CONSEIL  
A V R U P A  
DE L’EUROPE  
K O N SE Y Đ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
TEMEL CONTA SANAYĐ VE TĐCARET A.Ş -TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no: 45651/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
(Esas)  
STRAZBURG  
10 Mart 2009  
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş. (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 26  
Kasım 2004 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin  
Sözleşme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapılan  
45651/04 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.  
Başvuran Avrupa Đnsan hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đzmir Barosu avukatlarından  
S.A. Limoncuoğlu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş. anonim bir şirket olup merkezi Đzmir’de  
bulunmaktadır.  
A. Arazilerin edinimi, mülkiyet değişikliği ve parsellerin birleştirilmesi  
23 Mart ve 13 Nisan 1979 tarihlerinde, o dönemdeki adı Temel Çelik Sanayi ve Ticaret  
Anonim Şirketi olan başvuran, satış senedi karşılığı Đzmir Kemalpaşa Ulucak köyünde  
bulunan, 1943 ve 1942 parsel numaralarıyla kayıtlı « tarla » vasıflı sırasıyla 13.160 ve 7.540  
m2 lik iki arazinin mülkiyetini edinmiştir.  
Başvuran, 1981 yılında gerekli ruhsatları aldıktan sonra ihtilaflı arazi üzerinde bir fabrika  
inşa etmiştir. Đnşa edilen binalar 3 710 m2 kapalı alan, 4 500 m2 açık alan ve 16 m2 lik bir  
kulubeden oluşmaktadır.  
1993 yılında, başvuranın yasal adının değişmesi sonrasında tapu kayıtları da düzeltilerek,  
1943 ve 1942 numaralı parseller için yeni bir tapu senedi düzenlenmiştir.  
2 Haziran 1997 tarihinde, şehir planlaması ve yeni imar uygulaması kapsamında 1942 ve  
1943 numaralı parseller birleştirilmiş; toplam yüzölçümü 20 700 m2 olan bir bölüm ise  
karşılıksız bir şekilde ortak alana dönüştürülmek üzere ayrılmıştır. Arazinin geri kalan  
bölümü (17 318 m2) tapu kayıtlarında 515 ada ve 2 parsel numarasıyla başvuran adına  
kaydedilmiştir. Birleştirme işlemine tabi tutulmayan 1 142 m2 lik bir alan ise 1942 parsel  
numarasıyla kaydedilmiştir.  
Öte yandan, 5 Kasım 1997 tarihinde, başvuran şirket aynı köyde bulunan ve başka bir  
anonim şirkete ait olan (Matak Makina Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi) 1941 parsel  
numarasıyla kayıtlı 9 820 m2 lik « tarla » vasıflı araziyi yine bir satış senedi karşılığı satın  
almıştır. Satışı yapan bu anonim şirket de bu arazinin mülkiyetini 23 Mart 1979 tarihinde bir  
satış senedi karşılığı edinmiştir.  
B. Başvuranın arazilerini « orman arazisi » olarak vasıflandıran yargılama  
16 Eylül 1993 tarihinde, 95 Nolu Orman Kadastro Komisyonu 1941, 1942 ve 1943  
numaralı parseller üzerinde bir değerlendirme gerçekleştirmiştir. Komisyon, söz konusu  
2
arazilerin kökeninin 1948-1949 yıllarında yapılan çalışmalar sonrasında ormanlık alan  
içerisine dahil edildiğini, ancak arazinin orman vasfını tamamen kaybettiğini ve daha sonra (  
31 Aralık 1981 tarihinden önce) tarlaya dönüşğünü ve bu nedenle 6831 sayılı orman  
kanununun 2/B maddesine uygun olarak hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan  
taşınmazlardan olduğunu tespit etmiştir.  
21 Nisan 1994 tarihinde, Kavaklıdere köyü muhtarı 95 Nolu Orman Kadastro Komisyonu  
tarafından hazırlanan kırk sekiz sayfalık tutanak ile yedi haritayı köy kahvesinin ilan  
tablosuna asmıştır.  
