CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
TERZĐ VE ERKMEN – TÜRKĐYE  
(Bavuru no. 31300/05)  
KARAR  
STRAZBURG  
28 Temmuz 2009  
NĐHAĐ  
28/10/2009  
Đꢀbu karar ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
T.C. vatandaları Abdulvahap Terzi ve Recahi Erkmen (“bavuranlar”) tarafından  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 23 Ağustos 2005 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel  
Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS)  
34. maddesi uyarınca yapılan 31300/05 numaralı bavuru sonucu bu dava görülmütür.  
Bavuranlar Adana Barosu avukatlarından S.Ulufer tarafından temsil edilmitir.  
OLAYLAR  
I.DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar 1969 ve 1971 doğumlu olup sırasıyla Malatya ve Sivas’ta  
yaamaktadırlar.  
21 Mayıs 1997 tarihinde, yaklaık gece yarısında, bavuranlar araba hırsızlığı  
suçundan Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınmılardır. Polis memurlarının  
kendilerine kötü muamele uygulayıp üzerlerini soyduklarını, dövdüklerini ve elektrik oku  
verdiklerini iddia etmilerdir.  
23 Mayıs 1997 tarihinde, saat 09.35 sıralarında, bavuranlar adli tıp doktoru (S.T.)  
huzuruna çıkarılmılardır. Doktor, bavuranların bedenlerinde kötü muamele izine  
rastlanmadığını rapor etmitir.  
Bavuranlar aynı tarihte (23 Mayıs) serbest bırakılmılar ve ardından kendilerini  
sorgulayan polis memurları (S.D. ve I.A.) ve sağlık raporunu düzenleyen doktor (S.T.)  
hakkında Cumhuriyet Savcısı’na ikayette bulunmulardır.  
Cumhuriyet Savcısı, bavuranları, aynı tarihte (23 Mayıs) baka bir adlı tıp doktoruna  
göndermitir. Doktor, raporunda, birinci bavuranın, kürek kemiği ve göğüs bölgesinde çeitli  
büyüklüklerde kırmızı izler olduğunu, alt dudağının sağ tarafında 2 santimetre geniliğinde bir  
yara olduğunu ve sağ gözünde 0.5 cm geniliğinde bir ekimoz olduğunu kaydetmitir. Ayrıca,  
ikinci bavuranın, kasık bölgesindeki deri üzerinde 1x1 santimetre çapında kırmızı bir yara  
olduğu kaydedilmitir. Rapor, bavuranların bedenlerindeki izler ve yaraların onları igörmez  
hale getirmediğini ifade etmitir.  
27 Kasım 1997 tarihli bir iddianame ile Cumhuriyet Savcısı, bavuranlara hakaret  
etmek ve ikence etmek suçundan S.D. ve I.A. hakkında ve görevi kötü kullanma suçundan  
S.T. hakkında cezai kovuturma balatmıtır.  
13 Aralık 1999 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermitir.  
Bavuranların bedenlerinde yara izlerinin olduğunu kaydeden ikinci rapora atıfta bulunan  
mahkeme, S.D. ve I.A.’yı eski Ceza Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca vazifeleri sırasında  
kötü muamele uygulamaktan suçlu bulmuve hapis cezasına çarptırmıtır. Bu ceza sonradan  
para cezasına çevrilmitir. Mahkeme, iç hukuk uyarınca bir davranıın ikence olarak  
tanımlanabilmesi için mağdurların belli bir suçla suçlanmıolmaları gerektiğini eklemitir.  
Ancak, somut davada, bavuranlar sadece üpheli konumundaydılar ve sonradan  
cezalandırılmadan serbest bırakılmılardır. Bu nedenle, polis memurlarının eylemleri Ceza  
1
Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca ikence olarak tanımlanamaz; ancak 245. madde uyarınca  
kötü muamele olarak tanımlanabilir. Mahkeme S.T.’yi beraat ettirmitir. S.T.’nin bavuranları  
muayene etmemiolmasına rağmen raporu onların ifadelerine göre yazdığını ve dolayısıyla  
suç kastı olmadığını kaydetmitir.  
31 Ocak 2001 tarihinde, Yargıtay, polis memurları ve doktor için geçerli olan  
hükümlerin Ceza Kanunu’nun sırasıyla ikence ve kamu görevini yerine getirmekte ihmal  
suçlarına ilikin olan 243 ve 230. maddelerinde yer aldığı gerekçesiyle kararı bozmutur.  
