CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
TAŞTAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 63748/00)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
4 Mart 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 63748/00 no’lu davanın nedeni T.C vatandaşı  
Hamdi Taştan’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması  
Sözleşmesinin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca 10 Ağustos 2000 tarihinde Avrupa İnsan  
Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”) yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOŞULLARI  
1929 doğumlu olan başvuran Şanlıurfa’da ikamet etmektedir.  
Başvuran nüfus kütüğüne kaydını 1986 yılında yaptırmıştır. Başvuran nüfus kütüğünde bekar  
ve çocuksuz olarak gözükmektedir.  
Başvuran okuma yazma bilmediğini ve yalnızca Kürtçe konuşabildiğini ifade etmektedir.  
Başvuran çocukluğundan beri çobanlık yapmakta olup köylüler yaptığı iş karşılığında  
başvurana elbise, yiyecek ve kışları barınacak bir yer sunmaktaydılar. Başvuran 1995 yılında  
genç bir kadınla imam nikahıyla evlenmiş ancak eşi oğlunun doğumu sırasında hayatını  
kaybetmiştir. Çocuğuyla tek başına kalan başvuran çocuğuna bakabilmek için çalışmayı  
bırakmıştır. O güne kadar işlerini gördüğü köylüler başvuranın asker kaçağı olduğu yönünde  
jandarmaya ihbarda bulunmuşlardır. Başvuran 15 Şubat 2000 tarihinde yetmiş bir yaşında  
olduğu halde iken jandarmalarca askerlik üzere karakola götürülmüştür.  
Başvuran evvela Şanlıurfa Askerlik Şubesi’ne sonra da askerlik muayenesi için Diyarbakır’a  
götürülmüştür. Muayeneyi müteakip düzenlenen raporda ilgilinin askerliğe elverişli olduğu  
beyan edilmiştir. Bunun ardından başvuran Erzincan’a sevk edilmiştir. Başvuran buradaki  
birliğinde bir ay boyunca acemilik eğitimi görmüştür. Bu eğitim çerçevesinde başvuran 20  
yaşındaki acemi erlerle aynı faaliyetlere ve fiziksel egzersizlere katılmak zorunda kalmıştır.  
Başvuran ayrıca birlikte fotoğraf çektirmesi karşılığında bir sigara teklif eden üstlerinin onur  
kırıcı davranışlarına ve diğer acemi erlerin çeşitli alaylarına maruz kalmıştır. Dişleri  
dökülmüş olan başvuran verilen yemekleri çiğneyememesi nedeniyle kışlada beslenme  
güçlüğü çekmiştir. – 30 C °’ye kadar düşen hava sıcaklıkları nedeniyle başvuran kalp ve  
akciğer rahatsızlıkları yaşamıştır.  
Acemi birliğindeki eğitimden sonra başvuran Van Erciş 10. Piyade Tugayı’na sevk edilmiştir.  
Burada başvuranın sağlık durumu kötüleşmiştir. Başvuran iki defa doktora götürülmüş ve  
nihayetinde Van Askeri Hastanesi’ne kabul edilmiştir. Başvuran bir hafta boyunca toplama  
merkezinde kalmıştır.  
Başvuran 19 Nisan 2000 tarihinde Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Burada  
düzenlenen raporda başvuranın askerlik yapmaya elverişsiz olduğu kanaatine varılmıştır. Bu  
raporda başvuranla ilgili olarak aort yetmezliği ve düşkün ihtiyarlık tanısı konulmuştur.  
Hükümet tarafından verilen bilgiye göre, benzer durumlarda ilgilinin askerlik hizmetine  
ilişkin şahsi dosyası imha edilmektedir.  
Silah altında tutulduğu dönem içerisinde başvuran oğluyla görüşme imkanına sahip  
olamamıştır.  
HUKUK  
I. İHTİLAFIN KONUSU  
Başvuran öncelikle, ihtiyar olmasına rağmen askerlik yapmaya zorlanmasından şikayetçi  
olmaktadır. Başvuran askerlik hizmetini yerine getirmeye mecbur edilmesinin herhangi bir  
kamu yararı gerekçesine dayanmayıp asker kaçağı olması nedeniyle cezalandırılmak  
istenmesinden kaynaklandığını şünmektedir.  
