COUNCIL  
A V R U P A  
OF EUROPE  
K O N SE Y Đ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
SOYLU – TÜRKĐYE  
(B a şvuru no. 43854/98)  
KARAR  
STRAZBURG  
15 Şubat 2007  
Bu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.  
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Dava, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski 25.  
maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Mehmet Soylu  
(“başvuran”) tarafından, 22 Temmuz 1998 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na  
(“Komisyon”) yapılan başvurudan (no. 43854/98) kaynaklanmaktadır.  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1954 doğumludur ve Đstanbul’da yaşamaktadır. Başvurusuna neden olan iddia  
konusu olayların meydana geldiği tarihte Nurettin köyünde yaşamaktaydı. Dava olayları  
taraflar arasında ihtilaflıdır ve aşağıdaki gibi özetlenebilir:  
A. Başvuranca sunulduğu şekliyle olaylar  
Başvuran, Nisan 1994’e kadar o zaman olağanüstü hal bölgesinde yer alan Mardin ili  
Malazgirt ilçesine bağlı Nurettin köyünde yaşamaktaydı. 1994 yılında terörist faaliyetler bu  
bölgenin başlıca sorunuydu. 1980’lerden beri bölgede güvenlik güçleri ile Kürt özerkliğini  
destekleyen bir kısım Kürt nüfusu; özellikle de PKK (Kürdistan Đşçi Partisi) üyeleri arasında  
şiddetli bir uyuşmazlık sürmekteydi. Köyde yaşayanlara köy korucusu olmaları için güvenlik  
güçleri tarafından baskı yapılmaktaydı.  
27 Kasım 1993 tarihinde askerler, maskeli kişilerle birlikte Nurettin köyüne baskın  
yapmıştır. Halkı köy meydanında toplamış ve devlete köy korucusu olarak hizmet etmeyi  
reddetmeleri halinde evlerini yakmakla tehdit etmişlerdir. On beş genç erkeği dövmüşlerdir.  
Sonrasında askerler yirmi ev seçmiş ve bunlara beyaz bir toz attıktan sonra ateşe vermişlerdir.  
Başvuranın kardeşi ve kuzenine ait evler tamamen yanmıştır.  
Bu olaydan sonra köylüler güvenlikleriyle ilgili endişe içinde yaşamaktaydı. Bazıları  
köyü terk etmiş, başvuranın da dahil olduğu kesim köyde kalmayı tercih etmişti. Güvenlik  
güçleri halkı köy korucusu olmayı kabul etmeye zorlamak amacıyla haftada iki-üç defa köye  
gelmekteydi.  
Nisan 1994’te yaklaşık otuz ailenin reisleri köy korucusu olmayı baskı altında kabul  
etmiştir. Ancak yeni alınan bu korucular da devletin koruması altında her gün sekiz-dokuz ev  
yakmıştır. Başvuranın evi de yakılmış, bu da onu ve ailesini köyü terk edip Malazgirt ilçesine  
yerleşmeye zorlamıştır. Bu arada köy korucuları başvuranın tarlasını işlemiş, evinden geriye  
kalan eşyalarını kullanmış ve ona ait kavakları kesip satmışlardır. Başvuran maddi sorunların  
üstesinden gelememiş, iş bulup geçimini sağlamak için Đstanbul’a taşınmıştır.  
17 Nisan 1998 tarihinde başvuran Malazgirt Kaymakamlığı’na bir dilekçe ile başvurmuş  
ve köyüne geri dönmek için izin istemiştir. Şehirde ailesinin geçimini sağlayamadığını ve  
köydeki tarlalarını ekip kullanmak istediğini belirtmiştir. Kaymakam başvuranın talebini Đlçe  
Jandarma Komutanlığı’na iletmiş ve aynı zamanda kendisine Konakkuran Jandarma  
Karakolu’na başvurmasını tavsiye etmiştir. Başvuran sözkonusu karakola gitmiş, ancak  
karakol komutanı köye tekrar yerleşme isteğini geri çevirmiş ve bir askere başvuranı binadan  
çıkarmasını emretmiştir.  
