tarafından  
dinlenmesini mümkün kılmaktadır. Bununla birlikte AĐHM, itiraz davasının genelde  
durumasız yürütüldüğünü ve tutuklu veya vekilinin kesin talebi olsa dahi bir duruma  
yapılmasının mahkemenin takdirine bırakıldığını gözlemlemektedir.  
Bu itiraz yolunun etkinliği hakkında spekülasyon yapmadan mevcut davanın özel koullarıyla  
sınırlı kalmayı hedefleyen AĐHM, yine de Hükümetin yeni kanun hükümlerine göre yürütülen  
bir itiraz davasında çeliik olma ilkesine uyulduğunu gösteren bir örnek sunmadığını  
kaydetmektedir. AĐHM, aldığı kararın mevcut dava koullarıyla sınırlı kaldığını ve tutuklama  
veya tutukluluk halinin devamına hükmedildiği durumlarda bunun asla bir itirazın  
bavurulması gereken bir hukuk yolu oluturmadığı anlamına gelen genel bir söylem olarak  
yorumlanmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. AĐHM, ayrıca mevcut davadaki unsurların daha  
önce bu itiraz yolunun AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafının gereksinimlerini karılamadığı  
yönündeki hükmünden farklı bir sonuca varmak için yeterli olmadığı kanaatindedir.  
Dolayısıyla AĐHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı ön itirazını  
reddetmekte ve mevcut davada AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafının ihlal edildiği  
sonucuna varmaktadır.  
III. AĐHS’NĐN 6. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, davalarının makul süre içerisinde sonuçlandırılmadığından ve aynı zamanda  
haklarında yürütülen ceza yargılaması süresine itiraz edebilecekleri etkili bir hukuk yolunun  
bulunmadığından ikâyetçi olmakta ve bu balık altında AĐHS’nin 6 ve 13. maddelerine atıfta  
bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranların mevcut bavuruyu ulusal mahkemeler önünde kesin karar elde  
edilmeden sundukları gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir.  
Hükümete göre, bu bağlamda tüm bavurular zamanından önce sunulmutur. Hükümet,  
üstelik bavuranların hiçbir zaman, özet olarak bile, ulusal mahkemeler önünde söz konusu  
5
yargılama süresinin uzunluğundan yakınmadıklarını savunmaktadır. Son olarak Hükümet,  
ilgili ahısların Adalet Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açması ve 1 Haziran 2005  
tarihinde yürürlüğe giren yeni CMK’nın 141 ve 142. maddeleri uyarınca bu yönde tazminat  
talep etmesi gerektiğini belirtmektedir.  
Hükümetin ilk itirazıyla ilgili olarak AĐHM, süresinin çok uzun olmasından ikayet edilen bir  
yargılamanın önce sona ermesi gerektiğini söylemek yerinde olmayacağından, bu ön itirazın  
ceza yargılaması süresine dayalı ikâyetin niteliğiyle bağdamadığı kanaatine varmaktadır  
(bakınız Türkiye aleyhine Erhun davası, no 4818/03 ve 53842/07, prg. 24, 16 Haziran 2009).  
Diğer itirazlarla ilgili olarak ise AĐHM, Hükümetin buna benzer itirazlarını daha önce de  
reddettiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten de AĐHM, Türk hukuk sisteminin davacılara  
AĐHS’nin 13. maddesi anlamında aırı uzun yargılama süresine itiraz etme imkânı veren etkili  
bir hukuk yolu sunmadığını daha önce de tespit etmitir (Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri  
dava, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005, ve Tunce ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 35-37).  
Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin itirazlarını reddetmektedir.  
