CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
TOĞCU - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 27601/95)  
KARAR  
STRAZBURG  
31 Mayıs 2005  
Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
Toğcu -Türkiye Davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,  
Sn. J. P. COSTA, Başkan,  
Sn. A. B. BAKA,  
Sn. K. JUNKWIERT,  
Sn. M. UGREKHELIDZE,  
Sn. A. MULARONI,  
Sn. E. FURA-SANDSTRÖM, yargıçlar,  
Sn. F. GÖLCÜKLÜ, ad hoc yargıç,  
ile Bölüm Sekreteri Sn. S. DOLLÉ’in katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  
Heyeti olarak toplanmış, 10 Mayıs 2005 tarihinde yapılan özel görüşmeler sonucunda, bu  
tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULİ İŞLEMLER  
1. Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Hüseyin Toğcu’nun (“başvuran”), İnsan  
Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) eski 25. Maddesi  
uyarınca, 25 Mayıs 1995 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no: 27601/95).  
2. Kendisine adli yardım sağlanmış olan başvuran, Londra’da görev yapmakta olan  
avukat Dr. Anke Stock tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), AİHS  
işlemleri için ajan tayin etmemiştir.  
3. Başvuran, oğlu Ender Toğcu’nun 29 Kasım 1994 tarihinde, Diyarbakır’daki  
güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındığını ve o tarihten beri kendisinden haber  
alınamadığını iddia etmiştir. Başvuran, AİHS’nin 2, 3, 5, 13, 14 ve 18. maddelerine atıfta  
bulunmuştur.  
4. Başvuru, AİHS’nin 11 No.lu Protokolünün yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Kasım  
1998’de AİHM’ye gönderilmiştir (11 No.lu Protokolün 5 § 2 maddesi).  
5. Başvuru, AİHM’nin İkinci Dairesine verilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1 maddesi). Bu  
Daire içerisinde, davaya bakacak olan Heyet (AİHS’nin 27 § 1 maddesi), İçtüzüğün 26 § 1  
maddesine göre oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilmiş olan yargıç Rıza Türmen, davadan  
çekilmiştir (İçtüzüğün 28. maddesi). Bunun üzerine Hükümet, Profesör Feyyaz Gölcüklü’yü  
ad hoc yargıç olarak atamıştır (AİHS’nin 27 § 2 maddesi ile İçtüzüğün 29 § 1 maddesi).  
6. 14 Eylül 1999 tarihinde vermiş olduğu kararla, AİHM davayı kabuledilebilir  
bulmuştur.  
7. Başvuran ve Hükümet, esaslarla ilgili görüşlerini bildirmişlerdir (İçtüzüğün 59 § 1  
maddesi). Taraflara danıştıktan sonra Heyet’in esaslarla ilgili bir duruşmanın gerekmediğine  
karar vermesinin ardından (İçtüzüğün 59 § 3 maddesi in fine), taraflar son yazılı görüşlerini  
sunmaya davet edilmişlerdir (başvuran bu imkandan yararlanmıştır). Taraflar, dostane çözüm  
olasılığını göz önünde bulundurmuş, ancak bir çözüme ulaşılmamıştır.  
8. 9 Ekim 2001 tarihli bir mektupla, Hükümet AİHM’den davayı listesinden  
çıkartmasını istemiş ve metni başvuranın bahsettiği sorunları çözme görüşüne dayanan bir  
ıklamayla bitirmiştir. Başvuran, Hükümet’in isteğiyle ilgili yazılı görüşlerini 17 Aralık  
2001’de bildirmiş ve AİHM’den bu isteği reddetmesini istemiştir.  
9. 12 Mart 2002’de Heyet, başvuranın Heyet’ten Büyük Daire lehinde yargı yetkisini  
bırakma isteğini reddetmiştir (İçtüzüğün 72 § 1 maddesi).  
10. 9 Nisan 2002’de AİHM, Hükümet’in yapmış olduğu açıklamanın ışığında,  
başvurunun incelenmesine devam etmenin artık haklı olmadığını göz önüne almış ve  
AİHS’nin 37 § 1 (c) maddesine uygun olarak, başvuruyu listesinden çıkartmaya karar  
vermiştir (bkz Toğcu / Türkiye (mahkeme emriyle çıkarma), no. 27601/95, 9 Nisan 2002).  
11. 8 Temmuz 2002’de, başvuran AİHM’den başvuruyu dava listesine yeniden  
eklemesini ya da, alternatif olarak, davayı Büyük Daire’ye göndermesini istemiştir.  
12. 21 Mayıs 2003’te Büyük Daire Heyeti (“heyet”), Tahsin Acar / Türkiye davasında  
((ilk itiraz) [GC], no. 26307/95, ECHR 2003-VI) Büyük Daire’nin vermiş olduğu karar  
ışığında ve AİHS’nin 37 § 2 maddesi uyarınca, başvurunun AİHM’nin dava listesine yeniden  
eklenip eklenmeyeceği konusunda karar vermesi için, davayı İkinci Daire’ye geri göndermeye  
karar vermiştir.  
13. 1 Kasım 2004’te, AİHM dairelerinin içeriğini değiştirmiştir (İçtüzüğün 25 § 1  
maddesi). Bu dava, yeni oluşturulan İkinci Daire’ye verilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1 maddesi).  
14. 1 Mart 2005’te, AİHM’nin İkinci Dairesi, AİHS’nin 37 § 2 maddesi uyarınca,  
AİHM’nin dava listesini eski haline getirmeye karar vermiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
15. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran, 1944 doğumlu olup Türkiye’nin  
güneydoğusunda, Diyarbakır ilinin idari kaza bölgesi içinde bulunan Silvan’da yaşamaktadır.  
A. Giriş  
16. Özellikle 21 Nisan 1992 ve 30 Haziran 1992 tarihlerinde ya da bu civarlarda  
gerçekleşen olaylarla ilgili olan dava olayları, taraflar arasında tartışılmıştır.  
17. Başvuranın anlattığı şekliyle olaylar, aşağıdaki B Bölümünde yer almaktadır (18-  
32. paragraflar). Hükümet’in olaylarla ilgili ifadeleri aşağıdaki C Bölümünde özetlenmiştir  
(33-36. paragraflar). Hükümet ve başvuran tarafından sunulan yazılı deliller, sırasıyla D (37-  
61. paragraflar) ve E (62-67. paragraflar) Bölümlerinde özetlenmiştir.  
B. Başvuranın olaylarla ilgili ifadeleri  
18. Başvuranın oğlu Ender Toğcu1, Diyarbakır’daki Sento Otel’in ve Arzu Club’ın  
yöneticisiydi. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ya da diğer benzer örgütlerle hiçbir ilişkisi yoktu.  
19. Belirsiz bir tarihte, Ender’in anne tarafından kuzeni Mehmet Kartal, cezai bir dava  
nedeniyle gözaltına alınmış ve Ender’in fotoğrafı üzerinde bulununca, Mehmet Kartal iddia  
olunan suçu beraber işledikleri yönünde bir açıklama yapmıştır. Daha sonra kuzeni, ceza  
almadan serbest bırakılmıştır.  
20. Başvuran, Komisyon’a sunduğu başvuru formunda, 29 Kasım 1994’te Ender  
Toğcu’nun eşi Güler’in doğum yapmak için Diyarbakır Hastanesi’nde olduğunu belirtmiştir.  
Başvuranın eşi onunla birlikteydi. Saat 15:00 civarında, Ender Toğcu hastaneye gitmek için  
ağabeyi Ali Toğcu’dan ayrılmıştır. Ancak, Ender hastaneye gitmemiş ve o günden beri bir  
daha görülmemiştir.  
1 Yerel makamların hazırladığı bazı belgelerde ve tarafların görüşlerinde, “Ender Toğcu” zaman zaman “Önder  
Toğcu” olarak yer almıştır. Tutarlılık için, bu karar boyunca “Ender Toğcu” ismi kullanılacaktır.  
 
21. AİHM’nin doğum tarihini gösteren hastane kayıtlarının detayları ile ilgili sorusuna  
cevap olarak başvuran, Ender’in kaybolduğu gün hastanede doğum yapan kadının Ender’in  
eşi değil, ağabeyi Ali’nin eşi olduğu düzeltmesini yaparak 31 Ocak 2000’de cevap yazmıştır.  
O gün, Ender Ali’nin eşini ziyaret etmek için hastaneye gitmek üzere evden ayrılmadan önce,  
Ender ile Ali evlerinin yanındaki restoranda birlikte akşam yemeği yemişlerdir. Başvuran,  
hastane kayıtlarına ulaşıp onları AİHM’ye göndereceğini söylediği halde göndermemiştir.  
22. Başvuran, 16 Ekim 2001 tarihli dilekçesinde, kaybolduğu gün oğlu Ender’in,  
hamile olan ve rahatsız olduğu için hastanenin doğumhanesine alınan eşi Güler’le birlikte  
olduğunu ifade etmiştir. Ender bir daha hastaneden geri gönmemiştir. Başvuran ayrıca,  
Ender’in 12 Mart 1993 doğumlu bir çocuğunun olduğunu AİHM’ye bildirmiştir.  
23. 29 Kasım 1994’te saat 22:30 civarlarında, yedi ya da sekiz sivil polis başvuranın  
Diyarbakır’daki evine gelmiş ve başvuranla küçük oğlunu dövmüşlerdir. Polisler Ender’in  
nerede olduğunu sormuşlardır. Başvuran, bunun doğru olmadığını bildiği halde, Ender’in üç  
gün önce Kayseri’ye gitmek için ayrıldığını söylemiştir. Daha sonra polisler, oğlunun polisin  
elinde olduğunu ve üç gün içinde cesedini teslim edeceklerini söylemişlerdir.  
24. Polisler Ali Toğcu’nun evine doğru yola çıkmışlar ve geceyarısı gibi oraya  
varmışlardır. Burada arama yapmışlar, ancak birşey bulamamışlardır. Ali, polis memurlarına  
kardeşi Ender’i o gün saat 15:00’ten beri görmediğini söylemiştir. Polisler Ali’yi başvuranın  
evine götürmüş ve orada başvurana evinde ateşli bir silah olduğunu söylemişler ve onu teslim  
etmesini emretmişlerdir. Hem başvuran hem de Ali silah olduğunu inkar etmişlerdir. Telsizle  
bir görüşme yaptıktan sonra, polisler başvuranla Ali’ye, silahın başvuranın evinin  
odunluğunda olduğunu söylemişlerdir. Polisler, başvuranın eşine, Ender’in silahı nereye  
sakladığını kendilerine söylediğini anlatmışlardır. Daha sonra polisler odunluktaki silahı  
bulmuşlar ve oradan ayrılmışlardır.  
25. 30 Kasım 1994’te Ali, Diyarbakır’daki bir kahvehanede polisler tarafından  
yakalanmış ve Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüştür. Ali daha sonra Suçüstü Bürosunun2  
resmi gözaltı merkezine götürülmüştür. Burada dört gün kalmış ve kaldığı süre içinde  
sorgulanmış ve işkence görmüştür. Ender’in nerede olduğu konusunda sorgulanmıştır.  