1
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
B. Hükümetçe sunulduğu şekliyle olaylar  
Başvuran Nurettin köyünü güvenlik güçleri veya köy korucularının baskısıyla değil  
kendi rızasıyla terk etmiştir.  
19 Temmuz 1997 tarihinde başvuran Malazgirt Başsavcılığı’na Nurettin köyündeki  
korucuların malını rızası dışında kullandığı yönünde şikâyette bulunmuştur. 1994 yılında  
köyü terör olayları nedeniyle terk ettiğini ve ayrılışından sonra köy korucularının evini ve  
mülkünü tahrip ettiğini iddia etmiştir. Bu nedenle köy korucuları hakkında cezai işlem  
yapılmasını ve uğradığı zararların tazmin edilmesini Savcı’dan talep etmiştir. 9 Aralık 1997  
tarihinde Savcı başvuranın eşyalarını Nurettin köyünden Malazgirt ilçesine nakleden A.K.’nin  
ifadesine başvurmuş, A.K. başvuranın evinin zarar görmemiş olduğunu belirtmiştir.  
Başvuran Malazgirt Cumhuriyet Savcılığı’na ilettiği 10 Mayıs 1998 tarihli başka bir  
dilekçe ile babasına ait tarlanın köy korucusu Z.P. tarafından izinsiz olarak ekildiği yönünde  
şikâyette bulunmuştur.  
20 Ağustos 1998 tarihinde Başsavcı görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını  
Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun gereğince Malazgirt  
Đlçe Đdare Kurulu’na sevketmiştir. Kurul tarafından tayin edilen bir müfettiş tarafından  
başvuranın iddiaları hakkında bir soruşturma yürütülmüş, Z.P. dahil altı köy korucusu  
sorgulanmıştır.  
30 Haziran 1999 tarihinde Malazgirt Đlçe Đdare Kurulu Nurettin’deki altı köy korucusu  
hakkında kovuşturma başlatılması için izin talebini reddetmiştir.  
8 Kasım 1999 tarihli bir kararla Van Bölge Đdare Mahkemesi, Đdare Kurulu kararını  
bozmuş ve köy korucuları hakkında, iddia edilen fiillere uyan TCK’nın 516. maddesi uyarınca  
kovuşturma başlatılmasına izin vermiştir.  
1 Mart 2000 tarihinde Malatya Ağır Ceza Mahkemesi suçlanan köy korucularını  
dinlemiş, korucular iddiaları reddetmiş, başvuranın iftira attığını öne sürmüştür. Başvuranın  
PKK’nın dağ birliğinden olduğunu, bu yüzden kendilerine husumet beslediğini iddia  
etmişlerdir. Ayrıca başvuranın köyde üç bin ağaca ve altı yüz dönüm tarlaya sahip olmadığını  
belirtmişlerdir. Ağaçlar başvuranın kardeşine aitti, o da ağaçları kesip satarak Đstanbul’a  
yerleşmiştir.  
24 Mart 2000 tarihinde iki jandarma subayı Nurettin köyünden üç kişinin ifadesini  
almış, şahıslar başvuranı köyden Malazgirt’e taşınırken gördüklerini, köy korucularının ona  
köyü terk etmesi için baskı yapmadıklarını, evinin korucular tarafından yakılmayıp kötü hava  
koşulları ve bakımsızlıktan yıkıldığını ve başvuranın sahip olduğu dört-beş hektar arsada otuz  
bin kavak bulunamayacağını bildirmiştir.  