AĐHM, bavurunun bu kısmının AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit  
etmektedir. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
1. AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı  
Hükümet, davanın karmaıklığına, dosyaların büyüklüğüne, bavuranlara isnat edilen suçların  
niteliğine, ilenen suçların çokluğuna, davaya dahil edilen sanık, tanık, davalı ve mağdurların  
sayısına bakıldığında ve özellikle organize suçlarla ilgili yargılamaların önündeki zorluklar  
dikkate alındığında, ihtilaflı yargılama süresinin makul olmadığının söylenemeyeceğini ve  
ayrıca ulusal mahkemelerin söz konusu yargılamaları yürütürken çabuk davranmadığının  
iddia edilemeyeceğini savunmaktadır.  
Bavuranlar, bu argümanlara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, dikkate alınacak dönemin, Selami Sevim için 8 Kasım 2000 tarihinde, Mithat Yılmaz  
için 7 Mart 2001 tarihinde ve Đsmet Ökmen için ise 16 Nisan 2001 tarihinde baladığını tespit  
etmektedir. AĐHM, Selami Sevim hakkında açılan davanın 19 Ocak 2009 tarihinde  
Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin kararını onamasıyla son bulduğunu ve diğer bavuranlar  
hakkında açılan davaların ise görüldüğü kadarıyla mevcut kararın alındığı tarihte ulusal  
mahkemeler önünde halen görülmekte olduğunu not etmektedir.  
Sonuç olarak, iki dereceli yargılama için Selami Sevim hakkında yürütülen ceza davası sekiz  
yıl iki aydan fazla sürmütür. Đsmet Ökmen hakkında yürütülen ceza davası, bugün itibariyle  
karara bağlanan tek dereceli yargılama için imdiden sekiz yıl yedi aydan fazla sürmütür.  
Son olarak, Mithat Yılmaz hakkında yürütülen ceza davası ise bugün itibariyle henüz hiçbir  
yargı kararı alınmamasına rağmen imdiden yaklaık sekiz yıl dokuz ay sürmütür.  
AĐHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koullarına göre ve bata  
davanın karmaıklığı olmak üzere, AĐHM tarafından benimsenen kıstaslar ile bavuran ve  
yetkili mercilerin tutumları dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız,  
6
diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası [GC], no 25444/94, prg. 67,  
CEDH 1999-II).  
Öte yandan AĐHM, yargı makamlarının – adaletin en kısa zamanda tecelli etmesiyle yükümlü  
olduğu bir konumda – bavuranları bütün yargılama süreci boyunca tutuklu bulundurduklarını  
ve Mehmet Salih imek’in ise hâlâ tutuklu olduğunu gözlemlemektedir (bakınız, diğerleri  
arasından, Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132, CEDH 2002-VI ve  
Türkiye aleyhine Gezici ve Đpek davası, no 71517/01, prg. 54, 10 Kasım 2005).  
AĐHM, organize suçlarla ilgili bu yargılamaların özellikle davaya dahil olan sanık, tanık,  
davacı sayısı ile sanıklara isnat edilen suçların çokluğu ve dosyaların büyüklüğü nedeniyle  
bazı karmaıklıklar içerdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, bu karmaıklık tek baına  
bir yargılamanın sekiz yıldan fazla sürmesini haklı gösteremez.  
Konuyla ilgili yerleik içtihadını (bakınız, diğer birçoğu arasından, Pélissier ve Sassi, ilgili  
bölüm, ve Türkiye aleyhine A. Yılmaz davası, no 10512/02, prg. 46-53, 22 Temmuz 2008) ve  
mevcut dava koullarını dikkate alan AĐHM, ihtilaflı yargılamaların aırı uzun sürdüğü ve  
dolayısıyla « makul bir sürede yargılanma hakkı » gereksinimine cevap vermediği kanaatine  
varmaktadır.  
Bu itibarla, AĐHS’nin 6. maddenin 1. paragrafı ihlal edilmitir.  
