C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
SULTAN KARABULUT - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 45784/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
19 Eylül 2006  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (45784/99) bavuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaı olan Sultan Karabulut’un (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(AĐHM) 17 Kasım 1998 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesinin (AĐHS) Temel Đnsan  
Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. OLAYIN KOULLARI  
Türk vatandaı olan bavuran, Sultan Karabulut, 1948 yılında doğmutur ve  
Ankara’da ikamet etmektedir. Bavuran, 1997 yılında ölen Özgür Kemal Karabulut adlı  
kiinin annesidir.  
Bavuran, sunduğu resmi belgelerle çelien bazı olaylar iddia etmektedir. Bavurana  
göre, 20 Ekim 1997 tarihinde, oğlu, arızalı aracını iki köylü eliğinde traktörle çektirmitir.  
Böylece, oğlu sabah erken saatte, T. G. Adlı arkadaıyla birlikte Taova (Amasya) sanayi  
bölgesine gelmitir. Bavuranın oğlu, arkadaını aracın yanında bırakarak, iki köylüyle  
birlikte araba tamircisi aramaya gitmitir. Bavuran, oğlunu o ana kadar izlemiolduğunu  
ündüğü jandarmaların, o anda onu öldürdüklerini iddia etmektedir.  
Hükümete ve aynı gün düzenlenen tutanaklara göre, jandarmalar, sabah saat 06.00’ya  
doğru, iki üpheli kiinin Taova istikametine doğru 60 EU 820 plakalı bir araçla  
ilerlediklerini belirten bir ihbar almılardır.  
Esençay Jandarma Karakolu’na bağlı bir ekip üpheli aracı izlemeye balamıve  
Taova Jandarma Karakolu’na bağlı, bir subayın emrindeki beastsubay, iki çavuve yirmi  
askerden oluan bir ekip Erbaa yolu üzerinde, Taova’nın giriinde bir sanayi bölgesinde  
barikat kurmutur.  
Saat 07.30’a doğru, araç belirtilen yere gelmive sanayi bölgesine girmitir.  
Jandarmalar bölgenin girive çıkılarını tutmular, diğerleri ise aracı takip etmilerdir.  
Birkaç sokak ötede, iki kii aracı terk etmive yaya olarak kaçmılardır.  
T.G. (üzerinde bulunan ve daha sonra sahte olduğu anlaılan kimlik yüzünden V.T.  
olarak belirtilen) araçtan uzaklamadan yakalanmıtır. T.G.’nin üzerinden silah çıkmamıtır.  
Özgür Kemal Karabulut (aynı nedenle Yalçın Karabulut olarak belirtilen), uyarılara ve  
uyarı atelerine uymayı reddederek kaçmıtır. Özgür Kemal Karabulut, jandarmalara ateꢀ  
açmıve sanayi bölgesinin güneyinde bulunan orman yönüne gitmitir.  
Jandarmalar, onun ayaklarına ateetmive onu yaralamılardır. Özgür Kemal  
Karabulut, kaçmaya çalıtır ve jandarmalara el bombası atmaya çalığı anda onlar  
tarafından yakalanmıtır. Sol koltukaltından yaralanan Özgür Kemal Karabulut olay yerinde,  
H.G. adlı kiinin yedek parça dükkanının üç metre yakınında ölmütür.  
2
Ölen kiinin iki metre yakınında, markası Star ve seri numarası 1605543 olan 16  
mermilik kapasiteli, içinde 9 mm’lik Geco marka on bir mermi olan bir silah ele geçirilmitir.  
Ölen kiinin üzerinde aynı zamanda bu silaha uygun iki arjör, MKE markalı 75 mermi ve  
çalıır halde bir telsiz bulunmutur. Bu silaha ait iki bofiek ve de el bombası tutanaklarda  
belirtilmitir.  
Daha sonra düzenlenen vukuat raporuna göre, jandarmalar 7.62 mm’lik 30 tane tüfek  
fieği ve 7.65 mm’lik sekiz mermi kullanmılardır.  
Taova Cumhuriyet Savcısı, kazadan biraz sonra olay yerine gelmitir ve ölen kiinin  
sağ tarafı üzerine uzanmıꢀ ꢀekilde yerde yattığını ve yukarıda belirtilen nesnelerin ölen  
kiinin yakınında bulunduğunu belirten bir tutanak hazırlamıtır. Savcı, ölen kiinin cüzdanını  
da incelemitir, cüzdanın içindekileri ele geçirmi, daha sonra bütün bu eyaları jandarma  
astsubayı H.A.’ya teslim etmitir. Savcı, fotoğraflar çektirmitir ve cesedin, otopsi yapılması  
için Devlet Hastanesi’ne götürülmesini emretmitir.  
Araçta bir miktar malzeme, değiik araç plakaları ve yasadıı TKP/ML TIKKO  
örgütüyle ilgili diğer eya ve dokümanlar da ele geçirilmitir. Savcı, 1997/518 no’lu bir dosya  
açmıtır.  
Aynı güne ait ve saat 11.45’te tamamlanan cesedin incelenmesi ilemi ve otopsi  
raporu çok detaylıdır. Bu rapor, ölünün giysilerinin ceplerinde önemli miktarda belge ve para  
bulunduğunu belirtmektedir. Böylece, Savcı, ölünün giysilerinin içlerinin incelenmesine  
balanmasını gerekli görmü, giysiler makas yardımıyla açılmıtır.  
Cesede ilikin olarak, rapor özellikle, sol koltukaltı çukurunda 1x1 cm boyutunda,  
etrafında barut izi olmayan bitiik iki mermi giriini belirtmektedir. Doktor, iki merminin  
sözkonusu olduğundan emin olmak için bir ameliyat yapmıve durumu teyit etmitir. Biri sol  
kürekkemiğinin altında 1x2 cm. boyutunda, diğeri bunun 5 cm. uzağında aynı hizada 2x3 cm.  
boyutunda olan mermi çıkıları sırt üzerinde bulunmaktaydı.  