Aynı tarihte jandarma subayları başvuranın Nurettin’deki evinde olay yeri incelemesi  
yapmıştır. Hazırladıkları raporda evin yakılmış olduğuna dair kanıt bulunmadığını, evin doğal  
nedenler ve bakımsızlıktan yıkılmış olduğunu, başvuranın sahip olduğu 10,200 m² arsanın  
iddia edildiği kadar ağaç barındıramayacağını belirtmişlerdir.  
Malazgirt Ağır Ceza Mahkemesi, 4616 sayılı Şartla Salıverilme, Dava ve Cezaların  
Ertelenmesine Dair Kanun’un 1 § 4. maddesi uyarınca köy korucuları hakkındaki cezai  
2
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
işlemleri beş yıl erteleme kararı vermiştir. Đtiraz olmadığından karar kesinleşmiştir. Ancak  
karar sanıklara af getirmemiş, beş yıl içinde yeni bir suç işlemeleri halinde cezai işlemler  
yeniden başlatılacaktır.  
9 Kasım 2005 tarihinde jandarma subayları başvuranın Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda ortaya attığı iddialarla ilgili olarak başvuran ve Nurettin  
köyünden üç kişinin ifadesini almıştır.  
Başvuran ifadesinde; köy korucularının tehditleri neticesinde 1994 yılında köyünü terk  
ettiğini, ayrıldıktan 15 gün veya bir ay sonra evinin kimliğini ve neden yaptıklarını bilmediği  
bazı köylülerce yakıldığını belirtmiştir. Devlet görevlilerinin köy korucusu olması için  
kendisine baskı yapıp yapmadığı sorusu üzerine kimsenin kendisine ve ailesine baskı  
yapmağı yanıtını vermiştir. Ayrıca köy korucusu olmayı kabul etmeyenlerin evlerinin  
yakıldığı iddiasının doğru olmadığını belirtmiştir. Sahip olduğu ağaçların sayısı sorulduğunda  
başvuran, kardeşi ve kuzeni ile birlikte otuz bin değil, üç bin kavak ağacı olduğunu iddia  
etmiştir. Başvuran aynı zamanda -kardeşi ve kuzeni ile birlikte- 600 dönüm tarlaya sahip  
olduğunu ve 1994 yılından beri ekim yapmadığını söylemiştir. Kendinin ve ailesinin  
bölgedeki terörist faaliyetlerden etkilenip etkilenmediği sorusuna karşılık olarak başvuran,  
oğlu F.S.’nin PKK’nın aktif bir üyesi olduğunu, yakalanıp on iki yıl hapis cezası çektiğini, bu  
yüzden PKK’nın ailesini tehdit etmediğini belirtmiştir. Eşinin babasının ise köy korucusu  
olarak çalışş olması nedeniyle güvenlik güçlerinin herhangi bir tehdidine maruz  
kalmaşlardır. Başvuran son olarak 1994-2002 yılları arasında Đstanbul’da ikamet ettiğini,  
sonrasında ise Taşlıçeşme mezrasında tarlasında ekim yaparak yaşamını sürdürdüğünü  
belirtmiştir.  
Başvuranla aynı köyde yaşayan Z.T., N.B. ve H.Ç., yetkililerin köylüleri köy korucusu  
olmaya zorlamadıklarını, aksine köylülerin devletten maaş alabilmek için korucu olmak  
istediklerini söylemiştir. Ancak başvuran ve ailesi gibi bazı köylüler mali sıkıntılar nedeniyle  
köyü terk etmişlerdir. Onlara göre başvuran, oğlunun PKK’ya üye olması ve kardeşinin de  
daha önce köyden gitmesi nedeniyle köyden ayrılmıştı. Başvuranın evinin köy korucuları  
tarafından yakıldığı iddiası doğru değildir çünkü bir köy korucusu olan başvuranın  
kayınbabasının kızının evini yakması düşünülemez. Başvuranın evi kötü hava koşulları ve  
bakımsızlıktan zarar görmüştür. Başvuranın otuz bin kavak ağacına sahip olması mümkün  
değildir çünkü köyde bu kadar ağaç yoktur. Başvuranın kardeşleriyle paylaşğı 60-70 dönüm  
tarlası vardır. 2002 yılında Taşlıçeşme mezrasına yerleşmiş ve o zamandan beri oradaki tarlası  
ile uğraşmaktadır. Kimse onu köyden çıkmaya zorlamamıştır. Bu tanıklara göre başvuran ve  
diğer birkaç köylü biraz para kazanabilmek ümidiyle sözkonusu iddiaları ortaya atmışlardır.  