Kardeşinin nerede olduğunu bilmediğini polislere söylediği zaman, kendisine Ender’in  
yakalandığı ve üzerinde telsiz telefon ve batarya fiyatlarının bir listesinin bulunduğu  
söylenmiştir. Ayrıca, Ali’ye Ender’in tüfeğinin nerede olduğu sorulmuştur. Polislerin Ali’ye  
kardeşi Ender’in “dağa gittiğini” söylemiş olmalarına rağmen, Ali bu sorgulama sırasında  
Ender’in çığlıklarını duyabiliyordu. Dört beş saat boyunca sorgulayıp işkence ettikten sonra,  
polisler Ali’nin öldüğünü sanarak Ali’yi Diyarbakır’a yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta olan  
Ergani’deki bir çöplüğe bırakmışlardır.  
26. Serbest bırakıldıktan sonra Ali Toğcu, Çarşı Polis Karakolu’nda Ender hakkında  
soruşturma yapmış ve burada kendisine, kardeşinin polisin elinde olduğu ve sorgulamadan  
sonra serbest bırakılacağı söylenmiştir.  
27. Belirsiz bir tarihte, Ali Toğcu yanında kardeşinin bir fotoğrafını, kardeşinin  
kimliğinin bir fotokopisini ve başvuranın ev telefon numarasını götürerek, Cinayet Şubesi  
başkomiserine daha ayrıntılı sorular sormuştur. Bu araştırmalar dan hiçbir sonuç çıkmamıştır.  
2 Bu gözaltı tesisi, başvuranın görüşlerinde “Jail Forces” olarak geçmektedir, aslında bunlar, Çevik Kuvvet’in  
gözaltı tesisleridir.  
 
28. Belirsiz bir tarihte, başvuran ve Ali Toğcu yakalanmış ve altı gün boyunca  
alıkonmuşlardır. Polis, başvuranı ve Ali Toğcu’yu, dağda olduğunu iddia ettikleri Ender’e  
yardım etmekle ve onunla görüşmekle suçluyorlardı. Başvuranla Ali Toğcu, altı gün sonra,  
mahkeme önüne çıkarılmadan serbest bırakılmışlardır.  
29. Başka bir zaman, polis memurları Ali Toğcu’ya yaklaşmışlar ve Ender’in  
öldürülmemesi karşılığında kendisinden para istemişlerdir. Polislerden biri, Ali’den üçüncü  
bir kişiye bir milyar Türk Lirası vermesini istemiştir. Bunun karşılığında, Ender serbest  
bırakılacaktı.  
30. Başvuran ve ailesi, Olağanüstü Hal Valisi’ne, il valisine ve diğer makamlara  
birçok dilekçe vermişlerdir. Bu dilekçelerin hiçbiri kabul edilmemiştir. 6 Nisan 1995’te,  
başvuranın eşi, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (bundan sonra “Diyarbakır  
Mahkemesi”) Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe yazmıştır. 7 Nisan 1995’te makamlar,  
başvuranın eşine kayıtlarında Ender Toğcu’nun isminin olmadığını bildirmişlerdir.  
31. Savcı, ilk kez 19 Temmuz 1996’da başvuranı dinlemiştir. 6 Kasım 1996’da,  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, kaybolmayla ilgili olarak kimseyi kovuşturmama kararı  
almıştır (Takipsizlik Kararı).  
32. Soruşturma, 1999 Ekiminde tekrar açılmıştır. Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı’na ikinci bir ifade vermiş ve ilk kez başvuranla Ender’in eşlerinin ifadeleri alınmıştır.  
Başvuranla eşi hiç Türkçe konuşmadıkları için, ifadeleri alınırken torunları Mehmet de  
yanlarındaydı. Mehmet’e göre, mahkemenin resmi çevirmeni, başvuranla eşinin verdiği  
ifadeleri çarpıtmıştır. Örneğin, başvuran eve gelen polisleri tanıyabileceğini söylediği halde,  
çevirmen bunu “Oğlumu götüren kişileri tanımıyorum” diye çevirmiştir. Buna itiraz edince,  
Mehmet Savcılıktan çıkartılmış ve yazılan ifadeleri okumasına izin verilmemiştir.  
C. Hükümet’in olaylarla ilgili ifadeleri  
33. 29 Kasım 1994’te Diyarbakır Jandarma Komutanı’nın Diyarbakır Emniyet  
Müdürlüğü’nden talep etmesinin üzerine, 30 Kasım 1994’te 00:30 civarında, başvuranla oğlu  
Ali Toğcu’nun evleri aranmıştır. Aramanın amacı, PKK ile ilişkisi olduğundan şüphelenilen  
Ender Toğcu’yu bulmaktı. Aramayı yapan polisler, Ender Toğcu’yu bulamamışlardır. Ancak,  
başvuranın evinde ateşli bir silahla, mermilerle birlikte bir şarjör bulunmuştur. Başvuran,  
bunun yeğeni Mehmet Kartal’a ait olduğunu söyleyince, polisler silahı almış ve kimseyi  
alıkoymadan başvuranın evinden ayrılmışlardır.  
34. Ne Ali ne de Ender Toğcu, 29 ya da 30 Kasım 1994’te gözaltına alınmamıştır.  
Ancak, başvuranla Ali bir terör örgütüyle ilişkileri olduğu şüphesiyle 4 Temmuz 1995’te  
alıkonmuş ve yetersiz delil nedeniyle 8 Temmuz 1995’te serbest bırakılmışlardır. Ali Toğcu,  
7 Ağustos 1997’de polis tarafından yeniden tutuklanmış ve ifade verdikten sonra, 8 Ağustos  
1997’de serbest bırakılmıştır.  
35. Başvuranın eşi, Diyarbakır Mahkemesi Savcılığı’na bir dilekçe vermiştir. Başka  
hiçbir Savcıya dilekçe verilmemiştir. Ender Toğcu’nun kaybolmasıyla ilgili olarak Diyarbakır  
Savcısı tarafından bir soruşturma başlatılmıştır. Diyarbakır Savcısı, soruşturma sırasında  
Diyarbakır ve ilçelerindeki gözaltı tesislerinin gözaltı kayıtlarını kontrol etmiştir. Ender  
Toğcu’nun kaybolmasına bir Devlet ajanın karışmış olabileceğini gösteren hiçbir kanıt  
olmadığı için, Savcı 6 Kasım 1996’da kimseyi kovuşturmama kararı almıştır.  
36. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, daha sonra ikinci bir soruşturma başlatmıştır. Bu  
soruşturma sırasında, başvuranın, eşinin ve aynı zamanda Ender’in eşinin ifadeleri alınmıştır.  
Savcı ayrıca, 29 Kasım 1994’te başvuranın evini arayan polis memurlarının da ifadelerini  
almak istemiştir. Bu ikinci soruşturma devam etmekteydi.  
D. Hükümet’in sunduğu yazılı deliller  
37. Aşağıdaki bilgiler, Hükümet’in sunduğu belgelerden alınmıştır.  
38. 29 Kasım’da, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’nın (bundan sonra “Jandarma  
Komutanlığı”) komutan yardımcısı, Diyarbakır Emniyet Amirliği’nden Jandarma  
Komutanlığı’ndaki personele “Diyarbakır’da PKK’ya yardım ve yataklık eden kişileri”  
yakalaması için yardım etmesini istemiştir.  
39. Bir “ev araması ve el koyma” raporuna göre, yukarıda bahsedilen istekle hareket  
eden bir grup polis ve jandarma, 30 Kasım 1994’ün erken saatlerinde başvuranın  
Diyarbakır’daki evine gitmişlerdir. Başvuranın tutuklamak istedikleri oğlu Ender Toğcu’yu  
aramaktaydılar. Ancak, Ender evde değildi. Evde yapılan arama sırasında, tavan arasında  
mermileriyle birlikte 7.45 milimetre çapında bir tabanca bulunmuş ve polis memurları bu  
tabancaya el koymuştur. Başvuran, polislere tabancanın yeğeni Mehmet Kartal’a ait olduğunu  
söylemiştir.  
40. Aynı polis memurlarının hazırladığı ve imzaladığı bir başka rapordan, başvuranın  
evini aradıktan sonra polislerin Sabahat Toğcu’nun evine gittikleri ve Ender’i orada da  
bulamadıkları anlaşılmaktadır.  
41. Hükümet’e göre Diyarbakır Çarşı Karakolu’ndan ve Diyarbakır Emniyet  
Amirliği’nin Terörle Mücadele Şubesi’nden alınan gözaltı kayıtları, ne Ender’in, ne Ali’nin  
ne de Hüseyin’in (başvuran) 28, 29 ya da 30 Kasım 1994 tarihlerinde gözaltına  
alınmadıklarını göstermiştir.  
42. Diyarbakır ve civarındaki bazı polis ve jandarma karakollarından alınan gözaltı  
kayıtlarının kopyalarına göre, Kasım 1994’te Toğcu ailesinin hiçbir üyesi yakalanıp gözaltına  
alınmamıştır.  
43. Silvan Merkez Jandarma Karakolu’nun gözaltı kayıtlarından, başvuranın yeğeni  
Mehmet Kartal’ın 22 Kasım 1994’te tutuklandığı ve ertesi gün serbest bırakıldığı  
anlaşılmaktadır (bkz. 19. paragraf). Mehmet Kartal, 8 Aralık 1994’te yeniden tutuklanmış ve  
21 Aralık 1994’te Diyarbakır Mahkemesi tarafından gözaltına geri gönderilmesi için bir emir  
çıkartılmıştır.  
44. 4 Temmuz 1995’te başvuran ve oğlu Ali Toğcu, bir grup polis memuru tarafından  
evlerinde tutuklanmışlardır. Yasadışı bir örgütle aralarında bağlantı bulamadıkları için,  
Savcı’nın 8 Temmuz 1995’te verdiği emirlerle serbest bırakılmışlardır.  
45. 1 Şubat 1996’da Diyarbakır Emniyet Amirliği Terörle Mücadele Şubesi’nin  
müdürü Ramazan Sürücü, Diyarbakır Emniyet Amirliği’nden 30 Ocak 1996’da kendisine  
gönderilen mektuba cevap yollamıştır. Sürücü mektubunda, şubesi tarafından 24 Ocak  
1996’da gönderilen bir başka mektuba atıfta bulunmuştur. Ender Toğcu’nun 29 Ekim 1994’te  
Terörle Mücadele Şubesi’nde alıkonmadığını Emniyet Amirliği’ne bildirmiştir. Hüseyin  
Toğcu ile Ali Toğcu 4 Temmuz 1995’te alıkonmuş ve 8 Temmuz 1995’te serbest  
bırakılmışlardır.  
46. 8 Şubat 1996’da Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı Uluslararası  
Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün (bundan sonra “Müdürlük”) 22 Ocak 1996’da  
kendisine yolladığı mektubu yanıtlamış ve Müdürlüğe Hüseyin ile Ali Toğcu’nun 4 Temmuz  
1995’te alıkonduklarını ve 8 Temmuz 1995’te serbest bırakıldıklarını bildirmiştir.  
47. 25 Haziran 1996’da Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Mahkemesi  
Savcısına başvuranın Ender Toğcu ile ilgili iddialarına ilişkin bir soruşturmanın yapılmakta  
olup olmadığını sormuştur.  
48. 27 Haziran 1996’da Diyarbakır Mahkemesi Savcısı, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısına Ender Toğcu’nun adının Diyarbakır Mahkemesi kayıtlarında olmadığı cevabını  
vermiştir.  
