CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
SÜHEYLA AYDIN/TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 25660/94)  
KARAR  
STRAZBURG  
24 Mayıs 2005  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Üzerinde şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
Süheyla Aydın/Türkiye Davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),  
J.-P. COSTA, Başkan,  
A.B. BAKA,  
K. JUNGWIERT,  
V. BUTKEVYCH,  
D. JOČIENĖ,  
D. POPOVIĆ, yargıçlar  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
F. GÖLCÜKLÜ, geçici yargıç  
ile Bölüm Sekreteri S. DOLLÉ’nin katılımı ile Daire olarak toplanmış,  
3 Mayıs 2005 tarihinde yapılan bir kapalı oturum sonucunda,  
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:  
USUL  
1. Dava, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin  
(“AİHS”) eski 25. maddesi uyarınca, Türk vatandaşı Süheyla Aydın (“başvuran”) tarafından,  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”), 4 Ekim  
1994 tarihinde yapılan başvurudan (no. 25660/94) kaynaklanmaktadır.  
2. Başvuran, İngiltere’de çalışan avukatlar Kevin Boyle ve Françoise Hampson tarafından  
temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Sözleşme kurumları önündeki işlemler için bir  
ajan tayin etmemiştir.  
3. Başvuran, özellikle, kendisinin ve kocasının polis gözetimine alındığını ve burada ken-  
disinin insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye, kocasının da işkenceye maruz kaldığını iddia et-  
mektedir. Aynı zamanda kocasının daha sonra Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğünü ve  
yetkili makamların bu cinayete ilişkin etkili bir soruşturma yürütemediğini de öne sürmektedir.  
AİHS’nin 2., 3., 6., 11., 13. ve 14. maddelerine atıfta bulunmaktadır. Ancak esasa ilişkin görüşle-  
rinde, başvuran, AİHS’nin 6. maddesine dayanan şikayetini savunmamıştır.  
4. Başvuru, 12 Ocak 1998’de Komisyon tarafından kabuledilebilir bulunarak 1 Kasım  
1999 tarihinde, Komisyon’un bu tarihte incelemesini tamamlamamış olması nedeniyle, 11. No.’lu  
Protokol’ün 5 § 3. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca AİHM’ye iletilmiştir.  
5. Başvuru, AİHM’nin ikinci bölümüne verilmiştir (İçtüzük’ün 52 § 1. maddesi). Bu bö-  
lüm içerisinde davayı görecek olan Daire (AİHS’nin 27 § 1. maddesi) İçtüzük’ün 26 § 1. madde-  
sinde belirtilen şekilde oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilen yargıç Rıza Türmen davadan çe-  
kilmiştir (İçtüzük’ün 28. maddesi). Dolayısıyla Hükümet, geçici yargıç olarak Profesör Feyyaz  
Gölcüklü’yü atamıştır (AİHS’nin 27 § 2. ve İçtüzük’ün 29 § 1. maddeleri).  
6. Başvuran ve Hükümet esasa ilişkin görüşlerini bildirmiştir.  
7. 1 Kasım 2004’te AİHM, Bölümlerinin yapısını değiştirmiştir (İçtüzük’ün 25 § 1. mad-  
desi). Bu dava yeni oluşturulan İkinci Bölüm’e verilmiştir (İçtüzük’ün 52 § 1. maddesi).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
8. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran 1966 yılında doğmuştur ve kendisine si-  
yasi sığınma hakkı verilen İsviçre’de yaşamaktadır. Cesedi 9 Nisan 1994 yılında Diyarbakır dı-  
şında bir yerde, elleri arkasından bağlanmış bir şekilde bulunan Necati Aydın’ın eşidir. Necati  
Aydın tek bir kurşunla başından vurulmuştur.  
A. Giriş  
9. Taraflar, Dava olayları, özellikle de 18 Mart 1994 ile 9 Nisan 1994 arasında meydana  
gelen olaylar hakkında anlaşmazlık içindedir.  
10. Başvuran tarafından anlatıldığı şekliyle olaylar aşağıdaki B Kısmı’nda yer almaktadır  
(14-30. paragraflar). Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri C Kısmı’nda özetlenmiştir (31-37.  
paragraflar). Başvuran ve Hükümet tarafından sunulan belgesel kanıtlar D Kısmı’nda özetlenmiş-  
tir (38-73. paragraflar).  
11. Tarafların üzerinde anlaşamadığı olayları belirlemek için Komisyon, tarafların yardı-  
mı ile, AİHS’nin eski 28 § 1 (a) maddesi uyarınca bir soruşturma yürütmüştür. Görevlendirilen  
üç delege (Jean-Claude Geus, Marek Nowicki ve Marc Vila Amigó), 17 Eylül 1999’da  
Strazburg’da, 22 Eylül 1999 ile 24 Eylül 1999 tarihleri arasında da Ankara’da kanıtları incelemiş-  
tir. Bu delegeler başvuranın yanı sıra şu 11 tanıkla da görüşme yapmıştır: Yasemin Aydın, Şem-  
settin Aydın, Sezgin Tanrıkulu, Arif Altınkalem, Bekir Selçuk, Rıdvan Yıldırım, Sami Güngör,  
Ramazan Sürücü, Yusuf Ercan, Ali Uslu ve son olarak Cemil Çelik. Bu tanıklar tarafından veri-  
len sözlü ifadelerin özeti, aşağıdaki E Kısmı’nda yer almaktadır (74-129. paragraflar).  
12. Üç diğer tanık, Osman Yetkin, Raif Kalkıcı ve Tahir Baboğlu da çağrılmış, ancak  
Komisyon delegelerinin karşısına çıkmamıştır.  
13. Yukarıda anılan tanıkların sorgulanmasından sonra, Komisyon Necati Aydın ile  
Mehmet Ay’ı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne götüren iki polis memurunun da din-  
lenmesinin gerekli olduğuna karar vermiştir (bkz. aşağıdaki 116. paragraf). Komisyon, 27 Eylül  
1999 tarihinde delegelerin polis memurları ile 28 Ekim 1999’da Strazburg’da görüşmek istediğini  
taraflara bildirmiştir. Hükümet’ten iki polis memurunun kimliğini tespit etmesi ve onları  
Strazburg’daki duruşmaya çağırması istenmiştir. Hükümet, Komisyon’a polis memurlarının yazı-  
lı olarak değil de şahsen sorguya çekilmesine neden ihtiyaç duyulduğunu sormuş ve Komis-  
yon’dan kararını gözden geçirmesini istemiştir. Komisyon’un tekrar tekrar açıklama yapmasına  
karşın Hükümet tanıkların kimliklerini tespit edememiş ve 26 Ekim 1999’da Komisyon’a iki po-  
lis memurunun kimliklerini tespit etmek için zamanı olmadığını ve bu nedenle sözkonusu duruş-  
maya katılmalarını sağlayamayacağını bildirmiştir. Bu nedenle komisyon sözkonusu duruşmayı  
iptal etmek zorunda kalmıştır.  
B. Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri  
14. 1994 yılında başvuran anestezi hemşiresi, kocası Necati Aydın da çevre teknisyeni  
olarak çalışmaktadır. İkisi de devlet memurudur. Necati aynı zamanda Sağlık İşçileri Sendika-  
sı’nın (Tüm Sağlık Sen) başkanıdır. Daha önce başvuran ve kocası güvenlik kuvvetleri tarafından  
taciz edilmiş ve yakalanmıştır. Sendika adına yaptıkları etkinlikler güvenlik kuvvetleri ve polisin  
dikkatini üzerlerine çekmiştir.  
15. Mart 1994’te başvuran ve kocasının sürekli bir ikametgahı bulunmamaktadır, zira da-  
ha önce birçok sefer tayinleri çıkmıştır ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerindeki işyerlerine taşınmış-  
lardır. Sözkonusu zamanda başvuran altı aylık hamiledir.  
16. Başvuran ve kocası 18 Mart 1994 tarihinde, Diyarbakır’da, Necati’nin akrabası Meh-  
met Hafif Ay’ın evindedir. Saat yaklaşık 20:30 civarında polis, daha önce kahvehanede yakaladı-  
ğı Mehmet Ay ile birlikte eve gelmiştir. Polis memurları daireye girmiştir. Orada bulunanlardan  
kimlik kartlarını istemişler ve ailenin çeşitli fertlerini sorguya çekmişlerdir. Polis, daha sonra, beş  
yaşındaki bir çocuk da dahil dairedeki tüm aile fertlerini tutuklamıştır.  
17. Tutuklular araçlara bindirilmiştir. Başvuran tek başına bir araca bindirilmiş ve en az  
iki polis memuru kendisine eşlik etmiştir. Araçlarda tutukluların gözleri bağlanmış ve daha sonra  
sorgulanmak için Çevik Kuvvet binasına götürülmüşlerdir. Başvuran hamileliği nedeniyle kendi-  
sini pek iyi hissetmemektedir.  
18. Çevik kuvvet binasına vardıklarında başvuran sorgulanma sırasını beklemek üzere ko-  
ridorda oturtulmuştur. Koridorda otururken işkence gören kocasının çığlıklarını duyabilmektedir.  
19. Başvuran en az üç kez sorguya alınmıştır. İlk seferinde başvurana kocasının belirli  
zamanlarda nerede olduğu sorulmuştur. İkinci seferinde kocası da mevcuttur. Kocasını görebil-  
mesi için gözbağı bir süreliğine çıkartılmıştır. Kocasını odanın ortasında çıplak ve gözleri bağlı  
olarak görmüştür. Vücudu ıslaktır ve çömelmiş, titremektedir. Kocası sorguya çekilirken başvu-  
ranın dinlemesi sağlanmıştır. Bu sırada Necati, polise, başvuranın verdiği bir yanıtla çatışan bir  
cevap vermiştir. Bu olduğunda Necati odadan çıkartılmış, başvuran saçından tutularak tokatlan-  
mıştır.  
20. Başvuran üçüncü kez sorguya alındığında polis kendisine soyunmasını söylemiştir.  
Kocası da odadadır. Polis, kocasını, sorularına cevap vermezse başvuranın canını yakmakla tehdit  
etmiştir. Başvuran korkmuş ve durumu ağırlaşmıştır. Kendisi odadan çıkartılmıştır. Odanın dışın-  
da polis memurları kendisine “Yusuf Ekinci’yi tanır mısın? Cesedi boş bir bahçede bulundu. Ko-  
canın da aynı akıbete uğramasını istemezsin herhalde.” demiştir. Odadan her çıkarılışında işkence  
gören kocasının çığlıklarını duyabilmektedir.  
21. Başvuran çevik kuvvet binasından Diyarbakır polis karakoluna götürülmüştür.  
Hüsniye Ay ve Hüsniye Ay’ın çocukları ile birlikte, dört gün kaldıkları bir hücreye yerleştirilmiş-  
tir. Başvuran, 22 Mart 1994’te, yargıç karşısına çıkartılmadan serbest bırakılmıştır. Tutuklu kal-  
dığı süre içerisinde bir avukat, savcı ya da yargıçla temas kurmasına izin verilmemiştir.  
22. Yurtsever Kadınlar Derneği’nin başkanı olarak Kürt kadınları adına etkinliklerde bu-  
lunan ve başvuranın kocasının bir akrabası olan Yasemin Aydın da yakalanmış ve gözetim altın-  
dayken işkence görmüştür. Bu işkence asılmalar, dayaklar, elektrik verilmesi, hakaretler ve teca-  
vüz tehditleri şeklinde olmuştur. Gözetim altındayken Necati Aydın ve Mehmet Ay’ın etkinlikle-  
rine ilişkin olarak sorgulanmıştır. Cumhuriyet Savcısı Osman Yetkin’in karşısına çıkartıldıktan  
sonra 29 Nisan 1994’te serbest bırakılmıştır.  
23. Başvuranın kocası ve kocasının kuzeni Mehmet Ay, sonunda 4 Nisan 1994’te (bundan  
sonra “Diyarbakır Mahkemesi” olarak anılacak olan) Diyarbaır Devlet Güvenlik Mahkemesi kar-  
şısına çıkartılmıştır. Saat 12:45’te ikisi tıbbi bir muayeneden geçirilmiştir. Saat 9:00’da eşyaları  
için imza atmışlardır. Yaklaşık 14:00 sularında o gün Diyarbakır Mahkemesi’ne gelmiş olan bir  
avukat, Sezgin Tanrıkulu, Necati Aydın’ın mahkeme binasına getirildiğini görmüştür. Bundan  
sonra iki adama neler olduğunu gören yalnızca birkaç kişi bulunmaktadır.  
24. İşlemlerin kayıtları, Cumhuriyet Savcısı’nın gözetim altında kalmalarını talep ettiğini,  
ancak nöbetçi yargıç tarafından o gün serbest bırakılmalarının emredildiğini göstermektedir.  
Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Ay’ın serbest bırakılmasına ilişkin olarak Diyarbakır Mahkeme-  
si’nin Üçüncü Dairesi’ne bir itirazda bulunmuş, ancak bu itiraz 5 Nisan’da reddedilmiştir.  
25. Sözkonusu kişiler yargıç huzuruna çıktığında yanlarında bir avukat bulunmasına izin  
verilmemiştir.  
26. Diyarbakır Mahkemesi’nin serbest bırakma kararına karşın iki adam, aile fertleri ve  
arkadaşlarının beklemekte olduğu mahkeme binasının ön kapısından çıkmamıştır. Sezgin  
Tanrıkulu, 2 veya 2:30 civarında binadan çıktığında Hafif Ay’a iki adamı gördüğünü bildirmiştir.  
Necati’nin babası Şemsettin Aydın da beklemektedir. Aslında, birkaç gündür mahkeme binasının  
dışında oğlunu beklemektedir. Şemsettin, yalnızca dua etmek için kahvehaneye gittiği sırada  
mahkeme binasının dışında bulunmamıştır, bu da saat 11:30 ile 13:30 arasında bir sırada 15 daki-  
ka ve 16 ile 16:30 arasında bir kez daha 15 dakika kadar sürmüştür. Şemsettin’e göre, Necati bu  
15 dakikalık süreler içerisinde serbest bırakılmış olsaydı orada bekleyen diğer insanlar tarafından  
kendisine haber verilirdi. Tutukluların mahkemeden çıkarken kullanılabileceği tek diğer çıkış  
Diyarbakır Mahkemesi’nin bodrumunda, mahkeme kayıtlarının tutulduğu odanın yakınındaki bir  
kapıdır. Bu çıkış yalnızca polis araçları tarafından kullanılabilmektedir. Kayıt odasındaki kişiler  
avukatlara Necati’nin bu kapıdan çıktığını söylemiştir.  
27. Ertesi gün, 5 Nisan 1994’te, iki adamın aileleri bilgi almak için Cumhuriyet Savcı-  
sı’na başvurmuştur. Cumhuriyet Savcısı, kendilerine Necati Aydın ve Mehmet Ay’ın serbest bı-  
rakıldığını ve yeniden yakalanmadığını söylemiştir. Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır Mahkeme-  
si’ndeki Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Selçuk ile konuştuğunda, Tanrıkulu’na Necati’nin muhte-  
melen PKK’ya katılmaya gittiği söylenmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı sorular soran Arif  
Altınkalem’e de benzer şeyler söylemiştir.  
28. 8 Nisan 1994’te Yasemin Aydın’a telefon edilerek kendisini serbest bırakan Cumhu-  
riyet Savcısı Osman Yetkin ile görüşmesi söylenmiştir. Diyarbakır Mahkemesi’ndeki bu görüş-  
mede Yetkin’in yanı sıra Diyarbakır Mahkemesi’nin Üçüncü Dairesi’nin Başkanı ve başka bir  
cumhuriyet savcısı ile yargıç da hazır bulunmuştur. Selçuk, toplantıya daha sonra katılmıştır. Bu  
görüşmede, Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın mahkeme binası içerisinde nasıl kaybolabileceği  
sorusu tartışılmıştır. Görüşmedeki yargıç, ön girişin dışında yalnızca binanın arkasında, zemin  
katında Diyarbakır Mahkemesi’nin mahkumları getirip götürmek için sadece polis tarafından  
kullanılan tek bir girişi olduğunu not etmiştir. Yargıç “telsizlilerin…” iki adamı götürmüş olup  
olmadığını merak etmiş, ancak cümlesini bitirmemiştir. Görüşmedekiler, aynı zamanda o sırada  
Diyarbakır’da oynanan “kirli oyunları” da tartışmıştır. Toplantının sonunda Yetkin ile Yasemin  
Aydın birbirilerinin telefon numaralarını almıştır.  
29. Silvan ilçesinde, Pamuklu Nehri yakınlarında, Diyarbakır’a yaklaşık 40 kilometre me-  
safedeki bir tarlada çalışan köylüler, 9 Nisan 1994 tarihinde üç ceset bulmuştur. Cesetler Diyar-  
bakır-Silvan anayolundan yaklaşık 100 metre uzaklıkta, sığ bir mezardadır. Cesetlerin elleri arka-  
larına bağlanmıştır ve herbiri, başlarının arkasına sıkılan bir kurşun ile öldürülmüştür. Yaklaşık  
bir metrelik bir derinliğe yan yana gömülmüşlerdir. Cesetlerden birinin cebinde bulunan bir nikah  
yüzüğünde Süheyla ismi kazınmıştır. Aileleri, o gece, Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın cesetlerini  
teşhis etmiştir.  