Başvuran silah altında olduğu dönemde kendisine yapılan gerek fiziksel gerekse manevi  
muamelenin AİHS’nin 3. maddesi anlamında ‘işkence’ olarak nitelendirilebileceği  
düşüncesindedir.  
AİHS’nin 8. maddesine atıfta bulunan başvuran beş yaşındaki çocuğunu tek başına yetiştiren  
bir baba olarak ailevi durumu göz önünde bulundurulmaksızın silah altına alındığı  
gerekçesiyle özel yaşamı ve aile yaşamına saygı gösterilmediğinden yakınmaktadır. Başvuran  
askerlik hizmetini yerine getirdiği dönemde oğluyla görüşme imkanından mahrum  
bırakıldığını, oğlunun yalnız ve çaresiz olduğu düşüncesiyle ıstırap çektiğini belirtmektedir.  
Başvuran oğlunun varlığına ilişkin bir belge ibraz etmemiştir.  
Başvuran ayrıca, AİHS’nin 4. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen kamu yararı istisnalarından  
herhangi birine dayanmadığı gerekçesiyle askere alınma işleminin AİHS’nin 4. maddesi  
ısından zorla çalıştırma teşkil ettiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran ayrıca, yaklaşık üç ay boyunca AİHS’nin 5. maddesine aykırı surette özgürlüğünden  
keyfi olarak mahrum bırakıldığını öne sürmektedir.  
Son olarak AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunan başvuran, şikayetlerini ulusal mahkemeler  
önünde dile getirebilmesi için iç hukukta bir başvuru yolu bulunmamasından ve bilhassa da  
askerlik hizmetini yerine getirme yükümlülüğüne ilişkin olarak iç hukukta ileri yaşa bağlı bir  
istisna olmamasından şikayet etmektedir.  
Mevcut dava koşullarında başvuruda gündeme getirilen asıl hukuki sorunu göz önünde  
bulunduran AİHM, başvurunun AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. madde  
bağlamında incelenmesinin uygun olacağını değerlendirmektedir.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİYLE BAĞLANTILI OLARAK AİHS’NİN 3.  
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet öncelikle,  
başvuranın sağlık durumu nedeniyle askerliğinin ertelenmesi için geçici tedbir kararı alması  
talebiyle askeri idare mahkemesine başvurmadığını ileri sürmektedir. Hükümet askerlik  
çağına gelmiş kimseler tarafından sağlık durumu, eşcinsellik, tahsil, ailevi durum (büyük  
kardeşin askerlik hizmetini yerine getirdiği sırada sakat kalması ya da ölmesi nedeniyle  
ailenin geçimini sağlayacak duruma gelinmesi halinde askerlikten muaf tutulma hakkı) gibi  
nedenlerle yapılan askere alınma işleminin iptali yönündeki taleplere cevaben ulusal  
mahkemelerce verilen karar örneklerini ibraz etmektedir. Hükümet ayrıca çocukları askerlik  
hizmetini yerine getirdiği esnada hayatını kaybeden asker aileleri tarafından yapılan tazminat  
taleplerine ilişkin kararları da eklemektedir. Bu ölümlerden bazıları askeri tabiplerin hatalı  
teşhis koymaları ya da hatalı tedavi uygulamaları neticesinde meydana gelmiştir.  
Başvuran bu hususta görüş belirtmemektedir.  
AİHM ekteki belgelerin hiçbirinin ileri yaş nedeniyle elverişsizliğe bağlı olarak askere alınma  
işleminin iptal edilmesiyle ilişkili olmadığını tespit etmektedir. Hükümet tarafından atıfta  
bulunulan kararlar bu nedenle mevcut davanın konusuyla ilgili değildir. Ayrıca Kürtçe’den  
başka bir dil konuşamayan ve okuma yazma bilmeyen başvuranın kışlada nasıl iletişim  
kurduğu hakkında dosyada bir bilgi mevcut değildir. AİHM üstelik, Hükümet tarafından  
verilen bilgiye göre başvuranın askerlik hizmetini tamamlamaktan muaf tutulmasını müteakip  
dosyasının imha edildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle AİHM başvuranın (ya da  
muhtemelen yakınlarının) şikayette bulunduğu konularla ilgili elinde hiçbir belge olmaması  
nedeniyle herhangi bir biçimde bir tazminat davası açmasının mümkün olamayacağına kani  
olmaktadır.  