Hükümet son olarak Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması  
Kanunu’nun (“Tazminat Kanunu”) 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe konulduğunu ve  
sözkonusu Kanun’un köylerindeki mülklerine dönmeleri engellenen kişilerin sözleşme  
mağduriyetlerinin giderilmesi için etkili bir yol sağladığına işaret etmiştir.  
Bu bağlamda yetmiş altı ilde Zarar Değerlendirme ve Tazminat Komisyonları kurulmuş,  
terörist faaliyetler veya yetkililerin terörle mücadelesi neticesinde zarara uğrayanlar tazminat  
talebiyle ilgili tazmin komisyonuna başvuruda bulunabileceklerdir.  
Bu komisyonlara başvuranların sayısı halihazırda 204,000’e ulaşştır. Birçok köylü  
uğradıkları zararlar için tazminat elde etmiştir.  
3
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’ĐN ÖN ĐTĐRAZLARI  
Hükümet, 9 Ocak 2006 tarihli ek görüşünde 14 Temmuz 2004 tarihinde çıkarılan Terör  
ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Kanunu (“Tazminat Kanunu”)  
ışığında iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir ön itiraz bildirmiştir. Sözkonusu Kanun  
yetkililerin terörle mücadelesi neticesinde zarara uğramış olan başvuranın Sözleşme  
mağduriyetlerinin giderilmesi için yeterli bir hukuk yolu oluşturmaktaydı. Bu nedenle  
Hükümet, iç hukuk yolları tüketilmediğinden başvurunun reddini ve başvuranın yeni iç hukuk  
yolunu kullanmaya zorunlu tutulmasını Mahkemeden talep etmiştir.  
Başvuran Hükümetin itirazına karşı çıkmış ve Mahkemenin kabuledilebilirlik  
kararından sonra ortaya çıkmış yeni bir hukuk yolunu tüketmeye zorunlu tutulamayacağını  
savunmuştur.  
Mahkeme, 4 Ekim 2005 tarihli kabuledilebilirlik kararında, başvuranın Sözleşme  
mağduriyetlerine ilişkin etkili çare bulunmadığından Hükümetin iç hukuk yollarının  
tüketilmediği yönündeki itirazlarını reddetmiş olduğunu anımsar. Đtirazın kabuledilebilirlik  
kararından sonra geldiğini kaydeder. Mahkeme, Aydın Đçyer – Türkiye (no. 18888/02) kararını  
takiben başvuranların önemli bir bölümünü Tazminat Kanunu’ndan yararlanmaya zorunlu  
kıldığını ve Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazıyla bu başvurulardan  
hiçbirinin kabuledilebilir olarak ilan edilmemiş olduğuna işaret eder. Kabuledilebilirlik  
konusunun AĐHS’nin diğerleri yanında 35 §§ 1 ve 4 maddelerine göre yargılamanın herhangi  
bir safhasında yeniden gözden geçirilebileceği doğrudur (bkz. Azinas – Kıbrıs [BD], no.  
56679/00). Ancak sözkonusu başvurunun yapıldığı tarihten beri geçen süre nedeniyle  
Sözleşme ve Protokollerinde tanımlanan insan haklarına saygı anlayışı Mahkeme’nin somut  
dava koşullarında nihai bir karar vermesini gerektirir. Bu nedenle Hükümetin itirazı  
yargılamanın bu safhasında dikkate alınamaz.  