2. AĐHS’nin 13. maddesi  
AĐHM, buna benzer bir ikâyeti daha önce inceleme fırsatı bulduğunu ve Hükümetin atıfta  
bulunduğu itiraz yolunun AĐHS’nin 13. maddesi anlamında davalıların haklarında yürütülen  
ceza yargılamasının uzunluğundan ikâyet etmelerine olanak sağlayan etkili bir itiraz yolu  
oluturmağı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Tunce ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 33-  
38). Hükümetin öncekilerden farklı düünmeyi gerektirecek hiçbir olgu ve argüman  
sunmağını göz önüne alan AĐHM, Türkiye aleyhine Tunce ve diğerleri kararında belirtilen  
gerekçelere dayanarak mevcut davada da aynı sonuca varmaktadır.  
Sonuç olarak AĐHM, bavuranların davalarının, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafında  
belirtildiği ekilde, makul bir süre zarfında çözüme ulatırılması haklarını kullanabilmelerine  
olanak sağlayan bir bavuru yolunun iç hukukta bulunmamasından dolayı AĐHS’nin  
13.maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Uğradıkları manevi zararın karılığı olarak Selami Sevim ve Mithat Yılmaz sırasıyla  
30 000 Euro ve 35 000 Euro talep etmektedir. Adı geçen bavuranlar ayrıca, rakam  
belirtmeksizin kendilerini ziyarete gelen ailelerinin yol masrafları ile tutukluluk süresince  
cezaevinde yaptıkları harcamaların karılığı olarak bir maddi tazminat talep etmektedir.  
Bavuranlar, yine rakam belirtmeksizin ve hiçbir kanıt belgesi sunmaksızın ulusal  
mahkemeler ve AĐHM önündeki yargılama gider ve masrafları için ayrıca bir tazminat talep  
etmektedir. Đsmet Ökmen ise, adil tatmin bağı altında makul bir tazminat ödenmesini talep  
etmekte ve verilecek tazminat tutarını AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmekte ve AĐHM’nin bunları reddetmesini istemektedir.  
7
Maddi tazminat ve yargılama gider ve masraflarıyla ilgili olarak AĐHM, bavuranların  
taleplerinin Tüzük’ün 60. maddesine uygun olarak dile getirilmediğini ve dolayısıyla bu  
balık altında tazminat ödenmesine yer olmadığını gözlemlemektedir. Buna karın, AĐHM  
bavuranların belirli ölçüde manevi zarar gördüklerini kabul etmekte ve 41. maddenin  
öngörğü gibi bu balık altında bavuranlardan Selami Sevim’e 4 500 Euro,  
Đsmet  
Ökmen’e 6 600 Euro ve Mithat Yılmaz’a 8 000 Euro ödenmesi ve bu tutarlara Avrupa  
Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek  
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak eklenmesinin hakkaniyete uygun olacağı  
kanaatine varmaktadır.  
Bundan ayrı olarak, Đsmet Ökmen ve Mithat Yılmaz hakkında yürütülen ceza davalarının  
aradan en az sekiz yıl yedi ay geçmesine rağmen hâlâ görülmekte olduğunu ve Mithat  
Yılmaz’ın yaklaık sekiz yıl dokuz aydan beri hâlâ tutuklu bulunmasına dikkat çeken AĐHM,  
iyi bir adalet yönetiminin gereklerini yerine getirmek suretiyle tespit edilen ihalin uygun bir  
ekilde sona erdirilmesi ve söz konusu davaların en kısa zamanda karara bağlanması  
gerektiğini kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Yakıan davası, no 11339/03, prg. 49, 6 Mart  
2007).  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavuruların birletirilmesine;  
2. Bavuruların kabuledilebilir olduğuna;  
3. AĐHS’nin 5/3 ve 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 6/1 ve 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere Savunmacı Devlet  
tarafından, aağıdaki miktarların manevi tazminat olarak ödenmesine:  
(i) Selami Sevim’e 4.500 Euro (dört bin beyüz Euro);  
(ii) Đsmet Ökmen’e 6.600 Euro (altı bin altı yüz Euro);  
(iii) Mithat Yılmaz’a 8.000 Euro (sekiz bin Euro);  
(iv) sözkonusu miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b)sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eit  
oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 05 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
8