Başvuranın özel durumuna ilişkin olarak ulusal mevzuatta bir başvuru yolu öngörülmediğini  
ve başvurana ait şahsi dosyanın imha edilmesinin her halükarda tazminat başvurusunda  
bulunmaya mani teşkil edeceğini değerlendiren AİHM Hükümetin ön itirazını reddeder. Bu  
itibarla AİHM başvuruyu kabuledilebilir ilan eder. Bu başvuruda AİHS’nin 35. maddesinde  
belirtilen kabuledilemezlik gerekçelerinden hiçbiri bulunmamaktadır.  
B. Esasa ilişkin  
1. Tarafların argümanları  
Hükümet başvuranın iddialarının AİHS’nin 3. maddesinin uygulama alanına girmediğini  
savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet, askerlik hizmetinin her yaştaki asker adayları için  
zorluklar taşıdığına ve nüfusa kaydolmayarak başvuranın uzun yıllar boyunca zorunlu  
askerlik hizmetinden kaçtığına dikkat çekmektedir. Başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği  
muamelenin ağır olduğu iddiasına ilişkin olarak Hükümet başvuranın yalnızca üç ay askerlik  
hizmeti yaptığını, yaşı ve sağlık durumu nedeniyle askerliğe elverişli olmadığını gösteren bir  
sağlık raporu düzenlenmesinin ardından derhal askerlikten muaf tutulduğunu kaydetmektedir.  
Son olarak Hükümet üstleri tarafından başvuranda korku, endişe yahut aşağılık duygusu  
yaratmak amacıyla AİHS’nin 3. maddesine aykırı nitelikte hiçbir eylemde bulunulmadığını  
savunmaktadır.  
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
a. genel ilkeler  
Bir muamelenin AİHS’nin 3. maddesi kapsamına girebilmesi için bu muamelenin asgari  
ciddiyet eşiğine erişmiş olması gerekir. Bu asgari ciddiyet eşiğinin belirlenmesi; bilhassa  
muamelenin süresi ve fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazen de mağdurun cinsiyeti, yaşı ve genel  
sağlık durumu vb. gibi davayla ilgili verilerin tamamına bağlıdır (bkz., sözgelimi, 18 Ocak  
1978 tarihli İrlanda – Birleşik Krallık kararı, prg. 162). Bunun da ötesinde AİHM, AİHS’nin  
3. maddesine aykırı muamelelere ilişkin olarak kendisine sunulan kanıt unsurlarının değerini  
takdir etmek maksadıyla ‘her türlü makul şüphenin ötesinde kanıt’ ölçütüne başvurmaktadır;  
böylesi bir kanıt yeterince ciddi, belirli ve tutarlı emare ya da itiraza mahal bırakmayan  
karinelere dayanmalıdır.  
AİHM, kasten uzun saatler boyunca uygulanmış olması ve gerek vücutta tahribat yapmış  
olması gerek şiddetli fiziksel yahut ruhsal acılara sebebiyet vermiş olması nedeniyle bir  
muamelenin ‘insanlık dışı’ olduğuna hükmetmişti. AİHM ayrıca mağdurlarda korku, endişe  
ve aşağılık duyguları uyandıracak şekilde aşağılamaya ve küçük düşürmeye yönelik bir  
muameleyi de’onur kırıcı’ olarak değerlendirmişti (bkz.,sözgelimi, Kudla – Polonya, no:  
30210/96, prg. 92). Belli bir muamele tarzının AİHS’nin 3. maddesi anlamında özellikle  
‘onur kırıcı’ olup olmadığını araştırırken AİHM, sözkonusu muamelenin amacının ilgiliyi  
aşağılamak veya küçük düşürmek olup olmadığını, şayet öyleyse doğurduğu sonuçlar  
itibarıyla bu eylemin AİHS’nin 3. maddesine aykırı bir biçimde ilgilinin kişiliğine zarar verip  
vermediğini inceler (bkz., sözgelimi, Kalaşnikof – Rusya, no: 47095/99, prg. 95, Raninen –  
Finlandiya, 16 Aralık 1997 tarihli karar, prg. 55). Bununla birlikte böylesi bir amacın  
olmaması AİHS’nin 3. maddesinin kesin olarak ihlal edilmediği manasına gelmez (bkz.,  
diğerleri arasında, Peers – Yunanistan, no: 28524/95, prg. 74).  