II. AĐHS’NĐN 3 VE 8. MADDELERĐNĐN VE 1 NO’LU PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN  
ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran Nurettin köyünden zorla tahliye edilmesi, ev ve mallarının güvenlik güçleri  
tarafından tahrip edilmesi ve köyüne geri dönememesinin ilgili kısmı aşağıda çıkarılan  
AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline neden olduğunu  
iddia etmiştir.  
3. Madde  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
8. Madde  
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.  
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,  
ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağğın veya ahlakın  
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve  
yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”  
4
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
1 No’lu Protokolün 1. Maddesi  
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.  
Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun  
genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.  
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek  
veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri  
yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”  
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından aile yurdundan zorla çıkarılması ve mallarının  
bilerek tahrip edilmesinin mal ve mülk dokunulmazlığı ve aile hayatına saygı gösterilmesi  
hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir. Ayrıca mülkünün tahrip edilmesi ve köyünden çıkarılması  
olayını çevreleyen şartların insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye ulaşğını iddia etmiştir.  
Başvuran ayrıca içeriğini avukatlarından öğrendiği 9 Kasım 2005 tarihli ifadesinin  
doğruluğuna itiraz etmiş ve jandarma görevlilerine hiçbir zaman güvenlik güçleri tarafından  
tehdit edilmediğini ve evlerin onlar tarafından yakılmadığını söylemediğini iddia etmiştir.  
Jandarmaya 3,000 ağacı olduğunu da söylememiştir. Başvuru formunda iddia etmiş olduğu  
gibi kardeşi ile birlikte 30,000 kavak ağacına sahipti. Son olarak başvuran, Z.T., N.B. ve  
H.Ç.’den alınan ifadelerin dikkatle incelenmesi gerektiği çünkü bu tanıkların köy korucusu  
olduğu, bu yüzden tarafsız olamayacakları ve ilk iki tanığın cinayet suçlamasıyla yargılanmış  
olduğunu ileri sürmüştür.  
Hükümet, başvuranın şikâyetlerinin gerçeklere dayanmadığını, bunların asılsız olduğunu  
belirtmiştir. Hükümet, soruşturma yapan makamların bulgular ve birtakım tanıklar tarafından  
verilen ifadelere dayanarak başvuranın köyünü kendi isteğiyle terk ettiğini ve güvenlik  
güçlerinin onu gitmeye zorlamadığını savunmuştur. Güvenlik güçleri başvuranın evini veya  
Nurettin köyündeki herhangi bir evi de yakmamıştır.  
Mahkeme, başvuruya neden olan olayların gerçek sebebi hakkında ihtilafla karşı karşıya  
kalmıştır. Buna göre Mahkemenin öncelikle iddia konusu olayların yaşandığı zaman bölgede  
hakim olan genel durumu göz önünde bulundurması gerekir. Bu bağlamda bahsedilen  
dönemde Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde güvenlik güçleri ile PKK üyeleri arasında  
şiddetli çatışmaların meydana gelmiş olduğunu gözlemektedir. Đki tarafın eylemlerinin sonucu  
olan karşılıklı şiddet, birçok insanı evlerini terk etmeye zorlamıştır. Ayrıca devlet yetkilileri  
de bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak amacıyla bazı yerleşimleri boşaltmıştır (Doğan ve  
Diğerleri – Türkiye, no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02). Ancak Mahkeme benzer  
birçok davada güvenlik güçlerinin bazı başvuranların ev ve mallarını kasten tahrip ederek  
onları geçim kaynaklarından mahrum ettiği ve olağanüstü hal bölgesindeki köylerini terk  
etmeye zorladığını tespit etmiştir (bkz. diğer kararlar arasında Akdivar ve Diğerleri – Türkiye,  
Karar Raporları 1996-IV; Selçuk ve Asker – Türkiye, Raporlar 1998-II; Menteş ve Diğerleri  
– Türkiye, Raporlar 1997-VIII; Bilgin – Türkiye, no. 23819/94 ve Dulaş – Türkiye, no.  