30. Aileler ertesi gün Diyarbakır Devlet Hastanesi morgundan cesetleri teslim almıştır.  
Morgu ziyaret etmek isteyen birçok kişi geri çevrilmiştir. Öğretmenler sendikasına mensup üç  
öğretmen gözetim altına alınmıştır Gözetim altındayken tehdit edilmişler ve kendilerine Necati  
Aydın ile Mehmet Ay’ın bir çatışma sırasında öldüğü söylenmiştir.  
C. Hükümetin olaylara ilişkin görüşleri  
31. 18 Kasım 1993 tarihinde yakalanan başvuran, 22 Kasım 1993’te doktor muayenesin-  
den geçmiştir. Serbest bırakıldığı sırada hazırlanan tıbbi rapora göre vücudunda kötü muamele ya  
da işkence izi bulunmamaktadır.  
32. 4 Nisan 1994’te Diyarbakır’daki Terörle Mücadele Dairesi Necati Aydın ile Mehmet  
Ay’ın doktor muayenesinden geçmesini talep etmiştir. Bu talebin sonucunda, 4 Nisan 1994’te,  
saat 12:45’te başvuranın kocası ve Mehmet Ay bir doktor tarafından muayene edilmişler ve dok-  
tor, vücutlarında kötü muamele ya da işkence izi bulunmadığı sonucuna varmıştır.  
33. Saat 9:00’da, kişisel eşyalarının kendilerine iade edildiğini belirten bir zabıt hazırla-  
yan güvenlik kuvvetleri müdürüne götürülmüşlerdir. Başvuranın kocası bu belgeyi imzalamıştır.  
O gün daha sonra başvuranın kocası ve Mehmet Ay, serbest bırakılmalarını emreden bir yargıç  
karşısına çıkartılmışlardır. Necati Aydın ve Mehmet Ay, daha sonra binayı terketmiştir.  
34. 9 Nisan 1994’te başvuranın kocasının, Mehmet Ay’ın ve kimliği belirsiz bir kişinin  
cesedi Diyarbakır’dan 40 kilometre mesafede gömülü bulunmuştur.  
35. Yapılan otopsiler sonucunda, cesetlerin ellerinin arkalarında bağlı olmasından hare-  
ketle, infaz edildikleri hükmüne varılmıştır. Rigor mortis tam olarak gerçekleşmediğinden, otopsi  
raporu Necati Aydın’ın yaklaşık 24 saattir ölü olduğunu belirtmiştir. Bu, cinayetin, başvuranın  
serbest bırakılmasından yaklaşık dört ya da beş gün sonra gerçekleştiği anlamına gelmektedir.  
36. Cinayetlerin failleri olan PKK teröristlerinin kimliklerini saptamak için 1994/2233  
dosya numarası altında ex officio bir soruşturma açılmıştır. Başvuranın kocasını infaz eden terö-  
ristler çok hareketli olduğundan ve sık sık komşu ülkelerde saklandıklarından soruşturma çok  
yavaş ilerlemiştir. Bu teröristler suç mahalline dönme eğiliminde değildir ve olası tanıklar vere-  
cekleri ifadenin sonuçlarından ve tehditlerden korktuğu için sessiz kalmayı tercih ettiğinden ta-  
nıkların ifadesini almak zor olmaktadır.  
37. Komisyon’a başvurunun yapılmasının ardından gözetim altındayken kötü muamele ve  
işkence görme iddialarına ilişkin başka bir ex officio soruşturma açılmıştır. Ancak Diyarbakır  
Cumhuriyet Başsavcısı, 6 Ekim 1995’te, başvuranın iddialarını destekleyen hiçbir kanıt olmadı-  
ğından kimsenin aleyhinde dava açmamaya karar vermiştir.  
D. Tarafların sunduğu belgesel kanıtlar  
38. Aşağıdaki bilgiler tarafların sunduğu belgelerden elde edilmiştir.  
39. 18 Mart 1994 tarihinde hazırlanan yakalama ve ev araması raporuna göre Necati Ay-  
dın, Süheyla Aydın, Mehmet Ay ve diğer dokuz kişi, aynı gün Diyarbakır’daki bir evde yakalan-  
mıştır.  
40. 22 Mart 1994 tarihli, başvuranı da içeren dokuz tutuklu hakkındaki bir belgede yer  
alan tek bir cümle, tutukluların üzerinde kötü muamele izi olmadığını belirtmektedir.  
41. Yine 22 Mart 1994 tarihinde, başvuran ve diğer iki tutuklu, Diyarbakır Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’nın sözlü talimatı üzerine Diyarbakır Polisi tarafından serbest bırakılmıştır.  
42. 23 Mart 1994’te, Necati Aydın’ın kızkardeşi olan Kerime Aydın Diyarbakır Mahke-  
mesi’ndeki Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe vererek kardeşi hakkındaki endişelerini dile ge-  
tirmiş ve hakkında bilgi talebinde bulunmuştur.  
43. 25 Mart 1994’te Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Kerime Aydın’a, karde-  
şinin Diyarbakır Polisi’nin terörle mücadele şubesinde tutuklu bulunduğunu bildirmiştir.  
44. 28 Mart 1994’te polis gözetimi altındayken Mehmet Ay’ın ifadesi alınmıştır. Kendisi-  
nin ve Necati Aydın’ın PKK üyesi olduğunu belirtmiştir.  
45. 30 Mart 1994’te Necati Aydın’ın ifadesi alınmıştır. PKK’nın aktif bir üyesi olduğu id-  
dialarını reddetmiştir. Aynı zamanda kendisinin ve bazı arkadaşlarının sermayesi PKK tarafından  
karşılanacak ve PKK üyelerini tedavi edecek özel bir hastane kurmaya çalıştığı iddialarını da  
reddetmiştir. Bir PKK sempatizanı olduğunu ve 1992 yılında yakalandığını, ancak aleyhindeki  
suçlamaların daha sonra düşürüldüğünü kabul etmiştir.  
46. Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde, 4 Nisan 1994 günü saat 12:45’te hazırlanan bir ra-  
pora göre ne Necati Aydın’ın ne de Mehmet Ay’ın üzerinde herhangi bir kötü muamele izi bu-  
lunmaktadır.  
47. 4 Nisan 1994 günü saat 9:00’da, Necati Aydın ve Mehmet Ay’ın 18 Mart 1994’te ya-  
kalanmalarının ardından el konulan eşyaları kendilerine iade edilmiştir.  
48. Diyarbakır Polisi’nin terörle mücadele şube müdürü Ramazan Sürücü tarafından im-  
zalanan bir yazıdan, 4 Nisan 1994 tarihinde Necati Aydn’ın, Mehmet Ay’ın ve Ramazan Keskin  
adlı birinin Diyarbakır Mahkemesi’ne gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu yazıdan ayrıca Ramazan  
Keskin’in de terörle mücadele şubesinde tutulduğu anlaşımaktadır.  
49. Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 4 Nisan 1994’te Necati Aydın ve Mehmet  
Ay’ı sorguya çekmiştir. Necati Aydın PKK üyesi olmadığını yinelerken Mehmet Ay geçmişte  
PKK’ya katılmak istediğini fakat kabul edilmediğini belirtmiştir.  
50. Son olarak, 4 Nisan 1994’te, Diyarbakır Mahkemesi’nde Yargıç Raif Kalkıcı Mehmet  
Ay ve Necati Aydın’ı sorguya çekmiştir. Necati de Mehmet de aynı gün daha önce Cumhuriyet  
Savcısı’na vedikleri ifadeleri doğrulamıştır. Daha sonra Yargıç, serbest bırakılmalarını emretmiş-  
tir.  
51. 5 Nisan 1994 tarihinde, Diyarbakır Mahkemesi Üçüncü Dairesi, Cumhuriyet Savcı-  
sı’nın Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın serbest bırakılmalarını emreden karara ilişkin itirazını red-  
detmiştir.  
52. 9 Nisan 1994’te iki jandarma subayı, Ali Uslu ve Cemil Çelik (bkz. aşağıdaki 120-25  
ve 126-29. paargraflar), tarafından bir rapor hazırlanmış ve iki jandarma eri tarafından imzalan-  
mıştır. Rapor, Mehmet Korucu adında birinin jandarma karakoluna gelerek Pamukçay bölgesinde  
bir ceset bulduğunu bildirdiğini belirtmektedir. Askerler 13:30’da bölgeye gelmiş ve üç kişinin  
kısmen gömülmüş cesetlerini bulmuşlardır; adamların elleri arkalarından bağlanmıştır ve her biri  
tek bir kurşunla başından vurulmuştur. Cesetlerin üzerlerinde kimliklerini belirlemekte kullanıla-  
bilecek bir belge bulunmamaktadır. Ancak cesetlerden birinin pantolon cebinde bulunan iki altın  
yüzükten birinin üzerinde “Süheyla” ismi kazınmıştır. Daha sonra jandarmalar bulgularını adli  
makamlara bildirmiştir.  
53. Aynı gün, yetki alanı cesetlerin bulunduğu bölgeyi de kapsayan Bismil ilçesi Cumhu-  
riyet Savcısı Rıdvan Yıldırım, bir doktor olan Fevzi Kaymak ile birlikte bölgeye gitmiştir. Cum-  
huriyet Savcısı ile doktor bir rapor hazırlayarak üç kişinin herbirinin başlarına sıkılan tek bir kur-  
şun ile öldürüldüğünü ve kurşunların vücuttan çıktığını kaydetmiştir. Muayene sırasında rigor  
mortis gerçekleşmemiştir ve dolayısıyla kurbanların yaklaşık 24 saattir ölü olduğu tahmin edil-  
miştir. Doktor olay yerinde ölüm nedenini beyin tahribatı olarak belirlemiştir ve bu nedenle tam  
otopsi yapılmasına gerek görülmemiştir. In situ olarak fotoğraflandıktan sonra cesetler Diyarbakır  
morguna götürülmüştür.  
54. Cumhuriyet Savcısı ile doktor tarafından hazırlanan bu rapora göre yüzüklerle birlikte  
bulunan cesette bazı morluklar vardır. Sol omuzda bir darbe sonucu oluşmuş 3x3 cm boyutunda  
bir iz vardır; sol omuzun arkasındaki kürek kemiği üzerinde 5x5 ve 3x3 cm boyutlarında, darbe-  
ler nedeniyle oluşan iki berelenmiş alan bulunmaktadır; omuzun sağ kürek kemiği bölgesinde bir  
darbe nedeniyle oluşan 4x4 cm boyutlarında bir morluk vardır; ve son olarak kondral kaburga  
üzerinde, 6x6 boyutlarında bir morluk görülmüştür.  
55. Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın cesetleri 10 Nisan 1994’te kardeşleri tarafından teşhis  
edilmiştir. Üçüncü cesedin kimliği belirlenememiştir. Cesetlerin bir kez daha fotoğrafı çekilmiş-  
tir. Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Necati Aydın için bir defin ruhsatı çıkartmıştır.  
56. Bismil Cumhuriyet Savcısı, 18 Nisan 1994’te Necati Aydın’ın kardeşi Mehmet Naili  
Aydın’ı sorgulamıştır. Aydın, Diyarbakır Mahkemesi tarafından 4 Nisan 1994’te kardeşinin ser-  
best bırakılması emrinin verildiğini doğrulamıştır, ancak ailesi hastane çalışanları kendileriyle  
temasa geçerek Necati’nin cesedinin morgda olduğunu söyleyene kadar Necati’den bir haber  
alamamıştır.  
57. Bismil Cumhuriyet Savcısı 26 Nisan 1994’te Mehmet Ay’ın kardeşi Mehmet Nuri  
Ay’ı sorguya çekmiştir. Benzer şekilde, Mehmet Nuri Ay da Diyarbakır Mahkemesi’nin kardeşi-  
nin ve Necati Aydın’ın serbest bırakılmasını emrettiğini onaylamıştır. Kurbanların nasıl öldürül-  
düklerini bilmediğini ve özellikle şüphelendiği kimse olmadığını belirtmiştir. Ay, ayrıca, kardeşi  
ve Necati Aydın’ın yanında bulunan diğer cesedin Diyarbakır’da bir üniversite öğrencisi olan  
Ramazan Keskin’e ait olduğunu belirtmiştir.  
58. Yine 26 Nisan 1996’da Bismil Cumhuriyet Savcısı, Bismil Jandarma Komutanlı-  
ğı’ndan cinayetlerin siyasi bir yönü olup olmadığının araştırılmasını istemiştir.  
59. Bismil Cumhuriyet Savcısı, üç kişinin öldürülmesinin siyasi yönleri olduğuna ve bu  
nedenle kendi bürosunun soruşturmayı sürdürme yetkisi olmadığına karar vermiştir. Daha sonra  
Cumhuriyet Savcısı soruşturma dosyasını, cinayetleri soruşturma yetkisine sahip olan Diyarbakır  
Mahkemesi’ne göndermiştir.  
60. 3 Mayıs 1995’te, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Selçuk, kendi-  
sine Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü tarafından (bundan  
sonra “Genel Müdürlük” olarak anılacaktır) 4 Nisan 1995’te gönderilen, başvuranın Komisyon’a  
yaptığı başvuruya ilişkin yazıyı yanıtlamıştır. Selçuk, yazısında, ofisinin cinayetler hakkındaki  
soruşturmayı takip ettiğini belirtmiştir. Selçuk, her ikisi de PKK için çalışmayı bıraktığı için  
Mehmet Ay ile Necati Aydın’ın PKK üyeleri tarafından, cinayetleri Devlet’e isnat ederek Avrupa  
İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruda bulunmak amacıyla öldürüldüğü kanısındadır. Cinayetle-  
re ilişkin soruşturma bu bilginin ışığı altında yürütülmektedir, ancak henüz cinayetleri işleyen  
PKK mensuplarını yakalamak mümkün olmamıştır. Selçuk, son olarak, 30 Kasım 1993’te Diyar-  
bakır Mahkemesi’ne, başvuranı bir terörist örgüte yardım ve yataklıkla suçlayan bir iddianame  
sunulduğunu belirtmiştir.  
61. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, 6 Ekim 1995’te, 1991, 1992 ve 1994 yıllarında polis  
gözetimi altındayken Süheyla Aydın’a kötü muamele ettikleri iddialarıyla altı polis memuru hak-  
kında dava açmamaya karar vermiştir. Bu kararda, kendisinden 4 Temmuz 1995 tarihinde bir  
istinabe müzekkeresi vasıtasıyla alınan ifadesinde sıralanan kötü muamele iddialarının doğru ol-  
duğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmadığı not edilmiştir. Serbest bırakıldığında hazırlanan tıbbi  
raporlar kötü muamele izinden bahsetmemektedir.  
62. Diyarbakır mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Sami Güngör, 27 Kasım 1997’de Diyar-  
bakır Polisi ve Diyarbakır Jandarması’ndan Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin cina-  
yetlerinin faillerini aramalarını istemiştir. Bu Cumhuriyet Savcısı’na göre cinayetler bir grup  
PKK üyesi tarafından işlenmiştir.  
63. 27 Mart 1998’de, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Diyarbakır Polisi’nin te-  
rörle mücadele şubesine bir yazı göndererek polis gözetimi altında oldukları sırada Necati Aydın  
ile Mehmet Ay’ı sorgulayan ve daha sonra 4 Nisan 1994’te onları Diyarbakır Mahkemesi’ne gö-  
türen iki polis memurunun kimliklerinin tespit edilmesini istemiştir.  
64. 15 Nisan 1998 tarihli yanıtında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır Mahkeme-  
si Cumhuriyet Savcısı’na Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin’in polis gözetimi altın-  
da oldukları sırada polis komiseri Taner Şentürk ve Hüseyin Karaca adındaki bir polis memuru  
tarafından sorguya çekildiğini bildirmiştir. Daha sonra üç tutuklu Ramazan Sürücü adına Polis  
Komiseri Ertan Uzundağ tarafından Diyarbakır Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Yazı, ayrıca, o  
dönemde salıverme tutanağı hazırlama uygulaması olmadığından yetkili makamların, üç adamı  
Diyarbakır Mahkemesi’ne götüren polis memurlarının kimliklerini belirleyemediğini belirtmek-  
tedir.  
65. 12 Mayıs 1998’de Hüseyin Karaca’nın ifadesi alınmıştır, cesedi Necati Aydın ve  
Mehmet Ay’ın cesetleri ile birlikte bulunan üçüncü kişi olan Ramazan Keskin’i 2 Nisan 1994’te  
sorguya çektiğini söylemiştir. Karaca, Necati Aydın ya da Mehmet Ay’ı sorgulamadığını ve onla-  
rı Diyarbakır Mahkemesi’ne götürmediğini belirtmiştir. Hüseyin Karaca, kurbanların Sorgulama  
dairesinin kaleminde çalışan memurlar tarafından mahkemeye götürüldüğünü düşünmektedir.  
66. 22 Mayıs 1998’de Diyarbakır Mahkemesi’ndeki Cumhuriyet Savcısı Güngör, cinayet-  
lerin PKK tarafından işlendiğini gösteren bir kanıt olmaması ve bu nedenle vakanın siyasi bir  
cinayet değil adam öldürme olması nedeniyle cinayetleri inceleme yetkisine sahip olmadığına  
karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı 30 Mayıs 1994 tarihli görevsizlik kararının (bkz. yukarıdaki  
59. paragraf) varsayımlara dayandığını eklemiştir. Soruşturmanın devamı için dosya Bismil  
Cumhuriyet Savcılığı’na geri gönderilmiştir.  