Sol bacakta ise, 1x1 cm. boyutunda, uyluk kemiğinin balangıcının 3 cm. altında  
bulunan bir mermi girii ve aynı boyutta, bunun 13 cm. altında ikinci bir mermi girii tespit  
edilmitir. Đlkinin çıdeliği sol kalça üzerinde, ikincisinin çıkıyeri sol bacağın iç tarafında  
bulunmaktaydı ve bunlar 4x4 cm. boyutundaydılar.  
Rapor, deliklerin etrafında barut bulunmadığını, vücutta mermi bulunmadığını ve  
yukarıda deliklere ilikin sözü edilen belirtilerin uzun namlulu bir silahın atıına uyduğunu da  
belirtmektedir.  
Doktor ve asistanı mermilerin göğüste izlediği yolun sol akciğerin orta lobunun tahrip  
olmasına yol açtığını bunun da kalbin ve nefes almanın durmasına sebep olduğunu teyit  
etmilerdir. Doktor ve asistanı ölüm nedeninin açık olduğuna karar vererek, klasik bir  
otopsinin gerekli olmadığına kanaat getirmilerdir.  
Ertesi gün, ölen kiinin annesi ve amcası, Savcıyla beraber Devlet Hastanesi’ne  
gitmilerdir. Amca, Karabulut’u tehis etmive ceset kendilerine gömmeleri için teslim  
edilmitir. O sırada, ölen kiinin üzerinde bulunan kimliklerin erkek kardeine ait olduğu  
ortaya çıkmıtır.  
3
Olay, yerel polisin yetki alanına girdiği için, jandarmalar dosyanın tamamını, ele  
geçirilen dokümanları ve eyaları polis memurlarına iletmilerdir. Bu amaçla listeler  
düzenlenmitir. 22 Ekim 1997 tarihli bir belge, aynı ekilde ele geçirilen aracın çalıır  
durumda olduğuna iaret etmektedir.  
27 Ekim 1997 tarihinde, kendisinin ve Karabulut’un Topçam bölgesinde örgüt  
üyelerine yiyecek bıraktıklarını daha sonra yolda arabalarının arızalandığını beyan eden T.G.  
adlı kiiyle beraber polis tatbikatlı yer gösterme ilemini gerçekletirmitir. Bu durumda, T.G.  
ve Karabulut adlı kiiler, araçlarını Taova sanayi bölgesine kadar çeken iki köylüden yardım  
istemiolacaklardı. Köylülerin gitmesinden az sonra, T.G. ve Karabulut adlı kiilerin tamirci  
dükkanlarının açılmasını bekledikleri sırada, jandarmalar müdahale etmilerdir. T.G. karı  
koymadan teslim olmuama Karabulut silahını kullanmıve kaçmıtır.  
T.G., Karabulut’un kaçtığı yolu göstermiama olayın geri kalan kısmına ahit  
olmadığını beyan etmitir.  
23 ubat 1998 tarihinde, bavuran, operasyona katılan jandarmalar aleyhinde haksız  
yere öldürme gücüne bavurdukları gerekçesiyle resmi ikayette bulunmutur.  
Taova Savcısı, 1998/118 no’lu bir dosya açmıtır. 25 Mayıs 1998 tarihinde, Taova  
Savcısı, tüccarlar ve mahalle tamircileri olan ve olay sırasında hazır bulunan dört görgü  
tanığının ifadelerini almıtır.  
Savcı, aynı gün, oğlunun kasten öldürüldüğünü oysaki yakalanabileceğini iddia eden  
bavuranın ifadesini almıtır.  
9 Haziran 1998 tarihinde, Savcı, dava konusu jandarmalar hakkında men-i muhakeme  
kararı vermitir. Savcı, özellikle, kendisine göre davadaki tutanakları ve kanıtları destekleyen  
tanıklıkları dikkate almıtır. Savcı, ölen kiiye isabet eden dört mermiden, sol bacağa isabet  
eden ikisinin ihtar amaçlı ilk atelemeler oldukları, oysaki, sol koltukaltına isabet eden ve  
öldürücü olan diğer ikisinin Karabulut adlı kiinin el bombasını atmaya hazırlandığı sırada  
atelendikleri sonucuna varmıtır. O halde, jandarmalar, meru müdafaa durumundaydılar ve  
silahlarını kullanma hakları vardı, hiçbir veri bu sonuca karı durmamıtır.  
Bavuranın Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde oluturduğu itiraz, 20  
Ağustos 1998 tarihinde reddedilmitir.  
Arada geçen zamanda, ratione materiae ilkesi uyarınca, 22 Ekim ve 3 Kasım 1997  
tarihlerinde verilen yetkisizlik kararlarıyla, Taova Savcısı, bir terör örgütüne üyelik ve  
destek olma suçlarından ele alınan dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına  
iletmitir. Bu dosya, bavuranın oğlunun ve T.G. adlı kiinin üzerlerinde ve araçlarında  
bulunan belgelere dayanılarak suçlanan altı kiiyi kapsamaktaydı. Bu kiiler, 1993 ve 1997  
yılları arasında ilenen farklı terörist eylemlerden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi  
önünde yargılanmılardı. 12 Kasım 1997 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Savcısı, Karabulut adlı kii hakkında, sözkonusu kii öldüğü için, men-i muhakeme kararı  
vermitir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA  
4
Hükümet, bir tazminat elde etmek için hukuki ve idari bavuru yollarını vurgulamakta  
ve iç hukuktaki bavuru yolları kullanılmadığı için bavurunun reddedilmesini talep  
etmektedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesiyle sıkı benzerlikleri bulunan 35 § 1 maddenin  
öngörğü iç hukuk yollarının kullanılmasına ilikin kuralın, bavuranların iddia ettikleri  
ihlallerin tazminini elde etmelerine olanak vermek için, bavuranlara ilk olarak kendi  
ülkelerinin hukuk sisteminde mevcut ve yeterli olan bavuru yollarını kullanma  
zorunluluğunu dayattığını hatırlatmaktadır. Bu bavuru yolları, teoride olduğu gibi pratikte de  
yeterli bir kesinlik seviyesinde bulunmalıdır ki bu olmadan sözkonusu bavuru yolları için  
istenen etkinlik ve ulaılabilirlik eksik kalmaktadır (Đlhan-Türkiye, 22277/93 no’lu karar, ve  
Selmouni-Fransa, 25803/94 no’lu karar).  