25801/94).  
Hal böyle iken hem Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu hem de Mahkemenin daha önce  
güvenlik güçlerinin kanun dışı olarak vatandaşların mal-mülkünün tahribinin sorumlusu  
olduğunun iddia edildiği Türkiye’den benzer davalarda gerçeği bulma girişimlerinde  
bulunduğu belirtilmelidir (bkz. diğer kararlar arasında yukarıda da belirtilmiş Akdivar ve  
Diğerleri ve Yöyler; Đpek – Türkiye, no. 25760/94). Sözkonusu davalarda AĐHS kuruluşlarını  
böyle bir faaliyete girişmeye yönelten temel sebep etkili bir yerel soruşturmanın yokluğunda  
gerçekleri saptamalarının mümkün olmayışıdır.  
5
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
Ne yazık ki Mahkeme sözkonusu davada tanıkları toplayarak kendi imkânlarıyla bir  
delil tespit uygulamasıyla gerçekleri saptama girişiminde bulunamamaktadır. Ancak  
Mahkeme olaylardan oldukça uzun bir zaman geçmesi (sözkonusu davada neredeyse 11 yıl)  
ifade verecek tanıkların bulunmasını daha zor bir hale getirdiği ve olayları detaylarıyla, doğru  
bir biçimde hatırlaması için tanığın kapasitesini zorladığından böyle bir uygulamanın davanın  
maddi gerçeklerinin saptanması için yeterli kanıtı ortaya koyamayacağı kanısındadır (bkz.  
Đpek, yukarıda anılan). Buna göre Mahkeme kararını tarafların sunduğu kanıtlar temelinde  
oluşturmalıdır (bkz. Pardo – Fransa, A Serisi no. 261-B, Çaçan – Türkiye, no. 33646/96).  
Daha önce kaydedildiği gibi belirtilen zaman diliminde Türkiye’nin güneydoğusunda  
köylerin boşaltılması ve yıkımı ile ilgili daha önceki bir kısım davalardaki tespitler dikkate  
alınarak başvuranın köyünden zorla çıkarıldığı ve evinin güvenlik güçlerince yakıldığı iddiası  
ilk bakışta savunulamaz bulunarak reddedilemez (bkz. diğer içtihatlar yanında tümü yukarıda  
anılan Akdivar vd, Selçuk ve Asker, Menteş vd, Bilgin, Dulaş, Yöyler ve Đpek kararları). Ancak  
Mahkeme için AĐHS şartlarına göre gerekli kanıt standardı “makul şüphenin ötesinde”  
standardıdır ve böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve uyuşan çıkarımları veya olaya ait  
benzer çürütülemeyen karineleri izleyebilir (Đrlanda – Đngiltere, Seri A no. 25).  
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvuranın suç duyurusunun  
alınmasını takiben yerel mercilerin iddialarla ilgili bir soruşturma yürütmüş olduğunu  
gözlemler. Bu bağlamda birtakım kişilerden ifadeler alınmıştır. Başvuranın eşyalarını  
Nurettin’den Malazgirt’e taşıyan A.K., taşınma günü başvuranın evinin hasar görmemiş  
olduğunu söylemiştir. Ayrıca ihtilaf konusu olaylarda yer aldıkları iddia edilen altı köy  
korucusu, Malazgirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdikleri sözlü beyanda başvuranın iddialarını  
reddetmiştir. Başvuranla aynı köyden R.G., C.Ç. ve Đ.Ö. de başvuranın iddialarının gerçek dışı  
olduğunu ve kimsenin başvuranı köyünü terk etmeye zorlamadığını iddia etmiştir. Kimse  
başvuranın evini ateşe de vermemiştir. Ayrıca başvuranın evinin kalıntılarında yapılan olay  
yeri incelemesi evin yakılmadığını ancak evin doğal nedenler ve bakımsızlık nedeniyle  
yıkılş olabileceğini göstermiştir.  
