konmasına iliꢀkin olarak ulusal makamlara dayattığı usul niteliğindeki zorunlulukların konusu
ve alanını hatırlatmaktadır (bkz, örneğin, Ay-Türkiye, 30951/96 no’lu, 22 Mart 2005 tarihli
karar, Assenov-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar ve Z. ve diğerleri-Đngiltere, 29392/95
no’lu karar).
Dolayısıyla, AĐHM, bir kiꢀi “savunulabilir” ꢀekilde AĐHS’nin 3. maddesine karꢀıt ve
ꢀüpheli koꢀullarda gerçekleꢀtirilen muamelelerle mağdur olduğunu iddia ettiği zaman,
AĐHS’nin 3. maddesinde belirtilen mutlak yasak, makamlar için, sorumluların kimliklerinin
teꢀhis edilmesi ve cezalandırılmalarına yönelik ve davacının soruꢀturma usulüne etkin ꢀekilde
eriꢀimini kapsayan derinleꢀtirilmiꢀ ve etkin araꢀtırmalar yürütme görevini içermektedir (bkz,
diğerleri arasında, Z.ve diğerleri).
Davada, baꢀvuran tarafından 19 Ekim 2000 tarihinde yapılan ꢀikayet hakkında, Burdur
Cumhuriyet Savcısı, biri Burdur Cezaevi ve semt karakolunda meydana gelen olaylar, diğeri,
uyuꢀmazlık konusu olan yakalamanın temelindeki bilgi-iꢀlem hatasından sorumlu oldukları
sanılan iki memur aleyhinde iki soruꢀturma baꢀlatmıꢀtır.
4 Aralık 2000 tarihinde, birinci soruꢀturma daha sonra onaylanan bir men-i muhakeme
kararıyla sonuçlanmıꢀtır.
Elde bulunan tek hukuki belge olan buna iliꢀkin karara göre, Savcı, davacının
beyanına, iki doktor raporuna (16 ve 17 Ekim 2000 tarihlerindeki), Adli Tıp Kurumu
Raporuna, “GBT” kaydına, ꢀahitlerin beyanlarına, görev mektuplarına ve davada yürütülen
idari soruꢀturmaya iliꢀkin olan cezaevi yönetiminin mektubuna dayanmıꢀtır.
AĐHM, biraz karmaꢀık olarak kaleme alınan bu kararda, dinlenmiꢀ olacak ꢀahitlerin
belirtilmediği, bu durumun sözkonusu kiꢀilerinin güvenlik güçlerinin üyeleri olduklarını
düꢀündürdüğünü gözlemlemektedir. Ne olursa olsun, bu durumdan hiç kimsenin, olayın
doğrudan tanıkları olan ve kendilerini ifade edecek yaꢀlarda olan Ciğerhun ve Nurꢀin adlı
kiꢀilerin ifadelerini almaya çalıꢀmadığı açıkça görülmektedir. Bunun dıꢀında, elde bulunan
tıbbi belgelerin arasından, Savcı, 19 Ekim 2000 tarihli Adli Tıp Kurumu Raporunun
sonuçlarını bertaraf etmek için ilk iki belgenin sonuçlarıyla yetinebileceği kanaatine varmıꢀtır
ama ꢀüphesiz dikkatsizlikle, 19 Ekim 2000 tarihli Adli Tıp Kurumu Raporuna, kararda, sanki
bu rapor 17.10.2000 tarihinde “olaylardan dört gün sonra” düzenlenmiꢀ gibi atıfta
bulunulmuꢀtur.
Oysa ki, bu rapor, pekala birkaç gün önce gerçekleꢀtirilen bir hoyratlığın sonucunda
meydana gelmiꢀ olabilecek ekimozları tespit etmekteydi. Öte yandan, Savcının bilmediğini
iddia edemeyeceği, baꢀvuranın önceki durumu, ilk önce, suç sayılan muamelelerle, Devlet
görevlilerinin doğrudan ya da dolaylı bir iliꢀkisi olduğu hipotezini desteklemeye uygundu.
Oysa ki, Savcı, görünüꢀe göre bu noktaları incelemeye gerek olmadığına kanaat
getirmiꢀtir çünkü lehte tanıklar Savcıyı, sonunda, baꢀvuranın “tutumu ve ruh haliyle” zayıf
olmaktan ziyade zorluklara alıꢀık bir kiꢀi gibi göründüğü konusunda ikna etmiꢀlerdir.
AĐHM’ye göre, bu ꢀekil bir değerlendirme ciddiyet ve saygı eksikliği nedeniyle
yanılgıya sebebiyet vermektedir ve hiçbir ꢀekilde baꢀvuranın iddialarının, olayların
gerçekleꢀtiği zamanda elde bulunan uygun verilerin ıꢀığında incelenmesi isteğini
belirtmemektedir.
22