49. 19 Temmuz 1996’da Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini almıştır.  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurduğunu kabul etmiş ve İnsan Hakları  
Derneği’nde vermiş olduğu ifadenin doğruluğunu olaylamıştır (bkz. 63. paragraf). Başvuran,  
29 Kasım 1994’te kendisi ve oğulları Ender ile Ali’nin, Emniyet Amirliği Terörle Mücadele  
Şubesi’nden sivil polisler tarafından evinin dışında yakalandıklarını yinelemiştir.  
Yakalanmadan önce, Ender eşinin doğum yapmakta olduğu hastaneden yeni dönmüştür.  
Ender, PKK ile ilişkisi olduğu şüphesiyle yakalanmıştır. Ender’i yakalayan polis memurları,  
başvurana üç gün içinde gidip Ender’in cesedini Fiskaya’dan almasını söylemişlerdir.  
50. Başvuran ayrıca, serbest bırakılmadan önce bir hafta boyunca gözaltında  
tutulduğunu söylemiştir. Ali iki kez alıkonmuştur; ilkinde bir hafta, ikincisinde ise üç gün  
alıkonmuştur. Silah, evini aramaya gelen polis memurlarına teslim edilmiştir. 29 Kasım  
1994’te alıkonmasından beri Ender’den hiçbir haber alınamamıştır. Başvuranın Diyarbakır  
Mahkemesi Savcılığı ve Polis’in Terörle Mücadele Şubesi’nde oğluna ne olduğuyla ilgili bilgi  
almak için araştırma yapması bir sonuç vermemiştir. Başvuran, Savcıya Polis’in Terörle  
Mücadele Şubesi üyeleri aleyhinde suç duyurusunda bulunmak istediğini söylemiştir.  
51. 2 Eylül 1996 tarihinde bir Cumhuriyet Savcısı (no. 34973), 26 Ağustos 1996  
tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından gönderilen bir mektuba cevap yollamıştır.  
Gönderdiği mektuba, 1996/4211 no.lu soruşturma dosyasında bulunan dokümanların  
nüshalarını da eklemiştir.  
52. 6 Kasım 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın oğlunun  
gözaltına alınmasına ilişkin iddiaları ile ilgili olarak kimse hakkında cezai takibat  
başlatmamaya karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı sözkonusu kararında, kendisine 16 Ekim  
1996 tarihinde Terörle Mücadele Şubesi tarafından gönderilen ve içerisinde, sözkonusu karara  
göre, Şube’nin Ender Toğcu’yu gözaltına almayı reddettiğinden bahsedilen bir mektupla ilgili  
karara dayanmaktadır.  
53. Ali Toğcu, bir kez daha 7 Ağustos 1997 tarihinde evinde yakalanmıştır.  
54. 14 Ekim 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Polis  
Karakolu’na ve Jandarma Komutanlığı’na, Savcılığa 29 Kasım 1994 tarihli gözaltı kayıtlarını  
göndermelerini istediği mektuplar göndermiştir. Ayrıca, Ender’i aramaları hususunda talimat  
vermiştir.  
55. 20 Ekim 1999 tarihinde Jandarma Komutanlığı, Savcı’ya Ender’in kendileri  
tarafından gözaltına alınmamış olduğunu bildirmiştir. İçerisinde Ender’in isminin geçmediği  
gözaltı kayıtlarının nüshaları, sözkonusu mektupla birlikte Cumhuriyet Savcısı’na  
gönderilmiştir.  
56. 1 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini  
almıştır. Başvuran, oğlu Ender’in kaybolmadan önce kendisi ile yaşamakta olduğunu  
belirtmiştir. 29 Kasım 1994 akşamı, yedi ya da sekiz sivil polis başvuranın evine gelmiş ve  
ellerinde bulunan Ender’in, evde ateşli silah olduğunu belirttiğini söylemişlerdir. Başvuran,  
ateşli silahla ilgili hiçbir şey bilmediği yönünde cevap vermiştir. Bunun üzerine polisler, evin  
tavan arasında silahı bulmuşlar ve evi terketmişlerdir. Başvuran, o günden sonra Ender’den  
haber alamamıştır. Diğer oğlu Ali yakalanmış, Ender’in ortadan kaybolması ardından 3 ila 4  
gün gözaltında tutulmuş ve gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz bırakılmıştır.  
Ali başvurana, gözaltında tutulduğu sırada bir kişinin çığlıklarını duymuş olduğunu  
belirtmiştir. Bu çığlıkların, kardeşi Ender’in çığlıkları olduğunu düşünmüştür. Ender’in  
ortadan kaybolmasından iki ay sonra, başvuran ve Ali bir kez daha yakalanmışlar ve gözaltına  
alınmışlardır. Bu seferki gözaltı altı gün sürmüştür ve sözkonusu altı gün süresince, polis  
memurları hakkında şikayette bulundukları dilekçelerine dair sorgulanmışlardır.  
57. Başvuran ayrıca, oğlu Ender’in PKK ile hiçbir ilgisi olmadığını belirtmiştir. Hiç  
kimse kendisine, oğlunun cesedini gidip Fiskaya’da bulmasını söylememiştir (bkz. yukarıda  
kaydedilmiş olan paragraf 49). Son olarak başvuran, Cumhuriyet Savcısı’ndan oğlunu  
bulmasını istemiştir.  
58. Ayrıca 1 Kasım 1998 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Ender Toğcu’nun  
eşi Güler Toğcu’nun ifadesini almıştır. Güler Toğcu, hamile olduğu sırada 29 Kasım 1994  
tarihinde kötüleştiğini ve eşi Ender’in kendisini hastaneye götürdüğünü belirtmiştir. Bunun  
üzerine öğleden sonra eve dönmüşler ve Ender’in 15.00 civarında kahvehaneye gitmiştir.  
Ender normal olarak eve 23.00’da veya gece yarısı dönmektedir. 29 Kasım 1994 tarihinde  
geceyarısı, yedi veya sekiz sivil polis, evlerine gelmiş ve kendisine, kayınbabasına ve  
başvurana evde ateşli silah olup olmadığını sormuşlardır. Güler, eşinin bir silahı olduğunu  
bilmektedir, fakat nerde sakladığını bilmemektedir. Polis memurları, silahı tavan arasında  
bulmuşlardır. Güler, silahın orda olduğunu bilmemektedir ve Ender kendilerine silahın nerde  
saklı olduğunu söylememiş olsa, polis memurlarının silahı bulması mümkün olmayacaktır. O  
tarihten sonra Güler, Ender’den haber alamamıştır.  
59. Son olarak, 1 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın eşi  
Soliye Toğcu’yu sorgulamıştır. Soliye, 29 Kasım 1994 tarihinde gelini Güler ile hastaneye  
gitmiş olduklarını belirtmiştir. Oğlu Ender de bir süre hastanede kalmıştır fakat kendisi eve  
döndüğünde Ender’in de evde olduğunu görmüştür. Ender, işletmekte olduğu kahvehaneye  
gitmek için evi 15.00’da terketmiştir ve geri dönmemiştir. Aynı gün geceyarısı, yedi veya  
sekiz sivil polis, evlerine gelmiş ve evde ateşli silah olup olmadığını sormuşlardır. Polisler,  
silahı bulmuş ve evi terketmişlerdir. Bunun üzerine Soliye, Cumhuriyet Savcısı’na oğlunun  
ortadan kaybolmasına ilişkin bir dilekçe sunmuş fakat oğlu hakkında bir haber alamamıştır.  
60. 30 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Polis  
Karakolu’na ve Jandarma Komutanlığı’na 14 Ekim 1999 tarihli isteğini hatırlatmış (bkz.  
yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 54) ve Savcılığa, gözaltı kayıtlarının nüshalarını  
sunmaları ve Ender’i aramaları hususunda talimat vermiştir.  
61. Ayrıca 30 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Terörle Mücadele  
Şubesi’ne bir mektup göndermiş ve 30 Kasım 1994 tarihinde başvuranın evine giden polis  
memurlarını (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 39) Savcılığa çağırmıştır. Ayrıca, başvuranın  
evinde bulunmuş olan ateşli silahla ilgili herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığını da  
sormuştur. Cumhuriyet Savcısı son olarak, Ender, Ali ve başvuranın 30 Kasım 1994 tarihinde  
gözaltına alınıp alınmadıklarını sormuştur. Gözaltı kayıtlarının nüshalarının, Savcılığa  
gönderilmesini istemiştir.  
E. Başvuran tarafından sunulan yazılı ifade  
62. 6 Nisan 1995 tarihinde başvuranın eşi, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet  
Savcılığı’na bir dilekçe sunmuştur (bkz. yukarıda kaydedilen paragraflar 30 ve 35).  
Cumhuriyet Savcısı’na oğlu Ender Toğcu’nun 29 Kasım 1994 tarihinde Diyarbakır’daki  
güvenlik güçleri mensuplarınca gözaltına alınmış olduğunu belirtmiştir. 29 Kasım 1994  
akşamı evini basan sivil polisler kendisine, oğlunun ellerinde olduğunu söylemişlerdir. O  
tarihten sonra oğlundan haber alamamıştır. Cumhuriyet Savcısı’ndan kendisine oğlu ile ilgili  
bilgi vermesini istemiştir. Sözkonusu dilekçede bulunan el yazısı bir notta “oğlunun ismine,  
kayıtların incelenmesi sırasında rastlanmadığı” belirtilmiştir.  
63. 10 Nisan 1995 tarihinde başvuran, “İnsan Hakları Projesi” ne hitaben yazılı ifade  
vermiştir. 29 Kasım 1994 tarihinde 15.00 sularında oğlu Ender’in erkek kardeşi Ali’den,  
Ender’in eşinin doğum yapmakta olduğu hastaneye gitmek üzere ayrılmış olduğunu  
belirtmiştir. Başvuranın, gelinine bakmak için hastanede kalan eşi, başvurana oğulları  
Ender’in hastaneye hiç gelmediğini söylemiştir. Ertesi gün Ali, Çarşı Polis Karakolu’ndan  
gelen polis memurları tarafından yakalanmıştır ve üç gün boyunca sorguya çekilmiştir.  
Üçüncü gün, Ergani Yolu’nda serbest bırakılmıştır.  
64. 31 Ocak 2000 tarihinde AİHM’ye gönderilen bir mektupta, başvuranın oğlu Ali  
Toğcu 30 Kasım 1994 tarihinde polis memurları tarafından yakalandığını ve Emniyet  
Müdürlüğü’ne, orada da Çevik Kuvvet’e götürüldüğünü belirtmiştir. Çevik Kuvvet’teyken Ali,  
kardeşi Ender hakkında sorguya çekilmiş ve polis memurları kendisine, Ender’in PKK’ya  
katılmak üzere dağlara gittiğini söylemiştir. Gözaltında bulunduğu sırada Ali, kardeşi  
Ender’in çığlıklarını duymuştur. Ali şiddetli bir işkenceye maruz bırakılmış ve öldüğüne  
inanılarak polis memurları tarafından Ergani yakınlarındaki bir çöplüğe bırakılmıştır.  
Sözkonusu olayı takiben, toplam beş kez gözaltına alınmış ve her birinde, polis memurlarının  
PKK’ya katıldığını iddia ettikleri kardeşi Ender’le buluşmakla suçlanmıştır.  
65. Başvuran AİHM’ye 14 Eylül 2001 tarihinde dikte ettirmiş olduğu bir mektup  
göndermiştir. Bu mektupta, oğlu Ender’in kaçırılmasına şahit olan kimsenin bulunmadığını  
belirtmiştir. Ender’in çalıştığı yerde bulunan hiçkimse, yakalandığına şahit olmamıştır.  