67. İdil ilçesi Cumhuriyet Savcısı, 28 Mayıs 1998 tarihinde yakındaki Bismil kasabasın-  
daki meslektaşı ile temasa geçerek bölgedeki, çoğunluğu 1993 ile 1996 yılları arasında gerçekle-  
şen bazı cinayetlerin muhtemelen aynı kişi ya da kişiler tarafından işlendiğini bildirmiştir. Bu  
cinayetlerin işleniş tarzında ve kullanılan silahlarda benzerlikler bulunmaktadır. Bu cinayetlerin  
birbirileriyle ilişkili olduğunu doğrulayabilmek için Bismil Cumhuriyet Savcısı’ndan, Bismil  
bölgesinde işlenen cinayetlerin ayrıntılarını kendisine göndermesini talep etmiştir.  
68. Bismil Cumhuriyet Savcısı, 9 Ekim 1998’te İdil’deki meslektaşına bir yanıt göndere-  
rek kendi yetki alanında 1993 ve 1996 yılları arasında üçü 9 Nisan 1994, geri kalan dördü de 14  
EEylül 1996 tarihlerinde olmak üzere yedi kişinin öldürüldüğünü belirtmiştir. 1996 yılında öldü-  
rülen dört kişiden çıkarılan kurşunlar jandarmanın adli tıp şubesine gönderilmiştir. 1994 yılında  
öldürülen üç kişiye ilişkin kurşun ya da kocan bulunamamıştır.  
69. 5 Mayıs 1999’da Genel Müdürlük Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na bir yazı gönde-  
rerek cesetlerin bulunduğu mahalde boş kurşun kovanı, kurşun ya da benzeri başka bir kanıt bu-  
lunup bulunamadığını ve adli tıp raporu hazırlanıp hazırlanmadığını sormuştur.  
70. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Genel Müdürlük’ün 5 Mayıs 1999 tarihli yazısını  
Bismil ilçesi Cumhuriyet Savcılığı’na 6 Mayıs 1999’da iletmiştir.  
71. Bismil Cumhuriyet Savcısı, 7 Mayıs 1999’da bölgede hiçbir kurşun ya da kocan bu-  
lunmadığı şeklinde bir yanıt vermiştir.  
72. 1996 ile 1999 yılları arasında Cumhuriyet Savcıları ve askerler tarafından hazırlanan,  
hepsi bir paragraf uzunluğunda olan ve çoğu birbirinin aynı pro-forma evraklardan oluşan bir dizi  
belgeye göre, yürütülen soruşturmalara ve cesetlerin bulunduğu bölgeye yapılan ziyaretlere rağ-  
men cinayetlerin faillerini bulmak mümkün olmamıştır. Bu belgeler neler yapıldığını gösteren  
hiçbir bilgi içermemektedir.  
73. Bismil Cumhuriyet Savcısı, 23 Haziran 1999’da, Genel Müdürlük’ün 18 Haziran 1999  
tarihli bir talebe yanıt olarak cinayetlere yönelik soruşturmaların halen devam ettiğini ve her üç  
ayda bir askerler tarafından yapılan soruşturma hakkında ofisine bilgi verildiğini bildirmiştir.  
Cesetlerin bulunduğu bölgede maktüllerin üzerindeki giysilerin dışında hiçbir kişisel eşya bu-  
lunmamıştır.  
E. Sözlü İfade  
1. Süheyla Aydın, başvuran  
74. Olaylar olduğu zaman, başvuran Adana’da hemşire olarak çalışmaktaydı. Ne başvuran  
ne de eşi, sendikaya üye olana kadar herhangi bir makam tarafından rahatsız edilmemiştir. Sendi-  
kaya katıldıktan sonra, sendika içindeki etkinlikleri yüzünden tekrar tekrar yakalanmış, tutuklan-  
mış ya da sorgulanmışlardır.  
75. Başvuran ve eşi memur olup, birçok kez birlikte yaşamalarını zor hale getiren farklı  
şehirlerde görevlendirilmişlerdir. Tekrarlanan atamalara mahkemeler aracılığıyla itiraz ettiklerin-  
de, Diyarbakır’da bulunmalarının huzur ve güvenlik için bir tehdit oluşturduğunu, bu nedenle de  
bu şehirden gönderildikleri kendilerine bildirilmiştir. İkisi de görevlerinden istifa etmiş ve Diyar-  
bakır’da kalmışlardır. Daha sonra, Necati Adana’da başka bir iş bulmuştur. Yakalanmamış olsa-  
lardı, Süheyla ve Necati 18 Mart 1994’te akşam yemeğinden sonra Adana’ya gitmek üzere Di-  
yarbakır’dan ayrılacaklardı.  
76. Ancak, o gün başvuran, eşi ve aralarında beş yaşında bir kız çocuğunun da bulunduğu  
diğer kişilerle birlikte tutuklanmıştır. Yakalandıkları zaman, Diyarbakır’da Halil Ay’ın evinde  
bulunuyorlardı. Bu kişiler Diyarbakır’daki suçüstü bürosuna götürülmüşler ve buraya geldikten  
sonra gözleri bağlanmıştır. Başvuran binayı iyi biliyordu, çünkü daha önce üç kez burada alı-  
konmuştu.  
77. Dört gün süren tutukluluğu boyunca, başvuran üç kez sorgulanmıştır. Neden sürekli  
Diyarbakır’a geri döndüğü sorulmuştu. Bir polis memuru başvurana, “Seni çok kez Diyarba-  
kır’dan yolladık, ama hala senden kurtulamadık”, demiştir. Bir keresinde saçından tutulmuş ve  
tokatlanmıştır. Tutuklu bulunduğu sırada, sık sık eşi Necati’nin çığlıklarını duymuştur. Bir kere-  
sinde, göz bağı yerinden oynamış ve başvuran eşinin çıplak ve ıslak bir durumda olduğunu gör-  
ştü. Eşi titriyordu.  
78. Necati’yi sorgulayanlar, sürekli olarak kendisine eğer işbirliği yapmazsa Süheyla’ya  
zarar vereceklerini ve üzerindeki giysileri çıkarıp onu çıplak bırakacaklarını söylemişlerdir. Baş-  
vuranı tutuklayanlar, başvurana eğer eşinin sonunun Ankara’da öldürülen Yusuf Ekinci gibi ol-  
masını istemiyorsa, terbiyeli olması gerektiğini söylemişlerdir (bkz Ülkü Ekinci / Türkiye, no.  
27602/95, 16 Temmuz 2002). Başvuran, bir başka tutuklu ve onun çocukları, dört gün tutuldukla-  
rı Diyarbakır Emniyet Amirliği’ne gönderilmişlerdir. Tutuklu kaldığı süre içinde başvurandan  
hiçbir ifade alınmamıştır. Dördüncü gün gece yarısı, tıbbi muayene için hastaneye götürülmüşler  
(bkz 40. paragraf), doktor, polis memurlarının yanında başvurana vücudunda darbe izlerinin olup  
olmadığını sormuştur. Başvuran, darbe izi olmadığı yanıtını vermiştir. Başvuran, doktor tarafın-  
dan fiziksel olarak muayene edilmemiştir. Başvuran bunun üzerine, savcı ya da yargıç huzuruna  
çıkarılmadan hastanede serbest bırakılmıştır.  
79. 4 Nisan 1994’te bir avukat başvurana, eşinin o gün Diyarbakır Mahkemesi’nde yargıç  
huzuruna çıkarıldığını bildirmiştir. Binaya girmenin mümkün olmadığını bildiği için, başvuran  
eşini görmeye çalışmamıştır. Kayınpederi Şemsettin ve Mehmet Ay’ın ailesi zaten mahkemenin  
dışında beklemekteydiler.  
80. O gün Necati ile Mehmet serbest bırakılmayınca, aileleri yargıcın tutuklu yargılanma-  
larını emrettiğini ve bu yüzden hapishaneye gönderildiklerini düşünmüşlerdi. Ancak, o akşam  
cezaevi ile iletişime geçtiklerinde, ikisinin de orada olmadığını öğrendiler.  
81. Ertesi gün, 5 Nisan 1994’te, Şemsettin ve aile avukatları, Necati ile Mehmet’i sormak  
için Diyarbakır Mahkemesi ile iletişime geçmiştir. İki adamın önceki gün serbest bırakıldığı ken-  
dilerine söylenmiştir. Bunun üzerine aile üyeleri, iki adamın öldürüldüğünden korkmaya başla-  
mıştır. Necati ile Mehmet’in cesetlerinin bulunduğunu öğrendikleri 9 Nisan 1994 akşamına ka-  
dar, bilgi edinmek için çaba göstermeye devam etmişlerdir.  
2. Yasemin Aydın  
82. Tanık da, 17 Mart 1994 akşamı Hafif Ay’ın evinde olup Necati, Süheyla ve diğerleri  
ile birlikte tutuklanmıştır. Tanık, tek başına bir hücrede tutulmuş ve işkence gören diğer tutuklu-  
ların çığlıklarını duymuştur. Polis memurları, tutukluluğunun üçüncü gününde tanığı sorgulama-  
ya başlamıştır. Dövülmüş, elektrik şoku verilmiş, kollarından asılmış ve tecavüzle tehdit edilmiş-  
tir.  
83. 29 Mart 1994’te, diğer 20 tutukluyla birlikte tıbbi muayene için doktora getirilmiştir.  
Tutukluları hastaneye götüren polis memurları onları tehdit etmiş ve doktora işkenceden bahset-  
memelerini söylemişlerdir. Aynı şekilde, doktor tutuklulara eğer daha fazlasının olmasını istemi-  
yorlarsa, kendilerine yapılan hiçbir şeyden bahsetmemelerini tavsiye etmiştir. Bütün tutuklular iyi  
olduklarını söylemişlerdir. Tanık daha sonra, serbest bırakılmasını emreden ve Diyarbakır Mah-  
kemesi’nde bir savcı olan Osman Yetkin huzuruna getirilmiştir.  
84. Necati’nin ortadan kaybolmasının ardından, bazı aile üyeleri onun akıbeti hakkında  
soruşturma yaparken, tanık onlara katılamamıştı; çünkü tutukluluğu sırasında gördüğü işkence  
sonucunda ciddi bir şekilde hastalandığı için doktor tedavisi altındaydı.  
85. Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın kaybolmasının ardından, ancak cesetlerinin bulunma-  
sından önce, 7 Nisan 1994 tarihinde, Savcı Osman Yetkin, Yasemin’den gelip kendisini mahke-  
me binasında görmesini istemiştir. 8 Nisan 1994’te, Yasemin Aydın ve Mehmet Ay’ın ağabeyi  
Hamit Ay, Osman Yetkin’le görüşmeye gitmiştir. Ancak, gittiklerinde Hamit Ay’ın Savcı’yı  
görmesi için içeriye girmesine izin verilmemiştir. Yasemin Aydın’ın Osman Yetkin’le görüşğü  
odada, biri Diyarbakır Mahkemesi Üçüncü Daire’nin başkanı olan iki yargıcın yanısıra bir başka  
savcı da bulunuyordu. Diyarbakır Mahkemesi’nin Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Selçuk, ilerleyen  
bir safhada görüşmeye katılmıştır. Necati Aydın ile Mehmet Ay’ın başına neler gelmiş olabilece-  
ğiyle ilgili bir konuşma gelişmiştir. Yargıçlardan biri, “Telsiz telefonlular olabilir mi diye merak  
ediyorum”, demiştir. Odada bulunanlardan bazıları, Diyarbakır’da çözemedikleri bazı “kirli  
oyunlar”ın oynandığı yorumunda bulunmuşlardır. Necati’nin ailesinin bir başka üyesi olan ve  
benzer şartlarda öldürülen Vedat Aydın’ın öldürülmesini de tartışmışlardır (bkz Şükran Aydın /  
Türkiye, no. 46231/99). Daha sonra, Yasemin’e iki adamı bulmak için araştırmaya devam ede-  
ceklerine dair söz vermişlerdir.  
86. Cesetler bulunduktan üç gün sonra Yasemin’den Osman Yetkin’le ve Cumhuriyet  
Başsavcısı ile yeniden görüşmesi istenmiştir. Bu görüşme sırasında, Yasemin’e ailenin bu kişile-  
rin kaybolmasıyla nasıl başa çıktıkları sorulmuştur. Daha sonra, adamları sağken bulabilmek için  
daha çok şey yapamadıklarından dolayı özür dilemişlerdir.  
3. Şemsettin Aydın  
87. Tanık, Necati Aydın’ın babasıdır. Oğlu ve diğer birkaç kişi Mart 1994’te yakalanıp tu-  
tuklanmıştır. Oğlu ve Mehmet Ay hariç, tutuklanan kişilerin hepsi daha sonra serbest bırakılmış-  
tır. Oğlunun tutuklanmasından sonra, tanık Diyarbakır Mahkemesi binasının dışında oğlunu bek-  
lemeye başlamıştır. Bina girişinin yaklaşık 20 metre karşısında, mahkemenin bahçesindeki ağaç-  
ların altında otururdu. Her gün sabah 8:30’dan itibaren orada beklemeye başlar, yalnızca öğleyin  
ve akşam üzeri namaz zamanları mahkeme civarında olmazdı. Oğlu onun olmadığı bu zamanlar-  
da serbest bırakılmış olsaydı, orada yakınlarını bekleyen diğer kişilerden ve orada arkadaş edin-  
diği kişilerden haber alırdı. Tanık birkaç kez, tutukluların serbest bırakılmadan önce check-up  
için getirilebileceklerini duyduğu hastaneye de gitmiştir. Hastanede oğlu hakkında bilgi almak  
için uğraşmıştır.  
88. 4 Nisan 1994’te, başvuran, mahkeme tarafından oğlunun serbest bırakılmasının emre-  
dildiğini öğrenmiştir. Ancak, oğlu mahkeme binasından dışarı çıkmamıştır. Tanık daha sonra  
köyüne geri dönmüş ve oğlunun cesedinin hastane morguna götürüldüğünü öğrenene kadar Di-  
yarbakır’a geri dönmemiştir.  
89. Mahkeme binasının dışında beklediği süre içinde, tanık hiçbir tutuklunun serbest bıra-  
kıldığını görmemiştir; mahkeme tarafından serbest bırakılmaları öngörülen tutuklular, alıkonduk-  
ları yerlere geri götürülüp geceyarısından sonra serbest bırakılmış olabilirler. Tanık, hiçbir zaman  
oğlunun serbest bırakılmasını ummamış, ancak oğlu hakkında haber alma ümidiyle beklemeye  
devam etmiştir.  
90. Tanığa göre, oğlu solcu görüşleri ve sendika etkinliklerinde yer alması nedeniyle öl-  
dürülmüştür. Oğlunun birkaç arkadaşı ve özellikle bir akrabası olan Vedat Aydın, benzer koşul-  
larda öldürülmüştür.  
4. Sezgin Tanrıkulu  
91. Tanık, Diyarbakır’da görev yapmakta olan bir avukattır. Birçok kez müvekkillerini  
temsil etmek için Diyarbakır Mahkemesi huzuruna çıkmıştır. Mahkemenin usulünü ve mahkeme  
binasını iyi bilmektedir.  
92. Bu başvuruya neden olan olayların olduğu sırada, mahkeme binası bir duvarla çevrili  
bahçe içinde bulunuyordu. Bahçeye açılan iki kapı vardı. Bu kapılardan biri, mahkemede çalışan  
personel ve gözaltında tutulan şüphelileri ve tutuklu yargılanan davalıları getirip götürürken me-  
murlar tarafından kullanılıyordu. Diğer kapı, avukatlar ve halk tarafından kullanılıyordu. Mah-  
keme binasının üç kapısı vardı; bunlardan ikisi resmi kullanım, üçüncüsü ise avukatlarla halkın  
kullanımı içindi. Avukatların gözaltından mahkemeye getirilen müvekkilleriyle konuşması yasak-  
tı. Tutukluların avukatlara erişimleri yoktu.  
93. Gözaltından mahkemeye götürülen bir kişi, bir savcı ya da yargıç tarafından serbest  
bırakılabilirdi. Bu durumda, polis memurları binanın halk tarafından kullanılan kapısına kadar  
şüpheliye eşlik eder ve şüpheli burada serbest bırakılırdı. 1994’te, mahkeme tahliye belgesi hazır-  
lamazdı; 1995’e kadar böyle bir uygulama getirilmemiştir. Kemer, para, saat, yüzük gibi kişisel  
eşyalar, mahkeme binasındaki yargıç önüne getirilmeden tutukluya iade edilmezdi.  
94. 4 Nisan 1994’te tanık, bununla ilgisi olmayan bir iş için Diyarbakır Mahkeme binası-  
na gitmiştir. İşini tamamladıktan sonra, 14:00 ya da 14:30 sıralarında ayrılmak üzereyken, Necati  
Aydın ile Mehmet Ay’ı iki ya da üç polis tarafından mahkemeye getirilirken görmüştür. Tanık ile  
Necati birbirlerini görmüş ve gözleriyle selamlaşmışlardır. Tanık mahkemeden ayrıldıktan sonra,  
kapının dışında bekleyen Mehmet Ay’ın ağabeyi Hafif Ay’ı görmüş ve az önce kardeşiyle Neca-  
ti’yi mahkeme binasına götürülürken gördüğünü Hafif Ay’a söylemiştir.  