7 Kasım 1997 tarihinde, hazine tarafından açılan davalar sonrasında başvuran (1942 ve  
1943 numaralı parseller için) ve Matak Makina Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ( 1941  
numaralı parsel için ) Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi’nde Komisyon kararının iptali  
talebiyle dava açmıştır.  
13 Ekim 2000 tarihinde mahkeme, kadastro komisyonunun arazilerin kökeni ve 6831 sayılı  
Orman Kanunu’nun 2/B maddesinin uygulanmasına ilişkin kararını benimseyerek başvuran  
ve diğer davacının taleplerini reddetmiştir (dava no 1997/651).  
Yargıtay, 11 Aralık 2001 tarihinde temyiz edilen kararı onamıştır.  
29 Nisan 2002 tarihinde Yargıtay, başvuran ve diğer davacı tarafından yapılan kararın  
düzeltilmesi talebini reddetmiştir.  
C. Başvurana ait tapu senedinin iptali ve arazinin tapu kayıtlarına Hazine adına  
kaydedilmesine ilişkin yargılama  
Hazine, 25 Ağustos 1997 tarihinde (yeni imar planı uygulanmasından sonra 515/2 ve 1942  
numaralı parseller olarak tanımlanan) 1942 ve 1943 numaralı parsellerin tapu kayıtlarında  
başvuran adına gözüken tapu kayıtlarının iptali ve taşınmazların Hazine adına tescili için  
Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi’nde iki ayrı dava açmıştır. Bu iki dava mahkeme  
defterinde 1997/463 ve 1997/473 numaralı davalar olarak kayıt altına alınmıştır.  
Aynı gün, Hazine yine aynı mahkemede1941 numaralı parselle ilgili olarak Matak Makina  
Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi aleyhine benzer bir dava açmıştır. Başvuran yararına  
gerçekleşen satış işlemi sonrasında, 1941 numaralı parselle ilgili dava başvuran aleyhine  
yönlendirilmiştir.  
6 Haziran 2003 tarihinde, 515/2 ve 1942 numaralı parsellerle ilgili iki dava 1997/463 sayılı  
dava kapsamında birleştirilmiştir.  
Aynı gün, Asliye Hukuk Mahkemesi taşınmazların orman arazisi oldukları ve 6831 sayılı  
Orman Kanunu’nun 2/B maddesinin uygulanması gerektiği yönünde daha önce verilen karara  
dayanarak, Hazinenin talebini haklı bulmuştur. Mahkeme, sınırlandırmadan sonra 1948 tarihli  
orman tahdit tutanağında arazilerin orman sayılan yerlerden kabul edildiğini; 1993 yılında 95  
Nolu Orman Kadastro Komisyonu’nun arazinin orman vasfını kaybettiğini ve Hazine adına  
orman sınırları dışına çıkarıldığını tespit ettiğini, ancak yanlışlıkla tapu kayıtlarının Hazine  
lehine değiştirilmediğini kaydetmiştir. Mahkeme, 515/2 (17 313 m2) ve 1942 (1 142 m2)  
numaralı parseller için başvurana ait tapu kayıtlarının iptaline ve arazinin Hazine adına  
3
kaydedilmesine karar vermiştir. 1941 numaralı parselle ilgili olarak mahkeme, toplam 9280  
m2 lik alanın 4 974 m2 lik bölümü için yine aynı yönde karar vermiştir.  
Yargıtay, temyiz edilen kararı 2 Mart 2004 tarihinde onamıştır.  
27 Mayıs 2004 tarihinde başvuran tarafından 1941 numaralı parsel için yapılan karar  
düzeltilme talebi reddedilmiştir. 515/2 ve 1942 numaralı parseller için 7 Temmuz 2004  
tarihinde yapılan karar düzeltme talebi de yine aynı şekilde reddedilmiştir.  