Yargıtay, S.D.’nin geçmite de aynı suçtan mahkum edilmiolduğunu ve dolayısıyla hapis  
cezasının para cezasına çevrilmemesi gerektiğini eklemitir.  
30 Ocak 2002 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gerekçelerle eski  
kararında ısrar etmitir.  
15 Kasım 2002 tarihli bir kararla, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Mersin Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin kararını bozmuve dava dosyasında yer alan delillerin, bavuranların, ifade  
almak için kasten kötü muamele uygulayan S.D. ve I.A. tarafından ikence gördüğünü ortaya  
koyduğu ve dolayısıyla bu eylemlerinin Ceza Kanunu’nun 243. maddesi kapsamına girdiği  
kararını vermitir. S.T. ise, bavuranların sağlık raporlarını polis memurlarının önünde  
bavuranları muayene etmeden düzenlemive dolayısıyla Ceza Kanunu’nun 230. maddesi  
uyarınca suç ilemitir.  
16 Ocak 2004 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, davanın S.T. açısından  
zamanaımına uğradığı kararını vermitir. Ancak, mahkeme, S.D.’yi ve I.A.’yı mahkum etmiꢀ  
ve sırasıyla iki yıl iki gün hapis cezasına ve iki yıl hapis cezasına çarptırmıtır. S.D. ve I.A.,  
ayrıca, devlet memuriyetinden altı ay süreyle men edilmilerdir. S.D. ve I.A. temyiz  
bavurusunda bulunmulardır.  
24 Haziran ve 15 Ekim 2004 tarihlerinde, bavuranların temsilcileri, sanık polis  
memurlarının suçlarının yargılanmasının zaman aımına uğraması tehlikesi nedeniyle  
Yargıtay’dan yargılamayı çabuklatırması talebinde bulunmutur.  
15 Aralık 2004 tarihinde, Yargıtay, davanın zamanaımına uğradığı ve kanuni zaman  
aımı süresi uyarınca ceza davasının dümesi kararını vermitir. Söz konusu karar 24 ubat  
2005 tarihinde ilk derece mahkemesi katipliğine gönderilmitir.  
11 Ağustos 2005 tarihinde, bavuranlar, Adalet Bakanlığı’ndan, davada yer alan  
hakimleri tehis etmesi ve gerekli titizliği göstermedikleri ve davanın zaman aımına  
uğramasına izin verdikleri gerekçesiyle onları sorumlu tutması talebinde bulunmutur.  
16 Aralık 2005 tarihinde Yargıtay ve 13 Mart 2006 tarihinde Adalet Bakanlığı,  
Yargıtay ve Mersin Ağır Ceza Mahkemesi heyetinde yer alan hakimlere ilikin olarak yanıtta  
bulunmuve bavuranlara, ikayetin yargı gücünün kullanımına ilikin olması nedeniyle  
hakimler hakkında bir dava veya soruturma balatılamayacağını bildirmitir.  
AĐHM bavurusu yapıldığı zamanda S.D., halen, Muğla Emniyet Müdürlüğü  
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi’nde görev yapmaktaydı.  
HUKUK  
2
I. AĐHS’NĐN 3, 6 VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca gözaltında ikence gördükleri konusunda  
ikayetçi olmulardır. Ayrıca, 6 ve 13. maddelere dayanarak, ceza davasının makul süre  
içinde tamamlanamayıp zamanaımına uğraması nedeniyle sanık polis memurlarının cezai ve  
idari mesuliyetlerinin saptanmadığını ileri sürmülerdir. Dolayısıyla davanın hakkaniyete  
uygun olarak görülmediğini iddia etmilerdir. Ayrıca, polis memurları görevden  
uzaklatırılmave böylece ceza davası süresince dokunulmazlıktan yararlanmılardır.  
AĐHM, bu ikayetlerin tek baına 3. madde açısından incelenmesi gerektiğini  
değerlendirmitir. Söz konusu madde öyledir:  
“Hiç kimse ikenceye, insanlık dıı ya da onur kırıcı ceza veya ilemlere tabi tutulamaz.”  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranların, AĐHS’nin 35/1 maddesi anlamı dahilinde mevcut olan iç  
hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmütür. Hükümet, ayrıca, bavuranların, gördüklerini  
iddia ettikleri zarara karılık tazminat talep etmelerini sağlayacak medeni ve idari hukuk  
yollarından yararlanmadıklarını belirtmitir.  
AĐHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazları incelemive reddetmiolduğunu  
yinelemitir (bkz., bilhassa, Atave Seven - Türkiye, no. 26893/02, 16 Aralık 2008). AĐHM,  
somut davada, geçmidavalardaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum  
görmemitir. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını reddetmitir.  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu ikayetlerin açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, bavurunun diğer koullar açısından  
incelendiğinde de kabuledilemezlik unsuru taımadığını tespit etmitir. Bu nedenle bavuru  
kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Savunmacı Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönü açısından sorumluluğu  
Hükümet, bavuranlara ilikin olarak düzenlenen sağlık raporlarının, bedenlerindeki  
yara ve izlerin onları igörmez hale getirmediğini ortaya koyduğunu belirtmitir. Buna göre,  
polis memurları tarafından uygulanan muamele 3. maddenin yasakladığı iddet düzeyinde  
değildir.  
AĐHM, 3. maddeye ilikin kararlarında otaya konan temel ilkeleri yinelemitir (bkz.,  
bilhassa, Ivan Vasilev – Bulgaristan, no. 48130/99, 12 Nisan 2007; Yavuz – Türkiye, no.  
67137/01, 10 Ocak 2006; Emirhan Yıldız ve Diğerleri – Türkiye, no. 61898/00, 5 Aralık  
2006; Diri – Türkiye, no. 68351/01, 31 Temmuz 2007). AĐHM, somut davayı söz konusu  
ilkeler ıığında inceleyecektir.  
AĐHM, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, dava olaylarını ve delilleri inceledikten  
sonra, 15 Kasım 2002 tarihli kararında, bavuranların S.D. ve I.A. tarafından ikence  
gördüklerini tespit ettiğini gözlemlemitir. Polis memurlarının uyguladığı muamelenin Ceza  
3
Kanunu’nun 243. maddesi kapsamına girdiği yönündeki kararında, Yargıtay Ceza Genel  
Kurulu, ayrıca, polis memurlarının söz konusu muameleyi ifade almak için kasti olarak  
uyguladıklarını tespit etmitir. AĐHM, ayrıca, bavuranların iddialarının, elektrik oku  
uygulamasını ve dayağı içerdiğini kaydetmitir. Yerel mahkeme kararı ile doğrulandığı üzere,  
bu iddialar sağlık raporlarıyla kısmen desteklenmektedir. Bu artlarda, AĐHM, bavuranların  
bedenlerinde gözlemlenen yaraların sorumluluğu yetkililere ait olan bir kötü muameleden  
kaynaklanmıolması gerektiği kararına varmıtır.  
Söz konusu muamelenin ciddiyeti hususunda, AĐHM, bu alandaki içtihadına göre  
(bkz., diğer kararların yanı sıra, Selmouni – Fransa [BD], no. 5803/94), bir kötü muamelenin  
ikence olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin tespit edilmesinde 3. maddede belirtilen  
insanlık dıı ve onur kırıcı muamele ifadesinin belirleyici olduğunu yinelemitir. Bu ifade ile  
AĐHS’nin ciddi ve zalimane eziyete neden olan insanlık dıı kasti muameleye ayrı bir ayıp  
yüklemesi amaçlanmaktadır.  
Bu bağlamda, AĐHM, yerel mahkemenin kararı ile aynı görütedir ve ikayet konusu  
muamelenin polis memurları tarafından ifade almak için kasti olarak uygulandığını  
değerlendirmitir. Bu artlarda, AĐHM, söz konusu muamelenin iddetli acı ve eziyete neden  
olabilecek ekilde ciddi ve zalimane olduğunu tespit etmitir. AĐHM, bu nedenle, söz konusu  
kötü muamelenin AĐHS’nin 3. maddesi anlamı dahilinde ikenceye vardığı kararını vermitir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmitir.  
2. Savunmacı Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönü açısından sorumluluğu ve  
pozitif yükümlülüğü  
AĐHM, bir Devlet görevlisinin 3. maddeye aykırı bir suçla suçlandığı durumlarda,  
cezai yargılamanın ve cezanın zaman aımına uğramaması ve af tanınmaması gerektiğini  
tekrar doğrulamıtır (bkz., Erdoğan Yılmaz ve Diğerleri – Türkiye, no. 19374/03, 14 Ekim  
2008). AĐHM, ayrıca, bir Devlet görevlisinin ikence veya kötü muamele içeren suçlarla  
suçlanğı durumlarda, söz konusu kiinin soruturma ve yargılama süresince görevden  
uzaklatırılmasının ve mahkum edildiği durumda iten çıkartılmasının çok önemli olduğunu  
yinelemitir (bkz., Abdülsamet Yaman – Türkiye, no. 32446/96, 2 Kasım 2004).  