95. Diyarbakır Mahkeme binasının dışında tutukluları bekleyen aile üyeleri tanıdık bir gö-  
rüntüydü. Aile üyeleri, yakınları tutuklanır tutuklanmaz orada serbest bırakılmalarını beklerlerdi,  
çünkü bir kişi tutuklandığında ne zaman serbest bırakılacağını bilmek mümkün değildi. O zaman,  
şüphelinin yargıç önüne getirilmeden önce maksimum tutuklu kalma süresi 30 gündü.  
96. 4 Nisan 1994 akşamında, Hafif Ay tanığı aramış ve ne kardeşinin ne de Necati Ay-  
dın’ın mahkeme binasından çıkmadığını söylemiştir. Hafif Ay, tanığa iki tutuklunun serbest bıra-  
kıldığına ya da karakola geri götürüldüklerine dair bilgisi olup olmadığını sormuştur. Ertesi sa-  
bah, tanık Cumhuriyet Başsavcısı Selçuk’la konuşmuştur. Selçuk, yargıcın iki tutuklunun serbest  
bırakılmasına karar verdiğini doğrulamıştır. İki tutuklunun mahkeme kapısında görülmediğini  
öğrendikten sonra, Savcı bu iki kişinin PKK’ya katılmış olabileceğini tanığa söylemiştir.  
97. Diyarbakır Mahkemesi Üçüncü Daire’nin mahkeme kalemi, mahkeme binasının ze-  
min katında, tutukluları getirip götürmek için polis memurlarının kullandığı çıkış kapısının ya-  
nında bulunuyordu. Daha sonraki bir tarihte, kalemde çalışan memurlar, tanığa Necati Aydın ile  
Mehmet Ay’ın o kapıdan bırakıldıklarını söylemişlerdir. Tanık, bilgiyi veren kişilerin hayatların-  
dan endişe duyduğu için, bu bilgiyi başka kimseye iletmemiştir.  
5. Arif Altınkalem  
98. Bu tanık da Diyarbakır’da görev yapmakta olan bir avukattır. Bu başvuruya neden  
olan olayların olduğu sırada, Necati Aydın için çalışmaktaydı. Müvekkili 1994 Mart’ında tutuk-  
landığı zaman, tanığın kendisini görmesine izin verilmemiştir. Bunun nedeni, o zaman yürürlükte  
olan mevzuatın, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yetkisine giren bir suçtan dolayı tutuklanan  
kişilerin avukatlarına erişmesine izin vermemesiydi. Tanık ayrıca, Necati’nin ne zaman yargıç  
önüne getirileceğinden haberdar edilmeyecekti; ancak tanık bunun maksimum tutukluluk süresi  
olan 30 gün içinde olacağını biliyordu.  
99. 4 Nisan 1994’te, tanık diğer birkaç müvekkilini duruşmalarında temsil etmek üzere  
Diyarbakır Mahkeme binasındaydı. Tanık, bina içinde Necati Aydın’la karşılaşmamış, ama daha  
sonra Necati’nin o gün orada olduğunu bir mahkeme memurundan öğrenmiştir.  
100. Tanık, 5 Nisan 1994’te, Necati’nin kendisinin serbest bırakılmasına karar veren yar-  
gıç önüne çıkarıldığını, ancak binadan çıkarken görülmediğini öğrenmiştir. Tanık daha sonra  
Cumhuriyet Başsavcısı Selçuk’la konuşmaya gitmiştir. Selçuk, Necati’nin serbest bırakıldığını ve  
PKK’ya katılmış olabileceğini söylemiştir.  
6. Bekir Selçuk  
101. Tanık, olayların olduğu sırada Diyarbakır Mahkemesi’nin Cumhuriyet Başsavcısı  
idi. Necati Aydın’ın PKK üyeliği hakkında sorgulandığını anımsamıştır.  
102. Olayların olduğu sırada, tahliye belgesi hazırlama uygulaması yoktu. Bazen, bir sav-  
cı ya da yargıç tarafından tahliyesine karar verilen bir tutuklu, polis memurları tarafından güvenli  
bir yere götürülüp orada serbest bırakılırdı. Aksi takdirde, tutuklu mahkeme binasının dışında  
serbest bırakılırdı. Hiçbir şekilde tutukluların mahkeme binası içinde serbestçe etrafta dolaşmala-  
rına izin verilmezdi.  
103. Bir Cumhuriyet Savcısı olarak, tanığın 4 Nisan 1994’te mahkeme binası içinde Ne-  
cati Aydın’a eşlik eden polis memurlarının kimliklerini belirlemesi mümkün olabilirdi. Ancak,  
tanık bunu yapıp yapmadığını ve daha sonra bu polis memurlarını sorgulayıp sorgulamadığını  
hatırlayamamıştır. Bunu yapmış olabileceğini düşünmüştür. Tanık, polis memurlarının güvenlik-  
lerini tehdit etmemek için, hiçbir şekilde polis memurlarının kimliğini ya da kendisine neler söy-  
lediklerini bir belgeye kaydedemezdi. Ayrıca, mahkeme binasına giderken Necati Aydın’a eşlik  
eden polis memurlarının tarifi, soruşturma için önemli olmayabilirdi.  
104. 3 Mayıs 1995’te hazırlanan belgede ifade edilen görüşler (bkz paragraf 60) soruş-  
turmalara dayandırılmıştır. Öznel görüşlere dayanmamışlardır. Tanık, Necati Aydın ile Mehmet  
AY’ın PKK üyesi olduklarına inanıyordu. Necati, örgütten ayrıldığı için PKK üyeleri tarafından  
öldürülmüş olabilirdi. Belki de, benzer koşullarda öldürülen Vedat Aydın’la aynı soyadı taşıdığı  
için öldürülmüştür.  
105. Ne Necati Aydın ve eşinin yargıç tarafından kanıt yetersizliği nedeniyle serbest bıra-  
kılmasına karar verilmesinin, ne de Necati ile Süheyla’nın PKK ile ilgili bir suçtan hüküm giy-  
memiş olmasının, tanığın Necati ile eşinin PKK üyesi olduğunu düşünmesiyle ilgisi yoktur. Sü-  
heyla Aydın’ın PKK üyelerine yardım ve yataklık etme suçlarından beraat etmesi, yargılamayı  
yürüten mahkeme yargıcının kişisel görüşüydü. Beraat etmesi, Süheyla Aydın’ın PKK etkinlikle-  
rinde yer almadığı anlamına gelmiyordu.  
106. Tanık, ölen kişilerin aile üyeleri ile görüşğünü inkar etmiş (bkz.85 ve 86. paragraf-  
lar) ve Sezgin Tanrıkulu ve Arif Altınkalem adlı avukatlarla tanışıp tanışmadığını ve Necati Ay-  
dın’ın ortadan yok olmasından bahsettiklerini anımsamamıştır (bkz. 96 ve 100. paragraflar).  
107. Tanığın ofisi zaman zaman, bazı memurların PKK üyeleriyle ile irtibat halinde oldu-  
ğunu gösteren bilgiler alıyordu. Böyle durumlarda ve böyle memurları suçlamak için kanıt elde  
edemediği zaman, bu memurların başka şehirlere atanmasını sağlıyordu.  
108. Tanık, Necati Aydın’ın PKK üyeleri tarafından öldürüldüğü görüşünü devam ettir-  
miştir; böylece AİHM’ye Türkiye aleyhinde şikayette bulunulabilecekti (bkz. paragraf 60).  
7. Rıdvan Yıldırım  
109. Tanık, olayların geçtiği sırada Bismil Cumhuriyet Savcısıdır. Cesetler, onun yetkisi  
alanındaki bir alanda bulunmuş ve tanık, 9 Nisan 1994’te cesetlerin incelemesine katılmıştır (bkz.  
paragraf 53).  
110. Tanık, öldürmeye neden olan koşulları belirlemek için tam bir otopsi yapmanın ge-  
rekli olmadığına karar vermiştir; ölüm sebebi belirlenmişti ve bu yeterliydi. Öldürme şekilleri –  
özellikle başa atılan tek el ateş ve cesetlerin yol kenarına atılması- tanığın cinayeti gerçekleştiren-  
lerin PKK üyeleri olduğunu düşünmesine neden olmuştur.  
111. Savcılar, ölen kişinin bir yakınından resmi bir istek gelip gelmemesine bakmaksızın,  
bir adam öldürme olayını soruştururdu. Tanığın Bismil’de kaldığı süre içinde, bölgede çok sayıda  
adam öldürme olayı gerçekleşmiş ve bu adam öldürme olaylarının her biri yetkililer tarafından  
soruşturulmuştur.  
8. Sami Güngör  
112. Tanık, Cumhuriyet Savcısı olup 1996 Ekim’inde Diyarbakır Mahkemesi’ne atanmış-  
tır. Bu tarihten itibaren, başvuranın eşinin ve diğer iki kişinin öldürülmesine ilişkin soruşturmayı  
gerçekleştirmiştir. Kendisinden önceki Cumhuriyet Savcısından yaklaşık bin adet benzer dava  
almıştır.  
113. 20 Kasım 1997’de imzaladığı bir belgede (bkz. paragraf 62), tanık, Necati Aydın’ın  
PKK üyeleri tarafından öldürüldüğünü kaydetmiştir. Tanık, o sıralarda o bölgede gerçekleştirilen  
bir adam öldürmenin soruşturmasını yaparken, başlama noktasının faillerin PKK üyesi oldukları-  
nı düşünmek olacağını belirtmiştir. Bunun aksini gösteren kanıtlar ortaya çıkarsa, diğer olasılıklar  
da soruşturulurdu. 22 Mayıs 1998’de tanık, adam öldürmelerin PKK üyeleri tarafından gerçekleş-  
tirildiğini gösteren hiçbir kanıt olmadığına karar vermiş ve soruşturma dosyasını yerel savcıya  
göndermiştir (bkz. paragraf 66).  
9. Ramazan Sürücü  
114. Tanık, olayların geçtiği sırada başvuran, Necati Aydın, Mehmet Ay, Ramazan Kes-  
kin ve diğerlerinin tutuklu bulunduğu Diyarbakır Emniyet Amirliği’nin terörle mücadele şube  
müdürüydü (bkz. paragraf 48).  
115. Bir kişi tutuklandığında, kişisel eşyaları o kişiden alınır ve bunun için bir belge imza-  
laması istenirdi. Tutuklu, yargıç önüne çıkarılacağı zaman, eşyaları geri verilir ve kişiden aynı  
belgeyi imzalaması istenirdi. Necati Aydın için de aynı şey yapılmıştır (bkz. paragraf 47).  
116. 4 Nisan 1994’te, iki ya da üç polis memuru Necati Aydın ile Mehmet Ay’a eşlik et-  
miştir. Bu polis memurları, tutuklular gözaltındayken onları sorgulayanlarla aynı kişiler olamaz-  
lar.  
117. Tanık, hiçbir zaman Necati Aydın’ın ortadan kaybolmasını ve daha sonra öldürülme-  
sini araştıran yetkililer tarafından sorgulanmamıştır.  
10. Yusuf Ercan  
118. Tanık, polis memuru olup olayların geçtiği sırada Diyarbakır Emniyet Amirli-  
ği’ndeki tutuklulardan sorumlu olan kişiydi. Necati Aydın’ın kişisel eşyalarının alınıp daha sonra  
kendisine geri verildiğini gösteren belgeyi imzalamıştır (bkz. paragraf 47).  
119. Tanık, 4 Nisan 1994’te Necati Aydın ile Mehmet Ay’a Diyarbakır Mahkemesi’ne  
giderken kimin eşlik ettiğini hatırlamamıştır; ancak tutuklu bulundukları yerdeki belgeleri incele-  
yerek bu polis memurlarının kimlikleri belirlenebilirdi.  
11. Ali Uslu  
120. Tanık, şu an jandarma olarak görev yapmaktadır. Olayların geçtiği sırada ise Kağıtlı  
Jandarma Karakolu’nda komutan yardımcısıydı.  
121. Söz konusu günde, bir köylü karakola gelmiş ve tarlalarda üç ceset bulduğunu söy-  
lemiştir. Komutalarındaki birkaç askerle birlikte tanık ve amiri, karakoldan yaklaşık beş kilomet-  
re ve anayoldan 100 metre uzaklıkta olan olay yerine gitmiştir. Üç adamın nabızlarını kontrol  
etmişler ve ölü olduklarına karar vermişlerdir.  
122. Tanık, cesetlerin bulunduğu bölgeye geldiğinde, üç adamı PKK’nın öldürdüğünü,  
bunun sebebinin de PKK üyelerinin bu üç adamın Devlet makamları için çalıştığından şüphelen-  
melerinden kaynaklanabileceğini düşünmüştür.  
123. Cesetlerin gömüldüğü yere arabayla gelmek mümkün olamazdı; ancak bir traktör  
oraya ulaşabilirdi. Ancak, olay yerinin yakınlarında ne tekerlek ne de ayak izi vardı. Aynı şekil-  
de, o civarda hiçbir kan lekesi yoktu. Üç adamın cesetlerin bulunduğu yerde öldürülüp öldürül-  
mediğine dair tanığın hiçbir fikri yoktu. Eğer adamlar orada vurulmuşsa, vurulma sesi çok uzak  
olduğu için karakoldan duyulmazdı.  
124. Olay yerine giden tek yol, Silvan ile Diyarbakır arasından geçen yoldu. Bu yol, tanı-  
ğın karakolundaki askerler tarafından sürekli gözetim altında tutuluyordu. Bu yol üzerinden giden  
bütün araçlar ve kişiler aranıyordu.  
125. Tanığın amiri, kimlik belgeleri için cesetleri aramış, ancak iki evlilik yüzüğü dışında  
ölen adamların kimliğini belirleyecek hiçbir şey bulamamıştır. Yaklaşık 40-50 askerden oluşan  
yardım ekiplerinden de kanıt için bölgeyi aramalarını istemişlerdir. Hiçbir şey bulunmamıştır.  
Daha sonra yerel savcıya haber vermişler ve soruşturmayı ona devretmişlerdir. Tanığın karakolu,  
araştırma yapan savcıyı üç ayda bir gelişmeler hakkında bilgilendirmeye devam etmiştir. Tanık,  
civar köylerin sakinlerinin birşey görüp duyduklarına dair sorgulanıp sorgulanmadıklarını anım-  
sayamamıştır. Eğer önemli bir bilgi olsaydı, söz konusu edilirdi.  
12. Cemil Çelik  
126. Tanık, şu an jandarma olarak görev yapmaktadır. Olayların geçtiği sırada ise Kağıtlı  
Jandarma Karakolu’nun komutanıydı. Tanık, yukarıda adı geçen yardımcısı Ali Uslu’nun tarif  
ettiği olay sırasını doğrulamıştır.  
127. Bismil Cumhuriyet Savcısı, tanıktan ölümlerin siyasi bir bağı olup olmadığını belir-  
lemesini istemiştir (bkz. paragraf 58). Ölen kişilerin yargıç tarafından serbest bırakılmalarına  
karar verildikten sonra ortadan kayboldukları tanığa bildirilmemiştir. Cesetlerin bulunmasından  
haftalar ve aylar sonra yaptığı araştırma sırasında, tanık cesetlerin bulunduğu yere gitmiş ve  
önemli bilgiler sağlayabilecek olan yerli halkla konuşmuştur. Sorguladığı kişilerin isimleri üç  
aylık raporlarına kaydedilmiştir. 1994’ün sonlarında görevini bırakana kadar araştırmasına devam  
etmiş, ancak araştırma arkasından gelen kişi tarafından devam ettirilmiştir.  
128. Ölen adamların ellerini bağlamak için kullanılan ipler tanık ve komutasındaki asker-  
ler tarafından kesilmiş ve olay yerinde bırakılmıştır. Tanığa göre iplerin kanıtsal değeri olmadığı  
için, ipleri alıp incelemenin önemli olmadığını düşünmüştür. Aynı şekilde, olay yerini araştırma-  
larına yardım etmeleri için ek olarak 40-50 asker istemesini de raporuna kaydetmesine gerek yok-  
tu.  
129. Diyarbakır’dan cesetlerin bulunduğu yere doğru giden bir aracın en az iki kontrol  
noktasından geçmesi gerekiyordu; birisi Diyarbakır’ın hemen dışında bulunan ve Diyarbakır Po-  
lisinden polis memurlarının bulunduğu kontrol noktası, diğeri ise Kağıtlı jandarma karakolunun  
dışında, tanığın komutasındaki askerlerin bulunduğu kontrol noktasıdır. Karakolun yanındaki  
yoldan çok fazla araç geçmediği için, geçen her araç ve içindeki yolcular tamamen aranıyordu.  