Hükümetin atıfta bulunduğu hukuki ve idari bavuru yollarına ilikin olarak, AĐHM,  
birçok kez bu bavuru yolları hakkında görübildirme fırsatı olduğunu ve AĐHS’nin 2.  
maddesi uyarınca, iç hukukta etkin bir resmi soruturma açılmadığı için, kullanılmalarına  
gerek olmadığı sonucuna varmıtır ( bkz, diğerleri arasında, Sabuktekin-Türkiye, 27243/95  
no’lu karar ve Đlhan ). Sonuçta, AĐHM, Hükümetin ön itirazını esasla birletirmektedir.  
AĐHM, bavurunun, AĐHS’nin 35 § 3 maddesi uyarınca belirgin olarak kötü  
temellendirilmiolmadığını tespit etmektedir. Öte yandan, AĐHM, baka hiçbir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmeyerek bavurunun kabuledilebilir olduğuna karar  
vermitir.  
II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunarak, güvenlik güçlerinin gereksiz yere  
öldürme gücüne bavurduklarından yakınmaktadır. Đkinci olarak, bavuran, dosyaya eklenen  
tutanakların içeriğine atıfta bulunarak, oğlunun ölümü üzerine jandarmaların bu ekil bir güç  
kullanma haklarının olup olmadığını ortaya koyacak etkin bir soruturma yürütülmediği  
kanaatindedir.  
A. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi açısı altında  
Hükümet, polis memurlarının kullandığı gücün kanuni düzenlemelerle öngörüldüğünü  
ve AĐHS’nin 2. maddesiyle bağdağını beyan etmektedir.  
Bavuran, ikayetlerini devam ettirmektedir. Bavuran, ne aracın bir traktörle çekilmiꢀ  
olması ne de elik eden iki köylünün varlığının tutanaklarda belirtildiğini ileri sürmektedir.  
Öte yandan, otopsi raporu, öldürücü mermilerin önden veya yandan atıldığını varsaymaktadır  
ki bu kaçan bir kiinin üzerine ateaçıldığı tezinin tersini söylemektedir. Sonuç olarak, sanayi  
bölgesi jandarmalar tarafından kuatılmıolduğu için oğlunun hiçbir kaçma imkanı  
bulunmamaktaydı.  
1. Genel prensipler  
Yaama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın mazur görülebileceği  
durumları belirten AĐHS’nin 2. maddesi, AĐHS’nin temel maddeleri arasında yer almaktadır  
ve hiçbir ekilde kaldırılması sözkonusu değildir. (Velikova- Bulgaristan, 41488/98 no’lu  
5
karar). Bu madde, AĐHS’nin 3. maddesiyle birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluturan demokratik  
toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. Bunun için, ölüme çarptırmanın meru  
olabileceği koullar titizlikle yorumlanmalıdır (Salman-Türkiye, 21986/93 no’lu karar).  
Đnsanların korunmasının aracını tekil eden AĐHS’nin, konusu ve amacı aynı zamanda  
AĐHS’nin 2. maddesinin, AĐHS’nin açık ve etkin zorunluluklarına uygun ekilde  
yorumlanması ve uygulanmasını gerektirmektedir ( McCann ve diğerleri-Đngiltere, 27 Eylül  
1995 tarihli, A serisi 324 no’lu karar).  
AĐHS’nin 2 § 1 maddesinin ilk cümlesi, Devleti, kasten ve yasadıı yoldan ölüme  
sebebiyet vermekten kaçınmaya zorlamakla kalmamakta, ama aynı zamanda kendi iç hukuk  
düzeni çerçevesinde, kendi yargılama alanına giren kiilerin hayatını korumak için gerekli  
önlemleri almaya da zorlamaktadır (Kılıç-Türkiye, 22492/93 no’lu karar). Bu bağlamda,  
Devletin zorunluluğu, bireye yönelik saldırılarda bulunmaktan caydırma amaçlı olan ve bu  
ihlalleri önceden haber vermek, bastırmak ve cezalandırmak için düzenlenmibir uygulama  
mekanizmasına dayanan hukuki ve idari bir çerçeveyi uygulamaya koyarak temel bir görev  
olan, yaam hakkını garanti altına almayı içermektedir.  
AĐHS’nin 2. maddesinin de metninde belirtildiği ekliyle, güvenlik güçlerinin öldürme  
gücüne bavurması bazı durumlarda mazur görülebilir. Bununla birlikte, bu güvenlik  
güçlerinin operasyonlarına, ulusal hukuk tarafından izin verilmesinin yanında, sözkonusu  
operasyonlar, keyfiyete ve gücün kötüye kullanılmasına karı ve hatta önlenebilir kazalara  
karı uygun ve etkin garantiler sistemi kapsamında bu hukuk tarafından yeterince  
sınırlanmalıdır. Düzeni sağlamaktan sorumlu görevlilerin güçleri, görevlerini icra ettikleri  
sırada ki bu ister önceden hazırlanmıbir operasyon durumunda ister tehlikeli olarak  
algılanan bir kiinin aniden yakalanması durumunda belirsiz olmamalıdır: hukuki ve idari bir  
çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kiilerin güç ve ateli silahlar kullanabileceği  
sınırlı durumları konuya ilikin uluslararası kuralları göz önünde bulundurarak tanımlamalıdır  
(Makaratzis-Yunanistan, 50385/99 no’lu karar, bkz. aynı kararda, “Güce bavurmaya ilikin  
BirlemiMilletler Đlkeleri”).  