Bir ceza ve bununla bağlantılı bir muamelenin ‘insanlık dışı’ ya da ‘onur kırıcı’ olması için  
bunların meydana getirdiği ıstırap ve aşağılanma duygusunun meşru bir ceza ya da  
muamelenin yol açtığı kaçınılmaz ıstırap ve aşağılanma duygusundan daha ileri boyutta  
olması lazım gelir (bkz., sözgelimi, V. – Birleşik Krallık, no: 24888/94, prg. 71 ; İndelicato –  
İtalya, no: 31143/96, 18 Ekim 2001, prg. 32 ; İlaşcu ve diğerleri – Moldova ve Rusya, no:  
48787/99, prg. 428 ; Lorsé ve diğerleri – Hollanda, no: 52750/99, prg. 62, 4 Şubat 2003).  
b. Bu ilkelerin mevcut dava koşullarındaki uygulaması  
AİHM, bir tutukluluk sırasında meydana gelen bir saldırı hakkında, daha genel bir ifadeyle  
yetkili mercilerin ve devlet görevlilerinin denetimleri altında bulunan özgürlüğünden yoksun  
bırakılmış kimselerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerine yönelik olarak meydana gelmiş her  
türlü saldırı hakkında devletin makul bir izahat vermekle yükümlü olduğu yönündeki  
AİHS’nin 3. maddesinden doğan gerekliliği anımsatır (bkz., mutatis mutandis, Akkum, prg.  
210-211, ve bu kararda yer alan atıflar ; Canan, no: 39436/98, prg. 72, 26 Haziran 2007 ;  
Tanış ve diğerleri – Türkiye, no: 65899/01, prg. 207 ; Timurtaş, prg. 82 ; Dikme – Türkiye, no:  
20869/92, prg. 78).  
Mevcut davada AİHM bu gerekliliğe uyulmadığını gözlemlemektedir. Evvela başvuranın  
askerlik hizmetine ilişkin şahsi dosyası yetkili mahkemeler tarafından imha edilmiştir. Bu  
nedenle başvuranın askerlik hizmetini yerine getirmek zorunda kaldığı dönemde meydana  
gelen olaylarla ilgili olarak AİHM’nin elinde başvuranın beyanlarının dışında pek az bilgi  
bulunmaktadır. Dolayısıyla ne başvuranın askerlik yapmaya elverişli olduğu yönünde  
Diyarbakır’da düzenlenen tıbbi rapor ne acemilik eğitimi almak için Erzincan’da geçirdiği  
süreye ilişkin resmi bir bilgi mevcuttur. Van Hastanesi’nde yattığı dönemden askerlik  
hizmetinden muaf tutulduğu döneme kadar geçen süre zarfında ilgiliye uygulanan tıbbi  
tedaviye ilişkin olarak da herhangi bir veri bulunmamaktadır. AİHM, Kürtçe’den başka bir dil  
konuşamayan başvuranın sağlığıyla ilgili şikayetlerini doktorlara ve üstlerine nasıl anlattığı  
konusunda da bir bilgiye sahip değildir.  
Yetmiş bir yaşında olan başvuranın bir aylık acemilik eğitimi de dahil olmak üzere  
15 Mart - 26 Nisan 2000 tarihleri arasında askerlik hizmetinin bir bölümünü yerine getirdiği  
hususu kanıtlanmış olup bu konuda bir ihtilaf bulunmamaktadır.  
AİHM ayrıca başvuranın silah altına alındığı dönemde belli bir rahatsızlığının olmadığını ve  
yirmi yaşındaki gençlere göre belirlenmiş zorunlu askeri eğitime katılması nedeniyle bir ayın  
sonunda hastaneye kaldırılmak mecburiyetinde kaldığını tespit etmektedir. AİHM, başvuranın  
özel durumu için askerlik hizmetine özgü güçlükleri hafifletmek yahut mecburi hizmeti bir  
şekilde başvuranın durumuna uyarlamak için alınmış herhangi bir tedbirden söz etmediğini  
kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın bu derecede ileri bir yaşta askerlik hizmetini  
yerine getirmesini zorunlu kılacak nitelikte herhangi bir kamu yararının olup olmadığı  
meselesine de bir açıklık getirmemektedir. Hükümet, 1986 yılına kadar nüfus kütüğüne  
kaydolmamasından başvuranın sorumlu olduğuna dikkat çekmekle iktifa etmektedir.  