Polis arabaları ya da ambulanslar bile kontrol ediliyordu.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
130. İlgili iç hukukun açıklaması Akkoç / Türkiye davasında bulunabilir (no. 22947/93 ve  
22948/93, §§ 42-58, ECHR 2000-X).  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZI  
131. Hükümet, kabuledilebilirlik sonrası görüşlerinde, iç hukuk yollarının tüketilmediği  
konusunda ısrar etmiştir. Hükümet, Komisyon’un yalnızca başvuranın 2. madde şikayeti ile ilgili  
olarak bu konuya değindiğini ve başvuranın yapmış olduğu diğer başvurularla ilgili olarak iç hu-  
kuk yollarından yararlanıp yararlanmadığını araştırmadığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, başvu-  
ranın şikayetlerini daha etkin bir şekilde takip etmekten korkabileceği iddiasını reddetmiştir, çün-  
kü başvuran basınla ve İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır koluyla görüşmekten korkmamıştır.  
132. AİHM, Komisyon’un kabuledilebilirlik kararında bu konuyla yeterince ilgilendiğini  
göz önüne alarak, konuyu yeniden incelemenin gerekli olmadığını görmüştür. AİHM, bu nedenle,  
Hükümet’in ilk itirazını reddetmiştir.  
II. AİHM’NİN İFADELERİ VE OLAYLARIN TESPİTİNİ DEĞERLENDİRMESİ  
A. A. Tarafların iddiları  
1. Başvuran  
133. Başvuran, eşi Necati’nin en son polis memurları tarafından Diyarbakır Mahkeme bi-  
nasına götürülürken sağ olarak görüldüğünü ifade etmiştir. Başvuran, yargıcın eşinin serbest bı-  
rakılmasına karar vermesinin ardından gerçekten serbest bırakıldığına dair hiçbir kayıt olmadığını  
belirtmiştir. Bu noktada, eşi hala polis memurlarının elindeydi. Eşi serbest bırakılmış olsaydı,  
binanın çıkışına kadar götürülürdü. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısının belirttiği gibi, güvenlik  
nedeniyle tutukluların mahkeme binası çevresinde refakat edilmeden dolaşmasına izin verilmezdi  
(bkz. paragraf 102). Eğer eşi serbest bırakılmış olsaydı, mahkeme binası dışında bekleyen aile  
üyeleri her durumda kendisini görürdü. Başvurana göre, eşi, polis memurları tarafından binanın  
polisler için ayrılmış olan arka kapısından çıkartılmıştır. Başvuran, davalı Hükümet’in olayların  
tamamının götürdüğü sonucu yalanlamak için hiçbir kanıt sunmadığını belirtmiştir. Özellikle,  
Hükümet 4 Nisan 1994’te başvuranın eşini götüren polis memurlarının kimliklerini belirlememiş-  
tir. Sözkonusu polis memurları, konu hakkında ifade verecek durumda olan tek kişilerdir.  
134. Başvuran ayrıca, Devlet ajanlarından başka hiçbir kimsenin eşini öldürmüş olamaya-  
cağını belirtmiştir. Üç adamın – halen yaşarken veya çoktan ölmüşken – eğer yetkili makamların  
izni ile hareket eden ve denetim noktalarından geçme izni bulunan kişiler tarafından sözkonusu  
noktaya götürülmemişlerse, o noktaya nasıl götürüldüklerini anlamak güçtür. Başvuran ayrıca, 9  
Nisan 1994 tarihli otopsi raporuna göre, ölümden sonra vücudun katılaşması durumunun henüz  
başlamamış olmasına dikkati çekmiştir. Bu durum, üç adamın 24 saatten az bir süre önce öldü-  
rülmüş olduğunu ve adamların öldürülmelerinden dört gün önce kendilerini ele geçiren kişilerin  
ellerinde olduklarını göstermektedir. Yetkili makamlar, sözkonusu günler boyunca, adamların  
izlerini bulmak için hiçbir adım atmamıştır. Başvurana göre, bu eylemsizlik yetkili makamların,  
eşinin Devlet’in bilgisi altında, bir yere götürülmüş olduğunu bilmediklerine işaret etmektedir.  
135. Eşinin öldürülmesine ilişkin olarak başvuran, eşinin Devlet tarafından hedef  
alınan kişi pozisyonuna düşğünü belirtmiştir. Halkın Emeği Partisi’nin bir mensubu olan ve  
benzer koşullarda öldürülmüş olan bir yakını olan Vedat Aydın gibi, Necati de Sağlık Çalışanları  
Sendikası başkanıdır ve yüksek profilli bir militandır. Son olarak başvuran, yetkili bir devlet me-  
murundan diğerine devredilen cesetlerin bir köprü altında bulunduğu bir olaya göndermede bulu-  
nulan Susurluk raporuna (bkz., Ülkü Ekinci, yukarıda kaydedilen, §§ 92-110) değinmiştir. Bu,  
Necati Aydın ve diğer iki adamın öldürülmesine yapılan bir gönderme olarak anlaşılmıştır.  
2. Hükümet  
136. 5 Mayıs 1998 tarihinde sundukları kabul edilebilirlik sonrası görüşlerinde,  
Komisyon, Strazburg ve Ankara’da görgü tanıklarını dinlemeden önce Hükümet, başvuranın id-  
dialarının hiçbir temele dayanmadığını ileri sürmüştür. Başvuranın ya da eşinin, gözaltında bu-  
lundukları sırada kötü muameleye maruz kaldıklarına dair hiçbir delil yoktur. Eşi, 4 Nisan 1994  
tarihinde serbest bırakılmıştır ve dört gün sonra gerçekleşen ve sorumluluğunun, Devlet ajanları-  
na yüklenemeyeceği ölümü, soruşturulmaya devam edilmektedir.  
B. 38 § 1. (a) madde ve Devlet tarafından varılan sonuçlar  
137. Delilleri değerlendirmeden önce AİHM daha önce de yapmış olduğu gibi,  
AİHS’nin 34. maddesi uyarınca öngörülen kişisel başvuru sisteminin etkin şekilde işlemesi için  
Devletler’in, başvuruların, uygun ve etkin olarak incelemesini olanaklı kılan tüm gerekli olanak-  
ları sağlaması gereğinin büyük önem taşıdığını vurgulamıştır (bkz., Tanrıkulu/Türkiye [BD], no.  
23763/94, § 70, ECHR 1999-IV). Başvuranın, Devlet ajanlarını AİHS tarafından korunan hakla-  
rını ihlal etmekle itham ettiği bu nitelikteki davalara ilişkin işlemlerde, belli durumlarda yalnızca  
sorumlu Hükümet’in, sözkonusu iddiaları doğrulayan ya da çürüten bilgilere erişme imkanı oldu-  
ğu açıktır. Hükümet’in yeterli açıklama yapmaksızın ellerinde olan bu tür bir bilgiyi sunmaması,  
başvuranın iddialarının meşruluğuna ilişkin sonuçlar çıkarmaya neden olur ve sorumlu bir Dev-  
let’in, AİHS’nin 38 § 1. (a) maddesi uyarınca yükümlülüklerine uyma düzeyi hususunda olumsuz  
bir neticeye yol açar (bkz. Timurtaş/Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70, ECHR 2000-VI). Aynı  
durum, Devlet’in bir davada olayların saptanmasını zorlaştıran bilgileri sunmadaki gecikmesi için  
de geçerlidir.  
138. Bu bağlamda AİHM, Hükümet’in, Komisyon’un doküman ve bilgi için talep-  
lerine verdiği cevaba ilişkin bir takım meseleleri gözönünde bulundurduklarını belirtmiştir. Belli  
belgeler için kişisel talepler dışında, Hükümet’ten bir çok defa Komisyon’a başvuranın eşinin  
öldürülmesine ilişkin soruşturmaya ait tüm dokümanları sunması istenmiştir.  
139. Sözkonusu dokümanlarla ilgili olarak, AİHM bir grup dokümanın var oldu-  
ğunun, 1999 senesi Eylül ayında görgü tanıklarının, Komisyon delegeleri tarafından incelenmesi  
sırasında ortaya çıktığını gözlemlemiştir. Dokümanların bir kısmı, sözkonusu tarihte Hükümet  
temsilcileri tarafından meydana getirilmişken, diğer bir kısmı bilirkişi heyetinin toplanmasından  
sonra ortaya çıkarılmıştır. Sözkonusu dokümanlar, aşağıda kaydedilenleri kapsamaktadır:  
(a) Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin’in Diyarbakır Mahkemesi’ne  
gönderilmesini öngören 4 Nisan 1994 tarihli doküman (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 48).  
(b) 18 Nisan 1994 tarihinde Mehmet Naili Aydın’dan alınmış olan ifade (bkz. yu-  
karıda kaydedilen paragraf 56).  
(c) 26 Nisan 1994 tarihinde Mehmet Nuri Ay’dan alınmış olan ifade (bkz. yukarı-  
da kaydedilen paragraf 57).  
(d) Bismil Cumhuriyet Savcısı’ndan alınmış olan 26 Nisan 1994 tarihli bir mektup  
(bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 58).  
(e) 30 Mayıs 1994 tarihli yetkisizlik kararı (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 59).  
(f) Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Selçuk’tan alınmış olan 3 Mayıs 1995 tarihli  
mektup (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 60).  
(g) Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’ndan alınmış olan 27 Mart 1998 ta-  
rihli mektup (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 63).  
(h) Diyarbakır Polis Karakolu’ndan alınmış olan 15 Nisan 1998 tarihli mektup  
(bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 64).  
(i) 12 Mayıs 1998 tarihinde Hüseyin Karaca’dan alınmış olan ifade (bkz. yukarıda  
kaydedilen paragraf 65) ve son olarak,  
(j) 22 Mayıs 1998 tarihli yetkisizlik kararı (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 66).  
140. Talep edilmiş olduğu gibi bu önemli belgeler, Ankara’da görgü tanıklarının  
ifadesi alınmadan önce ortaya çıkarılmış olsa idi, bu durum Komisyon’un, diğer ilgili görgü ta-  
nıklarını teşhis etmesini ve onları Mahkeme’ye çağırmasını mümkün kılardı.  
141. Ayrıca AİHM, daha önceki iki olayda Yasemin Aydın ile iletişim kuran  
Cumhuriyet Savcısı Osman Yetkin’in ya da Necati Aydın’ın (bkz. yaukarıda kaydedilmiş olan  
paragraf 50) serbest bırakılması kararını veren Yargıç Raif Kalkıcı’nın ifade vermek için Komis-  
yon Delegeleri huzuruna çıkmadığını belirtmiştir. Osman Yetkin’in Komisyon Delegeleri huzu-  
runa çıkmamasına ilişkin olarak, Hükümet bulunduğu adresten ayrılıp bilinmeyen bir yere gitmiş  
olduğu için Yetkin ile iletişim kuramadıklarını belirtmiştir. Yetkin’in yerini tespit etme hususun-  
da ne gibi çalışmalar yaptıklarına ilişkin Hükümet’ten bir açıklama gelmemiştir. Raif Kalkıcı’nın  
Komisyon delegeleri huzuruna çıkmamasıyla ilgili olarak AİHM, duruşmalar sırasında Hükü-  
met’i temsil etmekte olan avukatın, görgü tanıklarının Komisyon huzuruna çıkmamasına ilişkin  
resmi bir yazılı ıklama yapılacağını ifade ettiğini gözlemlemiştir. Ancak, Hükümet’ten bu tür  
bir açıklama gelmemiştir. Kalkıcı’nın, Necati Aydın’ın serbest bırakılması kararını veren yargıç  
olduğunu ve bu nedenle, Aydın’ı canlı olarak gören son kişilerden biri olduğunu gözönüne alan  
AİHM, Hükümet’in Kalkıcı’yı Mahkeme’ye çağırmamasına ilişkin üzüntülerini sunmuştur.  
142. Son olarak AİHM, 4 Nisan 1994 tarihinde Hükümet’in, Necati Aydın’a refa-  
kat eden polis memurlarını teşhis etmediğini ve Mahkeme’ye çağırmadığını gözlemlemiştir (bkz.  
yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 13). Hükümet’in, Komisyon’un polis memurlarını şahsen  
dinlemesine ilişkin kararını sorgulamasıyla ilgili olarak (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 13),  
AİHM şu an bu Mahkeme için geçerli olduğu gibi, bir görgü tanığının olayların değerlendirilme-  
siyle ilişkili olup olmadığına, ilişkiliyse, bunun derecesine ve bu tür görgü tanıklarından ifadenin  
ne şekilde alınması gerektiğine karar vermenin Komisyon’un yükümlülüğü olduğunu hatırlatmış-  
tır (bkz. Orhan/Türkiye, no. 25656/94, § 271, 18 Haziran 2002).  
143. AİHM, Hükümet’in Komisyon’un ilgili dokümanlar, bilgi ve görgü tanıkları-  
na ilişkin taleplerine cevap olarak gecikmeler ve ihmaller hususunda hiçbir tatmin edici açıkla-  
mada bulunmamış olduğu sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, bu hususta Hükümet’in tutumundan  
gerekli sonuçları çıkarabileceği kanısındadır. Ayrıca AİHM, sorumlu Hükümet’in Sözleşme iş-  
lemlerindeki işbirliğinin önemine atıfta bulunarak (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 137) ve bu  
nitelikteki bir ifade-alma uygulamasından doğabilecek kaçınılmaz zorlukların farkında olarak  
(bkz. Timurtaş, yukarıda kaydedilen, § 70), Hükümet’in AİHS’nin 38 § 1. (a) maddesi uyarınca,  
olayları tespit etme görevinde Komisyon’a ve AİHM’ye tüm gerekli olanakları sağlama yüküm-  
lülüğünü yerine getiremediği sonucuna varmıştır.  
C. AİHM’nin olayları değerlendirmesi  
144. Başvurana göre, kocası Necati Aydın yargıcın 4 Nisan 1994 tarihindeki kararı ardın-  
dan hiçbir zaman fiziksel olarak serbest bırakılmamıştır. Daha sonra vurulmuş ve Devlet ajanları  
tarafından öldürülmüştür. Hükümet bunu reddetmiştir.  
145. AİHM ilk olarak, gözaltında tutulan kişilerin savunmasız bir durumda olduklarını ve  
yetkili makamların, onları korumakla yükümlü olduklarını hatırlatır. Daha önce, bir kişinin sağlı-  
ğı yerinde olduğu halde gözaltına alınması ve serbest bırakıldığı sırada vücudunda yaralanma  
izlerinin görüldüğü durumlarda Devlet, bu yaralanmaların ne şekilde oluştuğuna dair makul bir  
ıklamada bulunmakla yükümlüdür (bkz., diğer yetkili makamlar arasında, Selmouni/Fransa  
[BD], no. 25803/94, § 87, ECHR 1999-V). Yetkili makamların bir kişinin gözaltında tutulduğu  
sırada gördüğü muameleye ilişkin açıklamada bulunma yükümlülüğü, özellikle kişinin hayatını  
kaybettiği durumlarda kesinlikle gereklidir (bkz. Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 99,  
ECHR 2000-VII). Bu nedenle yetkili makamlar, serbest bırakılana kadar tutuklu kişinin sağlık  
durumunda sorumludur ve tutuklu bir kişinin serbest bırakıldığını kanıtlamak sorumlu Devlet’in  
yükümlülüğüdür.  
146. AİHM, başvuranın eşinin polis tarafından 18 Mart 1994 tarihinde gözaltına alındığı-  
nın ve 4 Nisan 1994 tarihinde serbest bırakılmasına karar veren Diyarbakır Mahkemesi’nin huzu-  
runa çıkarıldığının taraflar arasında ihtilaflı olmadığını belirtmiştir. İhtilaflı olan durum, Necati  
Aydın’ın Hükümet tarafından iddia edildiği gibi 4 Nisan 1994 tarihinde fiziksel olarak serbest  
bırakılıp bırakılmadığıdır.  
147. Deliller değerlendirilirken, AİHM genel olarak “makul şüphenin ötesinde” kanıt  
standardını uygular (bkz. İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25, sayfa 64-  
65, § 161). Bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun sonuçların bir arada  
varolmasından ya da benzer reddedilemeyecek fiili karinelerin bir arada varolmasından kaynak-  
lanabilir. Sözkonusu olayların, tamamen veya büyük ölçüde, yetkili makamların yegane bilgisi  
dahilinde bulunduğu durumlarda, gözaltında tutuldukları sırada onların kontrolünde tutulan kişi-  
lerin durumunda olduğu gibi, yaralanma ve gözaltında tutulma sırasında ortaya çıkan ölümler  
hususunda güçlü fiili karineler belirecektir. Aslında tatmin ikna edici bir açıklamada bulunma  
hususundaki beyyine külfetinin, yetkili makamlara ait olduğu kabul edilebilir (bkz. Salman, yu-  
karıda kaydedilen, § 100).  
148. Sonuç olarak, Hükümet’in sahip olduğu çok önemli dokümanları, başvurunun ince-  
lenmesinin ileri aşamalarına kadar ortaya çıkarmamasına, polis memurlarını teşhis etmemelerinin  
(bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 13) ve AİHM’nin olayları tespit etmesini önleyecek biçimde  
diğer önemli görgü tanıklarını Mahkeme’ye çağırmamalarının (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf  
12) eklendiği sözkonusu davaya benzer davalarda, dokümanların ve görgü tanıklarının, başvuran  
tarafından ileri sürülen iddiayı neden doğrulayamadıklarını sonuca ulaşacak şekilde tartışmak  
Hükümet’in yükümlülüğüdür (bkz. Akkum ve Diğerleri/Türkiye, no. 21894/93, § 211, 24 Mart  
2005).  