Kendisi de şahit olmamıştır. Bir yaz günü oğlu Ali ile birlikte yakalanmış ve altı gün boyunca  
gözaltında tutulmuştur. Kendisine neden polis memurlarından şikayetçi olduğu sorulmuş ve  
oğlunun polis memurları tarafından gözaltına alındığı ve be nedenle, Cumhuriyet Savcısı’na  
ve İnsan Hakları Derneği’ne başvurduğu cevabını vermiştir. Daha sonra polis memurları  
başvurana oğlunun ellerinde olmadığını, dağlara gittiğini söylemiştir.  
66. 18 Eylül 2001 tarihinde Ali Toğcu’nun oğlu Mehmet Toğcu tarafından yazılan bir  
mektupta Mehmet Toğcu, Savcılığa gitmek üzere büyük babasına, büyük annesine (başvuran  
ve eşi) ve amcası Ender’in eşine (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 32) eşlik ettiğini ve  
Türkçe konuşmayı bilmeyen büyük babası ve büyük annesine tercümanlık ettiğini belirtmiştir.  
Yengesi Güler – Ender’in eşi – Türkçe bilmektedir. Büyük babasının söylediklerini kelimesi  
kelimesine tercüme ettiği sırada, Cumhuriyet Savcısı sözünü kesmiş ve Adliye Sarayı’nda  
çalışmakta olan başka bir kimseden tercümeyi devralmasını istemiştir. Ancak sözkonusu  
kimse, büyük babasının söylediklerini yanlış iletmiştir ve Mehmet, duruma itiraz ettiğinde  
Savcılık’tan uzaklaştırılmıştır. Daha sonra büyük babasından alınan ifadeyi görmek istemiştir  
fakat isteği, Cumhuriyet Savcısı tarafından reddedilmiştir.  
67. 13 Ekim 2001 tarihli bir mektupta Sabahat Toğcu (bkz. yukarıda kaydedilen  
paragraf 40), olay günü kayın biraderinin eşinin doğum yaptığı hastaneye gitmiş olduğunu  
belirtmiştir. Daha sonra kayın biraderi Ali Toğcu’nun evine gitmiştir. Ertesi gün sabaha karşı  
3.00’da bir grup polis memuru eve gelmişler ve orada olan insanlara, Ender’in Yavuz isimli  
bir kişinin evinde silah saklamakta olduğunu söylemişlerdir. Bunun üzerine Sabahat ve Ali,  
eve kadar polis memurlarına eşlik etmişlerdir. Sabahat, anahtarları unutmuş olduğu için  
polisler kapıyı kırmış, içeri girmiş ve evi aramışlarıdır. Hiçbir şey bulunamamıştır.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
68. İlgili iç hukuk ve uygulaması, Tahsin Acar/Türkiye davasındaki kararda beyan  
edilmiştir ([BD], no. 26307/95, § 186-197, ECHR 2004).  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZI  
69. Hükümet, kabuledilebilirlik sonrası kararında, Ender Toğcu’nun ortadan  
kaybolmasına ilişkin soruşturmanın, halen devam etmekte olduğunu belirtmiş ve AİHM’den,  
AİHS’nin 35 §§ 1, 3 ve 4. maddeleri uyarınca başvuruyu reddetmesini istemiştir.  
70. AİHM, Mahkeme’nin sözkonusu davanın kabuledilebilirliği hususundaki kararı  
öncesinde Hükümet’in, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğunu ileri sürmediğini  
belirtmiştir (bkz. 14 Eylül 1999 tarihli kabuledilebilirlik kararı). Dolayısıyla şu an,  
başvurunun kabuledilebilirliğine itiraz etmekten men edilmişlerdir (bkz. Hasan İlhan/Türkiye,  
no. 22494/93, § 103, 9 Kasım 2004).  
71. Bu nedenle AİHM, Hükümet’in ilk itirazını reddetmiştir.  
II. AİHM’NİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI TESPİTİ  
A. Tarafların İddiaları  
1. Başvuran  
72. Başvuran, aşağıda kaydedilmiş olan delillerin bütününün AİHM’nin, makul  
şüphenin ötesinde oğlu Ender’in Devlet ajanları veya Devlet’in bilgisi dahilinde hareket eden  
kişiler tarafından kaçırılmış olduğunu tespit etmek için yeterli olduğunu belirtmiştir:  
(a) yetkili makamlar Ender’i, 29 Kasım 1994 tarihinde gözaltına almaya karar  
vermişlerdir,  
(b) polis memurları, Ender’in annesine oğlunun kendilerine sahip olduğu ateşli silah  
hakkında bilgi vermiş olduğunu söylemiştir,  
(c) Ender’in erkek kardeşi Ali, ertesi gün gözaltına alınmış olduğu sırada kardeşinin  
çığlıklarını duymuştur, ve son olarak,  
(d) yetkili makamlar, Ender’in kaçırılması ve ortadan kaybolmasına ilişkin etkin bir  
soruşturma yürütmemişlerdir, başvuran ve ailesi tarafından kendilerine sağlanan bilgiye cevap  
olarak harekete geçmemişlerdir.  
73. Başvuran, oğlunun iddia etmiş olduğu polis memurları tarafından kaçırılmış  
olduğunu ve oğlunun, endişe ettiği gibi gözaltında tutulduğu sırada öldürülmüş olduğunu ispat  
etmek için gerekli delilleri elde etmek için, kendisi ve ailesinin, yetkili makamların oğlunun  
ortadan kaybolmasına ilişkin etkin bir soruşturma yürütmesine güvenmiş olduklarını  
vurgulamıştır.  
74. Son olarak başvuran, sunmuş olduğu deliller ışığında, kişilerin gözaltında  
tutuldukları süre içerisinde kontrolleri altında olduğu gibi olayların da tüm olarak veya büyük  
ölçüde yetkili makamların bilgisi dahilinde olduğu gözönüne alındığında, sorumlu Devlet’in,  
ajanlarının iddia edildiği gibi Ender’in ortadan kaybolması ile ilgileri olmadığını kanıtlamakla  
yükümlü olduğunu ileri sürmüştür.  
2. Hükümet  
75. Hükümet, başvuranın iddialarının asılsız olduğunu, Ender Toğcu ya da Ali’nin 29  
ya da 30 Kasım 1994 tarihinde yakalanmamış olduklarını ileri sürmüştür. Gözaltına  
alındıkları doğru olsaydı, Ali Toğcu’nun 4 Temmuz 1995 tarihli gözaltı kaydının bulunması  
gibi onların gözaltı kayıtları da bulunurdu.  
76. Hükümet’e göre, güneydoğuda ortadan kayboldukları iddia edilen insanlarla ilgili  
davalarda, daha sonra sözkonusu kişilerin PKK’ya katılmış oldukları ortaya çıkmıştır.  
B. 38 § 1. (a) madde ve AİHM tarafından varılan müteakip sonuçlar  
77. Delilleri değerlendirmeden önce AİHM, daha önce de yapmış olduğu gibi,  
AİHS’nin 34. maddesi uyarınca bireysel dilekçe sisteminin, etkin olarak işlemesi için  
Devletler’in, başvuruların uygun ve etkin şekilde incelenmesi için tüm gerekli imkanları  
sağlamasının önemli olduğunu vurgulamıştır (bkz. Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, §  
70, ECHR 1999-IV). Kişinin, Devlet ajanlarını AİHS uyarınca sahip olduğu hakları ihlal  
etmekle suçladığı bu nitelikteki davalara ilişkin işlemlerde, belli durumlarda yalnızca sorumlu  
Hükümet’in, sözkonusu iddiaları doğrulayacak ya da çürütecek bilgilere erişimi mümkündür.  
Hükümet’in, tatmin edici bir açıklamada bulunmadan, ellerinde bulunan bu tür bir bilgiyi  
sunmaması, yalnızca başvuranın iddialarının geçerliliğine ilişkin sonuçlara varılmasına neden  
olmaz, aynı zamanda sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 38 § 1. (a) maddesinde öngörülen  
yükümlülükleri yerine getirmesi hususunda negatif sonuçlara varılmasına da neden olur (bkz.  
Timurtaş/Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70, ECHR 2000-VI).  
78. Başvuran, Hükümet’in AİHM’ye, oğlu Ali’nin gözaltına alındığı ve kardeşi  
Ender’in çığlıklarını duyduğu Çevik Kuvvet hususundaki gözaltı kayıtlarını sunmamış  
olduğunu iddia etmiştir.  
79. AİHM, 25 Haziran 1999 tarihinde Hükümet’ten, Diyarbakır Emniyet  
Müdürlüğü’ndeki gözaltı merkezinin gözaltı kayıtlarının nüshalarını sunmasını istediğini  
belirtmiştir. 12 Temmuz 1999 tarihli cevaplarında Hükümet, AİHM’ye Çarşı Polis Karakolu  
ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin (bkz. yukarıda kaydedilmiş  
olan paragraf 41) gözaltı kayıtlarının nüshaları olduğunu iddia ettikleri nüshaları göndermiştir.  
80. Ayrıca 21 Eylül 1999 tarihinde AİHM, Hükümet’ten Diyarbakır ve civarındaki  
gözaltı tesislerinin sayısını bildirmesini istemiştir. Buna ek olarak Hükümet’ten Ender ve Ali  
Toğcu’nun 29 Kasım 1994 ve 3 Aralık 1994 tarihleri arasında gözaltında tutulup  
tutulmadıklarını ve eğer tutulmuşlarsa kimler tarafından ve hangi tarihlerde tutulduklarını  
tespit etmek için tüm bu gözaltı tesislerinin gözaltı kayıtlarının kontrol edildiğini teyit etmesi  
istenmiştir. Son olarak Hükümet’ten, 6 Kasım 1996 ileri bir tarihte hazırlanan soruşturma  
dosyasındaki dokümanların bir nüshası ile birlikte Diyarbakır’daki tüm gözaltı tesislerinin  
gözaltı kayıtlarının nüshalarını AİHM’ye sunması istenmiştir.  
81. 12 Ocak 2000 tarihinde Hükümet AİHM’ye, Diyarbakır’daki Diyarbakır Emniyet  
Müdürlüğü’nün 12 ve diğer bölgelerde de 12 gözaltı tesisi olduğunu bildirmiştir. Ayrıca,  
Diyarbakır içinde ve civarında Jandarma’nın 45 gözaltı tesisi bulunmaktadır. Gözaltı kayıtları,  
soruşturmadan sorumlu Cumhuriyet Savcıları tarafından tahkik edilmiştir. Hükümet,  
AİHM’ye ayrıca “ele geçirilen gözaltı kayıtlarının” nüshalarını sunmuştur (bkz. yukarıda  
kayıtlı olan paragraf 42).  
82. AİHM ilk olarak, 12 Temmuz 1999 tarihinde Hükümet tarafından sunulan gözaltı  
kayıtlarının, hazırlanmış oldukları gözaltı tesislerine ilişkin hiçbir bilgi sağlamadığını  
gözlemlemiştir. Sözkonusu kayıtlarda adları geçen kişilerin yakalanmalarına etki eden polis  
memurlarının isimleri ya da rütbeleri belirtilmemiştir. Aslında, sözkonusu kayıtların Jandarma  
ya da Polis gözaltı tesisleri ile ilgili olup olmadığı ık değildir.  