AĐHM, somut davada, polis memurları hakkındaki davanın zamanaımına uğraması  
nedeniyle 15 Aralık 2004 tarihinde düğünü kaydetmitir. Ayrıca, iki polis memuru  
görevden alınmamıtır. Bu bağlamda, AĐHM, Türk ceza hukuku sisteminin, uygulandığı  
ekliyle, çok sıkı olmayabildiğini ve haklarında açılan ceza davalarının zaman aımına  
uğraması durumunda devlet görevlilerinin kanuna aykırı eylemlerinin etkili ekilde  
önlenmesini sağlayacak caydırıcı bir etkisi olmadığı yönündeki geçmidavalardaki kararını  
yinelemitir (bkz., diğer kararların yanı sıra, yukarıda anılan Yeil ve Sevim; Hüseyin Esen –  
Türkiye, no. 49048/99, 8 Ağustos 2006). AĐHM, somut davada, farklı bir sonuca varmak için  
bir gerekçe görmemitir.  
Yukarıda belirtilenler ıığında, AĐHM, polis memurları hakkındaki ceza davasının  
yetersiz ve dolayısıyla Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan usule ilikin  
yükümlülüklerine aykırı olduğu kararını vermitir.  
Dolayısıyla, AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği kararını  
vermitir.  
4
II.AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’nin 5. maddesine dayanarak, haklarında herhangi bir makul üphe  
olmadan gözaltına alındıkları konusunda ikayetçi olmulardır. Ayrıca, akrabalarına  
durumlarını bildirmelerine izin verilmemitir. Hükümet bu iddialara karı çıkmıtır.  
AĐHM, bavuranların 21 Mayıs 1997 tarihinde gözaltına alındıklarını ve gözaltı  
sürelerinin hakimin serbest kalmaları kararını verdiği 23 Mayıs 1997 tarihinde sona erdiğini  
gözlemlemitir. Öte yandan, bavuranlar, AĐHM bavurularını ancak 23 Ağustos 2005  
tarihinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yapmılardır (bkz., Arslan – Türkiye, no.  
31320/02, 1 Haziran 2006). AĐHM, bavuranların AĐHS’nin 5. maddesi uyarınca olan  
ikayetlerinin gerekli süre içinde yapılmadığı ve AĐHS’nin 35/1 maddesinde ortaya konan altı  
ay kuralına uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesi öyledir:  
“Mahkeme ibu Sözleme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözlemeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği  
takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”  
Bavuranlar, sırasıyla 500.000 Euro ve 350.000 Euro manevi tazminat talebinde  
bulunmulardır. Ayrıca, AĐHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karılık 4.845  
Euro tazminat talebinde bulunmulardır. Maddi tazminat talebinde bulunmamılardır.  
Hükümet talep edilen miktarların aırı ve haksız olduğunu ileri sürmütür.  
AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin usul ve esas yönünden ihlal edildiği kararını  
vermitir. Đhlallerin ciddiyeti karısında, AĐHM, bavuranların tek baına ihlal tespitiyle telafi  
edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaadıklarını değerlendirmitir. AĐHM, hakkaniyet  
temelinde karar vererek, bavuranların her birine, 15.000 Euro manevi tazminat ödenmesine  
karar vermitir.  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, bavuran, ancak mahkeme  
masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı  
takdirde mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. AĐHM, somut davada,  
bavuranların, taleplerini destekleyen herhangi bir belge sunmadıklarını gözlemlemive  
dolayısıyla ilgili talepleri reddetmitir.  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
AĐHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1.Bavuranların AĐHS’nin 5. maddesi uyarınca olan ikayetlerinin kabuledilemez olduğuna;  
5
2.Bavurunun kalanının kabuledilebilir olduğuna;  
3. AĐHS’nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;  
4. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere ve tabi  
olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından bavuranların her  
birine manevi tazminat olarak 15.000 Euro (on bebin Euro) ödenmesine;  
b) Yukarıda belirtilen tutarlar üzerine, söz konusu üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren  
ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi  
kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eit oranda basit faiz  
uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilikin diğer taleplerinin reddine karar vermitir.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragrafları gereğince 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Françoise Elens-Passos  
Katip Yardımcısı  
Françoise Tulkens  
Bakan  
6