Bu bağlamda, AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafının metni bütün olarak ele  
alındığında, kasıtlı öldürmeye izin verildiği durumları tanımlamamaktadır ama “güce  
bavurulabilecek” durumları ki bu istemeden ölüme sebebiyet vermeye kadar gidebilir,  
belirtmektedir. “Kesinlikle gerekli” kelimelerinin kullanılması, AĐHS’nin 8’den 11’e kadar  
olan maddeleri 2. paragrafı uyarınca Devlet müdahalesinin demokratik bir toplumda gerekli  
olup olmadığının belirlenmesi için normalde kullanılandan daha sıkı ve daha zorlayıcı bir  
gereklilik kriteri uygulamak gerektiğinin anlaılmasına yol açmaktadır. Özellikle, güce  
bavurma, AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) dan c) ye kadar olan bentleri sıralanan amaçların  
gerçekletirilmesiyle sıkı sıkıya orantılı olmalıdır. AĐHM’nin, demokratik bir toplumda bu  
düzenlemenin önemini tanıyarak, bir görüoluturabilmek için, kiinin ölüme çarptırıldığı  
durumları, özellikle öldürme gücünün kasten uygulandığı zamanları aırı dikkatli bir ekilde  
incelemesi ve sadece güce bavuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda  
davanın koullarının bütününü özellikle sözkonusu eylemlerin hazırlanmasını ve kontrolünü  
dikkate alması gerekmektedir (McCann ve diğerleri).  
2. Davadaki uygulama  
AĐHM, davada kendisinin bizzat, uyumazlık dönemindeki olgusal koulların tam  
tablosunu elde etmek için olayları kontrol etmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Çünkü  
bavuran oğlunun güvenlik güçleri tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmesine rağmen,  
6
ulusal makamların tespitlerini üpheli duruma düürecek türden hiçbir belge veya kanıt  
balangıcı sunmamıtır.  
AĐHM, sonuç olarak dava dosyasına eklenen resmi belgeler ıığında ortaya çıkan  
soruları ve tarafların sunduğu gözlemleri inceleyecektir.  
AĐHM, bu verilerin değerlendirilmesi için “her türlü makul üphenin ötesinde” kanıt  
ilkesine bağlanmaktadır, bu ekil bir kanıt, yeterince önemli, açık ve uygun bir demet  
göstergenin veya çürütülmeyen karinelerin sonucunda ortaya çıkabilir (bkz, diğerleri  
arasında, Seyhan-Türkiye, 33384/96 no’lu, 2 Kasım 2004 tarihli karar).  
Davada, AĐHM, zaten çoğu bavuran tarafından bavurusunun giriinde iletilmiolan  
resmi belgelerin içeriğinden ve gerçekliğinden üphe etmeye olanak tanıyacak hiçbir veri  
tespit etmemektedir.  
Bavuranın jandarmaların oğlunu yakalayabilme imkanı olduğu iddiasına ilikin  
olarak, AĐHM, bu ekil durumların var olduğu sonucuna varmak için, belirgin olarak elinde  
bulunmayan ikna edici verilerin kendisine gerekeceğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu  
iddia hiçbir kanıt balangıcına dayanmamaktadır.  
Đç hukuk çerçevesine ilikin olarak, AĐHM bavuranın, formasyon, bilgi veya uygun  
talimatların eksikliği nedeniyle, jandarmaların görevlerini sözkonusu terörle mücadele  
operasyonu çerçevesinde yerine getirirken belirsizlik içinde olduklarını iddia etmediğini  
belirlemektedir. Bu konuda, AĐHM, ateli silahların kullanılmasını düzenleyen temel yasama  
metni olan 2559 no’lu Kanunu’nun 16. maddesinin 1934 yılında kabul edildiğini ve kesinlikle  
konuyla ilgili oluturulmuuluslararası kuralları göz önünde bulundurularak bir  
güncellemeye ihtiyaç duyduğunu tespit etmeyi görev bilmektedir (bkz, diğerleri arasında,  
Makaratzis). Bununla birlikte, Anayasa’nın 17. maddesi uyarınca öldürme gücüne  
bavurmanın sadece “Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda” mazur  
görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AĐHS’nin 2 § 2  
maddesindeki “kesinlikle gerekli” terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle  
AĐHS’nin 2 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir  
(bkz, mutatis mutandis, McCann ve diğerleri).  
Operasyonun hazırlık ve kontrol aamasına ilikin olarak, AĐHM’nin özellikle  
olayların meydana geldiği ortamı ve daha sonra durumun ne ekilde seyrettiğini dikkate  
almalıdır (Andronicou ve Constantinou-Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar).  
Ortama ilikin olarak, yetkili makamların, yasadıı silahlı bir örgüte üye iki üpheliye  
yönelik ilem yaptıkları kesindir. Đhbardan itibaren, yetkililerin, üphelileri yakalamak için  
çabuk hareket etmeleri gerekmekteydi. Bu yüzden güvenlik güçleri ehrin giriinde  
mevzilenmilerdi.  
Bavuranın oğlunun ve T.G.’nin kullandığı aracın çalıır durumda mı olduğu yoksa bir  
traktörle mi çekildiğine ilikin olayların belirli olmamasına rağmen, AĐHM, bu nokta  
üzerinde durmayacaktır çünkü davada, araba içinde yakalama gerçeklemediği görülmektedir.  