83. Ayrıca, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından 14 Ekim 1999 tarihinde  
Diyarbakır Polis Karakolu’na gönderilen (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 54) ve içerisinde  
Savcı’nın, 29 Kasım 1994 tarihinde gözaltına alınan kişilerin isimlerini gösteren gözaltı  
kayıtlarının ve 30 Kasım 1999 tarihinde göndermiş olduğu hatırlatma mektubunun (bkz.  
yukarıda kaydedilen paragraf 60) birer nüshalarını istediğini belirttiği mektuba göre, Hükümet  
tarafından sunulan kayıtlar, Diyarbakır Polis Karakolu’nun tüm gözaltı tesislerini  
kapsamamaktadır. Başvuran, oğlu Ali’nin, gözaltı kayıtlarının sunulmuş olduğu Terörle  
Mücadele Şubesi’nde değil, kardeşi Ender’in çığlıklarını duymuş olduğu Çevik Kuvvet’te  
gözaltına alınmış olduğunu iddia ettiği halde (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 25),  
Hükümet gözaltı kayıtlarının hangilerinin, Çevik Kuvvet’le ilgisi olduğunu belirtmemiştir.  
84. Hükümet tarafından 12 Ocak 2000 tarihinde sunulmuş olan gözaltı kayıtlarının  
nüshaları hususunda (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 81), AİHM gözaltı kayıtlarının  
bazılarından, Diyarbakır ve çevresindeki (Lice, Kulp, Hazro ve Silvan gibi) Jandarma  
Karakollarında hazırlanmış oldukları anlaşılırken, diğerlerinden nerde hazırlanmış oldukları  
anlaşılmamaktadır. Başvuran, Türkiye’deki yasal temsilcilerinin yardımı ile, Hükümet  
tarafından sunulmuş olan gözaltı kayıtlarının, 18 farklı gözaltı tesisinde hazırlanmış olduğunu  
tespit ettiğini ileri sürmüştür. Ancak, Çevik Kuvvet’te hazırlanmış olan gözaltı kayıtları,  
bunların arasında yer almamaktadır. Hükümet, bu duruma itiraz etmemiştir (bkz. yukarıda  
kaydedilen paragraf 7).  
85. AİHM ayrıca, Hükümet’in Ender Toğcu’nun ortadan kaybolmasına ilişkin  
soruşturma ile ilgili dokümanları sunmamış olduğunu belirtmiştir. 11 Ekim 1996 tarihinde  
Komisyon’a sunulmuş olan bir mektupta Hükümet’in, “Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın  
soruşturma dosyasına ilişkin dokümanları” göndermiş olduklarını iddia ettikleri doğrudur.  
Aynı şekilde, AİHM’nin soruşturma dosyası ile ilgili bilgi isteğine verdikleri 12 Ocak 2000  
tarihli cevaplarında (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 81), bir kez daha, “Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcısı’nın soruşturma dosyasının bir nüshası” olduğunu iddia ettikleri nüshayı  
sunmuşlardır.  
86. Ancak AİHM, Hükümet tarafından sunulan dokümanların, sunulması istenilen tüm  
soruşturma dosyalarını içermediğini gözlemlemiştir. Bu bağlamda AİHM, sunulmuş olan  
dokümanların, AİHM’ye sunulmamış olan bir takım önemli dokümanlara göndermede  
bulunduğunu belirtmiştir. Sözkonusu dokümanlar, aşağıda kaydedilenleri içermektedir:  
(a) 30 Ocak 1996 tarihinde Diyarbakır Polis Karakolu tarafından Terörle Mücadele  
Şubesi’ne gönderilen mektup (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 45),  
(b) 24 Ocak 1996 tarihinde Terörle Mücadele Şubesi tarafından gönderilen mektup  
(bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 45),  
(c) Müdürlüğün, 22 Ocak 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na  
gönderdiği mektup (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 46),  
(d) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın gönderdiği 26 Ağustos 1996 tarihli mektup, ve  
bu mektupta değinilen dokümanlar (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 51), ve son olarak,  
(e) Terörle Mücadele Şubesi’nin, yetkisizlik kararında değinilen 16 Ekim 1996 tarihli  
mektubu (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 52).  
87. Hükümet’in, sözkonusu dokümanları sunmamalarına ilişkin hiçbir açıklamada  
bulunmadığını gözlemleyen AİHM, bu hususta Hükümet’in tutumundan sonuçlar  
çıkarabileceği kararına varmıştır. Ayrıca AİHM, Sözleşme işlemlerinde sorumlu Hükümet’in,  
işbirliğinin (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 77) önemine değinerek, olayları tespit etme  
görevinde Hükümet’in, AİHS’nin 38 § 1. (a) maddesi uyarınca Komisyon’a ve AİHM’ye tüm  
gerekli olanakları sağlama yükümlülüğünü yerine getiremediği kararını vermiştir.  
C. AİHM’nin olayları değerlendirmesi  
88. Başvuran, oğlunun 29 Kasım 1994 tarihinde güvenlik güçleri tarafından gözaltına  
alınmış olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Devlet ajanlarının Ender Toğcu’nun ortadan  
kaybolması ile ilgileri olduğunu reddetmiştir ve güneydoğudaki birçok ortadan kaybolma  
olayının, PKK terör örgütüne katılan kişilere ilişkin olduğunu belirtmiştir.  
89. AİHM, ilk olarak Hükümet’in AİHM’ye, başlangıçta ortadan kayboldukları  
düşünüldüğü halde daha sonra PKK’ya katıldıklarının ortaya çıktığı kişilere ilişkin örnekler  
sunmamış olduğunu vurgulamıştır.  
90. Başvuran, oğlunun güvenlik kuvvetleri tarafından götürüldüğü iddialarını  
desteklemek için, özellikle, oğlu Ali’nin Çevik Kuvvet’in gözetimi altındayken (bkz.  
yukarıdaki 25. paragraf) kardeşinin çığlıklarını duyduğunu iddia etmiştir. Aynı zamanda 29  
Kasım 1994 tarihinde evine gelen polis memurlarının, karısına, silah hakkında Ender’den  
bilgi aldıklarını söylediklerini belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 24. paragraf).  
91. Başvuranın daha sonra anılan iddialarına ilişkin olarak AİHM, başvuranın, polis  
memularına silahın yeğeni Mehmet Kartal’a ait olduğunu söylediği konusunda itiraz  
etmediğini not eder (bkz. yukarıdaki 39. paragraf). Aynı zamanda Mehmet Kartal’ın daha  
önce, 22 Kasım 1994’te Silvan Jandarma Komutanlığı tarafından tutuklandığını ve 23 Kasım  
1994’te serbest bırakıldığını (bkz. yukarıdaki 43. paragraf) da not eder. Dolayısıyla AİHM  
Mehmet Kartal’ın Jandarmaya silahı sakladığı yeri şahsen bildirmiş olması ihtimalini gözardı  
edemez.  
92. Başvuranın Ender’in tutuklanmasına ilişkin iddialarına ilişkin olarak AİHM,  
başvuran ile ailesinin Komisyon’a ve AİHM’ye Ender Toğcu’nun kaybolmasına ilişkin  
birbiriyle çelişen ifadeler verdiğini gözlemler. Bu bağlamda, AİHM özellike aşağıdaki  
noktaları vurgular:  
a) İnsan Hakları Projesi’ne verdiği 10 Nisan 1995 tarihli ifadesinde başvuran, 29  
Kasım 1994’te Ender’in, karısının doğum yapmakta olduğu hastaneye gitmek üzere  
kardeşi Ali’nin yanından ayrıldığını belirtmiştir. Anca başvuranın, gelinine bakmak  
için hastanede kalmakta olan karısı daha sonra başvurana Ender’in hastaneye hiç  
gelmediğini söylemiştir. Ali ertesi gün Çarşı Polis Karakolu’na mensup polis  
memurları tarafından yakalanmış ve üç gün boyunca sorgulanmıştır. Üçüncü gün  
Ergani yolu üzerinde serbest bırakılmıştır (bkz. yukarıdaki 63. paragraf).  
(b) Başvuran, başvuru formunda, 29 Kasım 1994’te Ender’in karısının doğum  
yapmakta olduğu hastaneye gitmek için kardeşi Ali’nin yanından ayrıldığını  
belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 20. paragraf).  
(c) AİHM’ye yazdığı 31 Ocak 2000 tarihli yazısında, başvuran daha önceki ifadesini  
düzelterek Ender’in kaybolduğu gün hastanede doğum yapanın Ender’in kardeşinin  
karısı olduğunu belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 21. paragraf).  
(d) Başvuran, 19 Temmuz 1996 tarihli ifadesinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na  
29 Kasım 2004 günü kendisinin de oğluyla birlikte tutuklandığını söylemiştir.  
Yaklaşık bir hafta sonra kendisi serbest bırakılmıştır, ancak serbest bırakılmayan  
Ender o günden beri kayıptır (bkz. yukarıdaki 49-50. paragraflar).  
(e) AİHM’ye gönderilen 14 Eylül 2001 tarihli yazısında, başvuran, oğlu Ender’in  
kaçırıldığını gören herhangi bir tanık olmadığını belirtmiştir. Kendisi de bu olaya  
tanıklık etmemiştir (bkz. yukarıdaki 65. paragraf).  
(f) Başvuran, 16 Ekim 2001 tarihinde mahkemeye sunduğu dilekçesinde, kaybolduğu  
gün oğlu Ender’in, hamile olan ve kendisini iyi hissetmediği için hastanenin doğum  
koğuşuna alınan karısı Güler ile birlikte olduğunu belirtmiştir. Ender hastaneden geri  
dönmemiştir (bkz. yukarıdaki 22. paragraf).  
(g) Güler Tuncer tarafından verilen ifadeye göre kocası Ender kendisini hastaneye  
götürmüştür; Güler Tuncer, Ender ile birlikte geri dönmüş ve daha sonra Ender  
kahvehanesine gitmek için ayrılmıştır (bkz. yukarıdaki 58. paragraf).  
(h) Ancak başvuranın karısı, 29 Kasım 1994 tarihli ifadesinde gelini Güler ile birlikte  
hastaneye gittiğini belirtmiştir. Oğlu Ender de onlarla birlikte hastaneye gelmiştir,  
ancak kendisi geri döndüğünde Ender’i evde bulmuştur. Ender, saat 15:00’de  
çalıştırdığı kahvehaneye gitmek için evden çıkmış ve geri dönmemiştir (bkz.  
yukarıdaki 59. paragraf).  
(i) Son olarak, 16 Ekim 2001’de mahkemeye sunduğu dilekçesinde başvuran oğlu  
Ali’nin 30 Kasım günü dört ila beş saat tutuklu kaldığını iddia etmiştir.  
93. AİHM, – bu işlemler için yasal olarak temsil edilmekte olan – başvuranın bu ciddi  
tutarsızlıklara dair herhangi bir açıklamada bulunmadığını not eder. AİHM, sözkonusu  
tutarsızlıkların, başvuranın ifadesini, AİHM’nin başvuranın iddialarına dayanarak 29 Kasım  
1994 tarihinde meydana gelen olaylara dair net bir tablo oluşturmasını engelleyecek kadar  
inandırıcılıktan uzak hale getirdiği ve dolayısıyla Ender’in güvenlik kuvvetleri tarafından  
gözetim altına alındığını kesin olarak saptayamayacağı hükmüne varmıştır.  