HUKUK  
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Başvuran şirket, araziye ait tapu senetlerinin, kamu yararına olmadığı halde hiçbir tazminat  
ödenmeksizin iptal edilerek Hazine adına kaydedilmesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi  
anlamında mülkiyet haklarına karşı orantısız bir ihlâl oluşturduğunu savunmaktadır :  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, ratione materiae yetkisizlik, iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve altı ay  
kuralına riayet edilmemesiyle ilgili üç kabuledilemezlik itirazı yapmaktadır.  
1. Hükümetin konu bakımından (ratione materiae) yetkisizlik itirazı hakkında  
AĐHM’nin konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunan Hükümet (bakınız, diğerleri arasından,  
Türkiye aleyhine Özden vd davası (no 1), no 11841/02, 3 Mayıs2007), başvuranların 1 Nolu Ek  
Protokolün 1. maddesi anlamında icra edilebilir cari herhangi bir alacaktan söz edebilmek için  
ne « mevcut malları » ne « meşru bir beklentileri » olabileceğini savunmaktadır.  
Hükümet, bir arazinin itiraz olmaksızın kamulaştırıldığı veya önceden devlete ait olduğu  
durumlarda özel kişiler adına kaydedilemeyeceğini vurgulayan 6831 sayılı kanunun 2/B  
maddesindeki hükümleri hatırlatmaktadır. Hükümetin kanaatine göre başvuran, söz konusu  
2/B maddesinin uygulanmasına karşı açtığı itiraz davası ilgili mahkemece reddedildikten  
sonra hâlâ meşru bir beklentiye sahip olamaz.  
Hükümetin argümanlarına itiraz eden başvuran şirket, 1979 yılından 2004 yılına kadar  
ihtilaflı arazinin sahibi olduğunu ve bu durumu kamu yetkililerinin de kabul ederek hiçbir  
müdahalede bulunmadığını, dolayısıyla bu arazileri rahatça kullandığını ve yasal ruhsatlar  
alarak bu araziler üzerinde binalar inşa ettiğini ileri sürmektedir. Diğer taraftan başvurana  
göre, eğer söz konusu tapu senetleri bu dönem içerisinde geçerli olmayıp, kendisine mülkiyet  
hakkı vermeseydi, bunların iptali için yargı yoluna başvurmaya lüzum kalmazdı.  
1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir mülkün mevcudiyeti hakkında AĐHM,  
Hükümetin tezine katılmamaktadır. AĐHM, başvuranın ayrıca 1 Nolu Ek Protokolün 1.  
maddesi anlamında mülkiyet hakkının ihlâl edildiğinden de şikâyetçi olduğunu ve dolayısıyla  
mevcut davadaki durumun Hükümetin atıfta bulunduğu davalardan farklı olduğunu  
kaydetmektedir. AĐHM, arazinin doğası hakkında verilmiş kesin bir mahkeme kararı  
bulunmasına rağmen, iç hukuka göre başvuranın, tapu kayıtları Hazine lehine iptal edilene  
4
kadar arazilerin yasal sahibi olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmadığını, bu nedenle yine iç  
hukuk gereğince tapu iptalinin ve arazinin Hazineye devrinin kesinleşmesi için yeni bir  
yargılama yapılması gerektiğini tespit etmektedir. Bu itibarla AĐHM, Hükümetin bu iddiasını  
reddetmektedir.  
2. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiası hakkında  
Hükümet, aynı zamanda başvuranın iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini ileri  
sürmektedir. Hükümet, başvuranın önünde iki itiraz yolunun bulunduğunu, ancak bunları  
kullanmadığını savunmaktadır. Hükümete göre başvuran önce tapu kayıtlarında meydana  
gelen yanlışlıklardan devletin sorumlu olduğunu kaydeden Medeni Kanun’un 1007.  
maddesine dayanarak bir tazminat davası açabilirdi. Diğer taraftan başvuran, Borçlar  
Kanunu’nun genel hükümleri çerçevesinde bir tazminat talep edebilirdi. Bu konuda Hükümet,  
özellikle tapu kayıtlarının düzgün tutulmasında devletin objektif sorumluluğu ile ilgili ulusal  
içtihada atıfta bulunmaktadır.  
