b) Hükümet
Hükümet, ihtilaflı arazilerin başvuran adına satın alınıp tapu kayıtlarına işlenmeden çok
zaman orman arazisi olarak vasıflandırıldığını ve her zaman devletin mülkiyetinde
bulunduğunu, dolayısıyla başvuranın tapu senetlerinin hiçbir hukuki değer taşımadığını ileri
sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ihtilaflı arazilerin vasfıyla ilgili kararlara itiraz
etmediğini hatırlatmaktadır.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
AĐHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi
anlamında mülkiyetinden “yoksun bırakıldığını” ve dolayısıyla mülke saygı gösterilmesi
hakkının ihlâl edildiğini tespit etmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine
Brumărescu davası [GC], no 28342/95, prg. 77, CEDH 1999-VII).
AĐHM önce başvuranın söz konusu mülkün edinilmesinde gösterdiği iyi niyetin
tartışılamayacağını ve ayrıca Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen
(başvuranın arazilere orman vasfı getiren kararın düzeltilmesi talebinin reddedilmesiyle 29
Nisan 2002 tarihinde kesinleşen) 13 Ekim 2000 tarihli kararlara rağmen başvuranın (veya
1941 numaralı parsel için başvuran şirkete devredildiği tarihe kadar Matak Makina Sanayi ve
Ticaret Anonim Şirketinin), tapuları Hazine lehine iptal edilene kadar iç hukukun öngördüğü
tüm sonuçlarla birlikte ihtilaflı mülkün yasal sahibi sayıldığını tespit etmektedir. Başvuranın,
iç hukuka göre tüm sonuçlarıyla birlikte mülklerin meşru sahibi olduğunu ve tapu siciline
kayıtlı olan mülklerinin ve mülkiyet hakkının tartışmasız kanıt belgesi olarak kabul edilen
tapu senetlerinin “yasal güvence” altında bulunduğunu sandığı anlaşılmaktadır.
AĐHM, adli yargı kararlarıyla başvuranın mülklerinin elinden alındığını kaydetmektedir.
Başvuranın arazilerin vasfı ve mülkiyet hakkıyla ilgili karara yaptığı itirazlara rağmen, ulusal
mahkemeler, sonuçta iç hukuk hükümleri uyarınca ve eskiden ormanlık alan olarak
vasıflandırılan arazilerin 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi gereği Hazine lehine orman sınırları
dışına çıkarıldığını öne sürerek başvuranın tapu senetlerini iptal etmiştir. Ulusal
mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AĐHM, başvuranlara dayatılan bu mahrumiyetin
amacının, yani tabiat ve ormanların korunması konusunun, 1 Nolu Ek Protokolün 1.
maddesinin ilk parargrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiği
kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Lazaridi davası, no 31282/04,
prg. 34, 13 Temmuz 2006 ; Türkiye aleyhine Ansay ve diğerleri davası (karar), no 49908/99,
2 Mart 2006). Bu konuda AĐHM, AĐHS hükümleri arasında münferiden çevreyi korumaya
yönelik özel bir düzenleme bulunmamakla beraber, (Yunanistan aleyhine Kyrtatos davası, no
41666/98, prg. 52, CEDH 2003-VI (alıntılar)), bugünkü toplumların çevreyi eskisinden daha
fazla koruma gayretinde olduklarını hatırlatır (Đsveç aleyhine Fredin davası (no 1), 18 Şubat
1991, prg. 48, seri A no 192).
AĐHM, çevrenin korunmasıyla ilgili çok sayıda davaya baktığını ve konunun büyük önem
taşıdığını kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Taşkın ve diğerleri davası, no
46117/99, CEDH 2004-X, Đspanya aleyhine Moreno Gómez davası, no 4143/02, CEDH
2004-X, Rusya aleyhine Fadeïeva davası, no 55723/00, CEDH 2005-IV, ve Đtalya aleyhine
Giacomelli davası, no 59909/00, CEDH 2006-...).
Tabiat ve ormanların, daha genel anlamda çevrenin korunması kamu vicdanında ilgili
makamların sürekli ilgi ve desteğini gerektiren bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle
Devlet bu konuyla ilgili yasalar çıkarmış ise, ekonomik zorunluluklar ve mülkiyet hakkı gibi
bazı temel haklar, çevrenin korunmasıyla ilgili değerlendirmeler karşısında öncelikli
7