Hal böyle iken Mahkeme başvuranın iddia ettiği olaylarla ilgili olarak savcılığa  
şikâyette bulunmak için 19 Haziran 1997 tarihine kadar (üç yıldan daha fazla) beklemiş  
olduğunu kaydeder. Köyü terk ettikten sonra tamamen etkisiz kalmasına ilişkin açıklamada  
bulunmamıştır. Malazgirt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan kovuşturmaya dahil  
olmamasının veya adli mercilere şikayette bulunduktan sonra davasını takip etmemesinin  
nedenlerini ortaya koymamıştır.  
Ayrıca başvuran evinin ve mallarının güvenlik güçleri tarafından yakılmasına ilişkin  
herhangi bir görgü tanığı ifadesi sunmamıştır. Đddia konusu olaylarda yer alan şahısların  
kimliğine ilişkin herhangi bir bilgi de vermemiştir. Ek olarak başvuran, başka köylülerin  
ifadeleri gibi, Hükümetin tanıklarının ifadelerini ve ulusal yetkililerin bulgularını  
çürütebilecek delil sağlayamaştır. Mahkeme bu bağlamda Hükümet tarafından sağlanan  
tanık ifadelerinin tutarlı olduğunu ve olay yeri inceleme raporu ile desteklendiğini kaydeder.  
Başvuran tarafından yetkililere şikayette bulunmadaki sebebi açıklanmayan gecikme ve  
tanık ifadelerini hiçbir şekilde çürütememesi ışığında Mahkeme, başvuranın evinin yakıldığı  
veya köyünden güvenlik güçleri tarafından zorla çıkarıldığını gerekli kanıt standardına  
ulaşacak şekilde tespit edememiştir.  
6
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
Başvuranın köyüne dönmesinin engellendiği iddiasına ilişkin olarak Mahkeme,  
başvuranın köyüne dönüşünün yetkililer tarafından engellediği yönündeki iddiasını  
destekleyen herhangi bir bilgi veya delil sağlamamış olduğunu gözlemler. Özellikle Nurettin  
köyüne dönüşünün ve mülkünü kullanmasının ne zaman ve kimler tarafından engellendiğini  
açıklamamıştır. Mahkeme bu nedenle başvuranın güvenlik güçleri tarafından köyünü terke  
zorlanğı ve dönüşünün engellendiği yönündeki iddiasını da destekleyemediği kanaatindedir.  
Sözkonusu zeminin aksine, Mahkeme AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri veya 1 No’lu  
Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.  
III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından evinin tahrip edilmesi, zorla yerinden edilmesi ve  
köyüne geri dönüşünün engellenmesi ile ilgili mücadele etmek için etkili hukuk yollarından  
mahrum bırakılmasından şikayetçi olmuştur. AĐHS’nin ilgili kısmı aşağıya çıkarılan 13.  
maddesine atıfta bulunmuştur:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru  
yapabilme hakkına sahiptir.”  
Başvuran, şikâyetleri hakkında yetkililerin yeterli soruşturma yapamamasının gösterdiği  
gibi Sözleşme mağduriyetlerinin giderilmesi için etkili çareler bulunmadığını savunmuştur.  
Hükümet, soruşturmada noksan bulunmadığını ve yetkililerin, başvuranın iddialarıyla  
ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütmüş olduğunu savunmuştur.  