Dolayısıyla, AĐHM’nin, AĐHS’nin 2. maddesinin özü çerçevesindeki incelemesi ölüm anı  
üzerinde yoğunlaacaktır.  
7
AĐHM, hemen T.G. adlı kiinin güce bavurulmadan yakalandığı karinesine  
ulatır, bavuranın oğlu için de, eğer direnmeden teslim olduysa, aynı eyin olmuꢀ  
olabileceğinin aksini ispatlayan hiçbir veri tespit etmemitir. Üstelik, bu davanın ortamı hiçbir  
ekilde güvenlik güçlerinin bavuranın oğlunu öldürmek için özel bir nedeni olduğunu  
ündürmemektedir ki zaten bu ekil bir iddiada bulunulmamıtır.  
Bu durumda, güç kullanmanın bavuranın oğlunun jandarmalar kendisini yakalayacağı  
sırada sert reaksiyon vermesinin doğrudan sonucu olduğuna varılmaktadır. Aslında,  
tanıklıklar jandarmaların kendisini önce sözlü olarak daha sonra ateaçarak ihtar ettiklerini  
teyit etmektedir. Öte yandan, hiçbir veri Savcının ayaklara sıkılan mermilerin ilk mermiler  
olduğuna ilikin sonucuyla ters dümemektedir. C.T. adlı kiinin tanıklığı da bu yöndedir.  
Ancak daha sonra, bavuranın oğlu, bir el bombası kullanmaya çalığı sırada sol koltuk  
altına isabet eden iki mermiyle öldürülmütür. Sonuç olarak, uyumazlık konusu olan  
operasyonun “yasadıı iddete karı her bireyin güvenliğini sağlamayı” ve özellikle AĐHS’nin  
2 § 2 a) ve b) maddesi uyarınca “olağan bir yakalama gerçekletirmek” amacıyla  
düzenlendiği öngörülebilir.  
Bu yüzden, AĐHM, jandarmaların karı karıya olduğu durum göz önüne alınınca,  
yukarıda belirtilen amaçlara ulamak için kullanılan gücün kesinlikle gerekli olup olmadığını  
özellikle bu gücün tam orantılı bir niteliği olup olmadığını incelemeye davet edilmitir.  
Bavuran, sanayi bölgesinde oğlunun çevresinin sarıldığını ve onun uygun yollarla  
etkisiz hale getirilmesinin mümkün olabileceğini iddia etmektedir.  
Hükümet, güvenlik güçlerinin öldürme gücüne bavurduklarını çünkü bu durumun,  
ilgilinin davranııyla kesinlikle gerekli hale geldiği kanaatindedir. Jandarmalar, bir el  
bombasının kullanılması sözkonusu olduğundan kendi hayatlarını ve üçüncü kiilerin  
hayatlarını korumak için bu ekilde davranmılardır.  
AĐHM için, jandarmaların, silahlı olan üphelinin fiziksel olarak el bombası  
kullanacak durumda olmaması için ateetmeyi gerekli gördüklerini düünmek makuldur  
(bkz. McCann ve diğerleri, Andronicou ve Constantinou, Brady-Đngiltere, 55151/00 no’lu, 3  
Nisan 2001 tarihli karar, ve Bubbins-Đngiltere, 50196/99 no’lu karar).  
AĐHM, elindeki veriler ve yukarıda incelenen artlar göz önüne alınınca, davada  
etkisiz hale getirici yolların kullanılmasını uygunluğu hakkında soyut varsayımlarda  
bulunmayı gerekli bulmamaktadır. AĐHM’nin, Andronicou ve Constantinou davasında daha  
önce tespit ettiği gibi, jandarmalar kendi hayatlarına ve üçüncü kiilerin hayatlarına yönelik  
her türlü riski bertaraf etmek için, iyi niyetli makul olarak gerekli gördükleri her türlü önlemi  
almaya yetkilidirler. Bu bağlamda, AĐHM’nin görevi, duruma ilikin kendi değerlendirmesini  
güvenlik güçlerinin değerlendirmesinin yerine koymaktan ve böylece, ateli silahlardan  
yararlanmadan önce göz yaartıcı bombalar, plastik mermiler veya hareket etmeyi engelleyen  
el bombaları gibi etkisiz hale getirici metotların kullanılmasının dayatılmasından ibaret  
değildir. Kesinlikle, eğer ölüme sebebiyet vermesi mümkün olan metotlara bavurma yavaꢀ  
yavasınırlandırılmak amaçlanıyorsa bu ekil metotların yaygın olması istenmektedir.  
Bununla birlikte, veri bir davanın koulları göz önünde bulundurulmadan bu ekil bir ilke  
zorunluluğu ortaya koymak, özellikle insan doğasının öngörülemez karakteri göz önüne  
bulundurulduğunda, Devlete ve Devletin kanunları uygulamaktan sorumlu görevlilerine  
kendi hayatları ve bakalarının hayatları aleyhine uygulanması riskini doğuracak gerçek dıı  
bir görev dayatacaktır.  
8
Bunun için, AĐHM, davada öldürme gücüne bavurmanın, iddete karı her bireyin  
korunmasını sağlamak için kesinlikle zorunlu olduğu kanaatindedir. Üstelik, her türlü makul  
üphenin ötesinde gereksiz ekilde aırı bir güç kullanıldığını ortaya koyacak hiçbir veri  
bulunmamaktadır.  
Bu nedenle, bu bağlamda, AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemitir.  
B. AĐHS’nin 2. maddesinin usulü açısından  
Hükümet, AĐHM’nin içtihadına göre, bir cinayet üzerinde soruturma yapma  
zorunluluğunun bir sonuç zorunluluğu değil bir araç zorunluluğu olduğunu hatırlatmaktadır.  
