ayrıca, bütün yargılama süreci boyunca başvuranların serbest bırakılma taleplerinin
incelendiğini hatırlatmaktadır.
AİHM, öncelikle başvuranların tutuklu yargılanma süresinin 19 Nisan (Musa Taşkın) ve 25
Nisan 1994’te (Agit Temel) başladığını, 19 Ocak 1998 tarihinde DGM tarafından mahkum
edilmeleri ile sona erdiği tespitinde bulunmaktadır.
AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesinde öngörülen dönemin «yalnızca ilk derece mercii
tarafından, suçun esasının belirlendiği tarih» olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Wemhoff-
Almanya kararı, 27 Haziran 1968, seri A no: 7, s. 23, § 9, ve Labita-İtalya kararı, no:
26772/95, § 147, AİHM 2000-IV). AİHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca başvuranların
tutukluluk süresi 19 Ocak 1998 tarihinde sonlanmıştır. Bu durumda dikkate alınacak dönem
yaklaşık olarak üç yıl dokuz aydır.
Bunun yanı sıra, Mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadına göre makul tutukluluk süresi
soyut bir değerlendirmeye imkan vermemektedir. Tutulu bir sanığın tutukluluk süresinin
makullüğü olayın özel koşullarına göre her aşamada değerlendirilmelidir (Bkz. diğerleri
arasında, W-İsviçre kararı, 26 Ocak 1993, seri A no: 254, s. 15, § 30). AİHM, ayrıca böyle
bir durumda ulusal makamlara gözaltı süresinin makul süre sınırlarının aşılmamasını
gözetmek düştüğünün altını çizmektedir. Bu amaçla, olayların bütününü incelemek ve
masumiyet karinesi, bireysel haklara saygı ilkesine yönelik istisna uyarınca kamu menfaatini
meşru kılan zorunluluğun varlığını bertaraf etmek ve alınan kararlarda serbest bırakılma
taleplerini reddeden kararları dikkate almak gerekir. Özellikle mevcut kararlarda yer alan
gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda itilafa mahal vermeyen olaylara dayalı
olarak AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığını tespit etmek
durumundadır (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim 1998, 1998-VIII, §
154).
Mevcut durumda, Devlet Güvenlik Mahkemesi dava dosyasında yer alan unsurlar ışığında her
duruşmada düzenli olarak «işlenen suçun yapısı», «suçun niteliği», «kanıtların durumu»,
«tutukluluk süresi», «dava dosyasının içeriği» gibi benzer ifadelerle gerekçe göstermeksizin
başvuranların serbest bırakılma taleplerini reddetmiş ve tutukluluk halinin devamına karar
vermiştir. Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul
şüphelerin devamlılığının sine qua non olmazsa olmaz koşulu tutukluluk kuralına
uygunluktur, fakat kimi kez bu yeterli olmamaktadır; Mahkeme, hukuki mercilerin hürriyet
hakkından yoksun bırakmaya devam etme gerekçelerinin meşruluğunu ortaya koymak
durumunda olduklarını eklemektedir. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, AİHM
ulusal makamların yargı süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca
belirlenmesi gerektiğini ifade etmektedir (Bkz. Ilijkov-Bulgaristan, no: 33977/96, § 77, 26
Temmuz 2001, Kudla-Polonya kararları no: 30210/96, §§ 110-111, AİHM 2000-XI, sözü
edilen Labita kararı, § 152; ayrıca Bkz. Contrada-İtalya kararı, 24 Ağustos 1998, 1998-V, §
54, ve I.A.-Fransa kararı, 23 Eylül 1998, 1998-VII, s. 2978, § 102).
AİHM, Hükümetin yapmış olduğu firar tehlikesi, kanıtların yok edilmesi ve aralarında bir
firari bulunan sanıkların durumu tespitlerine katılmamaktadır. Ayrıca bu tespitler yalnızca
verilen cezanın derecesinin belirlenmesine olanak tanır. Tutukluluk halini doğrulayacak ilgili
tamamlayıcı kanıtların bütününe göre değerlendirilmesi gerekir. AİHM, Hükümet tarafından
dile getirilen bu tür tehlikelerin ulusal yetkililer tarafından dikkate alınmadığına itibar
etmektedir (Bkz. Letellier-Fransa, 27 Ağustos 1992, seri:A no:241-A, § 98, Yağcı ve Sargın-
Türkiye, 8 Haziran 1995, seri:A no:319-A, § 52, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995, seri:A no:
319-B, § 55, ve Kalachnikov-Rusya kararları, no: 47095/99, § 116, AİHM 2002-VI).