149. Hükümet, teşhis edemedikleri ve Mahkeme’ye çağırmadıkları görgü tanıklarının,  
başvuranın iddiaları ile bağlantılı olacak delilleri olmadığı sonucu çıkarılabilecek hiçbir iddia ileri  
sürmemiştir.  
150. Daha da önemlisi AİHM, sözkonusu başvuruya yol açan olayların gerçekleştiği tarih-  
te bir tutuklu, Cumhuriyet Savcısı ya da yargıç tarafından serbest bırakıldığı zaman Diyarbakır  
Mahkemesi’nde salıverilmeye ilişkin dokümanların düzenlenmesi hususunda bir uygulama olma-  
dığını gözlemlemiştir (bkz. yukarıda kaydedilen paragraflar 93 ve 102). Suçlulara yalnızca Mah-  
keme binasının kapısına kadar (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 93) ya da Mahkeme binası  
dışında güvenli bir bölgeye kadar eşlik edilecek (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 102) ve orada  
serbest bırakılacaklardır.  
151. AİHM ayrıca, olayların gerçekleştiği tarihte Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yargı  
yetkisi kapsamına giren bir suç işlemiş olmasından şüphe edildiği için polis tarafından gözaltına  
alınan bir şüphelinin, gerekli bir takım koruma vasıtalarından faydalanmasının engellenmiş oldu-  
ğunu gözlemlemiştir. Özellikle bu tür suçluların, itham edilene kadar avukatlarına erişme imkan-  
ları olmamıştır. Ayrıca, yargıç huzuruna çıkarılmaları gerekmeden önce 30 güne kadar gözaltında  
tutulabilmeleri mümkün olmuştur. Aile üyelerine veya yasal temsilcilere, şüphelilerin hangi tarih  
ve zamanda yargıç huzuruna çıkarılacakları hususunda bilgi verilmemiştir.  
152. Suçlulara sağlanması gereken etkin koruma vasıtalarının önemi aşırı şekilde vurgu-  
lanamaz. AİHS’nin 5. maddesi uyarınca şikayetler incelenirken AİHM, bir demokraside yetkili  
makamlarca keyfi olarak gözaltında tutulma durumundan korunmaya ilişkin kişi haklarını temi-  
nat altına almaya dair maddedeki garantilerin asıl önemini vurgulamıştır (bkz., diğerleri arasında,  
Timurtaş, yukarıda kaydedilen, § 103, ve orada kaydedilen davalar). Tehlikede olan konuların,  
koruma vasıtalarının yokluğunda hukukun üstünlüğünün zarar görmesi ile sonuçlanacak ve suçlu-  
ları, yasal korumanın en temel şekillerinin ötesinde tutacak şekilde kişilerin fiziksel özgürlükleri-  
nin korunması ve kişisel güvenlik olduğu sonucuna varmıştır (bkz. Kurt/Türkiye, 25 Mayıs 1998  
tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-III, § 123).  
153. Şahısların Zorla Kaybolmadan Korunmaları Hakkında Bildirge’nin 11. maddesi de  
gözönüne alınabilir (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararı 47/133, tarih 18 Aralık 1992).  
Sözkonusu maddeye göre, “özgürlükten mahrum bırakılan tüm kişiler, gerçekten serbest bırakıl-  
dıkları ve ayrıca, haklarını korumak için fiziksel bütünlükleri ve güçlerinin teminat altına alındığı  
koşullarda serbest bırakıldıkları hususunda güvenilir bir teyide izin verecek şekilde serbest bıra-  
kılmalıdır”.  
154. Hükümet’in yukarıda kaydedilmiş olduğu gibi 4 Nisan 1994 tarihinde Necati Ay-  
dın’a eşlik eden polis memurlarını teşhis edememesi ve Mahkeme’ye çağırmamasını ve salıve-  
rilmeye ilişkin bir doküman bulunmamasını gözönüne alan AİHM, Hükümet’in Necati Aydın’ın  
aslında 4 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Mahkemesi’nden serbest bırakılmış olduğuna dair  
beyyine külfetinden kurtulamadığı sonucuna varmıştır. AİHM, Necati Aydın’ın Devlet gözeti-  
minde kalmış olduğunu tespit etmiştir. Buna bağlı olarak, Hükümet’in yükümlülüğü Necati Ay-  
dın’ın hala Devlet ajanlarını elinde bulunduğu sırada nasıl öldürülmüş olduğunu açıklamaktır.  
Hükümet tarafından bu tür bir açıklama yapılmamasını gözönünde bulunduran AİHM, Hükü-  
met’in Necati Aydın’ın öldürülmesine ilişkin açıklamada bulunamadığı sonucuna varmıştır.  
III. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLMİŞ OLDUĞU İDDİASI  
155. AİHS’nin 2. maddesi aşağıda kaydedildiği gibidir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalan-  
dırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında  
hiç kimse kasten öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline  
gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir  
kişinin kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Necati Aydın’ın Öldürülmesi  
1. 1. Tarafların Görüşleri  
156. Başvuran, eşinin AİHS’nin 2. maddesinin ihlali anlamına gelecek şekilde Devlet  
ajanları tarafından öldürüldüğünü ifade etmiştir.  
157. Hükümet, başvuranın eşinin iddia etmiş olduğu şekilde öldürüldüğünü reddetmiştir.  
Başvuranın eşinin Mahkeme binasını, yargıç serbest bırakılmasına karar verdikten hemen sonra  
terk etmiş ve kişisel eşyalarının kendisine iade edilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Necati Ay-  
dın’ın serbest bırakılması ve öldürülmesi arasında geçen 4 ila 5 günlük süre, yetkili makamları  
şahsın ölümüne dahil edebilmek için çok uzundur. Hükümet, iddialarını desteklemek için başvu-  
ran tarafından hiçbir delil sunulmadığını ileri sürmüştür.  
2. 2. AİHM’nin Değerlendirmesi  
158. Yaşam hakkını koruma altına alan ve yaşamdan mahrum bırakılmanın haklı gösteri-  
lebileceği durumları ortaya koyan 2. madde, AİHS’deki en temel koşullardan biridir ve hiçbir  
derogasyona izin verilemez. 3. madde ile birlikte, 2. madde Avrupa Konseyi’ni oluşturan demok-  
ratik toplumlardan temel değerlerinden birini ortaya koyar. Yaşamdan mahrum bırakılmanın hak-  
lı görülebileceği koşullar, kesin bir şekilde yorumlanmalıdır. Kişilerin korunması için bir vasıta  
görevini gören AİHS’nin kapsam ve amacı, 2. maddenin yorumlanması ve koruma vasıtalarını  
pratik ve etkin bir hale getirmek için uygulanmasını da gerektirir (bkz. McCann ve Diğerle-  
ri/İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A Serisi no. 324, sayfa 45-46, § 146-47).  
159. 2. maddenin metni bir bütün olarak okunduğu zaman, yalnızca kasıtlı adam öldürme-  
leri değil aynı zamanda, kasıtsız bir sonuç olarak yaşamdan mahrum bırakılma ile sonuçlanabile-  
cek “güç kullanımı”na izin verilen durumları da kapsadığını gösterir. Ancak, öldürücü gücün ka-  
sıtlı ve niyet edilmiş kullanımı, gerekliliğinin değerlendirilmesinde göz önüne alınması gereken  
faktörlerden yalnızca biridir. Güç kullanımlarından herhangi biri, 2. maddenin alt paragrafları  
olan (a) ve (c)de ortaya konan amaçların gerçekleştirilmesi için kullanılan “kesinlikle gerekli”  
ibaresinden daha fazla olmamalıdır. Bu terim, AİHS’nin 8. maddesinin 2. paragrafı ve 11. mad-  
desi uyarınca Devlet eylemlerinin, “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığına karar  
vermede normalde uygulanandan daha sıkı ve zorlayıcı bir gereklilik testine başvurulması gerek-  
tiğini gösterir. Sonuç olarak, kullanılan güç izin verilmiş amaçların gerçekleştirilmesi ile sıkı sı-  
kıya orantılı olmalıdır (ibid., sayfa 46, §§ 148-49).  
160. 2. maddenin sağladığı korumanın önemi gözönüne alındığında AİHM, yalnızca Dev-  
let ajanlarının hareketlerini değil aynı zamanda bunu çevreleyen tüm koşulları değerlendirerek  
yaşamdan mahrum bırakmaları, en dikkatli incelemelere tabi tutmalıdır. 2. maddenin 2. paragra-  
fından belirtilen amaçların birini gerçekleştirmek için Devlet ajanları tarafından güç kullanımı,  
zamanında iyi amaçlar için geçerli olarak algılanan dürüst bir düşünceye dayanan fakat zamanla  
yanlış anlaşılagelen durumlarda haklı görülebilir (ibid., sayfa 58-59, § 200).  
161. AİHM daha önce, Hükümet’in en son Devlet ajanlarının ellerinde olduğu sırada canlı  
olarak görülen ve daha sonra vahşi bir ölümle hayatı son bulan Necati Aydın’ın (bkz. yukarıda  
kaydedilen paragraf 154) öldürülmesine ilişkin bir açıklamada bulunmadığını tespit etmiştir. So-  
nuç olarak, Necati Aydın’ın öldürülmesi hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş oldu-  
ğuna karar verilmiştir.  
B. Soruşturmanın yetersiz olduğuna ilişkin iddialar  
1. Tarafların Görüşleri  
(a) (a) Başvuran  
162. Başvuran, eşinin ortadan kaybolması ve müteakip ölümüne ilişkin soruşturmanın,  
sözkonusu maddenin usuli gereklerine uyulmadığını gösterecek şekilde yetersiz olduğunu belirte-  
rek AİHM’den AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini saptamasını istemiştir. Başvuran, eşinin  
öldürülmesine ilişkin soruşturmada özellikle aşağıda kaydedilen eksiklikleri tespit etmiştir:  
(a) Onaylanmamış olduğu halde alıkonmasının beş günü boyunca, 4 Nisan 1994 ve  
9 Nisan 1994 tarihleri arasında, yetkili makamlar Necati Aydın’ı bulmaya çalışmak için çaba gös-  
termemiştir, özellikle Necati Aydın’a Mahkeme binasına kadar eşlik eden polis memurları sorgu-  
lanmamıştır,  
(b) Cesetlerin bulunmuş olduğu yerde hiçbir adli araştırma yapılmamıştır,  
(c) Necati Aydın’ın vücudu üzerinde tam bir otopsi yapılmamıştır,  
(d) Kullanılmış silah tipini veya müteveffanın sözkonusu noktada öldürülüp öldürülmedi-  
ğini tespit etmek için hiçbir girişimde bulunulmamıştır,  
(e) Eşinin ellerinin arkasında bağlanması için kullanılmış olan ip olay yerinde öylece bı-  
rakılmış ve herhangi bir adli test uygulanmak üzere alınmamıştır,  
(f) Adli amaçlarla hiçbir fotoğraf çekilmemiştir,  
(g) Yetkili makamlar, Necati Aydın’ın bilgi vermesi mümkün olan yakınlarının ifadelerini  
almamışlardır,  
(h) Araştırmaya dahil olan Cumhuriyet Savcılarının ve araştırma görevlilerinin her biri,  
müteveffanın teröristler tarafından öldürülmüş olduğu kanısındadır,  
(i) Araştırma dosyası, jandarmaların verdiği faillerle ilgili hiçbir bilgi olmadığına ilişkin  
üç aylık yanıtlardan oluşmaktadır. Ancak, failleri bulmak amacıyla bir hazırlık çalışması yapılmış  
olduğuna dair hiçbir delil bulunmamaktadır.  
(b) (b) Hükümet  
163. Hükümet, terörizme karşı mücadele faillerin teşhis edilmesini zorlaştırmış olduğu  
halde, başvuranın eşinin öldürülmesine ilişkin soruşturmanın, kesintiye uğramadığını ve halen  
devam etmekte olduğunu belirtmiştir. Sözkonusu davanın, Devlet ajanları tarafından bir kişiye  
karşı yapılan kasıtlı bir eylemle değil, kişiler arasında vuku bulmuş olan olaylara ilişkin suç tah-  
kikatıyla ilgili oluğunu vurgulamışlardır. AİHS, soruşturmanın süresi ve şekline ilişkin belirli  
hiçbir hakkı içermemektedir.  
3. 3. AİHM’nin değerlendirmesi  
164. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün,  
Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleş-  
me’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımaya” ilişkin genel görevi ile bağ-  
lantılı olarak yorumlandığında, kişiler güç kullanımı sonucunu öldürüldüklerinde etkin bir resmi  
soruşturmanın yapılmasını gerektirdiğini hatırlatır (bkz., mutatis mutandis, McCann ve Diğerleri,  
yukarıda kaydedilmiş olan, sayfa 49, § 161, Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Raporlar  
1998-I, sayfa 329, § 105). Bu bağlamda AİHM, Hükümet tarafından belirtilenin aksine,  
sözkonusu yükümlülüğün adam öldürmeye, Devlet’in bir ajanının neden olduğu açık olan dava-  
larla sınırlı olduğunu belirtir (bkz. Salman, yukarıda kaydedilmiş olan, § 105).  
165. Soruştuma yapmakta olan yetkililerin, Necati Aydın’ın ortadan kaybolmasına ilişkin  
bilgilendirilip bilgilendirilmedikleri konusuna dair AİHM, ilk olarak Sezgin Tanrıkulu ve Arif  
Altınkalem isimli avukatların müteveffa ile ilgili bilgi almak için 5 Nisan 1994 tarihinde Diyar-  
bakır Mahkemesi’ne gittiklerini gözlemlemiştir (bkz. yukarıda kaydedilen paragraflar 96 ve 100).  
Mahkeme’de kendilerine Necati Aydın’ın PKK’ya katılmaya gitmiş olabileceğini söyleyen Cum-  
huriyet Başsavcısı Bekir Selçuk ile karşılaşmışlardır. Bu iki avukat tarafından Komisyon delege-  
lerine verilen güvenilir ve tutarlı ifadeleri gözönüne alan AİHM (bkz. yukarıda kaydedilen parag-  
raflar 91-97 ve 98-100), verdikleri ifadelerin doğruluğundan şüphe etmek için bir neden göreme-  
mektedir. Ancak, Selçuk’un delegelere avukatlarla karşılaştığını hatırlamadığını bildirdiğini be-  
lirtmiştir (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 106). Delegelere verdiği ifadenin kaçamak nitelikte  
olduğu görgü tanığını güvenirliği hakkında AİHM’nin ciddi şüpheleri bulunmaktadır. Ayrıca  
AİHM, kendisi tarafından ifade edilmiş olan bazı görüşlerin niteliğinden endişe duymaktadır. Bu  
bağlamda AİHM, özellikle yalnızca yargıçların kişisel görüşlerini yansıtan (bkz. yukarıda kayde-  
dilmiş olan paragraf 105) Mahkeme’nin beraat hükümlerine ilişkin yorumlarına ve PKK ile bağ-  
lantısı olduğundan şüphe edilen fakat bu konuda hiçbir delil olmayan devlet memurlarının yerle-  
rinin değiştirildiğine ilişkin sözlerine (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 107) işaret etmiştir.  
AİHM, savcı yardımcısından gelen bu tür yorumların, hukukun üstünlüğü ilkesine itibar edilme-  
diğini gösterdiği sonucuna varmıştır.  
166. Ayrıca, Necati Aydın’ın ortadan kaybolmasından sonra fakat cesedinin bulunmasın-  
dan önce, Yasemin Aydın isteği üzerine Cumhuriyet Savcısı Osman Yetkin ile görüşştür. Ya-  
semin Aydın delegelere, Selçuk, bir grup yargıç ve Cumhuriyet Savıcısının da aynı zamanda  
odada bulunduklarını söylemiştir. Selçuk’a göre, sözkonusu görüşme gerçekleşmemiştir. Ancak  
Hükümet, görüşmenin gerçekleşmiş olduğunu açık şekilde reddetmemiştir, ve Yetkin’i ve diğer  
iki yargıcı Mahkeme’ye çağırmayarak (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 12), yalnızca  
Sözleşme organlarının olayları tespit etme olasılığını engellemekle kalmamış, aynı zamanda Ya-  
semin Aydın’ın ifadesini çürütme olasılığını da yok etmiştir.  
167. Sonuç olarak AİHM, yetkili adli makamlara Necati Aydın’ın ortadan kaybolmasının  
derhal bildirilmiş olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, bildirildiği andan itibaren sözkonusu  
yetkili makamlara, Necati Aydın’ın ortadan kaybolmasına ilişkin etkin bir soruşturma açma yü-  
kümlülüğü yüklenmiştir.  
168. Hükümet tarafından sözkonusu makamların, ortadan kaybolmayı takip eden günlerde  
herhangi bir adım atıldığını gösteren hiçbir doküman sunulmamıştır. Özellikle, ve başvuranın  
belirtmiş olduğu gibi, Necati Aydın’a Mahkeme binasına kadar eşlik eden polis memurlarının  
teşhis edildiği ve sorgulandığını gösteren hiçbir doküman bulunmamaktadır. Selçuk’un belirtmiş  
olduğu gibi, bu olumsuz durumun nedeninin sözkonusu şahısların sorgulanmasının yetkili ma-  
kamlarca önemli görülmediği olması mümkündür (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 103). Her  
halükarda, polis memurları Selçuk tarafından teşhis edilmiş ve sorgulanmış olsaydı dahi, Selçuk  
sözkonusu polis memurlarının isimleri ya da ifadelerini kaydetmeyeceğini açıkladığı için, ifadele-  
ri kaydedilmiş olmayacaktı (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 103).  