Başvuran, AĐHM’nin konuyla ilgili içtihadına (Türkiye aleyhine Doğrusöz ve Aslan davası,  
no 1262/02, 30 Mayıs 2006) atıfta bulunarak, mülkiyet hakkıyla ilgili mevcut tüm iç hukuk  
yollarını tükettiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran şirketin tapu senetleri iptal edildikten sonra, Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri  
davasında örnek olarak gösterildiği gibi Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri çerçevesinde  
veya Medeni Kanun’un 1007. maddesine dayanarak tazminat isteme imkânına ilişkin AĐHM,  
AĐHS’nin 35/1 maddesinin getirdiği yükümlülüğün etkin, yeterli ve erişilebilir sayılabilecek  
itiraz yollarının normal bir biçimde kullanılmasıyla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır (Đtalya  
aleyhine Sofri ve diğerleri davası (karar), no 37235/97, CEDH 2003-VIII). AĐHS, sadece  
ihlalle doğrudan ilgili, etkin ve ulaşılabilir iç hukuk yollarının kullanılmasını gerekli  
kılmaktadır.Bu itirazların etkin ve istenilen erişilebilirlikte olması için, yalnızca teorik olarak  
değil aynı şekilde uygulamada da yeterli derecede mevcut olması gerekmektedir (Türkiye  
aleyhine Akdivar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Karar ve hükümlerin derlemesi  
1996-IV).  
Bu durumda AĐHM, Hükümet tarafından ileri sürülen kararlarda ulusal mahkemelerin iyi  
niyetli tapu sahiplerini zarara uğratan tapu sicili kayıtlarının bir devlet memurunun hatasıyla  
olmasa bile yine de bir « yanlışlık » sonucu oluşan bir durum olarak kabul ettiğini; oysa  
mevcut durumda, başvuranın tapularının herhangi bir yanlışlık veya hata sonucu iptal  
edildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kaydetmektedir. Đhtilaflı arazilerin 1979, 1993  
ve 1997 yıllarında başvuran şirket tarafından satın alındığı ve/veya diğer ilgililerin bu arazileri  
kendisine devrettiğini ve ulusal mahkemelerin başvuranın tapularını devlet memurlarının  
hatalı işlem yapmaları dolayısıyla değil, bu konuda yürürlükte olan yasa hükümleri gereğince  
iptal ettikleri konusunda tarafların herhangi bir itirazı bulunmamaktadır.  
Öte yandan, iki tarafın da ileri sürdüğü içtihat ışığında AĐHM, daha önce orman alanı  
vasfını taşıyan ancak (31 Aralık 1981 tarihinden önce, 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi  
anlamında) bu özelliğini kaybetmiş olan bir arazinin herhangi bir kimse tarafından  
edinilmesini yasaklayan iç hukuk hükümleri göz önüne alındığında, Hükümetin böyle bir  
itiraz yolunun ne derece etkili, yeterli ve erişilebilir olduğunu gösteremediği kanaatine  
varmaktadır.  
Son olarak AĐHM, bu durumda yıllarca söz konusu arazilerin vasfı ve tapu senetlerinin  
geçerliliği ile ilgili kararların çıkmasını bekleyen başvurandan tazminat almak adına yeniden  
5
dava açmasını istemenin uygun olmayacağı kanaatine varmaktadır (bakınız, mutatis mutandis,  
Fransa aleyhine Guillemin davası, 21 Şubat 1997, prg. 50, Derleme 1997-I).  
Bundan dolayı AĐHM, bu itirazı da reddetmektedir.  
