(c) yetkili makamların komşular ve diğer köylüler de dahil tüm olası görgü
tanıklarından ifade almaması;
(d) Ender’i ya da başvuranın ve başvuranın oğlu Ali’nin evini arayan polis
memurlarının hepsinden ifade alınmaması;
(e) Cumhuriyet Savcılarının, oğlunun Kasım 1994’ten günümüze dek tutuklu
bulunabileceği jandarma ve polis binalarındaki tüm tutukevlerini şahsen kontrol
etmemesi; ve son olarak,
(f) Cumhuriyet Savcılarının subayları ve/veya gözetim memurlarını sorgulamaması ya
da tüm tutukevlerinin ilgili gözetim kayıtlarını denetlememesi.
108. Hükümet, 12 Ocak 2000 tarihli görüşünde, başvuranın karısının Diyarbakır
Cumhuriyet Savcılığı’na sunduğu bir dilekçenin ardından başvuranın iddialarına yönelik
açılan bir soruşturmanın, 6 Kasım 1996 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı’nın verdiği takipsizlik
kararı ile sonuçlandığını belirtmiştir. Yine de Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı 1999’da yeni
bir soruşturma açmış, bu soruşturma sırasında başvuranın, karısının ve gelininin ifadeleri
alınmıştır. Savcılık’tan alınan bilgiye göre arama raporlarını imzalayan polis memurlarının da
ifadeleri alınmış olmalıdır (bkz. yukarıdaki 36. paragraf). Hükümet, sunduğu görüşlerde bu
ifadelerin mümkün olan en kısa sürede AİHM’ye iletileceğini belirtmiş, ancak bunu
yapmamıştır.
109. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün,
Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi uyarınca taşıdığı “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese
bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımaya” yönelik genel
görevi ile birlikte düşünüldüğünde, bireylerin güç kullanımı sonucu ölmeleri halinde bir tür
etkili soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini yineler (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27
Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, s. 49, § 161 ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli
karar, Reports of Judgments and Decisions, 1998-I, s. 329, § 105). Bu bağlamda, AİHM, bu
yükümlülüğün, cinayetin bir Devlet görevlisi tarafından işlendiğinin kesin olduğu davalarla
sınırlı olmadığına dikkat çeker (bkz. Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-
VII).
110. Soruşturma, sorumlu kişilerin tespiti ve cezalandırılmasını sağlama bakımından
da etkili olmalıdır (bkz. Oğur/Türkiye [BD], sayı 21954/93, § 88, AİHM 1999-III). Bu sonuca
ilişkin değil, araçlara ilişkin bir yükümlülüktür. Yetkili makamların olaya ilişkin, inter alia
görgü tanıklarının ifadelerini de kapsayan tüm kanıtları toplamak için mümkün olan makul
önlemlerin tamamını almaları gereklidir (yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109). Soruşturmadaki
ölüm nedenini ya da sorumlu kişinin tespitini engelleyen herhangi bir kusur, bu standarda
uymama tehlikesi yaratacaktır.
111. Bu bağlamda bir hızlılık ve makul acele şartı da bulunmaktadır (bkz.
Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Reports 1998-IV, §§ 102-104; Çakıcı/Türkiye [BD],
no. 23657/94, § 80, 87, 106, AİHM 1999-IV; yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109).
112. AİHM, Ender Toğcu’nun ölmüş olduğuna dair bir kanıt olmadığını not eder.
Ancak AİHM yukarıda anılan yükümlülüklerin, kişinin, hayatını tehdit edici olarak
görülebilecek şartlar altında kaybolduğu davalar için de geçerli olduğu kanısındadır. Bu
açıdan, daha önce AİHM, yetkili makamların PKK ile ilişki içerisinde olduğundan
şüphelendiği kişilerin kaybolması ve kayıt dışı bir şekilde tutuklanmasının, 1993 yılında
Türkiye’nin güneydoğusundaki şartlar bağlamında hayatı tehdit edici olarak görülebileceği
hükmüne varmıştır (bkz. yukarıda anılan Timurtaş, § 85). İncelemesi istenen ve 1994 yılında