Mahkeme, yerel adli düzende ne şekilde güvence altına alınmış olursa olsun Sözleşme  
hak ve özgürlüklerinin içeriğini uygulayacak ulusal düzeyde bir hukuk yolu bulunmasının  
AĐHS’nin 13. maddesinde teminat altına alındığını hatırlatır. Bu nedenle 13. maddenin  
sonucu, Đmzacı Devletlere bu maddedeki Sözleşme sorumluluklarına nasıl uyacakları  
konusunda bir miktar özgürlük verilmiş olsa da, AĐHS bağlamında “savunulabilir bir şikayet”  
konusunu ele alıp uygun çözüm sunacak bir iç hukuk yolunun sağlanmasını zorunlu  
kılmasıdır. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı, başvuranın AĐHS bağlamındaki şikayetinin  
durumuna göre değişir. Ancak 13. maddede zorunlu tutulan hukuk yolunun hem uygulama  
hem de kanunda “etkili” olması, özellikle de uygulanmasının imzacı devlet yetkililerinin  
eylem veya ihmalleriyle haksız bir şekilde engellenmemesi gerekmektedir (Dulaş ve Yöyler,  
ikisi de yukarıda anılan).  
Mahkeme, sözkonusu davada toplanan delillere dayanarak iddia edildiği gibi evi tahrip  
edildikten sonra başvuranın köyünden çıkarıldığının veya güvenlik güçleri veya köy  
korucuları tarafından köye dönüşünün engellendiğinin zorunlu kanıt standardı düzeyinde  
kanıtlanmadığını hatırlatır. Mahkeme 13. madde şartları tam anlamıyla değerlendirilse bile  
başka bir şartın ihlalinin maddenin uygulanması için bir önkoşul olmadığını yineler (Boyle ve  
Rice – Đngiltere, A Serisi no. 131). Ancak başvuranın AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri ve 1 no’lu  
Protokolün 1. maddesi bağlamındaki müstakil şikayetleri hakkındaki yukarıdaki tespitlerini  
dikkate alarak Mahkeme başvuranın ilk bakışta güvenlik güçlerinin görevi kötüye  
kullandıklarını ortaya koymuş olduğu kanaatine varmamaktadır. Bu bağlamda başvuranın  
köylülerin ifadeleri veya şikayetleri ile ilgili olarak yetkililer tarafından yürütülen  
soruşturmanın sonuçlarının başvuran tarafından çürütülemeyişine atıfta bulunur (bu bağlamda  
bkz. Matyar ve Çaçan, ikisi de yukarıda anılan).  
7
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI  
Bahsedilenler ışığında Mahkeme, yukarıda sözü edilen durumun başvuranın etkili çare  
hakkını ihlal etmediği kanaatindedir.  
IV. AĐHS’NĐN 3, 8 VE 13. MADDELERĐ ĐLE 1 NO’LU PROTOKOLÜN 1. MADDESĐ  
BAĞLAMINDA AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, Kürt kökenli olması nedeniyle AĐHS’nin 6, 8 ve 13. maddeleri ile 1 no’lu  
Protokolün 1. maddesi bağlamında AĐHS’nin 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa tabi  
tutulduğunu öne sürmüştür. 14. madde aşağıdaki şekildedir:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya  
diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi  
başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
Başvuran, ev ve mallarının tahrip edilmesinin Kürt kökenli olması nedeniyle ayrımcılığa  
dayanan resmi bir politikanın sonucu olduğunu öne sürmüştür.  
Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir.  
Mahkeme, başvuranın iddiasını kendisine iletilen delillerin ışığında incelemiş, ancak  
asılsız bulmuştur. Bu nedenle AĐHS’nin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.  
YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Hükümetin ön itirazının reddine;  
2. AĐHS’nin 3 ve 8. maddelerinin ve 1 no’lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4. AĐHS’nin 3, 8 ve 13. maddeleri ile 1 no’lu Protokolün 1. maddesi bağlamında AĐHS’nin  
14. maddesinin ihlal edilmediğine;  
KARAR VERMĐŞTĐR.  
Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 15 Şubat  
2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Santiago QUESADA  
Zabıt Kâtibi  
Boštjan M. ZUPANČIČ  
Başkan  
8