94. Bu nedenle AİHM 29 ve 30 Kasım 1994 tarihlerinde olanları belirleyemediği bir  
durum ile karşı karşıyadır ve bu yetersizlik bir yanda başvuran tarafından sunulan çelişkili  
bilgilerden, diğer yanda da Hükümet tarafından sunulan kusurlu soruşturma dosyasından  
kaynaklanmaktadır.  
95. AİHM, Hükümet’in ilgili belgeleri sunmadığı durumlarda, bir başvuranın sorumlu  
Devlet’in elinde bulunan, iddialarını destekleyecek gerekli kanıtlara ulaşmasının zorluğunu  
daha önce not etmiştir. Daha önce AİHM, Hükümet’in inhisari mülkiyeti altındaki önemli  
belgeleri sunmamasının AİHM’nin olayları tepitini engellemesi halinde, sözkonusu belgelerin  
neden başvuranın iddialarını desteklemeyeceği ya da sözkonusu olayların meydana geliş  
biçimi hakkında neden tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirmeyeceği hakkında  
AİHM’yi ikna etmenin Hükümet’in sorumluluğunda olduğuna karar vermiştir. Hükümet’in  
bunu yapmaması halinde AİHS’nin 2. ve/veya 3. maddesi uyarınca bir ihlal oluşacaktır (bkz.  
Akkum ve diğerleri/Türkiye, no. 21894/93, § 211, 24 Mart 2005). Ancak bu gibi şartlar altında  
ispat külfetini Hükümet’e yıkmak, başvuranın ilk bakışta haklı görünen bir dava hazırlamış  
olmasını gerektirmektedir.  
96. Sözkonusu davada olayların başvuran tarafından çelişkili biçimlerde sunulduğunu  
dikkate alan AİHM, başvuranın davasını, Hükümet’in elindeki gözetim kayıtlarının Ender  
hakkında yararlı bir bilgi içermediğini kanıtlama külfetini Hükümet’e yükleyecek ölçüde  
ortaya koyamadığı kanısına varmıştır.  
97. Bu şartlar altında AİHM’nin, Ender Toğcu’nun kaybolmasından kimin sorumlu  
olduğu hakkında bir hükme varması mümkün değildir.  
98. AİHM, başvuranın AİHS’nin çeşitli Maddeleri’ne dayanarak bulunduğu  
şikayetlerin incelenmesine geçecektir.  
III. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
99. AİHS’nin 2. Maddesi şöyledir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir  
suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin  
kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Ender Toğcu’nun Devlet görevlilerinin gözetimi altındayken kaybolduğu  
100. Başvuran, oğlunun güvenlik kuvvetleri tarafından, AİHS’nin 2. maddesine aykırı  
iddiası  
bir şekilde kaçırılarak tutuklandığını ve halihazırda ölü kabul edildiğini öne sürmüştür.  
101. Hükümet’e göre, başvuranın oğlunun kaybolmasında Devlet görevlilerinin  
parmağı yoktur.  
102. AİHM, daha önce, Ender Toğcu’nuın kaybolmasından kimin sorumlu olduğuna  
ilişkin bir sonuca varamayacağı kararını vermiştir (bkz. yukarıdaki 97. paragraf). Dolayısıyla  
bu hususta AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
B. Ender Toğcu’nun yaşama hakkının korunmadığı iddiası  
103. Başvuran, yetkili makamların, kaçırıldığı kendilerine bildirilmesine rağmen oğlu  
Ender Toğcu hakkında soruşturma açmaya ya da onu korumaya yönelik gerekli girişimlerde  
bulunmamalarının, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca Hükümet’in sahip olduğu yaşama hakkını  
korumak için pozitif adımlar atmayı kapsayan pozitif yükümlülüğüne uymadığı anlamına  
geldiğini iddia etmiştir.  
104. Hükümet, başvuranın iddialarının olgusal temeli olmadığını belirtmek dışında bu  
şikayeti özel olarak ele almamıştır.  
105. AİHM, tarafların görüşleri ve kanıtlar üzerinde yaptığı inceleme (bkz. yukarıdaki  
88-97) temelinde, başvuranın savunduğu sonuca varmasının mümkün olmadığına karar  
vermiştir. Dava şartları çerçevesinde Hükümet’in Ender Toğcu’nun kayboluşunu  
soruşturmadığı iddiasının, Hükümet’in etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü bağlamında  
incelenmesinin daha uygun olacağı hükmüne varmıştır (bkz. aşağıdaki 106-122. paragraflar).  
C. Yetersiz soruşturma yapıldığı iddiaları  
106. Başvuran, Devlet’in oğlunun kaybolmasına yönelik yeterli ve etkili bir  
soruşturma yürütmemesi nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
107. Başvuran, bu iddiasına desteklemek için soruşturmadaki şu kusurları  
vurgulamıştır:  
(a) yetkili makamların, kendisi ve aile üyeleri tarafından sözlü ve yazılı olarak sunulan  
dilekçeler karşısında istekli ve/veya hızlı bir şekilde harekete geçmemesi;  
(b) yetkili makamların kendisi ve aile üyeleri tarafından verilen çeşitli dilekçelere  
kapsamlı yanıt vermemesi ya da bunları tamamen yanıtsız bırakması;  
(c) yetkili makamların komşular ve diğer köylüler de dahil tüm olası görgü  
tanıklarından ifade almaması;  
(d) Ender’i ya da başvuranın ve başvuranın oğlu Ali’nin evini arayan polis  
memurlarının hepsinden ifade alınmaması;  
(e) Cumhuriyet Savcılarının, oğlunun Kasım 1994’ten günümüze dek tutuklu  
bulunabileceği jandarma ve polis binalarındaki tüm tutukevlerini şahsen kontrol  
etmemesi; ve son olarak,  
(f) Cumhuriyet Savcılarının subayları ve/veya gözetim memurlarını sorgulamaması ya  
da tüm tutukevlerinin ilgili gözetim kayıtlarını denetlememesi.  
108. Hükümet, 12 Ocak 2000 tarihli görüşünde, başvuranın karısının Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcılığı’na sunduğu bir dilekçenin ardından başvuranın iddialarına yönelik  
ılan bir soruşturmanın, 6 Kasım 1996 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı’nın verdiği takipsizlik  
kararı ile sonuçlandığını belirtmiştir. Yine de Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı 1999’da yeni  
bir soruşturma açmış, bu soruşturma sırasında başvuranın, karısının ve gelininin ifadeleri  
alınmıştır. Savcılık’tan alınan bilgiye göre arama raporlarını imzalayan polis memurlarının da  
ifadeleri alınmış olmalıdır (bkz. yukarıdaki 36. paragraf). Hükümet, sunduğu görüşlerde bu  
ifadelerin mümkün olan en kısa sürede AİHM’ye iletileceğini belirtmiş, ancak bunu  
yapmamıştır.  
109. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün,  
Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi uyarınca taşıdığı “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese  
bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımaya” yönelik genel  
görevi ile birlikte düşünüldüğünde, bireylerin güç kullanımı sonucu ölmeleri halinde bir tür  
etkili soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini yineler (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27  
Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, s. 49, § 161 ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli  
karar, Reports of Judgments and Decisions, 1998-I, s. 329, § 105). Bu bağlamda, AİHM, bu  
yükümlülüğün, cinayetin bir Devlet görevlisi tarafından işlendiğinin kesin olduğu davalarla  
sınırlı olmadığına dikkat çeker (bkz. Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-  
VII).  
110. Soruşturma, sorumlu kişilerin tespiti ve cezalandırılmasını sağlama bakımından  
da etkili olmalıdır (bkz. Oğur/Türkiye [BD], sayı 21954/93, § 88, AİHM 1999-III). Bu sonuca  
ilişkin değil, araçlara ilişkin bir yükümlülüktür. Yetkili makamların olaya ilişkin, inter alia  
görgü tanıklarının ifadelerini de kapsayan tüm kanıtları toplamak için mümkün olan makul  
önlemlerin tamamını almaları gereklidir (yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109). Soruşturmadaki  
ölüm nedenini ya da sorumlu kişinin tespitini engelleyen herhangi bir kusur, bu standarda  
uymama tehlikesi yaratacaktır.  
111. Bu bağlamda bir hızlılık ve makul acele şartı da bulunmaktadır (bkz.  
Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Reports 1998-IV, §§ 102-104; Çakıcı/Türkiye [BD],  
no. 23657/94, § 80, 87, 106, AİHM 1999-IV; yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109).  
112. AİHM, Ender Toğcu’nun ölmüş olduğuna dair bir kanıt olmadığını not eder.  
Ancak AİHM yukarıda anılan yükümlülüklerin, kişinin, hayatını tehdit edici olarak  
görülebilecek şartlar altında kaybolduğu davalar için de geçerli olduğu kanısındadır. Bu  
ıdan, daha önce AİHM, yetkili makamların PKK ile ilişki içerisinde olduğundan  
şüphelendiği kişilerin kaybolması ve kayıt dışı bir şekilde tutuklanmasının, 1993 yılında  
Türkiye’nin güneydoğusundaki şartlar bağlamında hayatı tehdit edici olarak görülebileceği  
hükmüne varmıştır (bkz. yukarıda anılan Timurtaş, § 85). İncelemesi istenen ve 1994 yılında  
meydana gelen kaybolma olaylarına ilişkin olarak AİHM, genel şartların 1994 yılında da  
etkisini sürdürdüğü sonucuna varmıştır (örneğin bkz. Çiçek/Türkiye, no. 25704/94, 27 Şubat  
2001; İrfan Bilgin/Türkiye, no. 25659/94, AİHM 2001-VIII; Orhan/Türkiye, no. 25656/94, 18  
Haziran 2002; İpek/Türkiye, no. 25760/94, AİHM 2004 (alıntılar)). Ayrıca yetkili makamların  
gerçekten Ender Toğcu’nun PKK ile ilişkisi olduğundan kuşkulandıkları anlaşılmaktadır (bkz.  
yukarıdaki 38-39. paragraflar). Bu şartlar altında AİHM Ender Toğcu’nun kaybolmasının  
yaşamı tehdit edici olduğunu kabul etmektedir.  
113. AİHM, ilk olarak, – Hükümet tarafından da kabul edildiği gibi – yetkili  
makamların, Ender’in kaybolmasından, 6 Nisan 1995’te başvuranın karısı tarafından  
Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na verilen dilekçe sayesinde haberdar olmalarına  
rağmen, Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Ramazan Sürücü 1 Şubat 1996 tarihli bir yazı ile  
Ender Toğcu’nun 29 Ekim 1994’te Terörle Mücadele Şubesi’inde tutuklu bulunmadığını  
bildirmesine kadar aylar boyunca bu konuda bir şey yapılmamış olduğunu not eder (bkz.  
yukarıdaki 45. paragraf).  
114. Dilekçede Ender’in kaybolduğu tarih açıkça bir ay sonrası, 29 Kasım 1994 olarak  
belirtilmesine karşın, hiçbir soruşturma yetkilisinin Ramazan Sürücü tarafından sunulan bu  
bilgiyi kontrol etmediği anlaşılmaktadır.  
115. AİHM, 1 Şubat 1996 ile Cumhuriyet Savcısı’nın takipsizlik kararı verdiği (bkz.  
yukarıdaki 52. paragraf) 6 Kasım 1996 arasında yapılan tek anlamlı eylemin, Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcısı’nın, kaybolma olayının kendisine bildirilmesinden bir yıl sonra, 19  
Temmuz 1996 tarihinde başvuranı sorgulaması olduğu hükmüne varmıştır.  