3. Hükümetin altı ay kuralına riayet edilmediği iddiası hakkında  
Hükümet, altı ay kuralına riayet edilmediğini ileri sürmektedir. Đlk önce ihtilaflı arazilerin  
1948 ve 1953 yıllarında devletleştirildiğini ve mülk sahipleri itiraz etmediğinden bu yönde  
alınan kararların kesinleştiğini kaydeden hükümet, ayrıca başvuran şirketin kadastro  
komisyonunun 1997/651 sayılı hukuki işlemle arazinin orman vasıflı olduğu yönündeki  
kararına da itiraz etmediğini savunmaktadır. Son olarak hükümet, başvuranın tapu senetlerinin  
iptali davasını gören mahkemenin arazinin vasfıyla ilgili verilecek kararı beklediğini ve böyle  
bir karardan sonra tapuların iptal edileceğini gayet iyi bildiği halde dava dilekçesini arazinin  
vasfıyla ilgili 29 Nisan 2002 tarihli ulusal mahkeme kararından itibaren tanınan altı aylık süre  
içerisinde sunmadığını iddia etmektedir.  
Başvuran, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemenin  
arazinin vasfıyla ilgili verdiği kararın tapu senetlerinin iptali üzerinde doğrudan etkili  
olmadığını, zira mülkiyet hakkını ancak söz konusu tapu senetlerinin iptaliyle ilgili son yargı  
kararlarından sonra kaybettiğini savunmaktadır.  
AĐHM, iç hukuka göre iptal edilene ve Hazineye devredilene kadar başvuranın tapu  
senetlerine doğru ve gerektiği şekilde sahip olduğuna herhangi bir itiraz bulunmadığını ve  
mülkiyet hakkını elinden alan son kararların Yargıtay’ın 27 Mayıs ve 7 Temmuz 2004 tarihli  
kesin kararları olduğunu kaydetmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine  
Börekçioğulları (Çökmez) ve diğerleri davası (karar), no 58650/00, 13 Ocak 2005). AĐHM,  
dava dilekçesinin 26 Kasım 2004 tarihinde, yani son kesin karar tarihlerinden itibaren  
başlayan altı aylık sürenin içerisinde sunulduğunu kaydetmektedir. Bu itibarla, Hükümetin altı  
aylık süreye riayet edilmediği yönündeki itirazları reddedilmelidir.  
4. Sonuç  
AĐHM, dava dilekçesinin AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun  
olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu  
itibarla, şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilişkin  
1. Tarafların argümanları  
a) Başvuran  
Başvuran, ihtilaflı arazileri iyi niyetli bir şekilde o dönemin tapu kayıtlarına güvenerek  
satın aldığını ve söz konusu arazilerin üzerine yasal ruhsatları alınmış binalar inşa ettiğini ileri  
sürmektedir. Başvurana göre, tapu kayıtlarının düzgün tutulması ve bu alandaki diğer  
belgelerle uyumlu olması devlet yetkililerinin sorumluluğundadır. Başvuran ayrıca, herhangi  
bir kamu yararı bulunmamasına ve iç hukuk hükümlerinde böyle bir gereklilik olmamasına  
rağmen, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinde öngörülen mülkiyet hakkının elinden alındığını  
iddia etmektedir.  
6
b) Hükümet  
Hükümet, ihtilaflı arazilerin başvuran adına satın alınıp tapu kayıtlarına işlenmeden çok  
zaman orman arazisi olarak vasıflandırıldığını ve her zaman devletin mülkiyetinde  
bulunduğunu, dolayısıyla başvuranın tapu senetlerinin hiçbir hukuki değer taşımadığını ileri  
sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ihtilaflı arazilerin vasfıyla ilgili kararlara itiraz  
etmediğini hatırlatmaktadır.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi  
anlamında mülkiyetinden “yoksun bırakıldığını” ve dolayısıyla mülke saygı gösterilmesi  
hakkının ihlâl edildiğini tespit etmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine  
Brumărescu davası [GC], no 28342/95, prg. 77, CEDH 1999-VII).  