169. Ayrıca AİHM, Necati Aydın’ı gözaltına alan terörle mücadele şubesi polis şefi ve  
aynı zamanda Necati Aydın’ın, Diyarbakır Mahkemesi’ne gönderilmesini isteyen (bkz. yukarıda  
kaydedilen paragraf 48) yetkili olan Ramazan Sürücü’nün, kendisinden ifade alınması sözkonusu  
tarihte oldukça gerekli olduğu halde, yetkili makamlarca hiçbir zaman sorgulanmamış olduğunu  
gözlemlemiştir. Benzer şekilde, sorumlu Hükümet tarafından Necati Aydın’ın Diyarbakır Mah-  
kemesi’ne gönderilmesini denetleyen polis memuru olan Ertan Uzundağın (bkz. yukarıda kay-  
dedilen paragraf 64) sorgulanmış olduğunu gösteren hiçbir doküman sunulmamıştır.  
170. AİHM, birçok insanın güney-doğu bölgesinde öldürülmekte olduğu günlerde Cum-  
huriyet Savcılarının pasif kaldığı sonucuna varmıştır.  
171. Başvuranın eşinin öldürülmesine ilişkin olarak AİHM, Necati Aydın’ın cesedinin bu-  
lunmasının, 2. madde uyarınca ölümünü çevreleyen koşullara ilişkin etkin bir soruşturma açma  
yükümlülüğünü beraberinde getirmiş olduğu ipso facto kanısındadır (bkz., mutatis mutandis, Er-  
gi/Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-IV, sayfa 1778, § 82, ve Yaşa/Türkiye,  
2 Eylül 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-VI, sayfa 2438, § 100). Ayrıca, CMUK’nın 153. mad-  
desi uyarınca kendi yargı yetkisi dahilinde işlenmiş bir suçun bildirildiği bir Cumhuriyet Savcısı,  
olayla ilgili gerekli soruşturmaları açma yükümlülüğü altındadır.  
172. Etkili soruşturma yapma yükümlülüğü, uygun olduğu hallerde, muhtemel kötü mua-  
mele ve yaralanma izlerinin tam ve doğru olarak elde edilmesini ve ölüm sebebi dahil olmak üze-  
re klinik bulguların objektif analizini kapsar (bkz. yukarıda anılan Salman, § 105).  
173. Jandarmaların 9 Nisan 1994 tarihinde hazırladığı rapordan (bkz yukarıdaki 52. pa-  
ragraf) ve Komisyon delegelerine bu jandarma subaylarınca verilen ifadeden (bkz. yukarıdaki  
120-25. ve 126-29. paragraflar), cesedin bulunduğu yerde detaylı bir inceleme yapılmadığı gö-  
rülmektedir. Bu bağlamda, AİHM, başvuran tarafından ortaya konulan noksanlıklara atıfta bulu-  
nacak (bkz. yukarıdaki 162. paragraf) ve ayrıca tam otopsinin önemini vurgulayacaktır.  
174. AİHM, Cumhuriyet Savcısı Rıdvan Yıldırım ve Dr. Fevzi Kaymak tarafından 9 Ni-  
san 1994 tarihinde hazırlanan raporun, yalnızca, üç ceset üzerinde bulunan mermi giriş ve çıkış  
deliklerinin sayısını içerdiğini not eder. Muayeneyi yapan Dr. Kaymak, göründüğü kadarıyla,  
mermi izlerinin ya da diğer kanıtların hala vücutta olma olasılığını dikkate almamıştır. Merminin  
hangi mesafeden atıldığı veya kullanılmış olan silahın tipini belirlemeye yönelik hiçbir girişimde  
bulunulmamıştır. Ölümün bir kurşun yarasından kaynaklandığı tespiti, Dr. Kaymak ve Cumhuri-  
yet Savcısı Rıdvan Yıldırım’ın tam otopsinin gerekli olmadığı sonucuna varmaları için yeterli  
olmuştur (bkz. yukarıdaki 53. paragraf).  
175. Son olarak, Necati Aydın’ın vücudunda birkaç ekimoz gözlemlenmesine rağmen,  
hiçbir detaya girilmemiş ve bunların nasıl oluştuğunun belirlenmesine dair hiçbir girişimde bulu-  
nulmamıştır. Dolayısıyla bu rapor, cinayet faillerinin ve ölüm nedeninin gerçekten belirlenmesin-  
de faydalı olabilecek herhangi bir ipucu ortaya koymaya muktedir değildir.  
176. AİHM’nin Bismil Cumhuriyet Savcısı Rıdvan Yıldırım tarafından yapılan soruştur-  
maya ilişkin olarak yalnızca eleştirel mütalaası bulunabilir. Örneğin, Yıldırım, soruşturmasının  
başlangıcında Necati Aydın’ın ve diğer iki merhumun teröristlerce öldürüldüğüne ve bu sebeple  
kendisinin cinayeti soruşturma yetkisi olmadığına karar vererek dosyayı Diyarbakır Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’na göndermiştir (bkz. yukarıdaki 59. paragraf).  
177. Yıldırım’ın öldürülenlerin gerçekten PKK mensuplarınca öldürüldüğü sonucuna  
varmasından önce, Hükümet tarafından, ciddi adımlar atıldığını gösteren hiçbir belge sunulma-  
mıştır.  
178. Yıldırım’a 10 Nisan 1994 kadar erken bir tarihte Necati Aydın’ın kimliği hakkında  
ve 4 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Mahkemesi’nin beraat kararını vermesinden beri kayıp ol-  
duğu hakkında bilgi verilmiş olmasına rağmen, Yıldırım, Necati Aydın’ı 4 Nisan 1994 tarihinde  
Diyarbakır Mahkemesi’ne getiren polis memurlarının kimliklerini tespit etmeye yönelik hiçbir  
adım atmamıştır. Aynı şekilde, Adliye binasında Necati Aydın’ı görmüş veya duymuş olabilecek  
personele de soru sormamıştır. Buna ek olarak, Diyarbakır’dan cesetlerin bulunduğu yere doğru  
yol alan her aracın en az iki kez aranacağı gerçeği (bkz. yukarıdaki 124 ve 129. paragraflar), Yıl-  
dırım’ın, üç kişinin, bir ya da her iki kontrol noktası tarafından fark edilmeden, gömülecekleri  
yere götürülmüş olamayacağını anlamasını sağlamalıydı. Ancak, ne Komisyon’a ne de AİHM’ye,  
Yıldırım’ın bu kontrol noktalarındaki personeli sorguladığına dair hiçbir belge sunulmamıştır.  
179. Dolayısıyla, her ne kadar Türk ceza hukuku kapsamında yükümlülüğü bulunsa da,  
Yıldırım’ın 30 Nisan 1994 tarihinde üç kişinin teröristler tarafından öldürüldüğü ve sonunda da  
yetkisi olmadığına karar vererek dosyayı Diyarbakır Mahkemesi’ne göndermesinden önce hiçbir  
detaylı hazırlık soruşturması yürütmediği görülmektedir (bkz. yukarıdaki 59. paragraf).  
180. AİHM, olayların sorumluluğunun PKK’ya yüklenmesinin, takip eden soruşturmaya  
dair ve adli işlemler açısından özel bir ehemmiyetinin olduğunu not eder, zira terör suçlarına  
bakma yetkisi Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne verilmiştir (bkz.yukarıda anılan Akkoç, § 90).  
181. AİHM, 22 Mayıs 1998 tarihinde Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’nın  
verdiği, yani Yıldırım’ın 30 Mayıs 1994 tarihinde verdiği görevsizlik kararının varsayımlar teme-  
linde alındığına dair vardığı sonuca katılmaktadır (bkz. yukarıdaki 66. paragraf). Ancak, savcıla-  
rın bu bariz sonuca varmasının dört yıl sürmesinden dolayı esef duyar.  
182. AİHM, bu dört yıl zarfında hiçbir detaylı adım atılmadığını (bkz. yukarıdaki 59-66.  
paragraflar) ve bu süre zarfında atılan adımların, Genel Müdürlük tarafından gönderilen yazıların  
soruşturma yetkililerinin eline geçmesinden sonra gerçekleştiğini gözlemler; bu yazılarla soruş-  
turma yetkililerine, AİHS kurumlarının başvuruyu incelemesi konusundaki gelişmeler hakkında  
bilgi verilmiştir.  
183. Bu dört yıllık sürede atılan adımlardan birisi, 5 Mayıs 1995 tarihinde, cinayetlerin,  
AİHS organlarına başvuruda bulunabilmek amacıyla PKK tarafından gerçekleştirildiği kanısında  
olan Selçuk tarafından Genel Müdürlüğe gönderilen yazıdır. AİHM’ye göre, Selçuk’un görüşü, o  
tarihte bölgedeki benzer cinayetlerde yürüttükleri soruşturmalarda savcıların sergilediği yaklaşı-  
mı özetlemektedir. Cumhuriyet Savcısı Güngör’ün açıkça ifade ettiği üzere, “ O tarihte bölgede  
bir öldürme vakasının soruşturmasında, başlangıç noktası, ölümü gerçekleştirenlerin PKK men-  
subu olduğu idi. Faillerin PKK mensubu olmadığına dair kanıt ortaya çıktığı takdirde, diğer olası-  
lıklar da soruşturulurdu” (bkz. yukarıdaki 113 paragraf). Ancak, - AİHM’nin bildiği kadarıyla –  
bu davada bu tür bir kanıtın ortaya çıkmamasına rağmen, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet  
Savcısı dört yıl sonra, cinayete PKK’ın karıştığına dair hiçbir kanıt olmadığına karar vermiş (bkz.  
yukarıdaki 66. paragraf) ve 1998 yılında dosyayı Bismil Cumhuriyet Savcılığı’na geri göndermiş-  
tir.  
184. 1998 yılında soruşturma dosyasının tekrar kendisine gönderilmesinden sonra Bismil  
Cumhuriyet Savcısı’nın yürüttüğü soruşturmaya ilişkin olarak, AİHM yine, sunulan belgelerden  
anlaşılabileceği üzere hiçbir detaylı girişimde bulunulmadığını gözlemler. Bismil Cumhuriyet  
Savcısı’nın tek girişimi, 7 Mayıs 1999 ve 23 Haziran 1999 tarihlerinde (bkz. yukarıdaki 71. ve  
73. paragraflar) Genel Müdürlüğe, cesetlerin bulunduğu yerde mermiye rastlanmadığı, soruştur-  
manın devam ettiği ve Savcılığın soruşturmanın gidişatından her üç ayda bir haberdar edildiğini  
ifade ettiği yazıları göndermiş olmasıdır. Jandarmalarca hazırlanan bu üç aylık, şekli raporlara  
ilişkin olarak, AİHM bu raporların herhangi bir soruşturma kanıtı olarak görülemeyeceğini tespit  
etmiştir. AİHM, geçen bunca seneden sonra, cesetlerin bulunduğu yerde yapılan mükerrer keşif-  
lerin, nasıl olup da faillerin kimliğine dair ipuçlarını ortaya çıkarmaya muktedir olduğunu anla-  
yamamaktadır (bkz. yukarıdaki 72. paragraf).  
185. Yukarıda değinilen incelemesinde belirlenen çok ciddi noksanlıklar çerçevesinde,  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin gerektirdiği gibi başvuranın kocasının öldürülmesine yönelik  
olarak yerel mercilerin, yeterli ve etkili bir soruşturma bir yana, anlamlı bir soruşturma yapama-  
dığı sonucuna varmıştır.  
186. Dolayısıyla, AİHM, usule ilişkin kolu bağlamında AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğini tespit etmiştir.  
IV. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
187. Başvuran, gözaltında tutulduğu esnada gözlerinin bağlandığını ifade etmiştir. Gözle-  
rinin kapatılmasının, alıkonulan kişinin yönünü kaybettirdiğini bu kişiyi alıkoyan ve soruya çe-  
kenlerin önünde savunmasız duruma soktuğunu öne sürmüştür. Başvuran, ayrıca, işkence yapılır-  
ken kocasının çığlıklarını dinlemek zorunda bırakıldığını ifade etmiştir. Kendisine tokat atıldığı-  
nı; kocasına baskı yapmak amacıyla polislerin kendisini çırııplak soymakla tehdit ettiğini ve  
kocasının sonunun Yusuf Ekinci gibi olabileceğini söylemiştir (bkz. yukarıdaki 78. paragraf).  
Ayrıca, bütün bunlar kendisine yapılırken, altı aylık hamile idi.  
188. Polis gözaltındayken, kocasının maruz kaldığı muameleye ilişkin olarak, başvuran,  
kocasının çıplak ve ıslak halde sorguya çekildiğini ve işkence yapılırken bağırdığını duyduğunu  
ifade etmiştir. Ayrıca, AİHM’nin dikkatini, Necati’nin vücudunun yara berelerle kaplı olduğunu  
gösteren 9 Nisan 1994 tarihli otopsi raporuna da çekmiştir.  
189. Başvuran, gerek kendisinin gerekse kocasının serbest bırakılmasından sonra hazırla-  
nan ve ikisinde de yara bere izine rastlanmadığının ifade edildiği tıbbi raporların herhangi bir  
değerinin olmadığını zira bunların düzgün bir tıbbi muayene yapılmadan hazırlandığını; doktorun  
sadece, polislerin de bulunduğu ortamda, kendisine herhangi bir şikayetinin olup olmadığını sor-  
duğunu belirtmiştir.  
190. AİHS’nin 3. maddesi şöyledir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutu-  
lamaz.”  
191. Hükümet, başvuranın veya kocasının, gözaltındayken kötü muamele veya işkenceye  
maruz kaldığını reddetmiştir. Bu iddiaların olgusal açıdan bir temeli olmadığını öne sürmüştür.  
192. AİHM, bir kişinin sağlığı yerindeyken polis gözaltına alınıp serbest bırakıldığında  
sağlığının zarar gördüğünün tespit edildiği durumda, bu tahribatın nasıl meydana geldiğine dair  
makul açıklamayı yapmak görevinin sorumlu Devlet’e ait olduğunu tekrarlar (bkz. diğerlerinin  
yanı sıra yukarıda anılan Selmouni, § 87).  
193. AİHM, başvuranın kocasının ölene değin Devlet görevlilerinin elinde olduğunu hali-  
hazırda tespit etmiştir (bkz. yukarıdaki 154. paragraf). Hükümet’in, başvuranın kocasının vücu-  
dundaki izlerin, gözaltından önce mevcut olduğunu ileri sürmediğini gözlemler. Her halükarda, 4  
Nisan 1994 tarihli tıbbi rapora göre, başvuranın kocasının vücudunda kötü muamele izleri bu-  
lunmamaktaydı (bkz. yukarıdaki 46. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın vücudundaki bu yaralan-  
maların 4 ve 9 Nisan 1994 tarihleri arasında gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Hükümet tara-  
fından, Necati Aydın’ın vücudundaki izler ve yaralara dair, makul bir açıklama bir yana, hiçbir  
ıklama yapılmamıştır.  
194. Bu yaralanmaların niteliğine ilişkin olarak, AİHM, bunların büyük çaplı olduğunu ve  
9 Nisan 1994 tarihli rapora göre, alınan darbelerden kaynaklandığını gözlemler (bkz. yukarıdaki  
54. paragraf). Dolayısıyla, kazayla oluşmuş olmaları muhtemel değildir. Dolayısıyla, Hükümetçe  
ıklanmayan bu darp izlerinin, yetkililerin sorumlu olduğu bir kötü muamele türü olarak görül-  
mesi gerekmektedir.  
195. Belli bir kötü muamele türünün işkence olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını be-  
lirlerken, 3. maddede ifade bulan, bu mefhumla, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele ara-  
sındaki fark, nazarı itibara alınmalıdır. Buradaki maksat, daha önceki davalarda not edildiği üze-  
re, AİHS’nin, bu ayrım ile, çok ciddi ve zalim bir ıstıraba sebebiyet veren kasıtlı insanlık dışı  
muameleye ayrı bir olumsuz damga vurması gerektiği idi (bkz. yukarıda anılan İrlanda – İngilte-  
re, ss.66-67, § 167). Muamelenin vahametine ek olarak, Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer  
Zalim, İnsanlık Dışı ve Küçük Düşürücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme’de kabul edildiği  
üzere, 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe giren, işkenceyi, diğerlerinin yanı sıra, bilgi almak,  
cezayla tehdit etmek ve korkutmak amacıyla kasıtlı olarak büyük acı ve sıkıntı verilmesi şeklin-  
de tanımlayan ve bu açıdan maksadı olan bir ilke de bulunmaktadır (Birleşmiş Milletler Sözleş-  
mesi’nin 1. maddesi; bkz. yukarıda anılan Salman, § 114).  
196. Necati Aydın’ın, kendisinden bilgi almak veya sendika faaliyetlerinden ötürü kendi-  
sini cezalandırmak için bu tür bir muameleye maruz kaldığı yadsınamazsa da, AİHM, bu tür bir  
sonuca ulaşmak için yetersiz bulunduğu kanısındadır.  