Davada, yetkililer, soruturma sırasında gerekli tüm önlemleri almılardır, maddi kanıtlar ve  
tanıklıklar toplanmıtır, bir otopsi yapılmıtır. Dosyada bulunan, jandarmaların aırı bir  
öldürme gücü kullandığını ortaya koymaya olanak tanımayan veriler göz önüne alınınca,  
Savcı, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanan bir men-i muhakeme kararı vermitir. Öte  
yandan, olay yerinde hazır bulunmayan bavuran ne somut bir olay ya da argümana  
dayanmakta ne de iddialarını teyit eden bir tanık göstermektedir.  
Bavuran, ikayetlerini devam ettirmekte ve özellikle tutanakların oğlu tarafından dört  
beel ateedildiğini bildirmesine üzülmektedir oysa ki olay yerinde sadece iki fiek kovanı  
bulundu. Öte yandan, ölen kiinin ellerinde barut izine rastlanmamıtır ve dolayısıyla ölen  
kiinin gerçekten jandarmalara ateettiği ortaya konmamıtır. Bavuran, jandarmalar  
aleyhindeki ikayeti için soruturma açmıolan Taova Savcısı tarafından 25 Mayıs 1998  
tarihinde dinlenen tanıkları sorgulayamadığı için de itiraz etmektedir.  
1. Genel prensipler  
Yaama hakkını koruma zorunluluğu, içerme yoluyla, güce bavurma bir kiinin  
ölümüne sebebiyet verdiği zaman (bkz, Kaya-Türkiye, 19 ubat 1998 tarihli karar) – özellikle  
derinletirilmi, tarafsız ve sıkı (McCann ve diğerleri ve Çakıcı-Türkiye, 23657/94 no’lu  
karar) etkin resmi bir soruturma yapılmasını gerektirmektedir. Benzer durumlarda, yetkililer,  
sorun dikkatlerine sunulur sunulmaz, mağdurun yakınlarının insiyatif kullanmadıkları  
durumda bile (Paul ve Audrey Edwards) re’sen hareket etmek zorundadırlar.  
Soruturmanın minimum etkinliği kriterine cevap veren incelemenin niteliği ve  
derecesi davanın koullarına göre değimektedir. Bunlar, belirgin olayların bütünü temelinde  
ve soruturma ileminin pratik gerçekleri göz önüne alınarak değerlendirilmektedir. Basit bir  
soruturma ilemleri listesine veya diğer basitletirilmikriterlere indirgenebilecek durum  
çeitliliğini azaltmak mümkün değildir (Tanrıkulu-Türkiye, 23763/94 no’lu karar, Kaya,  
Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Velikova, Buldan-Türkiye, 28298/95 no’lu, 20  
Nisan 2004 tarihli karar).  
Bununla birlikte yürütülen soruturma, sorumluların kimliğinin tehis edilmesi ve  
cezalandırılmalarına götürmeye elverili olmalıdır ( Slimani-Fransa, 57671/00 no’lu karar,  
Oğur-Türkiye, 21594/93 no’lu karar). Burada bir sonuç zorunluluğu değil araç zorunluluğu  
söz konusudur. Yetkili makamların, olaya ilikin kanıtların toplanabilmesi için makul olarak  
yetkileri dahilindeki önlemleri almıolmaları gerekir (Tanrıkulu, Salman).  
Mağdurun ölüm nedenini belirleme kapasitesine zarar verecek veya sorumlu kiilerin  
kimliğinin tespit edilmesine yönelik her türlü soruturma hatası soruturmanın etkin olmadığı  
9
sonucuna ulatırabilir (Hugh Jordan-Đngitere, 24746/94 no’lu karar, Akta-Türkiye, 24351/94  
no’lu karar).  
Bu ortamda, makul bir ivedilik ve özen dayatması zımni olarak mevcuttur. Özel bir  
durumda, soruturmanın seyrini engelleyen engeller veya zorluklar olabileceğini kabul etmek  
gerekir. Bununla birlikte, öldürme gücüne bavurmanın soruturulması sözkonusu olduğu  
zaman yetkili makamların çabuk cevap vermesi genel olarak, kanunilik ilkesine saygı  
çerçevesinde halkın güvenini saklı tutmak ve yasadıı eylemlere ilikin her türlü suç ortaklığı  
ve hogörü izlenimini bertaraf etmek için esaslı bir husus olarak kabul edilebilir (bkz. Hugh  
Jordan ve Tahsin Acar-Türkiye, 26307/95 no’lu karar). Aynı zamanda, meru menfaatlerinin  
korunması için gerekli olan ölçüde mağdurun yakınlarını davaya bağlayan, soruturmanın ve  
sonuçlarının halk tarafından kontrol edilmesine ilikin yeterli bir veri bulunması gerekir (bkz,  
örneğin, McKerr-Đngiltere, 28883/95 no’lu karar).  
2. Davadaki uygulama  
AĐHM, davada birçok aratırma ileminin ele alındığını tespit etmektedir. Soruturma  
re’sen ve çabucak balamıve yetkili makamlar soruturmada aktif bir ekilde görev  
almılardır. Önce jandarmalar daha sonra Savcı tarafından olaylara ilikin tutanaklar ve  
krokiler düzenlenmitir, fotoğraflar çekilmi, silah ve el bombası gibi ölüme ilikin eyalar  
ele geçirilmitir.  
Bununla birlikte, AĐHM, soruturmadan sorumlu yetkili makamların bazı önemli  
hususları tamamlamadıklarını gözlemlemektedir.  
AĐHM, hemen, re’sen açılan ve esas olarak yukarıda belirtilen eylemleri kapsayan ilk  
soruturmanın hiçbir hukuki sonuç doğurmadığını tespit etmektedir.  
Daha temel olan bir husus ise, görgü tanıklarının ifadelerinin ancak bavuranın  
ikayette bulunmasından sonra ve ikinci soruturma kapsamında alınmıolmasıdır.  