116. Takipsizlik kararının metninden, Terörle Mücadele Şubesi tarafından 16 Ekim  
1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na gönderildiği iddia edilen ve Ender  
Toğcu’nun bu şube tarafından tutuklanmış olduğunu reddeden (bkz. yukarıdaki 52. paragraf)  
yazının bu kararın tek temelini oluşturduğu anlaşılmaktadır.  
117. Başvuranın da vurguladığı gibi, AİHM’ye Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın bu  
karara varmadan önce gözaltı kayıtlarını kontrol ettiğini ya da güvenlik kuvvetlerine mensup  
kişileri sorguladığını gösteren herhangi bir bilgi de verilmemiştir.  
118. AİHM, ayrıca, 6 Kasım 1996 ile 14 Ekim 1999 arasında yerel düzeyde herhangi  
bir girişimde bulunulmadığını da not eder. Bu son anılan tarihte Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcısı Jandarma ile Polis’e ilgili gözaltı rapolarının Savcılığa gönderilmesi ve Ender’in  
aranması talimatını vermiştir (bkz. yukarıdaki 54. paragraf). Polis’in yanıt vermemesi ve  
tahminen, Jandarma’nın tüm gözaltı kayıtlarını sunmaması (bkz. yukarıdaki 60. paragraf)  
üzerine 30 Kasım 1999 tarihinde hem Jandarma’ya hem de Polis’e yeniden talimat vermek  
zorunda kalmıştır.  
119. Hükümet’in 30 Kasım 1999’dan sonra hazırlanmış herhangi bir belge – özellikle  
de Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın 30 Kasım 1994’te başvuranın evini arayan polis  
memurlarından alması gereken ifadeleri (bkz. yukarıdaki 61. paragraf) – sunmaması  
nedeniyle AİHM, soruşturmada atılmış olabilecek daha sonraki adımların etkinliğini  
değerlendirememektedir.  
120. Yukarıda anlatılanlar göz önüne alındığında, AİHM, yetkili makamların,  
başvuranın oğlunun kaybolmasına ilişkin AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen etkili bir  
soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getiremedikleri sonucuna varır.  
121. Dolayısıyla AİHM AİHS’nin 2. maddesinin usuli kolu bağlamında ihlal edildiği  
hükmüne varır.  
IV. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
122. Başvuran, aşağıdaki nedenlerle, AİHS’nin 3. maddesinin ayrıca ihlal edildiğini  
ileri sürmüştür:  
(a) Oğlunun kaçırılması ve kaybolması, Devlet’in yeterli ve etkili bir soruşturma  
yürütememesi ile birlikte ele alındığında, AİHS’nin 3. maddesinde yer alan işkenceye  
ve insanlık dışı ya da küçük düşürücü muameleye karşı koruma hükmünü  
zayıflatmakta ve bu hükmü ihlal etmektedir.  
(b) Başvuran, yetkili makamların, oğlunun kaybolmasına kayıtsız kalması nedeniyle  
endişe ve üzüntü yaşamıştır.  
123. AİHS’nin 3. maddesi şöyledir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
124. Hükümet, bu şikayete ayrıca yanıt vermemiştir.  
125. AİHM, Ender Toğcu’nun kayboluşundan kimin sorumlu olduğu hususunda bir  
hükme varamadığını yineler (bkz. yukarıdaki 97. paragraf).  
126. AİHM, yetkili makamların başvuranın oğlunun kayboluşu hakkında etkili bir  
soruşturma yürütmemesinin, başvurana ilişkin olarak ayrıca AİHS’nin 3. maddesine aykırı bir  
muamele oluşturup oluşturmadığı sorusunun, 3. madde bağlamındaki kötü muameleye değil  
AİHS’nin 2. maddesinde yer alan usuli şartlara dayanan diğer şikayetten farklı olduğu  
kanısındadır (bkz. yukarıda anılan Tahsin Acar, § 237).  
127. AİHM, bir aile üyesinin mağdur olup olmadığı hususunun, bu kişinin yaşadığı  
acıya ciddi insan hakları ihlalleri mağdurlarının akrabalarının kaçınılmaz olarak yaşadığı  
duygusal sıkıntıdan farklı bir boyut ve özellik veren özel etkenlerin mevcudiyetine bağlı  
olacağını vurgular. İlgili öğeler aile bağlarının yakınlığını, aralarındaki ilişkiye özel şartları,  
aile bireyinin sözkonusu olayların ne kadarına tanık olduğunu, aile bireyinin kayıp kişi  
hakkında bilgi edinme çabalarına ne ölçüde katıldığını ve yetkili makamların bu sorulara yanıt  
verme biçimlerini de kapsayacaktır. Bu tür bir ihlalin temelinde aile bireyinin “kaybolmuş”  
olması değil, yetkili makamların, dikkatlerine sunulan durum karşısındaki tepkileri ve  
tutumları bulunmaktadır. Bir akraba, özellikle bu son anılan öğe nedeniyle yetkili makamların  
davranışları nedeniyle doğrudan mağdur olduğunu iddia edebilir (ibid, § 238).  
128. Oğlunun kaybolmasına ilişkin soruşturmanın yetersizliği başvuranın acı ve ruhsal  
sıkıntı çekmesine neden olmuş olabilir, ancak AİHM, başvuranın bu iddiaya dair getirdiği  
kanıtlar çerçevesinde, AİHS’nin 3. maddesinin başvuranın kendisine ilişkin olarak ihlal  
edildiği hükmüne varmayı gerektirecek özel etkenlerin mevcudiyetinin saptandığı kanısında  
değildir (ibid, § 239 ve orada anılan davalar).  
129. Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.  
V. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
130. AİHS’nin 5. maddesine atıfta bulunan başvuran, oğlunun tutuklanmasının, bu  
hükmün bir ila beşinci fıkralarında yer alan ve özgürlük ve güvenlik haklarını güvence altına  
alan teminatları tamamen gözardı ederek gerçekleştirildiğini iddia etmiştir.  
131. Hükümet, başvuranın oğlunun polis tarafından tutuklu bulundurulduğunu  
reddetmekten başka, bu şikayeti özel olarak ele almamıştır.  
132. AİHM, başvuranın oğlunun kaybolmasından kimin sorumlu olabileceğine dair bir  
tespitte bulunamamıştır (bkz. yukarıdaki 97. paragraf). Dolayısıyla başvuranın iddiasını  
kanıtlayacak hiçbir somut temel yoktur.  
133. Sonuç olarak, AİHM, AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğini tespit etmiştir.  
VI. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
134. Başvuran, kendisinin ve ailesinin, oğlunun tutukluluğunun ulusal yetkililerce  
gerektiği gibi ve kapsamlı bir şekilde araştırılmasını sağlamak için her türlü makul adımı  
attığını ifade etmiştir. Ancak, yetkililerin, şikayetlerine ve dilekçelerine verdiği yanıt son  
derece yetersiz kalmıştır. Gerekli hukuk yolları ya bulunmamış ya da uygulamada yararsız  
kalmıştır.  
AİHS’nin 13. maddesi şöyledir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru  
yapabilme hakkına sahiptir.”  
135. Hükümet, başvuranın oğlunun kaybolmasının yeterli derecede soruşturulduğunu  
öne sürmüştür.  
136. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, yerel hukuki düzende her ne şeklide korunursa  
korunsun, AİHS hak ve özgürlüklerinin özünün hayata geçirilmesi için ulusal düzeyde bir  
hukuk yolunun bulunmasını teminat altına aldığını tekrarlar. Dolayısıyla, Sözleşmeci  
Devletlere, sözkonusu madde kapsamındaki AİHS yükümlülüklerine uymak hususunda belirli  
bir takdir yetkisi verilmiş olmasına rağmen, 13. maddenin maksadı, AİHS kapsamında  
“savunulabilir bir şikayet”in konusuyla ilgilenecek bir iç hukuk yolunun temin edilmesini  
gerekli kılmak ve uygun tazminat vermektir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı,  
başvuranın AİHS kapsamında yaptığı şikayetin niteliğine göre değişir. Yine de, 13. maddenin  
gerektirdiği hukuk yolunun, gerek uygulamada gerek hukukta “etkili” olması gereklidir.  
Dolayısıyla, uygulanması, sorumlu Devlet’in yetkililerinin davranışları ve ihmalleri ile  
engellenmemelidir (bkz. Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 1996-VI, s. 2286, §  
95; yukarıda anılan Kaya, § 106).  
137. Yaşam hakkının temel önemi ışığında, 13. madde, uygun hallerde tazminat  
ödenmesine ek olarak, ölümden sorumlu olanların belirlenmesi ve cezalandırılmasını  
muktedir kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılmasını ve müştekinin soruşturma sürecine  
etkili erişiminin olmasını gerekli kılar (bkz. yukarıda anılan Kaya, § 107). AİHM, bunun  
hayatı tehdit eden koşullarda kaybolma vakaları için de geçerli olduğu kanısındadır (bkz.  
yukarıdaki 112. paragraf).  
138. Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, Devlet yetkililerinin başvuranın  
oğlunun kaybolmasına karıştığının kanıtlandığını tespit etmemiştir. Ancak, daha önceki  
davalarda da hüküm getirdiği gibi, bu, AİHS’nin 2. maddesi bağlamında yapılan şikayeti, 13.  
maddenin maksatları bağlamında “savunulabilir” bir şikayet olmaktan çıkarmaz (bkz. Akkoç –  
Türkiye, no. 22947/93 ve 22948/93, AİHM 2000-X ve orada anılan davalar). Bu bağlamda,  
AİHM, halihazırda, başvuranın oğlunun bir kaybolma vakasının kurbanı olduğunu (bkz.  
yukarıdaki 89. paragraf) ve dolayısıyla başvuranın “savunulabilir bir iddiası”nın olduğunun  
kabul edilebileceğini gözlemler.  
139. Dolayısıyla, yetkililerin kaybolma olayının koşullarına yönelik etkili bir  
soruşturma yapma yükümlülüğü bulunmaktaydı. Yukarıda ortaya konulmuş olan  
gerekçelerden ötürü (bkz. yukarıdaki 106.-121. paragraflar), 13. madde kapsamında herhangi  
bir etkili cezai soruşturmanın yapıldığı düşünülemez; ki bunun gerektirdikleri, 2. madde ile  
şart koşulan soruşturma yükümlülüğünden daha geniş kapsamlı olabilir (bkz.yukarıda anılan  
Kaya, § 107). Dolayısıyla, başvurana, oğlunun kaybolmasına ilişkin olarak etkili bir hukuk  
yolu tanınmadığını ve bir tazminat talebi de dahil olmak üzere, faydalanmasına açık olan  
diğer hukuk yollarına erişimine de olanak tanınmadığını tespit etmiştir.  
140. Dolayısıyla, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VII. 2., 3., 5., 13. VE 18. MADDELER BAĞLAMINDA AİHS’NİN 14. MADDESİNİN  
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
141. Başvuran, bu davanın koşullarının, 2., 3., 5., 13. ve 18. maddeler bağlamında  
AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edildiğini ortaya koyduğunu öne sürmüştür. Türkiye’nin  
güneydoğusundaki Kürtlerin sistematik olarak hukuka aykırı muamele gördüğünün  
belirlenmesi için yeterli kanıt olduğunu ifade etmiştir. Oğluna aynı zamanda ırk ayrımcılığı da  
yapılmıştır. Son olarak, yukarıda anılan maddelerle birlikte ele alındığında, 14. madde  
ihlallerinin uygulandığını ortaya koyan yeterli kanıt bulunduğunu belirtmiştir.  