197. Ancak, kötü muamelenin niteliği ve derecesini göz önüne alarak, AİHM, bunun,  
AİHS’nin 3. maddesi kapsamında en azından insanlık dışı muameleye ulaştığını tespit etmiştir.  
198. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın kocasının ölmeden önce maruz kaldığı muameleden  
ötürü, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  
199. Gözaltında olduğu süre boyunca başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği muameleye  
ilişkin olarak, AİHM, başvuranın kendi iddialarından başka, şikayetini destekleyecek hiçbir kanıt  
olmadığını gözlemler. Dolayısıyla, AİHM, bu bağlamda, herhangi bir sonuca ulaşamamıştır.  
V. AİHS’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
200. Başvuran, kocasının sendika faaliyetleri sebebiyle öldürüldüğünü ileri sürmüştür.  
Hem kendisi hem de kocası yargılanmış ve PKK’ya mensubiyete ilişkin suçlardan beraat etmiş-  
lerdir. Beraatlarını takiben, yetkililer, ikisinin de bölgeden çıkarılmasına çalışmıştır. Bu ise, Sağ-  
lık Sendikası’nın lideri olarak Necati’nin işinde aksamaya neden olmuştur.  
201. Başvuran, bir kimsenin, sendika faaliyetleri nedeniyle Devlet yetkilileri tarafından  
kanun dışı şiddet görme riski taşıyan kişiler kategorisine girdiği durumda, 2. ve 11. madde kap-  
samındaki konuların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüştür. AİHM’nin, AİHS’nin  
11. maddesinin ihlal edildiğine dair hüküm vermesini talep etmiştir; AİHS’nin 11. maddesi şöy-  
ledir:  
1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını koru-  
mak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.  
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,  
ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin  
önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla  
ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk  
mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar  
konmasına engel değildir.”  
202. Hükümet, başvuran ve kocasının katıldığı sendika faaliyetlerinin yetkililerini alaka-  
dar edecek bir konu teşkil etmediğini ve yalnızca PKK’yla olduğu iddia edilen bağlantılarına dair  
haklarında soruşturma yapıldığını ifade etmiştir.  
203. AİHM, bu şikayetlerin, 2. madde kapsamında dikkate alınan olgulardan kaynaklan-  
dığını not eder. 2. madde kapsamında vardığı sonuçların ışığında, (bkz. yukarıdaki 161. ve 186.  
paragraflar), AİHM, bu şikayetleri ayrı ayrı incelemenin gerekli olduğu kanısında değildir.  
VI. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
204. Başvuran, kocasının öldürülmesine yönelik soruşturmadaki temel noksanlıkların  
AİHS’nin 13. maddesinin de ihlaline yol açtığını ifade etmiştir. 13. madde şöyledir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi  
görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama  
etkili  
bir  
başvuru  
yapabilme  
hakkına  
sahiptir.”  
205. Hükümet, etkili iç hukuk yollarının başvurana açık olduğunu ancak kendisinin bun-  
dan faydalanmayı seçtiğini yeniden teyit etmiştir. Ayrıca, kocasının kaçırılması ve öldürülmesine  
ilişkin soruşturma halen devam etmekteydi.  
206. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, yerel hukuki düzende her ne şekilde teminat altına  
alınırsa alınsın, AİHS hak ve özgürlüklerinin özünü uygulamak amacıyla, ulusal düzeyde bir hu-  
kuk yolunun sağladığını tekrarlar. Sözleşmeci Devletlere bu madde kapsamındaki AİHS yüküm-  
lülüklerine uyma hususunda belli bir takdir yetkisi verilmesine rağmen, şu halde 13. maddenin  
etkisi, AİHS kapsamında “savunulabilir bir şikayetin” konusuna eğilecek hukuk yolunun sağlan-  
masını gerekli kılmak ve uygun tazmini temin etmektir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün  
kapsamı, başvuranın AİHS çerçevesinde yaptığı şikayetin niteliğine bağlıdır. Ancak, 13. madde-  
nin gerekli kıldığı tazminin hem uygulamada hem de hukuki açıdan “etkili” olması ve özellikle,  
hayata geçirilmesinin, sorumlu Devlet yetkililerinin hareketleri ve ihmalleri ile haksız bir biçimde  
engellenmemesi gereklidir (bkz. Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Raporlar 1996-VI, s.  
2286, § 95, Aydın – Türkiye, 25 Eylül 1997 kararı, Raporlar 1997-VI, ss. 1895-96, § 103, ve yu-  
karıda anılan Kaya, ss. 329-30, § 106).  
207. Yaşam hakkının temel ehemmiyetinin ışığında, 13. madde, uygun olduğu hallerde  
tazminat ödenmesine ek olarak, yaşam hakkının elden alınmasından sorumlu olanların belirleme-  
si ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılmasını ve müştekinin  
soruşturma işlemlerine etkili erişimini gerekli kılar (bkz. yukarıda anılan Kaya, ss. 330-31, §  
107).  
208. Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, sorumlu Devlet’in AİHS’nin 2. ve 3.  
maddeleri kapsamında başvuranın kocasının ölümünden ve ayrıca ölümüne değin maruz kaldığı  
insanlık dışı muameleden sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla, başvuranın şikayeti bu  
bağlamda 13. maddenin maksadı itibarıyla “savunulabilir” niteliğe sahiptir (bkz. yukarıda anılan  
Salman, § 122 ve orada anılan diğer kararlar).  
209. Dolayısıyla, yetkililerin, başvuranın kocasının ölümüne ve maruz kaldığı insanlık dı-  
şı muameleye ilişkin koşullara yönelik etkili soruşturma yapma yükümlülüğü bulunmaktaydı.  
Yukarıda ortaya konulan nedenlerden ötürü (bkz 164’ten 186’ya kadar olan paragraflar), 13.  
madde bağlamında hiçbir etkili cezai soruşturma yapıldığı düşünülemez; ki bu maddenin gerek-  
tirdikleri, 2. madde ile şart koşulan soruşturma yükümlülüğünün kapsamından daha geniş olabilir  
(bkz. yukarıda anılan Kaya, ss. 330-31, § 107). Dolayısıyla AİHM, başvurana, insanlık dışı mu-  
amele ve kocasının ölümüne ilişkin olarak etkili hukuk yolu sağlanmamıştır ve böylelikle, tazmi-  
nat talebi de dahil olmak üzere, ulaşabileceği diğer hukuk yollarına da ulaşması engellenmiştir.  
210. Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VII. VII.  
YETKİLİLERİN AİHS’NİN 2., 3. VE 13. MADDELERİNİ İHLAL ET-  
İDDİASI  
TİĞİ  
211. Başvuran, AİHS’nin 2. maddesine dayanarak, şüphenin özellikle güvenlik güçleri ve  
kanunu uygulayan memurlara yönelik olduğu, yaşam hakkı ihlallerinin soruşturulmamasının,  
Türkiye’de sisteme özgü ve sistematik olduğunun belirlenmesi için sağlam ve çeşitli kanıtların  
bulunduğunu öne sürmüştür. Bu, özelikle, Komisyon ve AİHM’nin, Türkiye’deki ulusal yetkilile-  
rin etkili soruşturma yapmadığına hükmettiği çok sayıda davada kanıtlanmıştır.  
212. AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunarak, başvuran ayrıca, Türkiye’de işkencenin bir  
uygulama olduğunu ve Türk yetkililerin halen etkili soruşturma yapmadığını ve işkence yapanla-  
rın adalet huzuruna çıkarılmasını sağlamayarak işkenceyle mücadeleye karşı ciddi bir adım atma-  
dıklarını ileri sürmüştür. Bu iddialarını desteklemek için, başvuran, Komisyon ve AİHM’nin  
tespitlerine ve Avrupa İşkence ile İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Muamele ve Cezayı Önleme Ko-  
mitesi dahil olmak üzere, birkaç uluslararası organa atıfta bulunmuştur.  
213. Son olarak, AİHS’nin 13. maddesine dayanarak, başvuran, özellikle kendi durumun-  
da olmak üzere, güvenlik görevlilerinin öldürmelerine ilişkin olarak yetersiz bir hukuk yolu uy-  
gulamasının bulunduğundan şikayetçi olmuştur.  
214. 2., 3. ve 13. madde kapsamındaki tespitlerini göz önüne alarak, AİHM, bu davada  
tespit edilen noksanlıkların, yetkililerce benimsenmiş olan uygulamaların bir parçası olup olma-  
dığının belirlenmesini gerekli görmemektedir.  
VIII. VIII. AİHS’NİN 2. ve 13. MADDELERİ BAĞLAMINDA 14. MADDENİN  
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
215. Başvuran, kocasının AİHS’nin 2. ve 13. maddeleri bağlamındaki haklarının 14.  
madde ile bağlantılı olarak, etnik kökeni nedeniyle ihlal edildiğini öne sürmüştür. 14. madde şöy-  
ledir:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,  
siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, do-  
ğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
216. Başvuran, özellikle, Kürt kökenli bir insan olarak kocasının, Kürt kökenli olmayan  
bir insana oranla, yaşam hakkından daha az yararlandığını öne sürmüştür.  
217. Hükümet, Kürt kökenli Türk vatandaşlara farklı muamele yapıldığına kati olarak iti-  
raz etmiştir. Tüm vatandaşların eşitliği, köken, ırk, din veya inanca bakılmaksızın, hem kanunen  
hem de uygulamada geçerlidir.  
218. AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlaline dair tespitlerini not eder ve  
AİHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olan bu şikayetlerin incelenmesinin gerekli olduğu kanısında  
değildir.  
IX.  
IX.  
AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
219. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği  
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. A. Maddi Tazminat  
220. Başvuran, kocasının kazancına ilişkin tahmini kayıpla ilgili olarak 65.408.80 Sterlin  
talep etmiştir. O tarihte Türkiye’deki ortalama ömrü göz önüne alarak, aktüaryel tabloya göre  
yapılan hesaplamalar yukarıdaki tutarın elde edilmesiyle sonuçlanmıştır.  
221. Hükümet başvuran tarafından yapılan talep hakkında herhangi bir yorum yapmamış-  
tır.  
222. Başvuranın gelir kaybına ilişkin olarak, AİHM’nin içtihadı, başvuranın öne sürdüğü  
zararla AİHS ihlali arasında açık bir sebep-sonuç bağlantısı olmasının gerektiğini ve bunun, uy-  
gun olan davalarda, gelir kaybına ilişkin olarak tazminatı da kapsayabileceğini belirlemiştir (bkz.  
diğerlerinin yanı sıra, Barbéra, Messegué ve Jabardo – İspanya (50. madde, 13 Haziran 1994  
kararı, Seri A no. 285-C, ss. 57-58, §§ 16-20 ve Çakıcı – Türkiye [BD], no. 23657/94, § 127,  
AİHM 1999-IV). AİHM (bkz. yukarıdaki 161. paragraf) yetkililerin, başvuranın kocasının öldü-  
rülmesine ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesi uyarınca sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Bu ko-  
şullarda, 2. maddenin ihlaliyle, başvuranın, kocası tarafından sağlanan maddi desteği kaybetmesi  
arasında doğrudan bir sebep-sonuç bağlantısı bulunmaktaydı.  
223. Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonu-  
cunda, başvurana 30.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
B. Manevi Tazminat  
224. Başvuran, ölen kocasına yönelik ihlallerin tümüne ilişkin olarak, dul eşi olarak ken-  
disi ve ayrıca çocukları için, kendisi tarafından kullanılmak üzere, 80.000 Sterlin talep etmiştir.  
Başvuran ayrıca, gözaltındayken maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele, yetersiz soruşturma  
ve iç hukuk yollarının bulunmaması nedeniyle 25.000 Sterlin talep etmiştir.  
225. Hükmet bu taleplerle ilgili görüş bildirmemiştir.  
226. AİHM, yetkililerin başvuranın kocasının ölümünden sorumlu olduğunu ve ayrıca  
ölümünden önce maruz kaldığı insanlık dışı muameleden sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Ayrı-  
ca bu bağlamda 2. ve 3. maddenin ihlaline ek olarak, AİHS’nin 2. maddesindeki usuli yükümlü-  
ğe aykırı olarak ve AİHS’nin 13. maddesini ihlal etmek suretiyle, yetkililerin etkili bir soruş-  
turma yürütmediğini ve bu ihlallere ilişkin olarak bir hukuk yolu sağlamadığını tespit etmiştir. Bu  
koşullarda, benzer davalarda verdiği tazminat hükümlerini göz önüne alarak, eşitlik temelinde  
yaptığı değerlendirme sonucunda, ölen eşinin varisleri için başvurana, 21.000 Euro manevi taz-  
minat ödenmesine karar vermiştir.  
227. Ayrıca, 13. madde ihlaline ilişkin olarak, maruz kaldığı zarardan ötürü, başvurana,  
3.500 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Başvuranın, gözaltındayken kötü mua-  
meleye uğradığı iddiasına ilişkin olarak AİHM, bu bağlamda AİHS’nin herhangi bir 3. madde  
ihlali tespit etmediği not eder (bkz. yukarıdaki 199. paragraf). Dolayısıyla bu başlık altında her-  
hangi bir tazminat ödenemez.  
228. Son olarak, AİHM, yukarıdaki tutarların ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden  
İsviçre frankına çevrilmesine karar vermiştir.  
C. Mahkeme Masrafları  
229. Başvuran, başvurunun yapılması sürecinde tahakkuk eden ücretler ve masraflar için  
17.926.25 Sterlin talep etmiştir. Bu tutar, Strazburg ve Ankara’daki duruşmalara katılmaya ilişkin  
ücretler ve masrafları kapsamaktadır. Başvuranın iddiaları şunlardan ibarettir:  
(a)İngiltere’de çalışan avukatlarının ücreti için 4.830 Sterlin;  
(b)Türkiye’de çalışan avukatlarının ücretleri için 7.380 Sterlin  
(c)İngiltere’de çalışan avukatlarının idari masrafları için 940.50 Sterlin;  
(d)Türkiye’de çalışan avukatlarının idari masrafları için 704 Sterlin; ve  
(e)Kürt İnsan Hakları Projesi (KHRP)’nin idari ve çeviri masrafları için 4.071.75 Sterlin.  
230. Hükümet, bu taleplerle ilgili olarak herhangi bir görüş bildirmemiştir.  
231. Elindeki bilgi temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, mahkeme masraf-  
larına ilişkin olarak, her türlü vergi dahil olmak üzere, başvuranın belirlediği şekilde İngilte-  
re’deki temsilcilerinin banka hesaplarına yatırılmak üzere 20.000 Euro ödenmesine karar vermiş-  
tir.  
D.Gecikme faizi  
232. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç  
puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesine karar vermiştir.  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. 1. Hükümet’in ön itirazının reddine;  
2. 2. Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 38. maddesinde yer alan, olguları belirlemelerinde  
Komisyon ve AİHM’ye gerekli tüm olanakları sağlama yükümlülüğünü yerine getir-  
mediğine;  
3. 3. Hükümet’in, AİHS’nin 2. maddesini ihlal ederek başvuranın kocasının ölümünden  
sorumlu olduğuna;  
4. 4. Sorumlu Devlet’in yetkililerinin, başvuranın kocasının ölümünün koşullarına yö-  
nelik etkili soruşturma yürütmemesine ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
5. 5. başvuranın kocasının ölümünden önce maruz kaldığı muameleye ilişkin olarak  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
6. 6. başvuranın gözaltındayken maruz kaldığı iddia edilen muameleye ilişkin olarak  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
7. 7. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesinin gerekli olma-  
dığına;  
8. 8. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
9. 9. yetkililerin AİHS’nin 2., 3., ve 13. maddelerini ihlal edecek bir davranışı olup ol-  
madığının belirlenmesinin gerekli olmadığına;  
10. 10. AİHS’nin 2. ve 13. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlal edilip edil-  
mediğinin belirlenmesinin gerekli olmadığına;  
11. 11. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın ke-  
sinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, her türlü vergi dahil olmak üzere, ödeme tari-  
hindeki kur üzerinden İsviçre frankına çevrilmek üzere, 30.000 Euro (otuz bin Euro)  
maddi tazminat ödemesine;  
(b) Sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içinde, ödeme tarihindeki kur üze-  
rinden İsviçre frankına çevrilmek üzere  
(i)merhum kocasının varisleri için 21.000 Euro (yirmi bir bin Euro) manevi tazmi-  
nat  
(ii) başvurana 3.500 Euro (üç bin beş yüz Euro) manevi tazminat; ve  
(iii) yukarıdaki tutarlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(c) Sorumlu Devlet’in başvurana, aynı üç aylık süre içinde, kendisinin İngiltere’de belir-  
lediği banka hesabına yatırılmak üzere, her türlü katma değer vergisi ile birlikte, ödeme tarihin-  
deki kur üzerinden Sterlin’e çevrilerek mahkeme masrafları için, 20.000 Euro (yirmi bin Euro)  
ödemesine;  
(d) üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez  
Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi  
olarak uygulanmasına;  
12. 12. başvuranın adil tazmine ilişkin talebinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce olarak hazırlanmış ve 24 Mayıs 2005 tarihinde Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§  
2. ve 3. maddeleri uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLE  
Sekreter  
J.-P. COSTA  
Başkan