Öte yandan, bavuranlara elik etmiolduğu ileri sürülen iki köylü hakkında  
muhtemelen tanıklıklarına bavurmak için hiçbir aratırma yapılmamıtır.  
Operasyona katılan jandarmaların ifadelerine gelince (McCann), bu ifadeler hiç  
alınmatır.  
Savcı da, mağdura isabet eden mermilerin yakın mesafeden atelenip atelenmediğini  
belirlemek için, ölen kiinin elleri üzerinde barut incelemesi veya el bombası üzerinde  
parmak izi araması ya da ölen kiinin giysileri üzerindeki deliklerin etrafında barut araması  
yapmaya çalımamıtır. AĐHM, bu verilerin ulusal makamların farklı bir sonuca ulamasına  
olanak tanıyıp tanımayacağını anlamak için soyutluk içinde düünmeyecektir. Bu durumda,  
bu boluklar AĐHM için öngörülebilir muhtemel sonuçlar arama isteğinin olmadığını  
göstermektedir. Zaten, bu veriler, Savcının bu ekil bir hukuki ilem yapma zorunluluğu  
olduğu bir kenara bırakılırsa –suçlama ya da men-i muhakeme- bavuranın insiyatifini  
beklemeden, Savcının men-i muhakeme kararını daha inandırıcı hale getirmesine yarayacaktı.  
AĐHM için, davanın koulları göz önünde bulundurulunca, bu verilerin olmaması  
aratırma mekanizmasının etkinliğini azaltan bir husus olarak kabul edilmelidir. Bu ekil  
verilerin, savcıya veya men-i muhakeme kararına ilikin itirazı reddeden Ağır Ceza  
10  
Mahkemesi’ne, olayları daha kesin bir ekilde ele almaları ve bavuranın oğlunun el  
bombasını kullanacağı sırada jandarmalar üzerinde etkili olan açık riskleri değerlendirmeleri  
için olanak tanıyabilecekleri üphesizdir.  
Bu eksiklikler, böylece AĐHS’nin 2. maddesinin öngördüğü zorunlulukları  
tanımamayı de beraberinde getirmektedir. Sözkonusu madde uyarınca, bavuranın oğlunun  
ölümü hakkında etkin bir soruturma yürütülmesi gerekmekteydi. Sonuç olarak, AĐHM,  
Hükümetin iç hukuk yollarının kullanılmamasına ilikin ön itirazını reddetmektedir ve usul  
açısından AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıtır.  
III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, ikayetlerine ilikin olarak etkin bir bavuru yolundan yoksun olmasından  
ikayet etmektedir. Bavuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen dava  
durumasına katılma imkanı olmadığını da iddia etmektedir. Bavuran, AĐHS’nin 6 ve 13  
maddelerine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, cezai, hukuki ve idari bavuru yollarını vurgulamaktadır.  
Davada meydana gelen ölüme ilikin etkin bavuru yolunun olmaması hususunda  
yapılan ikayete gelince, davadaki olayların hukuki nitelendirilmesinin hakimi olan (Kutzner-  
Almanya, 46544/99 no’lu karar) AĐHM, bu ikayeti AĐHS’nin 13. maddesi açısından  
incelemeye karar vermektedir.  
Đkinci sırada, AĐHM, zaten Hükümetin de bu duruma atıfta bulunduğu gibi, Devlet  
Güvenlik Mahkemesi önünde görülen davanın hiçbir ekilde bavuranın oğlunun ölümünü  
kapsamamakta olduğunu ama adı geçen yasadıı örgütün üyeleri tarafından ilenen terörist  
eylemlere ilikin suçlamaları konu ettiğini gözlemlemektedir. Bu dava çerçevesinde, zaten  
Savcı, ölüme ilikin olarak bavuranın oğlu hakkında bir men-i muhakeme kararı vermitir;  
dolayısıyla bavuranın bu davaya katılmakta hiçbir menfaati bulunmamaktaydı.  
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, iç hukukta, AĐHS’de saklı tutulabildikleri ekliyle  
AĐHS’nin öngördüğü hak ve özgürlüklerinden yararlanmaya olanak tanıyacak bir bavuru  
yolunun varlığını garanti altına aldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu düzenlemenin,  
sözlemeci Devletler sözkonusu düzenlemenin kendilerine dayattığı zorunluluklara uyma  
ekli hususunda bir miktar takdir payından yararlanmalarına rağmen, AĐHS’ye dayanan  
“savunulabilir bir ikayetin” içeriğini incelemeye ve uygun ekilde telafi etmeye yetkili bir iç  
hukuk bavuru yolunu dayatma sonucu vardır. AĐHS’nin 13. maddesinin öngördüğü  
zorunluluğun önemi, bavuranın AĐHS’ye dayandırdığı ikayetin niteliğine göre  
değimektedir. Bununla birlikte, bu madde tarafından dayatılan bavuru yolu hukukta olduğu  
kadar uygulamada da “etkin” olmalıdır ki sözkonusu durum özellikle bu bavuru yolunun  
kullanılmasının Savunmacı Devletin yetkililerinin, eylemleri veya eksiklikleri tarafından  
haksız ekilde engellenmemesi gerektiği anlamındadır (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli  
karar, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar ve Kaya).  
Yaama hakkının temel önemi göz önüne alınınca, AĐHS’nin 13. maddesi, gerektiği  
yerde tazminat ödenmesinin dıında, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesine ve  
cezalandırılmalarına götürmeye yönelik derinletirilmive etkin ve de davacının soruturma  
davasına etkin eriimine ilikin aratırmaları içermektedir (Kaya).  