AİHM yukarıda sözü edilen koşullar altında askere alınmasının ve silah altında tutulmasının  
ve yetmiş yaşında olduğu halde kendisinden çok daha küçük yaştaki acemi erler için  
öngörülmüş fiziki eğitimlere katılmak zorunda kalmasının başvuran açısından son derece  
ıstırap verici bir deneyim teşkil ettiğini ve saygınlığını zedelediğini değerlendirmektedir. Bu  
hususlar askerlik hizmetini yerine getirmekten kaynaklanabilecek zorluktan daha ileri boyutta  
bir ıstıraba yol açmış olup esas itibarıyla AİHS’nin 3. maddesi bakımından onur kırıcı bir  
muamele teşkil etmektedir.  
AİHS’nin 13. maddesinde öngörülen etkili başvuru hakkına ilişkin olarak AİHM başvurunun  
kabuledilebilirliğine ilişkin tespitlerini yinelemektedir.  
Bu itibarla AİHS’nin 3. maddesi AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 4., 5. VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. madde yönünden yaptığı ihlal tespitini göz  
önünde bulunduran AİHM mevcut başvuruyla gündeme getirilen asıl hukuki meseleyi  
incelediği kanaatindedir (‘İhtilafın konusu’ başlığına bakınız).  
Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını göz önünde bulunduran AİHM,  
AİHS’nin 4., 5. ve 8. maddeleri yönünden yapılan diğer şikayetler hakkında ayrıca bir hükme  
varmaya gerek olmadığı kanaatindedir (bkz., diğerleri arasında, Kamil Uzun – Türkiye,  
adıgeçen, prg. 64 ; Mehmet ve Suna Yiğit – Türkiye, no: 52658/99, prg. 43,  
17 Temmuz 2007 ; K.Ö. – Türkiye, no: 71795/01, prg. 50, 11 Aralık 2007 ; Eser Ceylan –  
Türkiye, no: 14166/02, prg. 33, 13 Aralık 2007).  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran manevi tazminat olarak 25.000 Euro talep etmektedir.  
Hükmet bu meblağın aşırı olduğu kanaatindedir.  
Hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM manevi tazminat olarak başvurana 5.000  
Euro ödenmesine hükmeder.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran ayrıca AİHM önünde yapılan yargılama için yaptığı masraf ve harcamaların iadesi  
için 3.096 Euro talep etmektedir. Bu maksatla başvuran AİHM önünde sunduğu belgelerin her  
biri için bir makbuz ve tercüme masrafları için 100 YTL ödeme yaptığını gösteren bir fatura  
sunmaktadır. Başvuran avukatlık ücretleri, posta ve fotokopi masrafları için bir tarifeyi esas  
almış ancak bunlarla ilgili herhangi bir belge sunmamıştır.  
Hükümet bu taleplerin aşırı ve mesnetsiz olduğu kanaatindedir.  
AİHM içtihadına göre bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin iadesini ancak bu  
masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve de makul oranda olduğunu ortaya koyduğu  
müddetçe temin edebilir. Mevcut davada elindeki bilgileri ve yukarıda zikredilen kıstasları  
göz önünde bulunduran AİHM, başvurana 1.000 Euro turaında bir ödeme yapılmasının makul  
olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE  
1. AİHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan şikayetlere ilişkin olarak başvurunun  
kabuledilebilir olduğuna ;  
2. Şikayetlerin geriye kalanının incelenmesine gerek olmadığına ;  
3. AİHS’nin 3. maddesinin 13. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiğine ;  
4. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından  
başvurana :  
i. manevi tazminat olarak 5.000 Euro (beş bin Euro) ;  
ii.yargılama masraf ve giderleri için ise 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;  
ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
fıkralarına uygun olarak 4 Mart 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.