AĐHM önce başvuranın söz konusu mülkün edinilmesinde gösterdiği iyi niyetin  
tartışılamayacağını ve ayrıca Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen  
(başvuranın arazilere orman vasfı getiren kararın düzeltilmesi talebinin reddedilmesiyle 29  
Nisan 2002 tarihinde kesinleşen) 13 Ekim 2000 tarihli kararlara rağmen başvuranın (veya  
1941 numaralı parsel için başvuran şirkete devredildiği tarihe kadar Matak Makina Sanayi ve  
Ticaret Anonim Şirketinin), tapuları Hazine lehine iptal edilene kadar iç hukukun öngördüğü  
tüm sonuçlarla birlikte ihtilaflı mülkün yasal sahibi sayıldığını tespit etmektedir. Başvuranın,  
iç hukuka göre tüm sonuçlarıyla birlikte mülklerin meşru sahibi olduğunu ve tapu siciline  
kayıtlı olan mülklerinin ve mülkiyet hakkının tartışmasız kanıt belgesi olarak kabul edilen  
tapu senetlerinin “yasal güvence” altında bulunduğunu sandığı anlaşılmaktadır.  
AĐHM, adli yargı kararlarıyla başvuranın mülklerinin elinden alındığını kaydetmektedir.  
Başvuranın arazilerin vasfı ve mülkiyet hakkıyla ilgili karara yaptığı itirazlara rağmen, ulusal  
mahkemeler, sonuçta iç hukuk hükümleri uyarınca ve eskiden ormanlık alan olarak  
vasıflandırılan arazilerin 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi gereği Hazine lehine orman sınırları  
şına çıkarıldığını öne sürerek başvuranın tapu senetlerini iptal etmiştir. Ulusal  
mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AĐHM, başvuranlara dayatılan bu mahrumiyetin  
amacının, yani tabiat ve ormanların korunması konusunun, 1 Nolu Ek Protokolün 1.  
maddesinin ilk parargrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiği  
kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Lazaridi davası, no 31282/04,  
prg. 34, 13 Temmuz 2006 ; Türkiye aleyhine Ansay ve diğerleri davası (karar), no 49908/99,  
2 Mart 2006). Bu konuda AĐHM, AĐHS hükümleri arasında münferiden çevreyi korumaya  
yönelik özel bir düzenleme bulunmamakla beraber, (Yunanistan aleyhine Kyrtatos davası, no  
41666/98, prg. 52, CEDH 2003-VI (alıntılar)), bugünkü toplumların çevreyi eskisinden daha  
fazla koruma gayretinde olduklarını hatırlatır (Đsveç aleyhine Fredin davası (no 1), 18 Şubat  
1991, prg. 48, seri A no 192).  
AĐHM, çevrenin korunmasıyla ilgili çok sayıda davaya baktığını ve konunun büyük önem  
taşıdığını kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Taşkın ve diğerleri davası, no  
46117/99, CEDH 2004-X, Đspanya aleyhine Moreno Gómez davası, no 4143/02, CEDH  
2004-X, Rusya aleyhine Fadeïeva davası, no 55723/00, CEDH 2005-IV, ve Đtalya aleyhine  
Giacomelli davası, no 59909/00, CEDH 2006-...).  
Tabiat ve ormanların, daha genel anlamda çevrenin korunması kamu vicdanında ilgili  
makamların sürekli ilgi ve desteğini gerektiren bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle  
Devlet bu konuyla ilgili yasalar çıkarmış ise, ekonomik zorunluluklar ve mülkiyet hakkı gibi  
bazı temel haklar, çevrenin korunmasıyla ilgili değerlendirmeler karşısında öncelikli  
7
olmamalıdır (Belçika aleyhine Hamer davası, no 21861/03, prg. 79, CEDH 2007-...  