11  
AĐHS’nin 2. maddesine ilikin ikayetleri kapsayan olaylar için AĐHM, bavuranların  
etkin bir bavuru yolundan mahrum kaldıkları, bu manada bavuranların ileri sürülen  
sorumlulukların ortaya çıktığını görme ve nihai olarak uygun bir tazmin talep etme -ki bu  
ister bir cezai yargılama usulünde müdahil tarafı oluturarak ister hukuki veya idari  
mahkemelere bavurarak olsun, imkanlarının olmadığı sonucuna ulatırılabilir. Bir baka  
deyile, ceza soruturmasıyla bu bavuranların hukuk düzeninin bütününde sahip oldukları  
bavuru yolları arasında usule ilikin açık ve sıkı bir iliki bulunmaktadır (Öneryıldız-Türkiye,  
48939/99 no’lu, 30 Kasım 2004 tarihli karar).  
Kukusuz, davada oluturulan kanıtlar bakımından, AĐHM, bavuranın oğlunun  
güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünün kesin olmadığı sonucuna varmıtır.  
Bununla birlikte, bu durum AĐHS’nin 2. maddesine ilikin olarak yapılan ikayeti AĐHS’nin  
13. maddesi amaçları doğrultusundaki “savunulabilir” niteliğinden yoksun bırakmamaktadır  
(bkz, örneğin, Boyle ve Rice-Đngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli, A serisi 131 no’lu karar; Kaya,  
Yaa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, ve Bubbins). O halde, makamların, bavuranın  
oğlunun öldüğü sırada içinde bulunulan koullar hakkında etkin bir soruturma yürütme  
zorunlulukları bulunmaktaydı.  
AĐHM, bu davada yürütülen hukuki soruturmanın, yetersizliklerinden dolayı,  
AĐHS’nin 2. maddesinden ileri gelen usule ilikin zorunluluğu tatmin etmeye izin  
vermediğine kanaat getirmitir.  
Cezai soruturmanın ölümün koullarını tam olarak ortaya koymaya imkan vermediği  
göz önüne alınınca, bavuran, zararının tazmin edilmesi için sahip olduğu bavuru yollarını  
kullanacak durumda değildi. Dolayısıyla, bavuran, Türk Hukukunda teorik olarak  
kullanılabilir olan tazmin yollarına etkin eriimden mahkum kalmıtır (Kaya).  
Bu artlar altında, gerekleri, AĐHS’nin 2. maddesi tarafından hükmedilen soruturma  
yürütme zorunluluğunun ötesinde olan AĐHS’nin 13. maddesine uygun olarak etkin bir cezai  
soruturma yürütüldüğü kabul edilememektedir. Bu nedenle, bu düzenleme ihlal edilmitir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Zarar  
Bavuran, uğradığını iddia ettiği maddi zarar adı altında 20 000 Avro ve manevi zarar  
adı altında 100 000 Avro talep etmektedir.  
Hükümet, bu aırı ve dayanaktan yoksun miktarların reddedilmesini talep etmektedir.  
AĐHM, iddia edilen zararla AĐHS’nin ihlali arasında açık bir nedensellik ilikisi  
olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Davada, bavuran, maddi tazminat talep etmekle  
yetinmektedir, bununla birlikte talebini desteklememektedir. Ne olursa olsun, AĐHS’nin 2.  
maddesinin maddi olarak ihlal edilmediği göz önüne alındığında, AĐHM, maddi tazminat  
sorusunun davada sorulmadığı kanaatindedir (Tahsin Acar). Dolayısıyla, AĐHM, bu talebi  
reddetmektedir.  
Buna karılık, AĐHM, makamların ölümün koulları hakkında etkin soruturma  
yürütme zorunluluklarını yerine getirmediklerini ve bu konuda etkin bir tazminat bavurusu  
yolunun bulunmadığını tespit etmitir. Dolayısıyla, ölen kiinin annesinin yoksunluk, yıkım  
12  
ve sıkıntı duyması gerekti; bu yüzden, AĐHS’nin ihlal edildiği tespitinin telafi etmeye  
yetmediği kesin bir manevi zarar gerçekleti (bkz, diğerleri arasından, Hugh Jordan).  
Hakkaniyetle karar vererek, AĐHM, manevi zarar için bavurana 10 000 Avro ödenmesine  
karar vermektedir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Aynı ekilde, bavuran, AĐHM önünde yapılan ve ücretlere, çeviri, fotokopi ve  
iletiim masraflarına göre hesap dökümü yapılan masraf ve harcamalar için 3 950 Avro talep  
etmektedir.  
Hükümet, ispat edici belge olmadığı için bu miktarın reddedilmesini talep etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre, AĐHS’nin 41. maddesi adına masraf ve  
harcamaların ödenmesi, bunların gerçekliklerinin, gerekliliklerinin ve bir de miktarlarının  
makul niteliğinin kesinlemiolmalarını öngörmektedir. Bunun dıında, mahkeme masrafları  
ancak bunlar tespit edilen ihlalle ilgili oldukları ölçüde tahsil edilebilir niteliktedirler  
(Beyeler-Đtalya (adil tazmin), 33202/96 no’lu, 28 Mayıs 2002 tarihli karar).  
Davada, AĐHM, bavuranın masraf ve harcamaları ve avukatının ücretine ilikin  
olarak ne ispat belgesi ne de not sunduğunu gözlemlemektedir. Buna rağmen, mevcut davanın  
hazırlanması yolunda bazı masraflar yapmak gerekmitir. Bu yüzden, hakkaniyetle karar  
vererek, AĐHM, bunun için 1 000 Avro ödenmesinin makul olduğuna hükmetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU NEDENLERLE, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi açıdan ihlal edilmediğine;  
3. AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından bavurana:  
i) manevi zarar için 10 000 Avro (on bin Avro);  
ii) masraf ve harcamalar için 1 000 Avro (bin Avro);  
iii) sözkonusu miktarların, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
13  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 19 Eylül 2006 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
14