AİHS’nin 14. maddesi şöyledir:  
Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal  
veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya  
herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır”  
142. Hükümet, bu şikayeti özel olarak ele almamıştır.  
143. AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlallerine dair tespitlerini gözlemler ve  
başvuranın AİHS’nin 14. maddesi kapsamında yaptığı şikayetlerini ayrıca incelemenin gerekli  
olmadığı kanısındadır.  
VIII. AİHS’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
144. Başvuran, özellikle 5. maddeye ilişkin olmak üzere, AİHS ile tanınan hak ve  
özgürlüklere Türkiye tarafından getirilen ve/veya uygulanan kısıtlamaların, AİHS’nin  
müsaade etmediği maksatlar için uygulandığını iddia etmiştir. AİHS’nin 18. maddesine atıfta  
bulunmuştur; sözkonusu madde şöyledir:  
“Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar  
ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”  
145. Yukarıdaki tespitlerini dikkate alarak AİHM, bu şikayeti ayrıca incelemenin  
gerekli olmadığı kanısındadır.  
IX. AİHS’NİN 34. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
146. Başvuran, birkaç defa, AİHM’ye başvurusuna ilişkin olarak ulusal yetkililerce  
sorguya çekildiğini belirtmiştir. Bu, en son, diğerlerinin yanı sıra, “Türkiye aleyhine işlemler  
başlattın. Bunu neden yaptın?” sorusunun sorulduğu Temmuz veya Ağustos 2001’de olmuştur.  
Başvurana göre, bu sorgulama, başvuru sürecini daha da zorlaştıran bir engel düzeyine  
varmıştır.  
AİHS’nin 34. maddesi şöyledir:  
İşbu Sözleşme ve Protokollarında tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflardan biri  
tarafından ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek kişi, hükümet dışı her kuruluş veya  
kişi grupları Mahkeme’ye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde  
kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı taahhüt ederler.”  
147. Hükümet, bu şikayetle ilgili görüş bildirmemiştir.  
148. AİHM, başvurana yöneltildiği iddia edilen sorunun, AİHS’nin 34. maddesi  
kapsamında bir engel olarak yorumlanabileceğine mutabakat etmemiştir. Bu bağlamda,  
başvuranın Komisyon’a başvuru yapabildiğini ve Komisyon ile AİHM’ye birkaç görüş  
sunabildiğini gözlemler. Aynı zamanda, herhangi bir engelle karşılaşmadan AİHS  
kurumlarıyla irtibatını sürdürmüştür.  
149. Yukarıda anlatılanlar temelinde, AİHM, başvuranın kişisel başvuru hakkını  
kullanmasının engellendiğinin belirlenmiş olduğunu tespit etmemiştir. Dolayısıyla 34. madde  
ihlal edilmemiştir.  
X. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
150. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A.Maddi tazminat  
151. Başvuran oğlunun 1968 doğumlu olduğunu ve kaybolduğu tarihte 26 yaşında  
olduğunu belirtmiştir. Evliydi ve – 16 Ekim 2001 tarihli dilekçesinde başvuranın iddia  
ettiğinin aksine (bkz. yukarıdaki 22. paragraf) – iki çocuğu vardı.  
152. Ölmeden önce (sic.), ortağıyla beraber Diyarbakır’daki Sento Otel ile Arzu  
Club’ın işletmeciliğini yaparak geçimini sağlamaktaydı. Senede 22.626,90 Sterlin  
kazanmaktaydı. O tarihte Türkiye’deki ortalama ömrü dikkate alarak ve aktüeryal tablo  
temelinde, başvuran, Ender Toğcu’nun kazançlarının tahmini kaybı için 540.556,64 Sterlin  
talep etmiştir.  
153. Hükümet başvuranın iddiasına ilişkin görüş belirtmemiştir.  
154. AİHM’nin içtihadı, başvuranın iddia ettiği zararla AİHS ihlali arasında açık bir  
bağ olması gerektiğini ve bunun, uygun vakalarda, kazanç kaybının tazminini de  
kapsayabileceğini belirlemiştir (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Barbéra Messegué ve Jabardo –  
İspanya (50. madde), 13 Haziran 1994, Seri A no. 285-C, ss 57-58, §§ 16-20, ve yukarıda  
anılan Çakıcı, § 127).  
155. Ancak, AİHM, AİHS ihlali teşkil edecek unsurlarla – etkili soruşturma ve etkili  
hukuk yolunun bulunmaması ile - başvuran tarafından talep edilen maddi tazminat arasında  
hiçbir sebep sonuç bağı tespit etmemiştir. Sonuç olarak, başvuranın bu başlık altındaki  
talebini reddeder.  
B.Manevi tazminat  
156. Başvuran, Ender Toğcu’nun eşi, annesi, iki çocuğu, üç kız kardeşi ve iki erkek  
kardeşi ile birlikte kendisi ve eşi için 50.000 Sterlin talep etmiştir. Ayrıca kendisi için 15.000  
Sterlin talep etmiştir. AİHM’den, tazminatları Sterlin olarak belirlemesini talep etmiştir.  
157. Hükümet başvuranın taleplerine ilişkin olarak herhangi bir görüş belirtmemiştir.  
158. AİHM, yetkililerin, başvuranın oğlunun kaybolmasının koşullarına yönelik etkili  
soruşturma yapmadığını, bunun AİHS’nin 2. maddesindeki usuli yükümlülüğe aykırı  
olduğunu tekrarlar. Ayrıca, başvuranın etkili bir hukuk yolunun bulunmadığını, bunun da  
AİHS’nin 13. maddesine aykırı olduğunu tespit etmiştir. Sonuç olarak, benzer davalarda  
ödenmesine karar verdiği tazminatları da dikkate alarak, eşitlik temelinde, başvurana, Ender  
Toğcu’nun eşi ve çocukları için 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
Ayrıca, uğradığı manevi zarar için başvuranın kendisine 3.500 Euro ödenmesine karar  
vermiştir.  
C.Mahkeme masrafları  
159. Başvuran, başvurunun yapılırken ortaya çıkan ücretler ve masraflar için  
21.192,34 sterlin talep etmiştir. Bu talep şunları kapsamaktadır:  
(a)İngiltere’de Kürt İnsan Hakları Projesi için çalışan avukatlarının ücretleri  
için 11.729,99 Sterlin;  
(b)Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 4.903,40 Sterlin;  
(c)İngiltere’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi ve kırtasiye gibi idari  
masrafları için 2.268 Sterlin ve son olarak,  
(d)Türkiye’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi ve kırtasiye gibi idari  
masrafları için 2.290,95 Sterlin.  
160. Avukatlarının ücretlerine ilişkin taleplerini desteklemek için başvuran detaylı bir  
masraf tablosu sunmuştur.  
161. Hükümet bu taleplere ilişkin herhangi bir görüş belirtmemiştir.  
162. AİHM, başvuranın, AİHS kapsamındaki şikayetlerini yalnızca kısmen ortaya  
koyabildiğini ve sadece gerektiği ve gerçekten yapıldığı için tahakkuk eden adli masrafların  
ve harcamaların AİHS’nin 41. maddesi kapsamında tazmin edilebileceğini not eder. Elindeki  
bilgi temelinde değerlendirme yaparak AİHM, başvurana mahkeme masrafları için –  
uygulanabilecek herhangi bir katma değer vergisi hariç – Avrupa Konseyi’nden adli yardım  
olarak alınan 758 Euro çıkarılmak ve başvuranın İngiltere’deki temsilcilerinin başvuranca  
belirlenen hesabına Sterlin cinsinden yatırılmak üzere 10.000 Euro ödenmesine karar  
vermiştir.  
D.Gecikme faizi  
163. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç  
puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesinin uygun olduğu kanısındadır.  
BU SEBEPLERDEN DOLAYI AİHM,  
1.Hükümet’in ön itirazının reddine oybirliğiyle;  
2.Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 38. maddesinde ortaya konulmuş olan, olayları  
belirlemede AİHM’ye bütün gerekli olanakları sağlamak yükümlülüğünü yerine  
getirmediğine oybirliğiyle;  
3.başvuranın kaybolmasından ötürü AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine  
oybirliğiyle,  
4.Hükümet’in başvuranın oğlunun hayatını korumadığı iddiasına ilişkin olarak  
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
5.Sorumlu Devlet’in yetkililerinin başvuranın oğlunun kaybolmasının koşullarına  
yönelik etkili soruşturma yapmamasıyla ilgili olarak AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine  
oybirliğiyle;  
6.AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
7. AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
8. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle;  
9.Başvuranın AİHS’nin 14. maddesi kapsamındaki şikayetinin ayrıca incelenmesinin  
gerekli olmadığına bire karşı altı oyla;  
10. Başvuranın AİHS’nin 18. maddesi kapsamındaki şikayetinin ayrıca incelenmesinin  
gerekli olmadığına oybirliğiyle;  
11. AİHS’nin 34. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
12. (a)sorumlu Devlet’in başvurana, oğlu Ender Toğcu’nun eşi ve iki çocuğu için,  
AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme  
tarihindeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek ve başvuranın banka hesabına  
yatırılmak üzere 10.000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat ve bu miktara uygulanabilecek  
her türlü vergiyi ödemesine;  
(b)sorumlu Devlet’in başvurana, aynı üç aylık süre içinde, ödeme tarihindeki kur  
üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek ve başvuranın banka hesabına yatırılmak üzere  
3.500 Euro (üç bin beş yüz Euro) manevi tazminat ve bu miktara uygulanabilecek her türlü  
vergiyi ödemesine;  
(c)sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içinde, her türlü katma değer  
vergisi dahil olmak, Avrupa Konseyi’nden adli yardım olarak alınan 758 Euro (yedi yüz elli  
sekiz Euro) çıkarılmak ve ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Sterlin’e çevrilmek  
üzere İngiltere’deki temsilcilerinin, başvuran tarafından belirlenecek banka hesabına,  
mahkeme masrafları için 10.000 Euro (on bin Euro) yatırmasına;  
(d) üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez  
Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme  
faizi olarak uygulanmasına oybirliğiyle;  
13. başvuranın adil tazmine ilişkin talebinin kalan kısmının reddine oybirliğiyle  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış ve 31 Mayıs 2005 tarihinde Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve  
3. maddesi uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
Sekreter  
J.-P. COSTA  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca,  
Yargıç Mularoni’nin kısmi muhalefet şerhi bu karara eklenmiştir..  
J.-P. COSTA  
S.D.  
YARGIÇ MULARONI’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
Çoğunluğun aksine, AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 14. maddesi kapsamında yaptığı  
şikayetini ayrıca incelemesi gerektiğine inanıyorum.  
İstisnasız hepsi Kürt kökenli olan Türk vatandaşlarınca yapılan onlarca benzer  
başvuruyu inceledikten sonra ve sıklıkla AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiğini tespit  
ederek, AİHM’nin kanımca, AİHS’nin 14. maddesi kapsamında da ciddi bir sorun  
olabileceğini en azından mütalaa etmesi gereklidir.  
Tabi ki bu, AİHM’nin nihayetinde daima bir 14. madde ihlali tespit edeceği anlamına  
gelmemektedir. Ancak, kanımca bu tip davalarda ayrımcılık yasağının önemli bir konu  
olmadığına eşit düşen çoğunluk kararına katılmıyorum.