(alıntılar)).  
Bununla birlikte, mülkiyetten mahrum edilme durumunda, ihtilaflı müdahalenin istenilen  
doğru dengeyi sağlayıp sağlamadığını ve özellikle başvuran üzerinde orantısız bir yük  
oluşturup oluşturmağını belirlemek için, iç hukukta öngörülen tazminat düzenlemelerini  
dikkate almak gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AĐHM daha önce de söylediği gibi,  
mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten  
mahrum bırakmanın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından aşırı zarar oluşturduğunu  
ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ise ancak istisnai durumlarla haklı  
bulunabileceğini kaydetmektedir (Yunanistan aleyhine Nastou davası (no 2), no 16163/02,  
prg. 33, 15 Temmuz 2005 ; Almanya aleyhine Jahn ve diğerleri davası [GC], no 46720/99,  
72203/01 ve 72552/01, prg. 111, CEDH 2005-VI ; Yunanistan aleyhine Manastır Azizleri  
dava, 9 Aralık 1994, prg. 71, série A no 301-A ; Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri davası,  
no 37451/97, prg. 41, CEDH 2005-X ve Turgut ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 91 ve 92).  
Mevcut davada, başvuran mülklerinin Hazinene devredilmesine karşılık hiçbir tazminat  
almaştır. AĐHM, Hükümetin hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir  
istisnai duruma atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla AĐHM, başvurana hiçbir tazminat ödenmemesinin, kamu yararı ile temel insan  
haklarının korunması arasında oluşturulması gereken doğru dengeyi başvuran aleyhine  
bozduğunu kaydetmektedir.  
Bu itibarla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlâl edilmiştir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Başvuran şirket arsa değeri için 1.757.000 Euro ve inşaat değeri karşılığında 1.340.000  
Euro olmak üzere toplam 3.097.000 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Başvuran  
taşınmazın değeri ile ilgili olarak Kemalpaşa organize sanayi bölgesinin merkezinde yer alan  
23.429 m2’lik imara açık bir arazinin sözkonusu olduğunu belirtmektedir. 2004 yılı verilerine  
göre m2 satış değeri 70 Euro’dur. Başvuran şirket 3710 m2’lik kapalı alan, 4.500 m2’lik üstü  
açık alan ve 16 m2’lik kulübeden oluşan inşaatların m2 değerinin 300 Euro olduğu  
açıklamasında bulunmaktadır.  
Başvuran temsil gider ve masrafları için maddi tazminat taleplerinin % 10’una tekabül  
eden 309.700 Euro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda 12 Eylül 2004 tarihinde yapılan  
avukatlık sözleşmesini dosyaya eklemektedir.  
Hükümet AĐHM’yi bu talepleri reddetmeye çağırmaktadır. Hükümet ihtilaf konusu  
taşınmazların aslen ormanlık arazi olarak vasıflandırıldığını, fakat yanlışlıkla başvuranın bu  
taşınmazları ediniminden evvel özel mülkiyet olarak tescil edildiklerini savunmaktadır. Bu  
koşullarda başvuran şirket bu durumun telafi edilmesi amacıyla iç hukuktaki mahkemelere  
başvurmalıdır. Hükümet ayrıca başvuranın 1941 parsel numaralı taşınmazın niteliğine  
getirilen kısıtlamanın bilincinde olduğunu, bu durumun 5 Kasım 1997 tarihinde düzenlenen  
satış sözleşmesiyle de saptanabileceğinin altını çizmektedir.  
8
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma  
ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı  
tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’ye Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanmayacağına ve  
sonuç itibarıyla;  
a) saklı tutulmasına;  
b) Hükümetin ve başvuranların AĐHS’nin 44/2 maddesine uygun olarak mevcut  
kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini  
yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan  
kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;  
c) sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci  
belirlemeye yetkili kılınmasına;  
KARAR VERMĐŞTĐR.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 10 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
9